19.07.2016

VAAZ-İRŞAD

Vaaz ve İrşat Hizmetleri

Toplumu din konusunda aydınlatma bağlamında yürütülen irşat hizmetleri Başkanlığımızın (müftülüğümüzün) en önemli görevlerinden birisidir. Bu görev yazılı ve görsel yayınlar ve fetva hizmetleriyle birlikte camilerde vaazlar, hutbeler; cami dışında ise konferans, panel, sempozyum, radyo ve tv programları gibi etkinliklerle yerine getirilmektedir.

 

İrşat hizmetleri ağırlıklı olarak cami ve mescitlerde yapılan bir din eğitimidir. Bu eğitimde islam dininin inanç, ibadet ve ahlak ilkeleri öğretilmekte, cemaat güzel ahlaka teşvik edilmekte, kötü alışkanlıklardan sakındırılmaktadır. Din Hizmetleri 4 ana başlıktan oluşmaktadır.

                                

1 - İRŞAT HİZMETLERİ

  1.  VAAZLAR
  2. HUTBELER
  3. SOHBET, KONFERANS, PANEL, SEMPOZYUM, SEMİNER VE RADYO-TV PROGRAMLARI
  4. KUTLU DOĞUM HAFTASI FAALİYETLERİ
  5. RAMAZAN AYI İRŞAT HİZMETLERİ
  6. İHTİDA İŞLEMLERİ

 2 - CAMİ HİZMETLERİ

  1. CAMİLERİN AÇIK TUTULMASI
  2. SABAH NAMAZI BULUŞMALARI VE HADİS DERSLERİ
  3. RAMAZAN AYI FAALİYETLERİ
  4. CAMİLER VE DİN GÖREVLİLERİ HAFTASI ETKİNLİKLERİ
  5. CAMİLERDE KADINLARA AİT MEKANLARIN İYİLEŞTİRİLMESİ ÇALIŞMALARI
  6. TECRÜBE PAYLAŞIMI TOPLANTILARI
  7. DİNİ GÜN VE GECELERDE YAYINLANAN RADYO VE TELEVİZYON PROGRAMLARI

  8. OLAĞANÜSTÜ HALLERE HAZIRLIK VE TOPLUM LİDERLERİNİ BİLİNÇLENDİRME ÇALIŞMALARI

3 - AİLE VE DİNİ REHBERLİK HİZMETLERİ

  1. AİLEYE YÖNELİK FAALİYETLER
  2. AİLE VE DİNİ REHBERLİK BÜROLARINA YÖNELİK ÇALIŞMALAR
  3. SOSYAL HİZMET KURUMLARINDA DİNİ VE DANIŞMANLIK MANEVİ DESTEK FAALİYETLERİ
  4. EĞİTİM HİZMETLERİ
  5. PANEL VE ÇALIŞTAYLAR

4- SOSYAL VE KÜLTÜREL İÇERİKLİ DİN HİZMETLERİ

  1. KURBAN HİZMETLERİ
  2. VAKİT HESAPLAMA

  

5- DEZAVANTAJ GRUPLARA YÖNELİK FAALİYETLER

  1. CEZA İNFAZ KURUMLARI MANEVİ DESTEK HİZMETLERİ
  2. HUZUREVİ DİN HİZMETLERİ
  3. MÜLTECİLERE YÖNELİK DİN HİZMETLERİ
  4. ENGELLİLERE YÖNELİK FAALİYETLER
  5. ROMANLARA YÖNELİK FAALİYETLER
  6. MUHARREM AYI İFTARLARI
  7. SAĞLIK ALANINDA YÜRÜTÜLEN HİZMETLER
  8. MADDE BAĞIMLILIĞI İLE MÜCADELE
  9. ÖZEL GÜN VE HAFTALARDA İCRA EDİLEN FAALİYETLER

  

6 - 18 MART ŞEHİTLERİ ANMA GÜNÜ FAALİYETLERİ

 

7 - RAMAZAN HİZMETLERİ

 
 

 

 

 

t.c.

başbakanlık

diyanet işleri başkanlığı

 

 

 

 

örnek vaaz projeleri

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu Eserdeki

Örnek Vaaz Projeleri
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanları
Tarafından Hazırlanmıştır.

 

 

İÇİNDEKİLER

Adalet 7

Aile Reisi Olarak Hz.Muhammed (A.S) 15

Aklı, Malı, Nesli, Dini ve Canı Muhafaza. 21

Allâh’ın Sevgili Kulu Hz. Muhammed. 25

Allah’a  İman  ve  Allah’ın Sıfatları 32

Allaha İman ve Hayatımıza Etkisi 37

Allah’ın Sevdiği ve Sevmediği Kimseler. 40

Ameller Niyete Göredir. 45

Berat Kandili 49

Bidat ve Hurafeler. 54

Birlik ve Beraberliğin Önemi 59

Camilerin Dini ve Sosyal Hayattaki Önemi 63

Cehennemin Özellikleri 67

Cemaatle Namaz Kılmanın Önemi ve Ezana İcabet 73

Cenazeye Karşı Görevlerimiz. 80

Cennet Ehlinin Özellikleri ve Cennet Hayatının Güzellikleri 89

Cihad Kavramı ve Cihadın Çeşitleri 95

Cuma Günü ve Cuma Namazı 101

Çevre Bilinci 107

Çocuklara Karşı Görevlerimiz. 112

Çocuklara Ramazan Bilinci ve Manevi Kimlik Aşısı 117

Davranışlarımızla Örnek Olmalıyız. 123

Din Hürriyeti ve İslâm.. 128

Din ve Samimiyet  (İyi Niyet,İhlas) 132

Dua, Önemi ve Adabı 138

Eline,Beline,Diline Sahip Olma Bilinci 142

Emanet 148

Faiz ve Zararları 155

Fitne ve Zararları 160

Fuhuş  ve Zina. 163

Gençlik ve Önemi 167

Gıybet ve İftira Büyük Günahtır. 171

Güzel Ahlâk. 178

Haccın Fazileti ve Hikmetleri 182

Hayat Bir İmtihandır. 188

Hayatın Her Alanında Estetik, Güzellik ve Kaliteyi Sergileyebilmek ..194

Hayvan Hakları 200

Hesap Verme Şuuru ve Hayata Yansıması 203

Hicret ve İslam Tarihindeki Yeri 209

Hz. Peygamberin Beşer ve Risalet Kimliği 215

Hz. Peygamberin İrşad Metodu. 220

İbadetin Anlamı ve İzleri 227

İbadette Samimiyetin Önemi (İhlâs) 233

İçki ve Zararları 242

İffet Duygusu ve Haya. 246

İman-Amel-Ahlak Münasebeti 251

İnsan Hakları 257

İntihar Büyük Günahtır. 263

İslam Barış Dinidir. 266

İslâm Şiddete Karşıdır. 271

İslam ve İlim.. 275

İslam’da Ahlaki Vecibeler. 279

İslam’da Doğruluk. 284

İslam’da Evlilik ve Karı Koca Hakları 291

İslam’da Kadın ve Kadın Hakları 299

İslamda Sosyal Adalet ve Dayanışma. 304

İslâm’da Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma. 310

İslam’da Tevekkül 318

İslâm’ın Ekonomik Hayata Getirdiği Ticari ve Ahlâki Prensipler. 325

İslamın Engellilere Bakışı 331

İslâm’ın Öngördüğü İnsan / Müslüman Modeli 335

İslâmî Kimlikteki Aşınmayı Durdurma Zarureti 342

İyi İnsan ve İyi Müslüman Olma Taahhüdü Kelime-i Şehâdet 350

İyiliği İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak. 357

Kadir Gecesi 361

Kaza ve Kadere İman. 365

Kazançta Helal ve Haram Bilinci 373

Kibir ve Gurur. 379

Kişisel ve Toplumsal Gelişimin Engellerinden Biri Olarak Haset 383

Komşu Hakkı 387

Korku ve Ümit Arasında Yaşamak. 392

Kul ve Kamu Hakkına Riayet Etmek. 396

Kumar ve  Zararları 403

Kur’an ve Sünnet Bütünlüğü. 407

Kur’an-I Kerim’de Adâb-ı Muaşeret ve Görgü Kuralları 414

Kur‘an‘daki Kıssalar ve Hikayeler. 423

Kur’an’ı  Anlamak  ve  Yaşamak. 428

Kur’an-ı Kerim ve Özellikleri 432

Kurban Bayramı 438

Kurban ve Dini Hükmü. 445

Maddi ve Manevi Temizlik. 450

Manevi Hayatımızı Gözden Geçirme Mevsimi/Ramazan. 454

Meleklere İman. 463

Mevlid Kandili ve Hz. Peygamber (s.a.v.) Sevgisi 471

Miraç Kandili (İsra ve Mirac) 476

Misafirperverlik ve Unutulmaya Yüztutmuş Değerler. 481

Münafıkların Özellikleri 485

Müslümanın Müslümana Karşı Vazifeleri 488

Namazın Fıkhi Yönü. 491

Namazın Önemi Ve Hikmetleri 496

Nefis Muhasebesi 501

Orucun Fıkhi Yönü. 505

Orucun Kazandırdıkları 511

Ölçülü ve Tutarlı Olmak (İtidal) 515

Ölüm ve Hatırlattıkları 520

Örfün Dindeki Yeri 525

Peygamber Sevgisi 529

Rahmet Ayının (Ramazanın) Kazanımlarının Korunması 534

Regaip Kandili 538

Riya. 543

Rızık. 547

Rüşvet ve Yolsuzluk. 553

Sabır. 557

Sabır Aydınlıktır. 561

Sadaka-i Cariye ve Hayır İşleme Bilinci 568

Sadaka-i Fıtır. 574

Sağlık Büyük Bir Nimettir. 579

Salih Amel 582

Unutulmaya Yüz Tutan Değerlerimizden Sıla-i Rahim.. 588

Şahitliğin Önemi 592

Şükür. 596

Tövbe ve İstiğfar. 599

Tüketim Ahlâkı ve İsraf 603

Veda Hutbesi 610

Yalan ve Zararları 616

Yaşlılara Karşı Görevlerimiz. 621

Yemin ve Keffaretleri 626

Yetim ve Yoksullara Yardım.. 632

Zamanı Diri Tutmak (Dua ve Zikir) 635

Zamanı Doğru Kullanma Bilinci 642

Zekatın Fıkhî Yönü. 645

Zekatın Önemi ve Fazileti 650

Zulüm ve Sonuçları 655

 

 

TAKDİM

 

Vaaz, “öğüt vermek, birinin kalbini yumuşatacak şeyler söylemek, kötü sonuçları hatırlatmak, uyarmak ve sakındırmak” manalarına gelen bir masdardır. Vâiz ise ism-i fâil kalıbında “nasihat eden, öğüt veren kişi” anlamına gelir. Diyanet İşleri Başkanlığı Taşra Teşkilatı Görev ve Çalışma Yönergesinde de vâiz “topluca ibadet edilen yerlerde ve özellikle camilerde cemaati dini yönden aydınlatmak amacıyla, ibadet öncesi ve sonrası kürsüden öğütler veren din adamı” şeklinde tarif edilir. Şu halde iyi bir vâiz, doğru bilgi veren, dinî kaynaklara muttali ve toplumun yapısını iyi analiz edebilen firaset ehli kişi demektir. Dolayısıyla vaizler resmen yetkili, dinen etkili olabilmeleri için öncelikle basiretli ve toplumun güvenini kazanmış kişiler olmalıdır.       

Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu uzmanlarından oluşan 30 kişilik bir heyet tarafından hazırlanan “Örnek Vaaz Projeleri” adı altında bir çalışma gerçekleştirmiştir. İsminden de anlaşılacağı üzere bu örnek vaaz projesi vaizlere ve vaaz edenlere anahtar ve rehber konumundadır. Zira Projede 123 ayrı konu Kur’an-ı Kerim ve Sahih hadisler çerçevesinde işlenmiş, konuların kısaca özeti verilmiş ve başvuru kaynaklarına işaret edilmiştir. Şu halde bu eserden istifade kaynakları tanıma, hatırlama veya da onlara müracaat etme şeklinde düşünülmelidir. Bu da vaizlerin konuya hakimiyeti ve dirayeti ile hasıl olur.    

Bu çalışma Başkanlıkça önce vaizlere CD şeklinde gönderilmiş, bilahare de yazıya aktarılarak kitapçık haline getirilmiştir. Ancak elimize ulaşan şekliyle kitapçığın fihristi dahi olmaması, Arapça ibarelerin müellifler tarafından farklı karakter ve puntolarla yazılması, veya bazı ayet ve hadislere hareke konulmaması kitapçıktan istifadeyi bir hayli güçleştirmektedir. Bu noktadan hareketle bu çalışmadan daha fazla faydalanılması için ayet ve hadisler tekrar yazılmıştır. Özellikle de yazım birliğini sağlamak için Arapça karakterleri ve harekeleme işlemleri dipnottaki kaynaklarla mukayese edilip, yeniden gözden geçirilerek bazı tashihler yapılmıştır. Ayrıca konuların rahat bulunabilmesi için esere alfabetik sıra gözetilerek içindekiler bölümü eklenmiştir.          

Şu da bir gerçek ki ayrı yapılan ve sonradan birleştirilen heyet çalışmalarındaki bazı eksikliklerin bulunması doğaldır. Böyle noksanlıklar çalışmanın değerini düşürmemelidir. Zira mükemmellik ancak Allah’a aittir. Dolayısıyla böyle bir emek mahsulü olan projeye katkılarından dolayı Din İşleri Yüksek Kurulu uzmanlarını ayrı ayrı tebrik ederiz. Yine eserin bu şekliyle çoğaltılmasına vesile olan sayın İl Müftüm Mahmut Gündüz hocamıza ve meslektaşımız M. Arif Karalı’ya teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bizleri böyle hayırlı bir hizmete ve çalışmaya muvaffak kılan Rabbimize de sonsuz hamd ve senalar olsun.     

 

07 Mayıs 2007

Dr. M. Selim ARIK

Bursa Merkez Vaizi    

 

I-              ADALET

Tahir Tural

A-             I- Konunun Plânı

A- Adaletin manası

B- Kavram olarak adalet

C- Kur’ân’da Adalet

D- Sünnette adalet

E-  İslam tarihinde adalet olgusu

F-  Sosyal hayatta adaletin önemi ve çeşitleri

1-Kurumsal adalet (Devlet ve organlarında adalet)

2-Ferdi adalet;

a-kendisine karşı,

b-aile ve çocuklarına karşı,

c-çevresinde var olan insan, hayvan ve doğaya karşı adalet

B-              II- Konunun açılışı ve işlenişi

Adaletin mana ve kavramı aktarılarak konuya giriş yapılır. Sonrada Kur’ân ve sünnette adaletin açılımı misallerle izah edilir. Sosyal hayatta adalet ve önemi, adaletin gösterilmesi gerekli olan alanlar maddeler halinde kısaca arz edilir. Adaletin hayatın bütün alanlarında lazım olduğunu gösteren birkaç hadisle konu özetlenerek sunuma son verilir.

C-             III- Konunun özet sunumu

Adalet: Düzenli ve dengeli davranma, her şeyin ve herkesin hakkını verme, haksızlıklardan uzaklaşarak orta yolu tutma, bir şeyi yerli yerine koyma, insaf ve eşitlik anlamlarındadır.[1] Geniş kapsamlı bir kavram olan adâletin zıttı zulüm, hıyanet ve insafsızlıktır.

Adalet, sadece devlete ve yöneticilere has bir olgu değildir. Adalet, hukuki, içtimai ve ahlakı alanların hepsini kapsar. Bu bağlamda adalet “kişinin kendine, ailesine ve çevresinde yer alan insan, doğa ve hayvanlara karşı görevlerini ve haklarını yerine getirmesidir. Peygamberimiz (s.a.)’in hadislerinde “Hükmünde, ailesine karşı ve velayeti altında olanlar hakkında adil davrananlar, kıyamet gününde nurdan minberler üzerindedirler”[2] geçen adalet, bu geniş boyutuyla ele alınan adalettir. Çünkü adalet, kişinin görevlerini yerine getirmesi ve haklarını almasıdır. Bu itibarla kişi hem kendine karşı hem de aile efradına karşı, ayrıca yöneticiler emri altında olan memur, işçi ve halklara karşı görevlerini adil ve dengeli bir şekilde yerine getirmek zorundadırlar. Aksi takdirde kendisine emanet edilen “nefsi, ailesi ve emri altında bulunanlara” zulmetmiş olurlar.

İslam Dini’nde adalet: İslam dininin her alandaki temel kaynaklarından olan, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bu konuda bir çok emir ve tavsiyeler bulunmaktadır. Allâh Teâlâ şöyle buyurmaktadır:  "De ki, Rabbin adaleti emretti." (7/29), "Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder." (16/90), "Allah size, mutlaka emanetleri (görev ve vazifeleri) ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder." (4/58), "Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan kendiniz, ana - babanız ve akrabanız aleyhinde olsa da Allah için şahitlik eden kimseler olun." (Nisa, 4/135)

Bunlar ve bunlara benzer daha birçok ayet-i kerimede adalet kavramının sadece müslüman olanlara değil, kültür, bilgi, mevki, cinsiyet, ırk, dil ve din farkı gözetmeden bütün insanlara, sadece insan oldukları için, aynı değer ve ölçüde uygulanması emredilmiştir. Allâh Teâlâ şöyle buyurmuştur:”Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut sâhidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”Nisa, 4/135

İslam tarihinin her safhası ve dönemi, Resûlüllah'ın, sahabelerinin ve onlar gibi dini doğru anlamış ve hayatına tatbik etmiş kişi ve toplumların bu tarz düşünce ve uygulamalarının örnekleri ile doludur. Öyle ki, Adalet kavramı, islam toplumuna, "Adalet Mülkün Temelidir. " özdeyişi ile mal olmuştur. Resûlüllah'ın ikinci halifesi olan Hz. Ömer, bu anlamda adalet ile sembolleşmiş bir şahsiyet olmuştur. İslâm bu anlamda her ferdin ve her toplumun karşılıklı olarak işlerinde değişmez bir ölçü şeklinde yerini almış, istek ve heveslere yer vermemiş, sevgi ve nefretlere uymamış, akrabalık ve yakınlık gözetilmemiş, zengin-fakir, kuvvetli - zayıf ayırımı yapılmamıştır.

Bir gün Kureyş kabilesinden asil bir kadın hırsızlık yapmıştı. 0 kadını cezalandırmaması için Ashabdan Üsameyi Peygamberimize gönderdiler. Bu duruma kızan ve üzülen Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Nasıl oluyor da bazı kimseler, Allah’ın kanunu karşısında aracı olmaya kalkışıyorlar. Sizden öncekilerin mahvolmasının sebebi şudur: İçlerinden asil, ileri gelen birisi hırsızlık yapınca, onu serbest bırakıyor, zayıf ve fakir bir kimse hırsızlık yapınca, onu cezalandırıyorlardı. Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı, onun da cezasını verirdim.”[3]  Görüldüğü üzere, Hz. Peygamber, adalet konusunda aracı olmak isteyenleri çok yakını da olsa sert bir şekilde reddetmiş, suçluya layık olduğu cezasını vermekte en ufak bir tereddüt göstermemiştir. Zira adalet dünyadan kalkarsa, insan hayatına değer verecek bir şey kalmaz. Ayrıca ülkeler kılıçla alınır ama adaletle korunur. "Allah insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder." (en-Nisâ, 4/58) İlâhî emrinin hikmeti gayet açıktır.

Adaletin İslâm toplumunda, yönetimde, muhakemelerde ve insanlar arası ilişkilerde tam anlamıyla uygulanması zorunludur. Çünkü adalet mülk'ün temelidir. Adaletin olmadığı cemiyetlere zulüm, anarşi ve terör hâkim olur. Toplumsal isyanlar çıkar, mahkemelere, devlete hatta fertlerin birbirlerine olan güveni kaybolur. Kendilerini koruma ve haklarını elde etme peşine düşeceklerdir. Kan davaları ve ihkakı hak peşinde koşan bu cemiyetlerde yıkılıp tarihe karışacaktır. Bu hususta peygamberimiz bizleri uyarmıştır. “Bir kavmin (devlet, mahkeme, aile ve fertleri arasında) hak ve adaletten uzak hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan dökümü yaygınlaşır”.[4]

Hz. Peygamber (s.a.)’in adalet ve adaletle hükmedenler hakkında birçok hadîs buyurmuşlardır: "Adil devlet başkanı ve idareciler mahşer yerinde Allah'ın yüce lûtfuna ve himâyesine mazhar olacakların öncüleridir." [5]

Hz. Ömer, hilâfeti döneminde ashaptan Übey b. Ka'b ile aralarında bir konuda anlaşmazlık meydana gelmiş ve bu anlaşmazlığı çözmek üzere o dönemin Medine kadısı olan Zeyd b. Sâbit'e gitmişlerdi. Kadı olan Zeyd hemen devlet başkanı olan Hz. Ömer'e karşı saygılı davranıp ona oturması için yere bir minder sermişti. Fakat adil insan Hz. Ömer bu davranış karşısında şöyle demişti:"İşte bu davranışın, şimdi vereceğin hükümde yaptığın ilk adaletsizliktir. Ben davacımla beraber aynı yerde oturacağım." Sonra davacı Übey b. Ka'b davasını ileri sürünce Hz. Ömer bu iddiayı kabul etmedi. Bu durum karşısında Hz. Ömer'in yemin etmesi gerekiyordu. Kadı Zeyd İbn Sâbit, Übey'e şöyle dedi: "Gel Halife'ye yemin ettirme, onu bundan muaf tut. Davacı olduğun kişi bir başkası olsaydı sana böyle bir feragatten söz etmezdim." Bu teklifi duyan Hz. Ömer son derece kızarak böyle bir ayrıcalığı kabul etmeyip derhal yemin etti. Sonra da Zeyd b. Sâbit hakkında şöyle dedi:"Halife ile herhangi bir müslüman hakkında eşit davranmasını öğrenmedikçe ona dava götürülmemelidir."[6]

İslâm'da adaleti gerçekleştirmek için çeşitli müesseseler kurulmuştur. Rasulullah davalara bizzat kendisi bakmıştır. Bu durum ikinci halife Ebu Bekir (rh.a.) zamanında da böyle devam etmiş, Hz. Ömer zamanında ise İslâm toprakları oldukça genişlediğinden bazı sahâbiler kaza işleriyle görevlendirilmiş ve birer kadı olarak vazife görmüşlerdi.

Divânü'l-Mezâlim, Şurta ve Hisbe gibi teşkilâtlarla haksızlıklar önlenmeye ve adalet dağıtılmaya çalışılmıştı. Eyyubiler Mısır'da "Dâru’l Adl"adıyla bir adalet dairesi meydana getirmişler ve yanlarına bazı müşavirler de alarak bu mahkemeye bizzat başkanlık etmişlerdir. Osmanlılar zamanında 'adliye teşkilatı' ise düzenli bir şekilde kurulup yaygınlaştırılmıştır.

D-             IV- Konu işlenirken başvurulabilecek bazı ayetler

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardim etmeyi emreder, çirkin isleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” [7]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاء لِلّهِ وَلَوْ عَلَى أَنفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ إِن يَكُنْ غَنِيًّا أَوْ فَقَيرًا فَاللّهُ أَوْلَى بِهِمَا فَلاَ تَتَّبِعُواْ الْهَوَى أَن تَعْدِلُواْ وَإِن تَلْوُواْ أَوْ تُعْرِضُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا

“Ey iman edenler adaleti ayakta tutarak Allah için şahitlik* edenler olun. Kendinizin, ana ve babanızın aleyhinde bile olsa (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Adaleti yerine getirebilmek için hevâ ve hevesinize uymayın. Eğer eğri davranır veya yüz çevirirseniz, Allah yaptıklarınızdan haberdardır."[8]

E-              V- Konu işlenirken başvurulabilecek bazı hadisler

قال رسُولُ اللَّهِ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسَلَّم " إنَّ أحبَّ النَّاسِ إلى اللهِ يَوْمَ القِياَمةِ، وأدْناهُم منهُ مَجْلِساً، إمامٌ عادلٌ. وأبْغضَ النَّاسِ إلى اللهِ، وأبْعدَهُم منهُ مجلِساً إمامٌ جائِرٌ".

Peygamber (s.a.s.):"Kıyâmet gününde insanların Allah'u Teâlâ'ya en sevgili olanı ve Allah'a en yakın bulunanı adil devlet başkanıdır. "  buyurmuşlardır.[9]

عَنْ اِبْنِ عَباَّسٍ قاَلَ: قالَ النَِّبيُّ عليه الصلاة والسلام: وَلآ حَكَمَ قَوْمٌ بِغَيْرِ الْحَقِّ إِلاَّ فَشَا فِيهِمُ الدَّمُ

“Bir kavmin (devlet, mahkeme, aile ve fertleri arasında) hak ve adaletten uzak hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan dökümü yaygınlaşır”.[10]

‏عَنْ‏عَبْد ِاللَّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ ‏عَنْ النَّبِيِّ ‏ ‏صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏ ‏قَالَ ‏ ‏إِنَّ ‏ ‏الْمُقْسِطِينَ ‏ ‏عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى عَلَى مَنَابِرَ مِنْ نُورٍ عَن يَمِينِ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَعْدِلُونَ فِي حُكْمِهِمْ وَأَهْلِيهِمْ وَمَا وَلُوا ‏

 ‏“Peygamberimiz (s.a.)’in hadislerinde “Hükmünde, ailesine karşı ve velayeti altında olanlar hakkında adil davrananlar, kıyamet gününde nurdan minberler üzerindedirler”[11]

‏قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ‏ ‏صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏ ‏إِنَّ أَحَبَّ النَّاسِ إِلَى اللَّهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ‏ ‏وَأَدْنَاهُمْ ‏ ‏مِنْهُ مَجْلِسًا إِمَامٌ عَادِلٌ وَأَبْغَضَ النَّاسِ إِلَى اللَّهِ وَأَبْعَدَهُمْ مِنْهُ مَجْلِسًا إِمَامٌ ‏ ‏جَائِرٌ

Peygamber (s.a.s.):"Kıyâmet gününde insanların Allah'u Teâlâ'ya en sevgili olanı ve Allah'a en yakın bulunanı adil devlet başkanıdır. Kıyâmet gününde insanların Allah'a en sevimsizi ve makamca da Allah'tan en uzak bulunanı zalim devlet başkanıdır.[12]

‏‏عَنْ‏ عَائِشَةَ  ‏أَنَّ  ‏أُسَامَةَ ‏ ‏كَلَّمَ النَّبِيَّ‏ ‏صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ‏ ‏فِي‏ ‏امْرَأَةٍ ‏ ‏فَقَالَ ‏ ‏إِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ أَنَّهُمْ كَانُوا يُقِيمُونَ الْحَدَّ عَلَى ‏ ‏الْوَضِيعِ ‏ ‏وَيَتْرُكُونَ الشَّرِيفَ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ أَنَّ ‏ ‏فَاطِمَةَ ‏ ‏فَعَلَتْ ذَلِكَ لَقَطَعْتُ يَدَهَا ‏

“Bir gün Kureyş kabilesinden asil bir kadın hırsızlık yapmıştı. 0 kadını cezalandırmaması için Ashabdan Üsameyi Peygamberimize gönderdiler. Bu duruma kızan ve üzülen Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular: [Nasıl oluyor da bazı kimseler, Allah’ın kanunu karşısında aracı olmaya kalkışıyorlar. “Sizden öncekilerin mahvolmasının sebebi şudur: İçlerinden asil, ileri gelen birisi hırsızlık yapınca, onu serbest bırakıyor, zayıf ve fakir bir kimse hırsızlık yapınca, onu cezalandırıyorlardı. Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı, onun da cezasını verirdim.”][13]

F-               IV- Yaralanılabilecek bazı kaynaklar

1- Konu aktarılırken başvurulacak bazı ayetler: Nisa, 4/135; en-Nisâ, 4/58; Maide, 5/42; Maide, 5/8; Nisa, 4/58

2-Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

3-Şamil İslam Ansiklopedisi

4-İ. Canan, Hadis Ansiklopedisi

5-Macid Hadduri ; trc. Selahattin Ayaz, İslamda adalet kavramı

 

 

II-         AİLE REİSİ OLARAK HZ.MUHAMMED (A.S)

Mehmet KAPUKAYA

A-             I- Konunun Plânı

         A- Hz. Muhammed (a.s)’ın Aile İçindeki Örnek Davranışları             

B- Evlilik ve Aile Hayatı

C- O’nun Nazarında Ailenin Önemi

D- Bir Eş ve Baba olarak Hz. Peygamber (a.s)

E- Hz. Muhammed’in  Örnek yaşantısı

B-              П- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya ailenin önemine ve kudsiyetine vurgu yapılarak başlanır.Hz. Peygamber (a.s)’ın aileye verdiği önem anlatılarak O’nun aile yaşantısından örnek kesitlere yer verilir.Her konuda örnek bir rehber olan Hz. Muhammed (a.s)’ın aile hayatındaki uygulamalarında, topluma verdiği mesajın iyi algılanması gerektiğine dikkat çekilerek konu özetlenir.

C-             Ш- Konunun Özet Sunumu

İslam dini, aileyi yaratılıştan itibaren varolan, insanlığın en eski ve en köklü kurumu olarak kabul etmiş; bütün insanlığın, bu saygın kurum sayesinde neşv-u nema bulduğunu  bildirmiştir. Bu birlikteliğe bütün insanlık tarihinde rastlanmış olup, aile bugün dahi, önemini korumaktadır.

Kur'an-ı Kerim aile hayatını, karşılıklı anlayış, saygı, sevgi ve olgunlukla yürütülebilecek insani bir müessese saydığından, aile fertlerinin hak ve görevlerini tam olarak yerine getirebilmeleri için, aile bireylerinde temel insani ve ahlaki erdemlerin oluşmasını, kişilerin Allah'tan çekinir, kuldan utanır bir sorumluluk bilincine ulaşmasını, aile müessesesinin sağlam kurulması ve iyi işlemesi için vazgeçilmez bir ön şart olarak belirlemiştir.

Hz. Peygamber yirmi beş yaşına kadar, hemşehrileri arasında iffetli, şerefli ve namuslu bir şahsiyet olarak tanınıyordu. Yirmi beş yaşında iken, kendisinden yaşça büyük ve iki defa evlenip dul kalmış olan Hz. Hatice ile evlenmiş; onunla uzun yıllar mutlu bir hayat geçirmiştir. Hz. Peygamber'in, Hz. Hatice ile beraberliğinde göze çarpan en önemli husus, sıcak bir dostluk ve arkadaşlıktır.

Hz. Peygamber, Allah'tan aldığı vahyi, gelip ilk defa O’na anlatmış ve O’nunla paylaşmıştır. Hz. Hatice de kendisini anlayış ve olgunlukla karşılamıştır. Hz. Hatice'nin vefat ettiği yıl, Rasul-i Ekrem'in en çok üzüldüğü yıl olarak "hüzün yılı'' tabiriyle anılmıştır. Hz. Peygamber, onun sağlığında başka bir kadınla evlenmemiştir. Halbuki, o dönemin örf ve adetleri, çok kadınla evliliğe müsaitti. Hz. Hatice'nin vefatından sonra, O’nun aziz hatırasına saygı duyarak, yaklaşık iki buçuk yıl yalnız ve bekar olarak yaşadıktan sonra Sevde bint-i Zem'a ile evlenmiştir.

Hz. Peygamber, Hz. Hatice'ye olan saygısını, onun sağlığında olduğu gibi, vefatından sonra da unutmamış, her fırsatta onu sevgi ve saygı ile anmıştır. Yine O’nun hatırasını andığı bir günde; Hz. Aişe:

"O yaşlı kadını ne diye anıp duruyorsun? Allah onun yerine sana daha iyisini verdi" deyince; Peygamberimiz buna tepki göstermiş ve:

"Allah bana ondan daha hayırlısını vermedi. O, hiç kimsenin kabul etmediği bir zamanda bana iman etti, herkesin beni yalanladığı bir zamanda O beni tasdik etti, kimsenin bana bir şey vermediği esnada; O, malını benim için harcadı ve kimsenin çocuk vermediği bir dönemde O, bana çocuk verdi" diye cevap vermiştir.[14]

Sevgili Peygamberimiz (a.s)’ birçok hadislerinde, ailenin önemine işaret etmiş ve ailenin bir huzur yeri olduğunu belirtmiştir. O, aile reisi olarak bir müslümanın aile fertlerine nasıl davranması gerektiğini emir ve tavsiyeleriyle ifade ettiği gibi, bizzat kendi uygulamaları ile de örnek olmuştur.

O'nun, iman, ahlâk ve aile fertlerine yumuşak davranma arasında kurduğu bağlantıyı dile getiren şu sözü çok manidardır:

عَنْ أَبِي هُرَيْ‏.‏رَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَكْمَلُ الْمُؤْمِنِينَ إِيمَانًا أَحْسَنُهُمْ خُلُقًا وَخِيَارُهُمْ خِيَارُهُمْ لِنِسَائِهِمْ

 ''Mü'minlerin iman bakımından en mükemmel olanı, onların ahlak bakımından en güzel olanlarıdır, onların en hayırlıları da aile fertlerine karşı hayırla muamelede bulunanlarıdır.''[15]

İnsanın üzerinde hakkı olan kişilerin başında aile fertleri gelmektedir. Kişinin sevincini ve üzüntüsünü ilk önce paylaştığı kimseler aile fertleridir.

Sevgili Peygamberimiz örnek aile reisi idi. Hanımlarına ve çocuklarına karşı görevlerini en iyi şekilde yerine getirirdi. O'nun evi örnek bir evdi, hanesinde her zaman burcu burcu mutluluk kokardı.

Hz. Peygamber (a.s)’ın aile hayatı ve aile içindeki davranışları, taşıdığı özellikler nedeniyle, maddi alanda olduğu kadar, manevi alanda da örnek konumdadır. O’nun aile hayatında uyguladığı prensipler, her dönemde önemini kaybetmeden varlığını sürdürmüştür.Toplumların en küçük ünitesi olan ailenin mutlu ve huzurlu olmasının, toplumun huzurunu sağlayacağı gerçeğini, en güzel örnekleriyle Hz. Peygamber'in aile hayatında görmek mümkündür.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

 

َقَدْ كَانَ لَكُمْ في رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثِيرًا

“Andolsun, Allah’ın Resülünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”[16]

Kur'an-ı Kerim'de Hz. Peygamber'in hanımları ve aile hayatı hakkında bilgi verilmektedir. Eşleri ile aralarında geçen tartışmalarda hem Peygambere ve hem de hanımlarına öğütlerde bulunulmakta ve yol gösterilmektedir. Bunun yanısıra Hz. Peygamber'in eşlerinin mü'minlerin anneleri oldukları bildirilmekte ve mü'minlerin O'ndan sonra, O’nun eşleriyle asla evlenemeyecekleri belirtilmektedir.

“Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de mü’minlerin analarıdır. Aralarında akrabalık bağı olanlar, Allah’ın Kitabına göre, (miras konusunda) birbirleri için (diğer) mü’minlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız başka. Bu (hüküm) Kitap’ta yazılıdır”.[17]

 “Ey Peygamber! Hanımlarına de ki, “Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut’a vereyim ve sizi güzelce bırakayım. Eğer Allah’ı, Resülünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden iyilik yapanlara büyük bir mükafat hazırlamıştır.”[18]

Aile hayatı, evlenme ile başlar. Evlilik eşlerin evlenerek cinsel ihtiyaçlarını karşılamasına, böylece neslin devam ettirilmesine, hem de eşlerin birbirlerine maddî ve manevî destek olarak hayat arkadaşlığı kurmasına vesile olduğundan çok yönlü yarar ve hikmetler taşır.

“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”[19]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Hz. Peygamber, kadınları erkeklerin şiddetinden korumak için gerekli uyarılarda bulunmuş ve daima onlara hayırla muamelede bulunmayı tavsiye buyurmuşlardır.

 عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّه صلى الله عليه وسلم‏ خِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ لِنِسَائِهِمْ ‏

“En hayırlılarınız hanımlarına karşı iyi davrananlarınızdır."[20]

Hz. Peygamber, çeşitli vesilelerle erkeklerin kadınlar üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde hakları bulunduğunu söylemiştir. Kadınlar hakkında Allah'tan korkulmasını, onlara haksızlık yapılmamasını istemiştir. Kocasını şikayet için kendisine gelen kadınların sayısı artınca, kadınlara kötü davranışta bulunanların iyi kimseler olmadıklarını söylemiştir.[21]

Peygamberimiz, karı- kocaya karşılıklı sorumluluklar yüklemiştir:

أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ يَقُولُ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ ‏"‏ كُلُّكُمْ رَاعٍ، وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، الإِمَامُ رَاعٍ وَمَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالرَّجُلُ رَاعٍ فِي أَهْلِهِ وَهْوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالْمَرْأَةُ رَاعِيَةٌ فِي بَيْتِ زَوْجِهَا وَمَسْئُولَةٌ عَنْ رَعِيَّتِهَا، وَالْخَادِمُ رَاعٍ فِي مَالِ سَيِّدِهِ وَمَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ

Abdullah b. Amr, Rasulullah (s.a.s)’i şöyle söylerken işittiğini söylüyor:

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürüsünden sorumludur. İmam çobandır ve sürüsünden sorumludur.Erkek ailesinin çobanıdır ve aile efradından sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır ve ondan sorumludur. Hizmetçi efendisinin malının çobanıdır ve onu korumaktan sorumludur."[22]

Bu hadis, aynı zamanda aile içerisinde edep, ahlak, fazilet ve bilgi açısından eğitime de işaret etmektedir. Peygamberimiz de tasvip ettiği veya etmediği durumları açıklamak suretiyle, aile içi eğitimin en güzel örneklerini vermiştir. Diğer yandan Hz. Peygamber, çocuklarını İslami terbiye altında yetiştirmiş, evliliklerinden sonra da onlarla ilgilenmeye devam etmiştir. Bu ilgi, onların birtakım maddi ihtiyaçları yanında, manevi ihtiyaçlarını da kapsamaktadır. Bu konuda kendi çocukları ile daha sonra evlendiği hanımların önceki evliliklerinden olan çocukları arasında bir farkta gözetmemiştir. Onlara da aynı sevgi ve şefkati göstermiş, zaman zaman da gerekli uyarılarla onları eğitmiştir. Bir defasında Hz. Peygamber, Ümmü Seleme'nin önceki eşi Ebu Seleme'den olan oğlu Ömer'in yemek yerken tabağın her tarafından yediğini görünce onu:

‏يَا غُلاَمُ سَمِّ اللَّهَ، وَكُلْ بِيَمِينِكَ وَكُلْ مِمَّا يَلِيكَ ‏"‏‏.‏ فَمَا زَالَتْ تِلْكَ طِعْمَتِي بَعْدُ‏.

"Oğul, besmele çek, sağ elinle ye ve hep önünden ye. (Ömer diyor ki:) Bundan sonra bu benim huyum olmuştur."[23]

Medine döneminde kızı Fatıma ile damadı Ali'nin evlerine, her gün sabah namazına kalktığı zaman, uğrayıp onları namaza kaldırması ,[24] O'nun çocuklarının evliliklerinden sonra bile eğitimlerine verdiği önemi göstermesi açısından son derece önemlidir.

Hz. Peygamber'e Medine hayatı boyunca on yıl hizmet eden ve O'nun aile hayatını en iyi bilenlerden biri olan Enes b. Malik şöyle der: "Çoluk-çocuğuna ve aile fertlerine karşı Hz.Peygamber’den daha şefkatli olan bir kimse görmedim."[25]

Hz. Peygamber, evinde bulunan hizmetçi ve işçilere son derece şefkat ve merhametle muamele eder, hiçbir zaman onları incitecek söz ve davranışta bulunmazlardı. Hz. Enes bu konuda şöyle der:

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، قَالَ خَدَمْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَشْرَ سِنِينَ وَاللَّهِ مَا قَالَ لِي أُفًّا ‏.‏ قَطُّ وَلاَ قَالَ لِي لِشَىْءٍ لِمَ فَعَلْتَ كَذَا وَهَلاَّ فَعَلْتَ كَذَا

"Rasul-i Ekrem'e on yıl hizmet ettim. Allah'a yemin ederim ki, bana hiçbir zaman 'öff' demedi. Herhangi bir şey için de bana: "Bunu niçin böyle yaptın? Şöyle yapsaydın ya" dememiştir.[26]

Hz. Peygamber, bir baba olarak, çocuklarının sevinçleriyle sevinmiş, üzüntüleriyle üzülmüştür. Büyük kızı Zeyneb'in kocası Ebu'I-As, Bedir Harbi’nde müşrikler safında savaşa katılmış ve müslümanlara esir düşmüştü. Fidye karşılığında esirlerin serbest bırakılması esnasında Ebu'l-As,  hanımının bir gerdanlığını vermek suretiyle serbest kalmak istemişti. Hz. Peygamber, Hz. Hatice'nin evlilik hediyesi olarak kızına verdiği bu gerdanlığı görünce çok üzülmüş ve ashabına: "İsterseniz bunu alır, isterseniz geri verirsiniz" demişti.

Peygamberimizin çok üzüldüğünü gören ashabı da bu gerdanlığı hemen kendisine iade etmişlerdi. Daha sonra Hz. Peygamber, Ebu'I-As'dan kızını Medine'ye getirmesini istemiş, o da verdiği söz üzerine Zeyneb'i Rasulüllah'a getirmişti. Kızının kendi yanına gelmesine sevinen Hz. Peygamber, bu konuda Ebu'l-As'ı takdir etmiştir. Aynı şekilde kızı Rukiyye, kocası ile Habeşistan'a hicret ettikten sonra, Peygamberimiz, uzun süre O’ndan haber alamaması nedeniyle üzülmüş, bir kadının onları gördüğünü ve iyi olduklarını haber vermesi üzerine de sevinmiştir.

Yine diğer kızı Ümmü Gülsüm'ün kabri başında göz yaşı dökmüştür. Diğer kızı Fatıma, damadı Ali ile torunları Hasan ve Hüseyin hakkında buna benzer  birçok örneği, tarih ve hadis kaynaklarında görmek mümkündür.[27]

F-               VІ- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1-A. H. BERKİ, O. KESKİOĞLU, Hz. Muhammed ve Hayatı, D.İ.B.yay. Ankara 1991

         2- Doç. Dr. İbrahim SARIÇAM, Hz. Peygamber'in Çağımıza Mesajları, T.D.V. yay. Ankara, 2000

         3- Dr. M. Bahaüddin VAROL, Hz. Muhammed'in Ailesi ve Yakın Akrabaları İle İlişkileri (Makale), Diyanet İlmî Dergi, Özel Sayı 2000, I49-160.

         4- Prof. Dr. Hüseyin ALGÜL, Alemlere Rahmet Hz. Muhammed, T.D.V. yay. Ankara 1994

 

 

III-    AKLI, MALI, NESLİ, DİNİ VE CANI MUHAFAZA

Bünyamin OKUMUŞ

A-             I- Konunun Plânı

A-İslam Dininin Korumayı Amaçladığı Beş Temel Unsur

1-Akıl sahibi bir varlık olarak insan

2-İnsanın yaşama hakkı

3-Neslin devamı ve korunması

4-Malın Korunması

5-Fıtrî bir olgu olarak Din ve Dinin Korunması

B- Beş Temel Unsurun Evrensel Niteliği

1-Diğer Semavî Dinler Açısından

2-Ahlakî Öğretiler Açısından

3-Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi Açısından

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Vaaza başlarken İslam dininin insana akıl sahibi olması hasebiyle yüklediği  sorumluluğa değinilir. Bu sorumluluğun başta Allah’ın tevhidini ikrar etmeyi gerektirdiği ve buna bağlı olarak aklın, canın, neslin, malın ve dinin korunmasının amaç edinildiği belirtilir. İnsanın yaradılış gayesinin bunu gerçekleştirmek olduğu vurgulanır. İnsanın doğuştan gelen haklarıyla sonradan kazanılmış olan haklarının İslam dinince hem fert hem toplum hem de devlet tarafından korunması gereken haklar olduğuna dikkat çekilir. İnsanın fıtratı itibariyle dine ihtiyacı olduğu, dinin ise insana hem dünya hem de ahret hayatını kazandırmak için gönderilen ilahi emirler manzumesi olduğu hatırlatılır. İlahî dinlerle birlikte diğer dinlerin ve ahlakî öğretilerin de bu beş temel unsura atfettiği öneme işaret edilir. İslâm dininin temel haklar olarak teslim ettiği bu hakların, İnsan Hakları Beyannamesinde ifade edilen hususlarla arzettiği benzerliğe dikkat çekilir.

C-             III- Konunun özet sunumu

İslam dininin insanı bütün mahlukâttan muazzez tutması, Cenab-ı hakkın ona verdiği değeri gösterir. Bununla birlikte bu durum aynı zamanda insanın sorumluluğunun öneminin bir ifadesidir. İnsan birey olarak aklını, dini, canını, namusunu ve malını muazzez tuttuğu kadar başkalarının haklarını da muazzez bilmeli ve inandıkları değerleri anlayışla karşılamalıdır. Bu bağlamda İslam dininin aklın korunmasına atfettiği önem ve Kur’an’da aklın kullanılması ve düşünmenin öneminin vurgulanması gerçekten ayrıcalıklı bir nitelik arz ettiği ifade edilir. İslâm dininin insana yüklediği teklifler canın, malın, neslin ve aklın korunmasıyla doğrudan ilgilidir. İnsan ve toplum açısından birinci dereceden sorumluluk alanına giren bu haklar ihlal edildiği zaman kendi güvenliğimizin ve toplumsal huzurun da tehdit altında olduğu ahret saadetinin de buna bağlı olduğu vurgulanarak vaaz bitirilir.  

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتيمِ اِلَّا بِالَّتي هِيَ اَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ اَشُدَّهُ وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِۚ اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُلاً.

“Rüştüne erişinceye kadar, yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın, verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü söz (veren sözünden) sorumludur.” [28]

يَآ اَيُّهَا الَّذينَ اٰمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسٰىٓ اَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلَا نِسَآءٌ مِنْ نِسَآءٍ عَسٰىٓ اَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّۚ وَلَا تَلْمِزُوٓا اَنْفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْاَلْقَابِۜ بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْايمَانِۚ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَاُولٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ.

“Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” [29]

Konuyla ilgili diğer âyet-i kerimeler: Rûm, 30/30; Mumtehine, 50/12; İsrâ, 17/33, 35; Bakara, 2/188, 256.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

وعن عمرو بن احوص رضى اللّه عنه قال: سَمِعْتُ رسولَ اللّهِ صلى الله عليه وسلم في حَجَّةِ الَوَداعِ يقولُ  الاَ وَ إنَّ كُلَّ دَمٍ منْ دِمِ الجاهِلِيَّةِ مَوْضُوعٌ، وأوَّلُ دَمٍ أضَعُ مِنْهُا دَمُ الحارِثِ بنِ عَبْدِ المُطَّلِبِ، وَكانَ مُسْتَرْضَعاً في بَنِى لَيْثٍ فَقَتَلَتْهُ هُذَيْلٌ. قال: اللَّهُمَّ هلْ بَلّغْتُ. قالوا: نَعَمْ ثلاثَ مَرَّاتٍ. قالَ: اللَّهُمَّ اشْهَدْ ثَلاَثَ مرَّاتٍ.

Amr İbnu'l-Ahvas (ra) Hz. Peygamber (sav)'in Veda Haccında, şöyle dediğini nakleder:

“Haberiniz olsun cahiliye devrindeki bütün kan dâvaları kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvası da el-Hâris İbnu Abdilmuttalib'in kan dâvasıdır." Bu kimse, Benû Leys'te süt anadaydı. Hüzeyl onu öldürmüştü. Resûlullah (sav):

"Yâ rabbi tebliğ ettim mi?" dedi. Cemaat:

"Evet tebliğ ettin" dediler ve üç kere tekrarladılar. Resûlullah (sav)

"Ya Rabbi şahid ol!" dedi ve üç kere tekrar etti.”[30]

عن سعيد بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنْه عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: قال رسولُ اللّهِ صلى الله عليه وسلم: لَن يزَالَ الْمُؤْمِنُ في فُسْحَةٍ مِنْ دِينِهِ مَالَمْ يُصِبْ دَماً حَرَاماً.

وَقَالَ ابْنُ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: إنّ مِنْ وَرْطَاتِ الامُورِ الّتِى لآ مَخْرَجَ لِمَنْ أوْقَعَ نَفْسَهُ فيهَا سَفْكَ الدّمِ الْحَرَامِ بِغَيْرِ حِلِّهِ.

Said İbnu'l-As, İbni Ömer’in şöyle dediğini rivayet ediyor: "Resulullah (sav), "Mü'min, öldürülmesi haram kılınan bir cana kıymadıkça “dinî tesâmüh” içerisindedir.”

Bu bağlamda İbni Ömer’in şöyle dediği rivayet edilir: "Bir kimsenin içine düştüğü, kurtuluşu çok zor olan işlerden biri de haksız yere haram kan dökmesidir."[31]

وعن معاوية بن أبي سفيان رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ اللّهِ صلى الله عليه وسلم: كُلُّ ذَنْبٍ عَسى اللّهُ أنْ يَغْفِرَهُ الاَّ الرّجُلُ يَقْتُلُ الْمُؤْمِنَ مُتَعَمّداً، أوِ الرَّجُلُ يَمُوتُ كافِراً.

“Muaviye İbnu Ebi Süfyan (ra)  Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet edilir. "Kasten bir mümini öldüren veya kâfir olarak ölen kimse hariç Allah’ın her günahkârı affedeceği ümit edilir.”[32]

وعن عبد اللّه بن عمروبن العاص قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ  صلى الله عليه وسلم:والذى نفسي بيده لقَتْلُ الْمُؤْمِنِ أعْظَمُ عِنْدَ اللّهِ مِنْ زَوَالِ الدُّنْيَا.

  Büreyde (ra) rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber buyurmuştur ki: “Bir mü’minin öldürülmesi, Allah katında dünyanın yok olmasından daha büyük (bir günah)tır.” [33]

وَعَنْ سَعِيدِ بْنِ زَيْدٍ عَن النبيِ صلى الله عليه وسلم قَال إنَّ مِنْ أرْبَى الرِّبَا الاِسْتِطَالَةَ فِى عِرْضِ الْمُسْلِمِ بِغَيْرِ حَقٍّ.

  Sa'îd İbni Zeyd’den Resûlullah (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Faizin en kötüsü, haksız yere müslümanın ırzını (şeref ve haysiyyetini) rencide etmektir" [34]

وعن عُبيد بن عمَيْر عن أبيه أنَّ رَجُلاٌ سَألَهُ فقَالَ يا رَسُولَ اللّهِ ما الْكَبَائِر فَقَالَ: هُنَّ تِسْعٌ: الشِّرْكُ بالله، وَالسِّحْرُ، وَقَتْلُ النَّفْسِ التي حرم الله الا بالحق، وَأكْلُ الرِّبَا، وَأكْلُ مَالِ الْيَتِيمِ، وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ، وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الغافِلاتِ المؤمناتِ، وَعُقُوقُ الْوَالِدَيْنِ المُسلِميْنِ، وَاسْتِحَْلالُ الْبَيْتِ الْحَرَامِ قِبْلَتِكُمْ أحْيَاءً وَأمْوَاتاً.

Ubeyd İbni Umeyr babasından şöyle rivayet ediyor: Bir adam Hz. Peygamber’e büyük günahların neler olduğunu sorması üzerine O, büyük günahlardan dokuz tanesinin şunlar olduğunu sıralamıştır: “Şirk, sihir, insan öldürmek, faiz yemek,  yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadınlara iftirada bulunmak, anne ve babaya haksızlık etmek, sağlığınızda ve ölümünüzde kıbleniz olan Beytu'l-Haram’da Allah’ın haram kıldığını helal saymak” [35]

عَنْ عَامِرٍ، قَالَ سَمِعْتُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عَمْرٍو، يَقُولُ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ، وَالْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللَّهُ عَنْهُ ‏"‏‏.‏

Amir (ra)’dan rivayet edildiğine göre Abdullah İbn Ömer, Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu işitmiştir: “Müslüman Müslümanların elinden ve dilinden selamette olduğu kimsedir. Muhacir, Allah'ın yasakladığı şeyleri yapmayan kimsedir.”[36]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1-Şa’ban, Zekiyyüddîn, İslâm Hukuk İlminin Esaslar (Usûlü’l Fıkh), Notlar Ekleyerek tercüme Eden, İbrahim Kafi Dönmez, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2001, s. 413-418.

2-Hallâf, Abdulvahhab, İslâm Hukuk Felsefesi (İlmu Usuli’l-Fıkh), Giriş ve Notlar Ekleyerek Çeviren, Hüseyin Atay, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1985, s. 379-395.

3-Afzalur Rahman, Sîret Ansiklopedisi, İstanbul 1996, c. 1, s. 398-403.

4-Umara, Muhammed, İslam ve İnsan Hakları: Haklar Değil Gereklilikler, İstanbul, Denge Yayınları, 1993.

 

 

IV-     ALLÂH’IN SEVGİLİ KULU HZ. MUHAMMED

Tahir Tural

A-             I- Konunun Plânı

  • Hz. Peygamberi genel manada tanıma
  • Hz. Peygamberin bazı vasıfları
    • O, bir insandı ve insanlara değer verirdi
    • O, çalışan ve tembelliği sevmeyen bir insandı
    • O, müsamahakar ve hoş görülü bir insandı
    • O, inançlara saygılıydı
    • O, barış insanıydı

B-              II- Konunun açılımı ve işlenişi

Konuya Peygamberimizin bir insan olduğunu, peygamberlikle vazifelendirildiğini anlatmakla girilir ve bunun insanlık için bir rahmet olduğu aktarılır. Peygamberimizin bizlere örnek olduğu ve onu örnek aldığımızda hayatımızın huzurlu olacağı aktarılır. Daha sonra da onun yüce vasıflarından toplumu ilgilendiren beş ana vasfı anlatılarak konuya son verilir.

C-             III- Konunun özet sunumu

Yüce Allâh Kurân-ı Kerim'de Peygamberimiz (s.a.v. )’in bizim gibi bir insan olduğunu, O’nun peygamberlikle vazifelendirildiğini belirtiyor. (Kehf, 18/ 110)  Diğer bir ayeti kerimede ise âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v. )’in büyük ahlak sahibi olduğunu (Kalem, 68/ 4) ve Allâh’ın Rasûlünde müslümanlar için güzel bir örnek bulunduğu (Ahzab, 33/ 21) bildiriliyor.

O’nun çevresinde yaşamış ve onun rahle-i tedrisinden yetişmiş olan Ashâbı Kirâm,  O’nun yaşayışının Kur’ân’ı yansıttığını belirmektedirler. Âlemlerin hürmetine yaratıldığı, O büyük insanı tanıtmak ve O’nun vasıflarını aktarmak çok zordur. Ancak günlük hayatından misaller anlatarak O, yüce insanı tanıtmaya çalışacağız

D-             O bir insandı ve insanlara değer verirdi.

Bizler gibi oturup kalkan, yiyip içen, yatan uyuyan, evlenen ve çocuk sahibi olan, nihayet sonunda da ölen örnek bir peygamberdir. Şayet melek bir Peygamber olsaydı başarılı olmayacağı bilinen bir husustur. Zira insanlar emir ve yasaklar konusunda onun melek olduğunu, dolayısıyla da dini rahat yaşadığını öne sürecekler ve yaşamamaya mazeret ve malzeme yapacaklardı. Ayrıca Küreyş onun insan olmasını yadırgadı. “Bu ne biçim bir Peygamber, bizim gibi yemek yiyor ve sokaklarda dolaşıyor” (Furkan, 24/78) demekten kendilerini alamadılar. Halbuki O, melek olsaydı, meleklerden oluşan bir toplumun Peygamberi olması gerekecekti. (İsra, 17/ 95) Ama o, her seferinde kendisinin bir kul, bir insan olduğunu, bir Peygamber olduğunu kendilerine hatırlatıyor ve Allah dilemedikçe normal insanlar gibi gaybı bilmeyeceğini, fayda ve zarar veremeyeceğini, yağmur yağdıramayacağını ve hazinelerin yanında olmadığını kendilerine anlatarak insan olduğuna vurgu yapıyordu. Aralarındaki farkın sadece ona vahiy gelmesi ve bunu insanlığa tebliğle görevlendirilmesi olduğunu belirtiyordu.

İnsan, varlıkların en şereflisi ve mümtaz olanıdır. Dolayısıyla da her türlü saygıyı hak etmekte ve ona karşı yapılan hatalarda en büyük günahları oluşturmaktadır.

Zaten dinin gayesi, insanların inanç, can, ırz, nesil ve mal güvenliğini korumaktır. Bu beş hususu insan için zaruri saymıştır. Bu nedenle insanı haksız yere öldürme, inancından dolayı aşağılama, gıybet, iftira, haset, gurur, kibir, kin vb. gibi insanı manen yaralayan hususlar haram kılınmıştır. Aksine insanın en güzel ahlakla donatılmasını emretmiştir. Bu konuda da en güzel örnek kendisidir.

O, insana büyük değer verirdi. Yolda karşılaştığı kişilere önce kendisi selam verir, onlarla musafaha eder ve kendilerine dua ederdi. İnsanlara mütevazı bir şekilde yaklaşır, asla kibirlenmezdi. “Ey insanlar! Hepiniz Ademdensiniz, Adem ise topraktandır. İnsanlar tarağın dişleri gibi birbirine eşittir. Kimsenin diğerine takva dışında üstünlüğü yoktur”[37] buyurarak insanların aynı haklara sahip olduğunu ifade etmiş ve tek cümlede özetlemiştir.

E-              O çalışan ve tembelliği sevmeyen bir insandı.

Hz. Peygamber her konuda olduğu gibi bu konuda da öncüdür. O, daima çalışmış, zamanını en iyi ve en verimli şekilde planlayarak dolu dolu bir hayat yaşamıştır. “İki günü birbirine eşit olan zarardadır”[38] buyurarak her gün bir önceki güne göre daha ilerde olmak durumundadır.

Hz. Peygamber meşru kazanç için yapılan uğraşıların ibadet olduğunu vurgulamıştır. Bir gün sahabilerle birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı. Bu sıralarda bir genç erkence kalkıp biraz ilerde kazma kürek çalışıyordu. Ashaptan bazıları, “Ya Rasulellah! Keşke bu delikanlı burada sizin sohbetinizde bulunsa da Allah yolunda mesai sarf etmiş olsa” dediler.

Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v. ) şöyle buyurmuşlardır: “Böyle söylemeyin. Eğer o genç insanlara el açmamak, onlardan müstağni olmak, çocuklarının nafakasını kazanmak için çalışıyorsa Allah yolundadır. Yaşlı ve zayıf düşmüş olan anne babasına yardımcı olmak, onların ihtiyaçlarını gidermek için çalışıyorsa Allah yolundadır.”[39]

Diğer bir hadislerinde ise “Dünya işlerinizi ıslah edip yoluna koyunuz. Ahiretinizi de ihmal etmeyip onun için çalışınız.”[40] Peygamberimiz bu hadisleriyle dünya ahiret dengesinin kurulmasını temine çalışmaktadır. Biri diğeri aleyhine tercih edilmemeli belki ikisi birlikte dengeli olarak götürülmelidir. Bu husus oldukça önemli olduğu için Allah Teala Kurân-ı Kerim'de de bizleri bu dengeli yaşama yönlendiriyor.  Yüce Allah Kur’an da :“Allah’ın sana verdiği mallardan onun yolunda harcayarak ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma “buyurmaktadır. (Kasas ,77 )

Yüce Allah’ın bizim için koyduğu hayat kurallarına dikkat ederek beden sağlığımızı, ibadetlerimizi eda ederek ruh sağlığımızı koruruz. Zira biri diğerinin aleyhine ihmal edildiği vakit bazı huzursuzluklar baş gösterir. Bu nedenle Peygamberimiz de; “Sizin hayırlınız dini için dünyasını, dünyası için de dinini terk etmez. Belki her ikisini birlikte  çalışarak (kemale yürür.)[41] Diğer bir hadislerinde ise “Başkalarına muhtaç olmamak, çoluk-çocuğunun mutluğu ve komşularına yardım niyeti ile çalışan ve helalinden para kazananlar, yüzleri ak olarak Allah’a ulaşacaklardır.”[42] “Helalinden çalışarak, yorgun bir vaziyette yatağa giren insanın günahları affedilecektir.”[43]

Tembellik kişinin en büyük düşmanıdır. Önce çalışma ruhunu öldürür, azmini kırar sonrada ümitsizliğe iter ve kişinin başarısızlığına sebebiyet verir. Bu nedenledir ki Peygamberimiz tembellikten Allah’a sığınmışlardır.[44] Dikkatlerimizi çekmek ve bizleri bu tehlikeden uzaklaştırmak amacıyla bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

”Benim hakkınızda korktuğum şu dört şeyden sizde sakının:

1- Şişmanlık,

2- Çok uyumak,

3- Tembellik,

4- İman zayıflığı.[45]

F-               O müsamahakar ve hoş görülü bir insandı.

Peygamberimiz (s.a.) müsamahakar ve hoşgörülü bir büyük gönle sahipti. O’nun adı Allah tarafından “çok acıyan, çok şefkatli” (Tövbe, 9/ 128) manasına gelen kelimelerle birlikte yazıldı. Hizmetinde 10 sene  bulunan Hz. Enes’in ifadesiyle bir defa bile “öf” dememişti, yapılan bir işe “niçin böyle yaptın” veya yapılmayana “niçin yapmadın” demeyecek kadar engin hoşgörü sahibiydi.

Hz. Enes (r.a.) naklettiğine göre, Peygamberimizle birlikte giderken bir bedevi peygamberimizin cübbesinden öylesine sert çekti ki, boynuna baktığımda tırmalandığını gördüm. Bedevi: Ey Muhammed! Yanında bulunan Allah’ın malından bana bir miktar verilmesini emret, dedi. “Peygamberimiz (s.a.) döndü, güldü ve ona bir şey verilmesini emretti.”[46]

Ebu Sa'îdi'l-Hudrî radıyallahu anh anlatıyor: "Bir bedevi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a gelerek, Efendimizin uhdesinde bulunan alacağını istedi ve bunu yaparken sert davrandı. Hatta: "Borcunu ödeyinceye kadar seni tâciz edeceğim" dedi. Ashab-ı Kiram hazretleri bedeviyi azarlayıp: "Yazık sana! Kiminle konuştuğunu bilmiyorsun galiba!" dediler. Adam: "Ben hakkımı talep ediyorum" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm, ashabına: "Sizler niçin hak sahibinden yana değilsiniz?" buyurdu ve Havle Bintu Kays radıyallahu anhâ'ya adam göndererek: "Sende kuru hurma varsa benim borcumu ödeyiver. Hurmamız gelince borcumuzu sana öderiz" dedi. Havle: "Hay hay! Babam sana kurban olsun Ey Allah'ın Resûlü!" dedi. Kadın, Resûlullah'a borç verdi, O'da bedeviye olan borcunu kapadı ve ayrıca yemek ikram etti. (Bu tavırdan memnun kalan) bedevi: "Borcunu güzelce ödedin. Allah da sana mükafatını tam versin" diye memnuniyetini ifade etti: Peygamberimiz de: "İşte bunlar (borcunu hakkıyla ödeyenler) insanların hayırlılarıdır. İçindeki zayıfların, incitilmeden haklarını alamadıkları bir cemiyet iflah olmaz" buyurdular."[47]

G-            O inançlara saygılıydı.

Din ve vicdan hürriyeti, insanın sahip olduğu en önemli haklardan birisidir. İnsanlık bu hakkı koruma noktasında hiç çekinmeden ölümü dahi göze almıştır. Savaşlar en çok bu yüzden meydana gelmiştir ki tarih de bunun canlı şahididir. Dolayısıyla da günümüzde din ve vicdan hürriyeti hakkında kaydedilecek her gelişme, dünya barışına büyük katkı sağlayacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.) ve güzide ashabı bu hak ve hürriyetlere çok değer verdikleri için herkesi, kendi dinini yaşama ve öğretmesine izin vermişlerdir. Zira inanç kişinin hür iradesiyle yapacağı bir seçimdir. Bu hususu Kurân-ı Kerim “Dinde zorlama yoktur, artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır” (Bakara, 2/ 256) diyerek açık bir şekilde ortaya koyar. Zira insanları yaratan ve onlara her türlü nimeti veren Allah bile hiçbir zorlamaya yönelmeksizin, kendi yarattığı insanlara, kendisine inanıp inanmama hürriyeti vermişken (İnsan, 76/ 3), bazılarının kendilerini bu konuda yetkili görmelerinin anlamsızlığı ortadadır.  Kurân-ı Kerim’de Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “Ey Muhammed! Sen öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verirsin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.” (Gaşiye, 88/21-22) İnsanlığı kurtuluşa ve doğruya davet etmek için gönderilen Peygambere tanınmayan bir yetki başkalarına nasıl tanınır!

Peygamberimiz (s.a.) Mekke’den Medine’ye hicretinden hemen sonra tanzim ettiği Medine sözleşmesinin 25. maddesinde özellikle bu konuya hasretmiş ve şöyle yazdırmıştır: “Yahudilerin dinleri kendilerine, mü’minlerin dinleri de kendilerinedir.[48]

Necran heyetini İslama davet etmesine rağmen onlar bunu kabul etmemiş ancak kendileriyle imzalanan anlaşmada bu konu garanti altına alınmıştır. Şöyle ki: “Onların mallarına, canlarına, dini yaşamlarına, hazır bulunan ve bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine ve az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şamil olmak üzere, Allah’ın himayesi, Rasulullah’ın zimmeti Necranlılar ve onların tabileri üzerine haktır. Bütün piskopos ve papazlar görev yaptıkları kilisenin dışına, hiç bir rahip de kendi manastırı dışında bir yere alınıp gönderilmeyecektir.”[49]

İnsanların dinleri ya da dinlerine göre kutsal saydıkları şeyleri hafife almak, alay etmek veya onlara inananları rencide edecek kötü şeyler söylemek müslümana yakışan bir davranış değildir.Nitekim Allâh Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah'tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilmeyerek Allah'a söverler. Böylece biz her ümmete kendi islerini câzip gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. Artık O ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.” (Enam, 6/ 108)

H-             O, barış insanıydı.

Hz. Peygamber (s.a.) iç barışa fevkalade önem verir, doğan ihtilafları anında bertaraf etmeye çalışır, dargınları barıştırır ve kavgaları önlemeye uğraşırdı. Sulha ve barışa yanaşmayan, affetmeyi kabullenmeyen inatçı kişiye Allah’ın buğzettiğini anlatırdı. Hatta Peygamberimiz insanların arasını bulmak için aslı olmadığı halde bir güzel ifade, bir hayrı söyleyenin [50] yalancı sayılmayacağını belirtmiştir.

Sevgili peygamberimizin iç barışı sağlamak ve insanlar arasını ıslah etmek ile alakalı bir misal aktaralım: [Kübalılardan Amr b. Avf oğulları arasında kavga çıkmıştı. Hatta birbirlerine taş bile atmışlardı. Bunun üzerine Peygamberimiz ashaptan Übey b. Ka’b ve Süheyl b. Beyza (r.a.) gibi bazı zatları da yanına alarak hadise yerine gitti. Anlaşmazlığı önlemeye ve kavgaya son vermeye ve onları barıştırmaya gayret ediyordu. Bu sırada da namaz vakti girmiş Hz. Bilal ezanı okumuştu. Epey beklenip de Peygamberimizin gelmedi görülünce Hz. Bilal , Hz. Ebu Bekir (r.a.)’a hitaben “Peygamberimiz insanların arasını ıslah ile meşgul, istersen namazı sen kıldırıver” dedi. O da namaza durdu. Sonra efendimiz gelerek ilk safa durdu. Hz. Ebu Bekir hemen geri çekildi ve mihraba Peygamberimiz geçerek namazı kıldırdı.][51] Görüldüğü gibi Müslümanların arasını bulmak ve onları barıştırmak için namazı dahi ertelemiştir. İşi hallettikten sonra da namazı kılmıştır. Bu ise iç barışa verdiği önemi göstermektedir.

Diğer bir hadisi şeriflerinde Peygamberimiz (s.a.v. ) şöyle buyurmuşlardır: “Müslümanın müslümana üç günden fazla dargın durması helal olmaz.”[52]

İ-                 IV- Konu işlenirken başvurulabilecek bazı ayetler

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا

“De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Su var ki) bana, İlâh’ınızın, sadece bir İlâh olduğu vah yolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi is yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf, 18/110)

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ

 

“O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, kati yürekli olsaydın, hiç Süphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Su halde onları affet; bağışlanmaları için dua et.” (Ali İmran, 3/ 159)

J-               V- Konu işlenirken başvurulabilecek bazı hadisler

أنَّ النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « لا تَباغَضُوا ، ولا تَحاَسدُوا، ولاَ تَدابَرُوا ، ولا تَقَاطعُوا وَكُونُوا عِبادَ اللَّهِ إخواناً ، ولا يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أنْ يهْجُرَ أخَاه فَوقَ ثلاثٍ »متفقٌ عليه . "

“Birbirinize kin tutmayınız, hased etmeyiniz, sırt dönmeyiniz ve ilginizi kesmeyiniz. Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz. Bir müslümanın, din kardeşini üç günden fazla terk etmesi helâl değildir.”[53]

لَيْس الكَذَّابُ الَّذي يُصلحُ بيْنَ النَّاسِ ، فيَنْمِي خَيْراً أوْ يَقولُ خَيْراً

“İnsanların arasını bulmak amaçla (aslı olmadığı halde) bunun için hayır kasdıyla söz ulaştıran veya hayır kastiyle yalan söyleyen,  yalancı değildir.”[54]

‏أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ ‏ ‏صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏ ‏يَقُولُ ‏ ‏مَنْ هَجَرَ أَخَاهُ سَنَةً فَهُوَ كَسَفْكِ دَمِهِ

"Kim, din kardeşini bir yıl terkedip küs durursa, onun kanını dökmüş gibi günaha girer."[55]

َليْسَ خَيْرُكم مَنْ تَرَكَ الدُّنْياَ لِلآخِرَةِ وَلاَ الآخِرةَ لِلدُّنْياَ وَلَكِنْ خَيْرُكُمْ مَنْ أَخَذَ مِنْ هَذِهِ  لِهَذِهِ

“Sizin hayırlınız dini için dünyasını, dünyası için de dinini terk etmez. Belki her ikisini birlikte  alarak (kemale yürür.)[56]

K-             VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Konu aktarılırken yararlanılabilecek bazı ayetler: Kehf, 18/ 110; Kalem, 68/ 4; Ahzab, 33/ 21; Furkan, 24/78; İsra, 17/ 95; Kasas ,77; İnsan, 76/ 3.

Peygamberimiz Hz. Muhammed ( s.a.v. ), Diyanet İlmi Dergi, Özel Sayı.

Doç. Dr. İbrahim Sarıçam, Hz. Peygamberin Evrensel Mesaji.

İ. Canan, Hadis Ansiklopedisi.

Asım Koksal, Peygamberler Tarihi.

Muhammed Hamidullah, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed.

 

 

ALLAH’A  İMAN  VE  ALLAH’IN SIFATLARI

Abdullah ÖZBEY

L-              I- Konunun Plânı

A- Allah’a İman

B- Allah’a İman ve Allah’ın  Sıfatları Hakkında  İslam İnancının Özeti

C- Allah’ın Sıfatları: Zati ve Sübuti olmak üzere iki kısımdır.

1. Zati Sıfatlar   :Vücut, Kıdem, Beka, Vahdaniyet, Muhalefetün  lil havadis, Kıyam Binefsihi.

2. Sübuti Sıfatlar : Hayat, İlim, Semi’, Basar, İrade, Kudret,   Kelam, ve Tekvin dir.

M-           II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya kainatı yaratan, idare eden, kendisine ibadet edilen tek ve en yüce varlık olan Allah’a iman’ın,  iman esaslarının birincisi  ve temeli olduğu izah edilerek başlanır.Vaazın akışı içinde Allah’ın varlığına delalet eden ve insanı bu konuda düşünmeye  ve iman etmeye çağıran Kur’an ayetleri üzerinde durulur. Müminin Allah’ı tanıması amacıyla,  Allah’ın sıfatlarını bilmesi gerektiği vurgulanır. Allah’ın sıfatlarının ezeli ve ebedi olduğu, yaratıkların sıfatlarına benzemediği anlatılır. Her ne kadar isimlendirmede bir benzerlik varsa da Allah’ın ilmi, iradesi, hayatı, kelamı; bizim ilim, irade, hayat ve kelamımıza benzemediği izah edilir. Bizim Allah’ın zatını ve mahiyetini bilemediğimiz ve kavrayamadığımız için O’nu isim ve sıfatlarıyla tanıyabileceğimiz ifade edilir. Ayrıca Allah’ın zati ve subuti sıfatlarının anlamları, birer, birer açıklanır.

N-             III- Konunun özet sunumu

Ergenlik çağına gelmiş, aklı başında olan her erkek ve kadına ilk önce farz olan, Allah’ı bilmek ve O’na inanmaktır. Allah vardır, O’nun varlığını anlamak ve bilmek için kendimize, kainata ve kainattaki yaratılış inceliklerine  ve her şeyin yerli yerine konduğuna bakmak yeterlidir.

Kainatta hiçbir şey kendiliğinden olmuş değildir. Mutlaka onu yapan ve ona şekil veren birisi vardır. Giydiğimiz elbise, kullandığımız eşya ve içinde oturduğumuz ev, bindiğimiz, vasıta, bütün bunların birer ustası ve yapanı vardır. Bunun gibi bizi, bütün canlıları, kainatı ve kainattaki akıllara durgunluk veren bu düzeni elbette bir yaratan vardır. İşte O, Allah tır. Bizi yaratan ve yaşatan O’dur. Öldürecek ve tekrar diriltecek olan da yine O’dur. Bu sebeple bizim için ilk görev, O yüce yaratıcıyı tanımak ve O’na inanmaktır. Allah, vardır ve birdir, Ondan başka tanrı yoktur.

Allah’a iman, O’nun sıfatlarını bilmeye bağlıdır. O, ancak sıfatlarıyla  bilinir ve tanınır. Çünkü Allah’ın zatını anlayıp kavramamız mümkün değildir. Allah’ın sıfatları, zati ve subuti olmak üzere iki kısımdır.

Zati Sıfatlar: Vücud, Kıdem, Beka, Vahdaniyet, Muhalefetün’lil-havadis, Kıyam bi-Nefsihi.

Subuti Sıfatlar: Hayat, İlim, Semi’, Basar, İrade, Kudret, Kelam ve Tekvindir.

Kur'an-ı Kerim ve hadislerde zikredilen Esmaül-Hüsna’nın her biri Allah’ın sıfatlarından birine delâlet eder.

O-            IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَإِلَـهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ

“Sizin ilahınız bir tek ilahtır. Ondan başka ilah yoktur. O Rahmân’dır, Rahîm’dir.”[57]

لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلاَّ اللَّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْش عَمَّا يَصِفُونَ.

“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.”[58]

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler şunlardır :Kasas, 28/88 ; İhlas 112/1-4; Şûrâ, 42/11; Bakara, 2/255 ; Yasin 36/82 ; Tâ-Hâ, 20/8 ; Zâriyât, 51/20-21 ; A’râf, 7/180 ; Fatiha, 1/1-4.

P-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

مَامِنْ مولودٍ إّﻻ يوُلدُ علَى الفِطْرَةِ ثم يقولُ اِقْرُؤا فِطرَةَ اللّهِ الَّتى فطَرَ النّاسَ علَيْهَا فأبَواهُ يُهَوِّدَانِهِ أوْ يُنَصِّرَانِهِ أوْ يُمَجِّسَانِهِ .

"Her çocuk fıtrat üzerine doğar" buyurdu ve sonra da "Şu ayeti okuyun" dedi: "Allah'ın yaratılışta verdiği fıtrat..." (Rum, 30). Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözünü şöyle tamamladı: "Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir.”[59]

إنّ الإِسْلاَمَ بُنِىَ علَى خَمْسٍ: شَهادَةِ أنْ َ إلَهَ إّ اللّهُ، وَأنّ مُحمّداً عَبْدُهُ وَرَسُولهُ، وإقَامِ الصَّلاَةِ، وَإيتاءِ الزَّكاةِ، وَحجِّ البَيْتِ، وصَوْمِ رَمَضَانَ

İslâm beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kâbe'ye haccetmek, Ramazan orucu tutmak”[60]  

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ إِنَّ لِلَّهِ تَعَالَى تِسْعَةً وَتِسْعِينَ اسْمًا مِائَةً غَيْرَ وَاحِدَةٍ مَنْ أَحْصَاهَا دَخَلَ الْجَنَّةَ هُوَ اللَّهُ الَّذِي لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلاَمُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ الْغَفَّارُ الْقَهَّارُ الْوَهَّابُ الرَّزَّاقُ الْفَتَّاحُ الْعَلِيمُ الْقَابِضُ الْبَاسِطُ الْخَافِضُ الرَّافِعُ الْمُعِزُّ الْمُذِلُّ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ الْحَكَمُ الْعَدْلُ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ الْحَلِيمُ الْعَظِيمُ الْغَفُورُ الشَّكُورُ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ الْحَفِيظُ الْمُقِيتُ الْحَسِيبُ الْجَلِيلُ الْكَرِيمُ الرَّقِيبُ الْمُجِيبُ الْوَاسِعُ الْحَكِيمُ الْوَدُودُ الْمَجِيدُ الْبَاعِثُ الشَّهِيدُ الْحَقُّ الْوَكِيلُ الْقَوِيُّ الْمَتِينُ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ الْمُحْصِي الْمُبْدِئُ الْمُعِيدُ الْمُحْيِي الْمُمِيتُ الْحَىُّ الْقَيُّومُ الْوَاجِدُ الْمَاجِدُ الْوَاحِدُ الصَّمَدُ الْقَادِرُ الْمُقْتَدِرُ الْمُقَدِّمُ الْمُؤَخِّرُ الأَوَّلُ الآخِرُ الظَّاهِرُ الْبَاطِنُ الْوَالِي الْمُتَعَالِي الْبَرُّ التَّوَّابُ الْمُنْتَقِمُ الْعَفُوُّ الرَّءُوفُ مَالِكُ الْمُلْكِ ذُو الْجَلاَلِ وَالإِكْرَامِ الْمُقْسِطُ الْجَامِعُ الْغَنِيُّ الْمُغْنِي الْمَانِعُ الضَّارُّ النَّافِعُ النُّورُ الْهَادِي الْبَدِيعُ الْبَاقِي الْوَارِثُ الرَّشِيدُ الصَّبُورُ

Ebu Hureyre (r.a)’nin rivayetine göre Allah’ın Rasulü şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın Rasulü (Allah O’na salat ve selam etsin) dedi ki: Allah’ın doksandokuz ismi vardır. Kim onları öğrenirse cennete girer. O, kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır ki :er-Rahman, er-Rahim, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Hâlık, el-Bârî, el-Musavvir, el-Gaffâr, el-Kahhâr, el-Vehhâb,  er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Alîm, el-Kâbıd, el-Bâsıt, el-Hâfıd, er-Râfî, el-Mu’ızz, el-Müzill, es-Semî’, el-Basîr, el-Hakem, el-Adl, el-Latîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr, eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukît, el-Hasîb, el-Celîl, el-Kerîm, er-Rakîb, el-Mucîb, el-Vâsi’, el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd, el-Bâis, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metin, el-Veliyy, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mubdi’, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, es-Samed, el-Kâdir, el-Muktedir, el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el-Vâlî, el-Müteâlî, el-Berr, et-Tevvâb, el-Müntekım, el-Afüvv, er-Raûf, Mâlikü’l-Mülk, Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muksıt, el-Câmi’,el-Ganiyy, el-Muğnî, el-Mâni’, ed-Dâr, en-Nâfi’, en-Nûr, el-Hâdî, el-Bedî’, el-Bâkî, el-Vâris, er-Reşîd, es-Sabûr.” ·

Q-            VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Konu ile ilgili ayetlerin tefsirlerine bakılabilir. (Örneğin, Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili ; Prof. Dr. Süleyman ATEŞ, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri; DİB Kur’an Yolu)

  1. Diyanet İslam İlmihali, D.İ.B. Yay., Ankara 1999. S.30-33
  2. İlmihal, T.D.V.İlmihali, I.Cilt, İstanbul, 1999 S.81-91
  3. T.D.V.İslam Ansiklopedisi, Allah Mad., C.2, S.471-501; İman Mad., C.22, s.212-219; İslam Mad., C.23, S.1-42.

 

 

V-          ALLAHA İMAN VE HAYATIMIZA ETKİSİ

Abdullah ÖZBEY

A-             I- Konunun Plânı

A-İman Kavramı

B-İnsanın Fıtratındaki İnanma İhtiyacı

C-Yaratılışımızın Gayesi

D-İmanın  Hayatımıza Tesirleri 

1.Allah’a imanın gereği olarak, ibadetlerimizi yerine getirmek.

2.İman ve ibadetlerimizin gereği olarak, İslam ahlak prensiplerine uygun olarak yaşamak.

3.Allah’a imanın gereği olarak, İslam’ın  müminleri kardeş ilan ettiğini  unutmamak; Müslümanların birbirleri ile olan ilişkilerinde sevgi ve saygı prensibine uygun davranmak

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya iman kavramı açıklanarak başlanır. Daha sonra ilgili ayet ve hadislerle insanın fıtratındaki inanma ihtiyacı ve yaratılışımızın gayesi izah edilir. Vaazın akışı içinde imanın dünya ve ahiret saadetini sağlama açısından önemi ve imanın hayatımıza etkileri üzerinde madde, madde durulur. Vaazın sonuna doğru genel bir değerlendirme yapılarak, Allah’a imanın hayatımıza  etkisi üzerinde durulur.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Yaratılışımızın gayesi, Yüce Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmektir. İman, hem dünya, hem de ahiret  saadetini sağlayan en değerli manevi sermayemizdir. Sahip olduğumuz imanın en önemli özelliği ise, kalbin derinliklerine nüfuz etmesi ve vicdanların onunla huzur bulmasıdır. İman bu özelliği ile şirkin ve putperestliğin kirlettiği kalplere yeniden hayat vermiş, sahabe örneğinde olduğu gibi, mensuplarını cehalet ve vahşetten kurtarmış, sevgi, saygı ve adaletin oluşturduğu İslam medeniyetinin zirvesine yükseltmiştir.

Allah’a iman bilinci, renkleri, dilleri ve düşünceleri farklı olan insanları ortak bir duyguda  birleştirerek onları din kardeşi yapmıştır. Bu husus Kur’an’da “Müminler ancak kardeştirler.”, (Hucurat, 49/10) mesajıyla vurgulanmıştır. Müminler bu duygu ve imanla birbirlerini severek bütün çağlara örnek bir iman kardeşliği  sergilemişlerdir.  Mümin, imanı, ibadeti, ahlakı ve davranışlarıyla dürüst ve örnek insan olma durumundadır. Mümin, her şeyden önce Allah’ın birliğine, Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna iman eden, sonra imanın gereği olarak Allah’a ve peygamberin emir ve yasaklarına uygun, haram ve günahlardan sakınan kimsedir. Mümin, insan haklarına saygılı olan, bütün insanları Allah’ın kulu olarak gören, geçimli ve uyumlu, birleştirici, tefrika ve ayrılıklara prim vermeyen insandır.

D-                 IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّين حَنِيفاً فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لإ تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ َ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لإ يَعْلَمُونَ

“Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.”[61]

إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ

Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.[62]

Konuyla ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler şunlardır:

Zariyat, 51/56;  A’raf, 7/172; Kıyame, 75/36;  Bakara, 2/285; Bakara, 2/277;  Hucurat, 49

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

ﻻ يُؤْمِنُ اَحَدُكُمْ حتَّى يُحِبَّ ِﻷخِيهِ ما يُحِبُّ لِنَفْسِهِ.

"Sizden biri, kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe gerçek imana eremez."[63]

المسلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ، وَالْمُؤمِنُ مَنْ أمِنهُ الناسُ علىَ دِمائِهِم وأمْوَالِهِمْ. 

"Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mü'min de, halkın, can ve mallarını kendisine karşı emniyette bildikleri kimsedir." [64]

مَامِنْ مولودٍ إّﻻ يوُلدُ علَى الفِطْرَةِ ثُمَّ يقولُ اِقْرؤُا )فِطرَةَ اللّهِ التى فطَرَ النّاسَ علَيْهَا( فأبَواهُ يُهَوِّدَانِهِ أوْ يُنَصِّرَانِهِ أوْ يُمَجِّسَانِهِ .

"Her çocuk fıtrat üzerine doğar" buyurdu ve sonra da "Şu ayeti okuyun" dedi: "Allah'ın yaratılışta verdiği fıtrat" (Rum, 30). Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözünü şöyle tamamladı: "Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir.”[65]

مَثَلُ المُؤْمِنِينَ في تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعاطُفِهِمْ مَثَلُ الجَسَدِ إذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالحُمَّى.

"Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette,  birbirlerine şefkatte mü'minlerin misâli, bir bedenin misâlidir. Ondan bir uzuv rahatsız olsa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve hararette ona iştirak ederler."[66]

قال: قلتُ: يا رسولَ اللهِ! قُلْ ليِ في الإسلامِ قَوْلاً، لاَ أسألُ عَنْهُ أحَداً بَعْدَكَ (وفي حديثِ أبي أسامةَ "غَيْرَكَ") قالَ " قُلْ آمنتُ باللهِ فاَسْتَقِمْ".

Süfyan b. Abdullah (R.A.)  şöyle dedi. “Ya Resulallah,  bana İslam’ı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim”, dedim.  Resulullah (S.A.V.) “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol.”[67] buyurdu.

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar:

Prof. Dr. Süleyman Ateş, Yüce Kur’anın Çağdaş Tefsiri,  C.1/477-488 ; 1/499-5/06 ; 2/23-26 ; 7/20-22 ; 8/517-522 ; 9/64-67 ; 10/181-182

D.İ.B. Kur’an Yolu, 1/299-312 ; 1/320-322 ; 1/377-382 ; 4/285-294; 5/80-84; 5/435-436;

T.D.V. İslam Ansiklopedisi,  İman Maddesi, 22/212-219 ; 

T.D.V. İslam Ansiklopedisi,  İslam, Maddesi, 23/ 1-42 Allah Maddesi, 2/471-501

 

VI-     ALLAH’IN SEVDİĞİ VE SEVMEDİĞİ KİMSELER

Medet  COŞKUN

A-             I- Konunun Plânı

A. Sevginin anlam ve mahiyeti

B. Allah sevgisi

C. Allah’ın kulu sevmesi

D. Kulun Allah’ı sevmesi 

E. Bu sevginin belirtileri

F. Kur’anı Kerimde sevgi kavramı

G. Hadislerde sevgi  kavramı

H. Kulun Allah’ı sevmesinin;

              1- Psikolojik faydaları

                          2- Bu sevginin bir yansıması olarak sevginin toplumsal faydaları

              3- Sevginin hakim olduğu toplumlarda kardeşlik barış ve güvenin yerleşmesi

I. Sevgi toplumunu oluşturmak için yapılması gerekenler:

1- Allah (cc)’nun sevgi konusundaki emirlerini bilmek ve bunu hayata geçirmek

2- Sevginin açmayacağı hiçbir kapının olmadığını bilmek

3- Sevgiden yoksun bir toplumun ne kadar  çekilmez olduğunu bilmek

4- Sevgi, dostluk ve kardeşliğin islam dininin ayrılmaz bir parçası olduğunu hatırdan çıkarmamak

5- Hz. Peygamberin sevgi,dostluk ve saygıyla ilgili ashabına olan davranışlarını bilmek ve bunları örnek almak

6- Sevginin imanın bir gereği olduğunu bilmek

7- Allah’ı ve Rasul’ünü  her şeyden daha çok sevmek

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya sevgi kavramı açıklanarak  başlanır ve Allah sevgisinin ne anlama geldiğiyle ilgili ayetler ve hadislere başvurularak geniş bir şekilde konu ele alınır.Vaazın ilerleyen bölümlerinde kişinin Allahı sevmesinin ne anlama geldiği ve bu sevginin sonucunda neleri yapıp nelerden de kaçınması gerektiğine işaret edilir. Allah’ın sevdiği bir kul olabilmek için nelerin yapılması gerektiğine değinilerek insanların bir sonraki bölümde  vasıflarını sayacağımız insanlardan olması gerektiğine dikkat çekilmelidir.Bu bölümde Allah’ın  sevdiği insanların güzel davranışlarından örnekler verilir.

C-             III- Konunun özet sunumu

Kişinin Allah’ı sevmesi O’nun kur’anda belirttiği güzel vasıflara  sahip olmasıyla mümkündür.Bir insanın öncelikle   mü’minlerin  Kur’an’daki özelliklerini öğrenmesi ve bunları hayatında yaşaması gerekir. Kur’anda açıklanan  mü’minlerin özelliklerinden bazılarını şöylece sıralayabiliriz:

Allah, güzellik sergileyen, Allah'ı görür gibi O'na kulluk yapanları (Bakara,2/ 195) ;), tevbe edenleri ve temizlenenleri:  (Bakara,2/ 222) , Rasûlullah'a tâbi olup uyanları:  (Âl-i İmrân,3/ 31) , takvâ sahibi muttakîleri, (Âl-i İmrân,3/ 76), sabredenleri: (Al-i İmrân,3/ 146), adil olanları: (Mâide,5/ 42), (Hucurât,49/ 9)... sever.

Yine Allah , aşırı gidenleri: (Bakara, 2/190) , fesâdı/bozgunculuğu:  (Bakara,2/ 205), fâsidleri/bozguncuları:  (Mâide, 5/64), günahlarda ısrar eden nankörleri, fâizle uğraşanları: (Bakara, 2/276) , kâfirleri, Allah'a ve Rasûlüne itaat etmeyenleri: (Âl-i İmrân, 3/32),   zâlimleri:  (Âl-i İmrân, 3/57, 140), şımarıkları: (Kasas, 28 /76),  kendini beğenip böbürlenen kimseleri:  (Nisâ, 4/36), (Lokman, 31/18 ), hâin günahkârları:  (Nisâ, 4/107),  isrâf  edenleri: (En'âm, 6/141, A'râf, 7/31)...sevmez.

D-             IV- Konu işlenirken başvurulabilecek bazı ayetler

Allahın sevdiği ve sevmediği  insanlarla ilgili tüm ayetleri verme imkanı olmadığından sadece birkaç tane ayet-i kerimeyi  vermekle yetineceğiz, diğerlerinin ise ayet numaralarını vereceğiz.

E-              Allahın sevdiği insanlar;

الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

“Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.”[68] 

لَيْسَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْالصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ فِيمَا طَعِمُواْ إِذَا مَا اتَّقَواْ وَّآمَنُواْ وَعَمِلُواْالصَّالِحَاتِ ثُمَّ اتَّقَواْ وَّآمَنُواْ ثُمَّ اتَّقَواْ وَّأَحْسَنُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

“İman edip salih ameller işleyenlere; Allah’a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah’a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah’a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarndan dolayı bir günah yoktur. Allah iyilik edenleri sever.” [69]  

بَلَى مَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ وَاتَّقَى فَإِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ

“Hayır! (Gerçek, onların dediği değil.) Kim sözünü yerine getirir ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa şüphesiz Allah da sakınanları sever.” [70]  

F-               Allahın sevmediği insanlar;

إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُوراً

“Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” [71] 

لاَ جَرَمَ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ

“Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları hiç sevmez.”[72] 

G-            Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır:

Ali imran, 3/148 ; Bakara 2/195;  Ali imran, 3/31; Âl-i İmrân, 3/159;  Âl-i İmrân, 3/134;  Âl-i İmrân, 3/148;  Mâide, 5/13, 93; Tevbe, 9/108;  Saff, 61/4;  Mümtehıne,60/ 8;  Kasas,  28/77;  Rûm, 31/45;  Şûrâ, 42/40);  Hadîd, 5723;   Nahl, 16/23; Hacc, 22/38 ;  Enfâl, 8/58;  Nisâ, 4/148;  Mâide, 5/87;   A'râf, 7/55

H-             V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiği ile beraberdir.”[73]  

 وَعَنْﺃﻧﺲ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال. سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ  يَقُولُ:ﻻ يُؤمِنُ أحَدُكُمْ حتّى أكونَ أحبَّ إليهِ من والدِهِ وولدِِهِ والنّاسِ أجْمَعِين.

Hz. Enes (radıyallahu anh) bildiriyor; Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: "Sizden biri, beni, babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz"[74] 

وَعَنْ ﺃﻨﺲرَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: قالَ رَسُولُ اللّه ( ﺹ) ﻻ يُؤْمِنُ اَحَدُكُمْ حتَّى يُحِبَّ ِﻻَخِيهِ ماَ يُحِبُّ لِنَفْسِهِ

Yine Hz. Enes (radıyallahu anh)'in rivayetine göre Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: "Sizden biri, kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe gerçek imana eremez..”[75]

وعن ابن المسيب رَضِيَ اللّهُ عَنْه: أنَّهُ كَانَ يَقُولُ: إنَّ اللّهَ تَعالى طَيِّبٌ يُحِبُّ الطِّيبَ، نَظِيفٌ يُحِبُّ النَّظَافَةَ، كَرِيمٌ يُحِبُّ الْكَرَمَ، جَوَادٌ يُحِبُّ الجُودَ، فَنَظِّفُوا أفْنِيَتَكُمْ، وَلآ تَشَبَّهُوا بِالْيَهُودِ.

İbnu'l-Müseyyeb'den rivayet edildiğine göre demiştir ki: "Allah Teâlâ Hazretleri münezzehtir, (halde ve sözde) nezîh olanı sever; nâziftir, nezâfeti sever; kerîmdir, keremi sever; cömerttir, cömertliği sever. Öyle ise avlularınızı temizleyin ve yahudilere benzemeyin."[76]   

Dinimizce insanlarda bulunması gerekli olan bazı övgüye değer  sıfat ve hasletler Allah'a nisbet edilerek yüceltilmiştir. İnsanın  bu sıfatlarla  bezenmesi  teşvik edilmektedir.

وعن أبِى ذَرٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ( ﺹ): ثَلاَثَةٌ يُحِبُّهُمْ اللّهُ، وَثلاَثَةٌ يُبْغِضُهُمْ اللّهُ: فأمَّا الثلاَثَةُ الَّذِينَ يُحِبُّهُمْ فَرَجُلٌ أتَى قَوْماً فَسألَهُمْ بِاللّهِ وَلَمْ يَسْألْهُمْ بِقَرابَةٍ بَيْنَهُ وَبَيْنَهُمْ فَمَنَعُوهُ، فَتَخَلّفَ رَجُلٌ بِأعْقَابِهِمْ فأعْطَاهُ سِرّاً لآ يَعْلَمُ بِعَطِيَّتِهِ إلاَّ اللّهُ وَالَّذِى أعْطَاهُ، وَقَوْمٌ سَارُوا لَيْلَتَهُمْ حَتّى إذَا كَانَ النَّوْمُ أحَبَّ إلَيْهِمْ مِمَّا يُعْدَلُ بِهِ فَنَزلُوا. فقَامَ رَجُلٌ يَتَمَلَّقُنِى وَيَتْلُو آيَاتِى، وَرَجُلٌ كَانَ في سَرِيَّةٍ فَلَقِىَ الْعَدُوَّ فَانْهَزَمُوا فأقْبَلَ بِصَدْرِهِ حَتّى يُقْتَلَ أوْ يُفْتَحَ لَهُ، وَأمَّا الثََّلاَثَةُ الَّذِينَ يُبْغِضُهُمُ اللّهُ: فَالشَّيْخُ الزَّانِى، وَالْفَقِيرُ الْمُخْتَالُ، وَالْغَنِيُّ الظَّلُومُ .

  Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Üç kişi vardır, Allah onları sever, üç kişi de vardır Allah onlara buğzeder.Allah'ın sevdiği üç kişiye gelince: "Bir adam bir cemaate gelir, onlardan Allah adına birşeyler ister, kendisiyle onlar arasında mevcut bir yakınlık  sebebiyle istemez. Onun başvurduğu kimseler, istediğini vermezler. İçlerinden biri cemaatin arkasına kayıp, isteyen kimseye gizlice ihsanda bulunur. (Öyle gizli verir ki) onun verdiğini sadece Allah'la ihsanda bulunduğu adam bilir.(İkinci adam ise:) Bir cemaat yoldadır. Gece boyu da yürürler. Derken (yorulurlar ve) uyku herşeyden kıymetli bir hal alır. Konaklarlar, [başlarını koyup yatarlar.] Bir adam kalkıp bana karşı tevazu ve tazarruda bulunur, ayetlerimi okur.(Üçüncü adama gelince:) Seriyyeye katılmıştır. Seriyye düşmanla karşılaşır, hezimete uğrarlar. Ancak o ilerler, öldürülünceye veya başarıncaya kadar savaşmaya devam eder.Allah'ın buğzettiği üç kişiye gelince: Bunlar zâni ihtiyar, kibirli fakir, zâlim zengindir." [77]  

وعن أبى سعيد الخدري رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قال رسولُ اللّه( ﺹ):: خَصْلَتَانِ َﻻتَجْتَمِعاَن ِ في مُؤْمِنٍ: الْبُخْلُ، وَسُوءُ الْخُلْقِ

 Ebu Saîd el-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İki haslet vardır ki bir mü'minde asla beraber bulunmazlar: Cimrilik ve kötü ahlâk." [78]

İ-                 VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Hadisler: Buhâri, İman 8;  Müslim, İman 69;   Buhârî, İman 9;   Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10, Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66;   Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5;    Müslim, Birr 65;  Tirmizî, Birr 18;    Nesâî, Zekât 67;    Buhârî, Edeb 27;   Müslim, Birr 66;    Ebû Dâvud, 3, hadis no: 4599;    Buhârî, İman 7;    Müslim, İman 71-72;     Tirmizî, Kıyâmet 59;    Nesâî, İman 19, 33;    İbn Mâce, Mukaddime 9;   Buhârî, Mezâlim 3;   Müslim, Birr 58;   Ebû Dâvud,  Edeb 38, 60;  Tirmizî, Hudûd 3, Birr 19;    İbn Mâce, Mukaddime 17;   Tirmizî, Birr 18;   Müslim, Birr 32;  Buhârî, Edeb 57;   Ebû Dâvud, Edeb 47;    Tirmizî, Birr 24;    İbn Mâce, Duâ 5;   Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2;    Müslim, Birr 28-34;    Ebû Dâvud, Edeb 40;    Tirmizî, Birr 18

Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 471-478;

Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 117-118; 

El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi,  Buruc Y. c. 2,  s. 439-442;

İyi Müslüman, İsmail Lütfi Çakan, T.D.V. Y;

Sevgi medeniyeti : (Allah’da kul, kulda Allah sevgisi),  Raşit Küçük, İstanbul : Rağbet Yayınları, 2002.

 

 

VII-      8

VIII-                  AMELLER NİYETE GÖREDİR

Seyid Ali TOPAL

A-             I- Konunun Plânı

A- Amel ve Niyet Kavramları

B- İslam’da Salih Amel Anlayışı ve  Niyetin Önemi

         1-Kur’an-ı Kerimde Salih Amel

         2-Hadis-i Şeriflerde Salih Amel

C- Amel-Niyet İlişkisi

         1-Her Türlü İşte Niyetin İyi Olması

         2-İdeal Davranış:Niyet-Amel Bütünlüğü

         3- Niyet Amelden Önceliklidir

D- Amellerde Niyetin Dini ve Sosyal Hayattaki Önemi

         1-Niyet-Amel Kopukluğunun Bir Yansıması:Nifak

         2-İhlas ve Samimiyetin Ölçüsü Olarak Niyet

         3-İyi Niyetli İnsanların Toplumu

         4-İyi Niyet Huzur kaynağıdır

B-              II- Konunun Açılımı Ve İşlenişi

Konuya niyet hakkında bilgi verilerek başlanır. İlgili ayet ve hadislere yer verilerek niyetin ibadetlerle ilişkisine değinilir. Niyet olmaksızın yapılan fiillerle, niyete bağlı yapılan işlerin kıymeti hakkında dinin değerlendirmelerine yer verilir. Amel kavramı üzerinde durularak, salih amel hakkında gerekli açılımlar yapılar. Amel-niyet ilişkisine değinilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Niyet: azim, kasıt, kesin irade; kalbin bir şeyi bilmesi; kalbin bir şeye karar verip, o işin niçin yapıldığını bilmesi anlamında bir fıkıh terimdir. Çoğulu "niyyât"dır. İslam'da yapılan amellerin değeri niyete göre belirlendiği için, niyetin önemli bir yeri vardır. Kuran-ı Kerim'de, dua ederken niyetinin önemli olduğuna vurgu yapmak için Cenab-ı Hakk'ın rızasını dileyen kişinin bu özelliği şöyle övülür: "Sabah akşam Rabbine, sırf O'nun rızasını dileyerek dua edenleri huzurundan kovma. Sen kafirlere, kâfirler de sana hesap verecek değildir. Yoksulları kovarsan, zâlimlerden olursun"[79] Kureyş'in ileri gelenleri, Hz. Peygamber'den yoksulları yanından uzaklaştırması şartıyla görüşebileceklerini bildirmişlerdi. Hz. Peygamber de sadece onlar gelmek istediklerinde bunu kabul edebileceğini bildirince bu ayet inmiş, yoksullar saf niyet ve ihlâsları sebebiyle Yüce Allah'ın yardımına mazhar olmuşlardır. Kişinin niyeti iyi olmadığı, Allah rızası gözetilmediği zaman, yapmış olduğu ameller zahiren iyi olsa da sahibine gerekli faydayı sağlamaz.

Bazan niyet amelin de önüne geçer. Çeşitli sebeplerle işlenemeyen amel, niyet sebebiyle sanki işlenmiş gibi ecir kazandırır. Zeyd b. Sabit (r.a)'ten şöyle dediği rivayet edilmiştir:

لايَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ أُوْلِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ دَرَجَةً وَكُـلاًّ وَعَدَ اللّهُ الْحُسْنَى وَفَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ أَجْراً عَظِيماً

"Müminlerden savaşa katılmayıp oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenler bir değildir…"[80] ayeti inince, Allah Elçisi bunu yazmamı istedi. Tam bu sırada bir a'ma olan Abdullah İbn Ümmi Mektûm gelerek; "Ey Allah'ın Resulü cihada gücüm yetseydi, ben de gider düşmanla savaş yapardım" dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak aynı ayetin devamında; "Özürsüz olarak (savaşa katılmayıp oturanlar)" istisnasını indirdi"[81]

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاء وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ

“Halbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.”[82]

قُلْ إِن تُخْفُواْ مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّهُ وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 “De ki: “İçinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerdeki her şeyi, yerdeki her şeyi de bilir. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.”[83]

لِّلَّهِ ما فِي السَّمَاواتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَإِن تُبْدُواْ مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ  يُحَاسِبْكُم بِهِ اللّهُ فَيَغْفِرُ لِمَن يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاءُ وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 

“Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de Allah sizi, onunla sorguya çeker de dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.”[84]

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer bazı ayetler: Bakara,2/225, İnsan, 76/8-9). Hacc, 22/37

E-              IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

قالَ رَسُولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ: إنَّمَا اﻻعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ الى اللّهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ الى اللّهِ وَرَسُولِهِ، وَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ الى دُنْيَا يُصِيبُهَا أوِ امْرَأةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرتُهُ الى مَا هَاجَرَ إلَيْهِ

Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki:"Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah'a ve Resûlü için ise, onun hicreti Allah ve Resûlünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadın için ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir." [85]

قالَ رسولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ: مَنْ أخَذَ أمْوَالَ النَّاسِ يُرِيدُ آدَاءَهَا أدَّى اللّهُ عَنْهُ، وَمَنْ أخَذَهَا يُرِيدُ إتْلاَفَهَا أتْلَفَهُ اللّهُ تَعالَى

Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: "Kim, ödemek arzusu ile insanların malını alır ise, Allah (onun borcunu) ona bedel edâ eder. Kim de telef etmek niyetiyle halkın malını alırsa Allah onu telef eder."[86] 

ألا وإن في الجسد مُضْغَةً إذا صلَحت صلح الجسد كله، وإذا فسدت فسد الجسد كله، ألا وهي القلْبُ

“Dikkat edin! İnsanın bünyesinde bir et parçası vardır. Eğer o salah bulursa bütün ceset salah bulur; eğer o bozulursa bütün ceset bozulur. Dikkat edin o, kalbtir.” [87]buyurmaktadır.

F-               IV-Yararlanılabilecek Kaynaklar

Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, A. Davudoğlu, İstanbul 1972, IX, 118

Müslim, Akdiye 15, II, 1342) Müslim, İmâre, 156, 157; Ebû Dâvud, İstiğfâr, Vitr, 26; Nesâî, Cihâd, 36; İbn Mâce, Cihâd, 15; Ahmed b. Hanbel, I, 397

Riyazüssalihin (Komisyon) Niyetle ilgili bölüm

Mecelle;  (Madde”2 " (Madde, 3”)

TDV İslam Ansiklopedisi Niyet Maddesi

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları

 

 

IX-     BERAT KANDİLİ

Dr. Hamdi TEKELİ

A-             I- Konunun Plânı

  • Beratın Kelime Anlamı
  • Istılah Anlamı
  • Kur’an ve Sünnette Berat Kelimesi
  • Berat Kandilinin Vakti
  • Berat Kandilinin Değerlendirilmesi
  • Berat Kandilinin Ferdi ve Toplumsal Boyutu
  • Berat Kandilinde Yaşanan Salih Amellerin Korunması

ve Devamlılığı.

  • Berat Kandili Bilincinin Nesillerimize Aşılanması
  • Berat Kandilinde Ülkemiz, Devletimiz ve Tüm İnsanlar

 İçin Dua Edilmesi

K-             II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Hamdele ve salveleden sonra kandil ve berat kelimelerinin terim ve ıstılah anlamları verilerek konuya başlanır. Kandilin öneminden bahseden ayet ve hadisler ışığında  zamanın nasıl değerlendirileceği anlatılır. Fert, aile, millet ve tüm insanlık için kandilin hayırlara vesile olması dileğiyle dua ve ibadet edilmesi gerektiği, dinimize göre tüm vakitlerin değerli olduğu ancak kandil, bayram gibi günlerin ise daha önemli olduğu vurgulanır. İnsanlar ne kadar günah işlese de Allah’tan ümit kesilmeyeceği,  şirk hariç Allah’a karşı işlenen tüm günahların bağışlanabileceği anlatılır.

Vaaz içerisinde nefis muhasebesi ve murakabesine değinilerek kendimize dönüşün, kesrette vahdeti ve iç hesaplaşmayı yakalayıp günahlarımıza tövbe etmenin, nefsimiz, ailemiz, ülkemiz, bütün müslümanlar ve tüm insanlık için Allah’a dua ve niyazda bulunmanın öneminden bahsedilerek genel bir değerlendirme ve dua yapılarak konuşma tamamlanır. Şaban ayının ve berat ikliminin manevi ortamından yararlanılmaya çalışılır.

L-              III- Konunun Özet Sunumu

Yollardaki işaretler gibi hayatımızda da belirgin dönüm noktaları vardır. Bunlar, belirli günler, kandiller ve bayramlardır.

Berat, Arapça berâe-berâet kelimesinin Türkçeleşmiş halidir. Kur’an’da “Berae” kökünden 25 kelime bulunmakta olup, bunlardan sadece iki tanesi “Beraet” şeklinde geçmektedir. Berâet, iki şey arasında ilişki olmaması; kişinin herhangi bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğün bulunmaması anlamındadır. Istılah olarak berat ise, Allah’ın affı ve bağışlaması, günah, borç ve cezadan kurtulmak gibi anlamlara gelmektedir. Beratın özünde, günahlardan arınma ve Yüce Allah’ın rahmet ve mağfiretine ulaşma amacı vardır. Bu gecede Allâh'ın affı ve bağışlamasının çok olacağı müjdelendiğinden, bu geceye “Berat Gecesi” denilmiştir. Berat gecesi hicri aylardan şaban ayının onbeşinci gecesidir.

Berat Gecesi için Arapça eserlerde “şabanın ortasındaki gece”, “mübarek gece”, “rahmet gecesi” ve “sak (belge) gecesi” manalarına gelen terkipler kullanılmaktadır[88].

Kandiller ve benzeri geceler; iman, ibadet ve düşünce hayatımız bakımından kendimizi yenilememiz, geçmişimizi muhasebe etmemiz, geleceğimizi planlama ve ümitlerimizi tazelememiz için büyük bir fırsattır. Bu gece münasebetiyle, içimizdeki manevi duyguların sesine kulak vererek günahlarımıza tövbe etmeli, tüm Müslümanlar ve insanlık için Allah’a dua ve niyazda bulunmalıyız.

Yüce Allah, bu gecede ilahi rahmetini bol bol indirmekte, rızık ve şifâ kapılarını sonuna kadar açarak, bizleri sonsuz ikramlarına davet etmektedir.

Berat kandilinin aydınlattığı manevi ortam, bizlere dengeli bir hayat kurma bilinci sağlamakta, kendimizi gözden geçirme ve yenileme imkanı sunmaktadır.

Yüce dinimiz İslam dünya ve ahiret, madde ve mana dengesine; akıl, düşünce, duygu ve bilginin ahenkli şekilde buluşturulmasına dayanır. Günümüzde ferdi ve toplumsal hayatımızdaki maddi ve manevi değerler dengesi bozulmuş, dünyevîleşme, bencillik gibi olumsuzluklar ruh sağlığımızı bozmaya başlamıştır. Oysa Yüce dinimiz İslâm, insanın maddî ihtiyaçları kadar ruhî ihtiyaçlarını da dikkate almış, onun devamlı surette Yüce Yaratanla bağlantı içinde olmasına önem vermiştir.

Berat gecesini idrak ettiğimiz bugünlerde hepimiz Yüce Allah’ın Kur’an’da kendisinden ümit kesmemizi isteyen ve bizleri affedeceğini[89] müjdeleyen mesajına kulak vermeli ve kendimize çekidüzen vermeliyiz.

M-           IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ  إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

“De ki, Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.[90]

حم  وَالْكِتَابِ الْمُبِين  إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُّبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ

1. Hâ Mîm[91].2,3. Apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu mübârek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz insanları uyarmaktayız[92].

Tövbe konusundaki diğer ayetleri bulmak için Diyanet İşleri Başkanlığımız yayınlarından olan Kur’an-ı Kerim Meali’nin fihristine bakılabilir.

Tövbe edenlerin nitelikleri, tövbenin kabul şartları, tövbesi kabul edilmeyenler hakkındaki ayetler için bakınız ;  Nisa, 4/16-17-18, Zümer, 39/53; Tahrim, 66/3-4, 8;

N-             V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ  صلى الله عليه وسلم  ‏"‏ إِذَا كَانَتْ لَيْلَةُ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ فَقُومُوا لَيْلَهَا وَصُومُوا يَوْمَهَا ‏.‏ فَإِنَّ اللَّهَ يَنْزِلُ فِيهَا لِغُرُوبِ الشَّمْسِ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا

فَيَقُولُ أَلاَ مِنْ مُسْتَغْفِرٍ فَأَغْفِرَ لَهُ أَلاَ مُسْتَرْزِقٌ فَأَرْزُقَهُ أَلاَ مُبْتَلًى فَأُعَافِيَهُ أَلاَ كَذَا أَلاَ كَذَا حَتَّى يَطْلُعَ الْفَجْرُ ‏

“Şaban ayının 15. gecesi olduğunda o geceyi ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun. Çünkü Yüce Allah, bu gece güneşin batışından fecre kadar (olan sürede) dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve ‘Tövbe eden yok mu, tövbesini kabul edeyim! Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim! Şifa isteyen yok mu, şifa vereyim!.. Başka isteği olan yok mu, ona da istediğini vereyim”[93]. der.

عَنْ رَسُولِ اللَّهِ  صلى الله عليه وسلم  قَالَ ‏"‏ إِنَّ اللَّهَ لَيَطَّلِع فِي لَيْلَةِ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ فَيَغْفِرُ لِجَمِيعِ خَلْقِهِ إِلاَّ لِمُشْرِكٍ أَوْ مُشَاحِنٍ ‏"‏

Peygamber s.a.v.’den gelen bir rivayette ise "Allah Taala (c.c), Şa'ban ayının onbeşinci gecesi (kullarına rahmetle) nazar eder. Müşrikle, müşahin (kindar bencil) bu aftan yararlanamazlar."[94]

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR’ın Hak Dini Kur’an Dili isimli tefsirinde belirtildiğine göre anne ve babasını incitenler, büyücüler, başkalarına kin besleyenler içki düşkünleri bu gecenin faziletinden yararlanamazlar”[95].

خَمْسُ لَياَلٍ لا تُرَدُّ فِيهِنَّ الدَّعْوَةُ: أوَّلُ لَيْلَةٍ مِنْ رَجَبٍ، وَلَيْلةُ النِّصْفِ مِنْ شَعْبانَ، وَلَيْلةُ الجُمُعَةِ، وَلَيْلةُ الْفِطْرِ، وَلَيْلةُ النَّحْرِ

Başka bir hadiste ise "Beş gece vardır ki onlarda yapılan dualar geriye çevrilmez. Bunlar Recebin ilk (cuma) gecesi, Şabanın ortasında bulunan gece, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı geceleridir[96].

Bu sebeple Müslümanlar bu geceleri hep ihya etmişlerdir.

إنَّكَ ما دَعَوْتَني وَرَجَوْتَني غَفَرْتُ لكَ عَلَى مَا كَانَ فِيكَ ولا أُباَلي. ياَ ابْنَ آدمَ لوْ بَلَغَتْ ذُنُوبُكَ عَنَانَ السَّمَاءِ ثُمَّ اسْتَغْفَرْتَنيِ غَفَرْتُ لَكَ ولا أُبالي. يا ابنَ آدمَ إنَّكَ لوْ أتَيْتَني بِقُرابِ الأَرْضِ خَطَاياَ ثُمَّ لَقِيتَني لا تُشْرِكُ بِي شَيْئاً لأتَيْتُكَ بِقُرابِهَا مَغْفِرةً".

Enes b. Malik (r.a.) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim dedi:

“Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden affını umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım.

Ey Âdemoğlu! Günahların gökyüzünü kaplayacak kadar çok olsa, sonra da benden affını dilesen, seni affederim.

Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla karşıma gelsen; fakat bana hiçbir şeyi ortak koşmamış olsan, şüphesiz ben de seni yeryüzü dolusu bağışla karşılarım.”[97]

Hz. Âişe validemiz Peygamberimizi tanıtırken şöyle buyurmuştur:

عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ فَقَدْتُ النَّبِيَّ  صلى الله عليه وسلم  ذَاتَ لَيْلَةٍ فَخَرَجْتُ أَطْلُبُهُ فَإِذَا هُوَ بِالْبَقِيعِ رَافِعٌ رَأْسَهُ إِلَى السَّمَاءِ فَقَالَ ‏"‏ يَا عَائِشَةُ أَكُنْتِ تَخَافِينَ أَنْ يَحِيفَ اللَّهُ عَلَيْكِ وَرَسُولُهُ ‏"‏ قَالَتْ قَدْ قُلْتُ وَمَا بِي ذَلِكَ وَلَكِنِّي ظَنَنْتُ أَنَّكَ أَتَيْتَ بَعْضَ نِسَائِكَ ‏.‏ فَقَالَ ‏"‏ إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَنْزِلُ لَيْلَةَ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا فَيَغْفِرُ لِأَكْثَرَ مِنْ عَدَدِ شَعَرِ غَنَمِ كَلْبٍ ‏"‏

"Bu gece (Şaban'ın onbeşinci gecesi) Peygamber (s.a.v.)’i (odanın içinde) aramaya başlamıştım ki (O’nu) başını secdeden kaldırırken  buldum. Buyurdu ki:

“Ey Aişe, Allah ve Rasulü’nün  seni korkutmasından mı korktun? dedim.

Hz. Aişe validemiz “Diğer hanımlarından birinin yanına gittiğini zannettim” dedi.

Peygamberimiz buyurdu ki Allah Teâlâ Şabanın 15.gecesinde (bu gecede) dünya semasına iner, Ben-i Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanları bağışlar."[98].

O-            VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Konu ile ilgili ayetlerin tefsirlerine bakılabilir. (Örneğin Hak Dini Kur’an Dili ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan Kur’an Yolu isimli eserlere bakılabilir.)

Konu ile ilgili hadisler için Wensinck,  Concordance  isimli eserine bakılarak ilgili hadislere ulaşılabilir. Örneğin “B-r-e” maddesi için bkz. I/162-165 (Beril Matbaası,  1943-Leiden).

Diğer kaynaklara da müracaat edilebilir. Örneğin:

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi “Kandil” maddesi  XXIV/300-301

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi “Berat Gecesi” maddesi  V/475-476

 

 

X-          BİDAT VE HURAFELER

Mustafa KILIÇ

A-             I- Konunun Plânı

            A-Bidat ve hurafe kavramları

         B-Yenilikler ve bidatlar arasındaki farklar

         C-Kur’an’ın bidat ve hurafelere bakışı

         D-Hadislerde bidat ve hurafe

         E-Bidat ve hurafelerin çeşitleri  ve kaynakları

                   1-Uluhiyetle ilgili hurafeler

                   2-Gayb bilgisi

                   3-Uğur ve uğursuzluk

                   4-Ölülerden medet ummak

                   5-Cinlerle ilgili hurafeler

6-Bazı eski kültürlerin islâmî kimliğe bürünmesi

7-Diğer ilahi dinlerin etkisiyle yerleşen bidat ve hurafeler

                   8-Gayr-i ilahi dinlerden kalma inanç ve düşünceler

9-Çeşitli siyasi olaylardan sonra üretilmiş bidat ve hurafeler

F-Bidat ve hurafelerin zararları ve onlardan korunma çareleri

                   1- Bidat ve hurafeler tevhid inancına zarar verirler

2-Bidat ve hurafeler insanları yanlış kararlara ve yanlış uygulamalara sevk ederler

3-Bidat ve hurafeler birkaç nesil sonra değişmez dini kurallar olarak algılanmaya başlarlar

4-Bidatlara karşı yeterli dînî eğitim verilmesi

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Bidat ve hurafe  kavramları açıklanarak konuya  başlanır. Daha sonra ilgili ayet ve hadislerle dinin bidat ve hurafelere bakış açısı izah edilir. Hurafeye yakın bir anlam ifade eden esatir kavramı ve Kur’an’daki esatir ile ilgili ayetler değerlendirilir. Bidat ve hurafelerin  çeşitleri, kaynakları ve onlardan korunma çareleri anlatılır. Va’zın sonuna doğru konunun özeti verilir ve alınacak en önemli önlemler bir kere daha vurgulanır. 

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İcat etmek,  örneği olmaksızın yapıp ortaya koymak, inşa etmek anlamarlına gelen[99] bid’at kelimesi; “Hz. Peygamberden sonra ortaya çıkan ve dini olan her şeydir.”[100] diye tarif edilmiştir. Rasul-ü Ekrem, İslam’da güzel  bir çığır açana, o çığıra uyanlar bulunduğu sürece sevap verileceğini, kötü bir çığır açana da, aynı şekilde günah yazılacağını ifade etmiş, Hz.  Ömer de  teravih namazını topluca kılanları görünce,  “Bu ne güzel bir bidattir”[101]  demiştir. Bidat; yapılmasında mahzur bulunmayan  “iyi bidat” ve yapılması yasaklanan  “kötü bidat olmak üzere ikiye ayrılır. Peygamberimiz zamanında yazılmış olan Kur’an sayfalarını bir mushafta toplamak, teravih namazını cemaatle kılmak, minare ve okullar inşa etmek iyi bidate, kabirlerin üzerine türbe yapmak ve buralara mum dikmek,   kötü bidate örnek olarak gösterilebilir. Dini görünümlü olmayan ve dini telakki edilmeyen hususlar bidat sayılmazlar. Mesela bir kimsenin helal olan bir şeyi kendisine yasaklaması bidat değildir; ancak bu yasaklamayı dindarlık vesilesi yapması bidattir.  

Akla ve gerçeğe aykırı düşen aldatıcı sözlere hurafe denir. Masal, efsane ve genel olarak gerçek dışı olduğu kabul edildiği halde hoşa giden nakil ve rivayetlere de hurafe denilmiştir. Kur’an-ı Kerim; hurafe kelimesi yerine daha çok esâtîr ve esâtiru’l-evvelîn tabirlerini kullanmıştır.[102]

Hurafe tabiri mantıkî tabanı olmayan, gerçek hayatla ilişkisi bulunmayan inanç ve uygulamalar, iyilik veya kötülük getireceğine inanılan kuvvetler için de kullanılır. Genellikle sihir,  büyü ve bunların ürünü olan şeylerle ilgili  inançlar da hurafe terimiyle ifade edilir.

Toplumu hurafe ve batıl inançlardan korumak için özellikle anne babaların ve bulundukları mahallelerde etkili olan yaşlı kadınların bilgilendirilmesi gereklidir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler),  kumar,  dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”[103]

أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَل لاَ يُؤْمِنُونَ فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِّثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ

“Yoksa, “O Kur’an’ı kendisi uydurup söyledi” mi diyorlar? Hayır, (sırf inatlarından dolayı) iman etmiyorlar.Eğer doğru söyleyenler iseler, haydi onun gibi bir söz getirsinler!”[104]

وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ  ولاَ بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُون تَنزِيلٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الاَ َقَاوِيلِ لاَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ

“O, bir şâirin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz! O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir. Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı mutlaka onu kudretimizle yakalardık.”[105]

وَإِذَا قِيلَ لَهُم مَّاذَا أَنزَلَ رَبُّكُمْ قَالُواْ أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ لِيَحْمِلُواْ أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُم بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلاَ سَاء مَا يَزِرُونَ

“Onlara “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, “Öncekilerin masalları” dediler. Böylece kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak, bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yüklenirler. Dikkat et, yüklendikleri ne kötüdür.” [106]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

مَنِ اقْتَبَسَ عِلْماً مِنَ النُّجُومِ اقْتَبَسَ شُعْبَةً مِنَ السِّحْرِ، زَادَ مَا زَادَ

"Kim müneccimlikle ilgili bir bilgi iktibas etmişse sihirden bir şûbe iktibas etmiş demektir. Müneccimlik  arttıkça sihirbazlık ta artar."[107]

Hadislerde yasaklanan ilim, bugünün tabiriyle astronomi denen yıldızlar ilmi değil, astroloji denen falcılıktır.

وعن عروة بن عامر القرشى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال:  ذُكِرَتِ الطِّيَرَةُ عِنْدَ رَسُولِ اللّهِ

:فقَالَ: أحْسَنُهَا الْفَألُ، وَلآ تَرُدُّ مُسْلِماً. فَإذَا رَأى أحَدُكُمْ مَا يَكْرَهُ فَلْيَقُلِ: اللَّهُمَّ لاَ يَأتِي بِالْحَسَنَاتِ إّلاَ أنْتَ، وََلاَ يَدْفَعُ السَّيّآتِ إَّلاَ أنْتَ وَلاَ َ حَوْلَ وَلاَ َ قُوَّةَ إَّلاَ بِكَ.

“Urve İbnu Âmir el-Kureşî radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında uğursuzluktan bahsedilmişti. Buyurdular ki:

"Bunun en iyisi fe'l (uğur çıkarma)dır. (Uğursuzluk inancı) bir müslümanı yolundan alıkoymasın. Biriniz, hoşlanmadığı bir şey görecek olursa şu duayı okusun: "Allahümme la ye'ti bi'lhasenâtı illâ ente ,ve lâ yedfe'u's-Seyyiâti illâ ente velâ havle ve lâ kuvvete illâ bike. (Allahım! Hayrı ancak sen verebilirsin, kötülüğü de ancak sen defedebilirsin. (İbadet, çalışma, korunma vs. için muhtaç olduğumuz) güç ve kuvvet de ancak sendendir.)"[108]

وعن زيد بن خالد رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: صَلّى لَنَا رَسُولُ اللّهِ الصُّبْحَ بِالْحُدَيْبِيَةِ في إثْرِ سَمَاءٍ كَانَتْ مِنَ اللّيْلِ. فَلَمَّا انْصَرَفَ أقْبَلَ عَلى النَّاسِ فَقَالَ: هَلْ تَدْرُونَ مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ؟ قَالُوا: اللّهُ وَرَسُولُهُ أعْلَمُ. قَالَ، قَالَ: أصْبَحَ مِنْ عِبَادِي مُؤْمِنٌ بِي وَكَافِرٌ؛ فأمَّا مَنْ قَالَ: مُطِرْنَا بِفَضْلِ اللّهِ وَرَحْمَتِهِ فذلِكَ مُؤْمِنٌ بِي كَافِرٌ بِالْكَوْكَبِ؛ وَمَنْ قَالَ: مُطِرْنَا بِنَوْءٍ كَذَا وَكَذَا فذلِكَ كَافِرٌ بِي مُؤْمِنٌ بِالْكَوْكَبِ

“Zeyd İbnu Halid (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hudeybiye'de, bize geceleyin yağan yağmurun peşinden sabah namazı kıldırmıştı. Namazı bitirince cemaatın önüne geçti ve:"Rabbiniz ne dedi biliyor musunuz?" buyurdu. Cemaat: "Allah ve Resulü bilir!" dediler."Allah Teala hazretleri: "Kullarımdan bir kısmı bana mü'min, bir kısmı da kâfir olarak sabahladı. "Allah'ın fazlı ve rahmetiyle bize yağmur yağdırıldı" diyen bana mü'min,  yıldızları da inkar edici olarak sabahladı. Kim de: "Falanca falanca yıldız sayesinde bize yağmur yağdırıldı"  dediyse o da bana kâfir, yıldıza mü'min olarak sabaha erdi" dedi!"  buyurdular."[109]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Buhari, Sahih,  Et’ime, 70/ 8, (VI, 199);  Teravih, 31/1  (II, 251);  Tıp, 76/19,  (VII,  3);   Büyû’ 34/25,  (III, 11) ,  34/113,   (III, 43); 

Müslim,  Sahih, Cuma,  7/43, (I,592);  İlim, 47/15,  (III, 2059);  Zekat,  12/69 (I, 705);  Akdiye,   30/17, (II, 1343);    Selam, 39/102,   (II, 1743);  Mesacid, 5/33, (I, 382);  

Ebu Davud,  Sünen,  Tıp, 22/17,  (IV, 212),   Sünnet, 34/6,  (V, 10),

Tirmizi,   Sünen, İlim,  42/16,  (V, 44),   Et’ime,  26/1, (IV, 250); Nesâî,  Sünen, Zekat, 23/64, (V, 75),  ‘İ deyn,  19/22,  (III, 188);   

İbn-i Mace,  Sünen, Mukaddime,  2,(I, 3) 7,(I, 5) 67, (I, 27),   Et’ime, 29/20, (II, 1095);   

Ahmed b. Hanbel,  Müsned,  I,  180,  II, 68, 381, 408, 429, 476, III, 477, IV, 357, 359, 361, V, 60, VI, 157; 

Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş,  İstanbul 1981, s. 245; 

Mehmet Sofuoğlu, Bid’atlar ve Korunma Yolları,  İstanbul  Yüksek İslam Enstitüsü  İstanbul 1964, s. 72-93;

Diyanet İslam Ansiklopedisi, “Bidat” Maddesi,VI/129-131, “Hurafe” Maddesi, XVIII/381;

Katib Çelebi,  Mizânü’l-hak fî İhtiyâri’l- ehak (nşr. Orhan Şaik Gökyay) İstanbul 1980, s. 72-73;

İsmail Lütfi Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, İstanbul, 1981; Recep Aktaş,  Batıl İnançlar, Adana 1965,

Mustafa Uysal, Bid’at ve Hurafeler, Konya, 1969;

Abdülkadir İnan, Hurafeler ve Menşeleri, Ankara, 1962.

 

 

XI-     BİRLİK VE BERABERLİĞİN ÖNEMİ

Mustafa KILIÇ

A-             I- Konunun Plânı

A-Birlik ve beraberlik kavramları

B-Toplumun birliğini temin eden değerler

       1-İnanç birliği

       2-Kültür birliği

       3-Vatan birliği

       4-Dil birliği

       5-Ülkü ve amaç birliği

C-Kur’an’ın birlik ve beraberliğe bakışı

D-Hadislerde birlik ve beraberlik teşvikleri

E-İhtilaflar ve ayrılıklar

F-Ayrılık ve ayrımcılıkların getireceği  tehlikeler ve zararlar

G-Ayrımcılıkların çeşitleri

       1-Çocuklar ve kardeşler arasında ayrımcılık

       2-Öğrenciler ve emrinde çalışanlara karşı ayrımcılık

       3-Siyasi görüş ayrımcılığı

       4-Bölgecilik ve etnik ayrımcılık

H-Birlik ve beraberliğin getireceği faydalar ve mutluluklar

       1-İslam dininin mü’minleri kardeş ilan ettiği

2-Sevgili Peygamberimizin Medine’de gerçekleştirdiği 

kardeşlik ve vatandaşlık antlaşması.

3-Din birliği olanlar arasında kardeşlik, din ayrılığı

olanlar arasında vatandaşlık  bağlarını kuvvetlendirmek

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya birlik ve beraberlik kavramları açıklanarak başlanır. Daha sonra ilgili ayetler ve hadislerle birlik ve beraberlik konusunda dinimizin emir ve yasakları izah edilir. Toplumun birliğini temin eden; inanç, kültür, vatan, dil, ülkü ve amaç birliğinin önemi anlatılır. Birlik ve beraberliğin zıddı olan ihtilaf ve ayrılıklardan ve bunların kişiye ve topluma getireceği zararlardan bahsedilir. Aile içinde çocuklar, okullarda öğrenciler, iş yerlerinde çalışanlar arasında ayrım yapmanın birlik ve beraberliği bozucu etkilerinden, kişi ve kuruluşları hedef almayan genel örnekler verilir. Farklı  inançlara mensup, ayrı bölgelerde yaşayan, değişik etnik kökenlerden gelmiş,  farklı siyasi görüşlerdeki insanların, aynı vatanda birlik ve beraberlik içinde yaşamalarının zarureti ve faydaları anlatılır. Her türlü farklılığın hoşgörü ile karşılanması, her değerin saygıya layık olduğu ve saygı ve hoşgörünün;  karşı saygı ve hoşgörüyü getireceği, buna karşılık tahammülsüzlük ve ayrımcılığın da; karşı tahammülsüzlük ve ayrımcılığı getireceği izah edilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İnsanlar bir arada yaşamak zorundadırlar. Çağımızın modern araştırmaları, hayvanların bile birlikte yaşadıklarını hatta uyum içinde yaşamak için aralarında bir takım kurallarının olduğunu göstermiştir.

Eşref-i mahlukat olarak  yaratılmış olan[110]  insanların da elbette belli kurallar içinde yaşaması gerekmektedir. Bu kuralların en önemlisi birbirlerine ve tabiata zarar vermeden yaşamaktır. Bunu gerçekleştirebilmek için de; Kur’an’ın ve Sevgili Peygamberimizin getirdiği,  salim aklın da kabul ve tasdik ettiği birlik ve beraberlik içinde yaşamanın kurallarını, hayatımızın her anında uygulamak zorundayız. Dünyanın çok küçüldüğü çağımızda, insanları ayrılıklara, dolayısıyla huzursuzluk ve mutsuzluğa götürecek her şeyi bertaraf etmek zorundayız.  Önce din kardeşi, sonra aynı vatanın ve aynı dünyanın vatandaşları olduğumuzu, en sonunda da hepimiz Hz. Adem’in çocukları olarak insanlıkta kardeş olduğumuzu ön plana çıkararak, birlik ve beraberlik içinde yaşamalıyız. Kendimiz için istediğimizi başkaları için de istediğimiz, kendimiz için istemediğimiz şeyleri  başkaları için de istemediğimiz zaman, herkes için mutlu bir hayata  kavuşacağız.  İnsanların maddi çıkarlar için,  birbirlerinin evlerini eşyalarını yağmaladıkları bir çağda, insanları hidayete ulaştırmak için gönderilen Sevgili Peygamberimiz;  aynı inançtaki insanları kardeş yaparak, farklı inanç sahiplerini vatandaşlık ve dostluk anlaşmaları ile birbirlerine bağlayarak, mutlu bir toplum meydana getirmiş, saadet asrını gerçekleştirmiştir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ 

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de o sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”[111]

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” [112]

وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُوْلَـئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” [113]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ ادْخُلُواْ فِي السِّلْمِ كَآفَّةً وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِإِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ

“Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.”[114]

وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ 

“Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”[115]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن بن عمر رضي الله عنهما أخبره: أنَّ رسولَ الله صلى الله عليه وسلم قال: المُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ، لا يَظْلِمُهُ ولاَ يُسْلِمُهُ، ومَنْ كانَ فِي حاجَةِ أخِيهِ كانَ اللهُ فيِ حاجَتِهِ، ومَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَباَتِ يَوْمَ اْلقِيَامَةِ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللهُ يَوْمَ القِيامَةِ. 

 “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter. ” [116]

أَن رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ باللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ، فَلا يُؤْذِ جَارَهُ ، وَمَنْ كَان يُؤْمِنُ بِاللَّهِ والْيَوْمِ الآخرِ ، فَلْيكرِمْ ضَيْفهُ ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمنُ بِاللَّهِ وَالْيومِ الآخِرِ ، فَلْيَقُلْ خَيْراً أَوْ لِيَسْكُتْ

“Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse komşusunu rahatsız etmesin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!”[117]

عن أبي هُرَيرَةَ قال: قال رسُولُ اللَّهِ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسَلَّم: "مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُسْلِمٍ كُربةً مِنْ كُرَبِ الدُّنيا نَفَّسَ اللّهُ عنهُ كُرْبَةً مِن كُرَبِ الآخرةِ، ومَنْ سَتَرَ على مُسْلِمٍ سَتَرهُ اللّهُ في الدُّنيا والآخرةِ، واللّهُ في عَوْنِ العَبْدِ ما كانَ العَبْدُ فِي عَوْنِ أخِيهِ".

“Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim bir mü'minin dünyevi kederlerinden birini giderirse, Allah da onun kıyamet günü kederlerinden birini giderir. Kim bir müslümanın sırrını  örterse, Allah da onun dünya ve ahirette sırlarını örter. Kişi kardeşinin yardımında olduğu müddetce, Allah da onun yardımındadır.”[118]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Buhârî,  Sahih,  Îmân 2/7, (I, 9), 2/9,  (I, 10),  Mezâlim,  46/4, (III, 98),  46/20,  (III, 102),  İkrah, 89/1, (VIII, 56),  Hibe, 51/1, (III, 128), Edeb, 78/30-31, (VII, 78),  78/42, (VII, 83),  Eşribe,  74/24,  (VI, 250), Nikâh,  67/80, (VI, 145), 67/85,  (VI, 150), Rikak, 81/14, (VII, 177), 81/23-24,  (VII, 184-185),   Ezan 10/36, (ı, 161), Zekât,  24/16, (II, 116),  Hudûd,  86/9  (VIII, 16);  Müslim, Sahih,  Zekât,  12/90-91,  (I, 714-715),  Îmân,  1/67, (I, 66), 1/71-72, (I, 67-68),  1/74-75,  (I, 68),  1/77,  (I, 69), 1/93-94. (I, 74), 1/129,  (I, 85),  Müsâkât,   22/136,  (II, 1230),  Zikr,  48/38,  (III, 2074),  Nikâh, 16/56, (II, 1034),  Birr,  45/32,  (III, 1986 ),  45/78, (III, 2004);  Ebû Dâvud,  Sünen , Cihâd,  9/1, (III, 7),  Edeb 35/11,  (V, 156),  35/46,  (V, 202);  Tirmizî, Sünen, Kıyâmet, 38/50,  (IV, 659),  Ahkâm,  13/18, (III, 635),  Birr,  28/18,  (IV, 325),  28/24,  (IV, 329

 

 

XII-                       CAMİLERİN DİNİ VE SOSYAL HAYATTAKİ ÖNEMİ

Seyid Ali TOPAL

A-             I- Konunun Planı

A- Cami ve Mescit Kavramı

B- İslam’da Mescit / Cami İnşası’nın Önemi

         1-Kur’an-ı Kerimde Cami

         2-Hadis-i Şeriflerde Cami

C- Camilerin Dini Hayattaki Yeri

D- Camilerin Sosyal Hayattaki Yeri

         1-Camiler Birlik ve Beraberliğin Sembolüdür

         2-Kültürel Etkinlikler ve Cami

         3-Mutlu ve Sevinçli Günlerde Cami

         4-Acıların Paylaşıldığı Mekan Olarak Camiler

         5-İslam Kimliğinin Gelişiminde Caminin Yeri

E- Camiler Geleceğimizin Teminatıdır

B-              II- Konunun Açılımı Ve İşlenişi

Konuya cami ve mescid kavramları hakkında bilgi verilerek başlanır. İbadetlerin ifası için ortak mekan olan camilerin, aynı zamanda bir çok ortak değerlerin kazanıldığı ve paylaşıldığı mekanlar olduğu anlatılarak konu genişletilir. Mescid ve cami temalarının işlendiği ayet ve hadislere yer verilerek konu başlıkları bu eksende yorumlanır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Cami; "Toplayan, bir araya getiren"manasına gelen ve "cem'an" mastarından türeyen bir kavramdır. Dini anlamda; belirli bir amaçla insanları bünyesinde toplayan mekana cami denir. Bu amaç da Allah'a kulluktur. Cami kelimesi, başlangıçta sadece Cuma namazı kılınan "El mescidü'l Câmi" (Cemaati toplayan mescid) tamlamasının kısaltılmış şekli idi. Camiler dinî ve millî kültürümüzden ayrı düşünemeyeceğimiz değerlerimizin başında gelir. Camilerimiz, çok çeşitli fonksiyonları ifa etmesi bakımıdan önemli müesseselerimizdendir. Camilerimiz mabet olarak görev yapmanın yanında, birer halk üniversitesi olarak da görev yapmaktadır. Camilerde, müminlere her türlü kötülüklerden uzak durmalarının yanında; her türlü iyilik ve güzellikler, insan sevgisi, vatan, bayrak, ezan, Kur'an sevgisi, ana-babaya, öğretmene, ulu'l-emre... itaat anlatılır! Camiler, zengin-fakir, köylü-şehirli, amir-memur, resmi-sivil, yaşlı-genç, siyah-beyaz, yerli-yabancı... herkesi bünyesinde toplayan mekanlardır. Bir ülkenin, Müslüman ülkesi olmasının mührü ve tapu senetleridir. Camiler; aynı safta omuz omuza, diz dize namaz kıldığımız mabetlerimizdir. Üzüntülerimizi giderdiğimiz, moralimizi müspet anlamda düzelttiğimiz, birlik ve beraberliğimizi, kardeşlik duygularımızı, hoşgörü anlayışımızı güçlendirdiğimiz ve pekiştirdiğimiz yerlerdir. Birbirimize merhamet etmeyi, acıları paylaşmayı, kimsesiz-yoksul, dul ve yetimlere yardım etme duygularını kazandığımız mabetlerdir. Kâmil manada insan olmanın yollarını ve esaslarını, camilerimizde yapılan telkin ve nasihatlerden öğrenmekteyiz.

D-             V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَن يَعْمُرُواْ مَسَاجِدَ الله شَاهِدِينَ عَلَى أَنفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ  إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِوَأَقَامَ الصَّلاَةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللّهَ فَعَسَى أُوْلَـئِكَ أَن يَكُونُواْ مِنَ الْمُهْتَدِينَ

“Allah’a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır. Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.”[119]

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا أُوْلَـئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ لهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ

“Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir. Böyleleri oralara (eğer girerlerse) ancak korka korka girebilmelidirler. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.”[120]

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer bazı ayetler:2/114; 7/31; 9/107-110; 22/39-40; 24/36-38; 72/18

E-              IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

قَالَ رَسُولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ: مَنْ بَنَى مَسْجِداً يَبْتَغِى بهِ وَجْهَ اللّهِ بَنَى اللّهُ تَعالى لَهُ بَيْتاً في الْجَنَّةِ؛ وَفي رواية أخْرَى: بَنَى اللّهُ لَهُ مِثْلَهُ في الْجنَّة

Resulullah (s.a.v)buyurdular ki:"Kim Allah'ın rızasını talep ederek bir mescid inşa ederse, Allah ona cennette bir ev inşa eder."Bir diğer rivayette: "Allah, onun için, cennette bir mislini inşa eder"  buyrulmuştur.[121] 

عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال: إِنَّ الْمَسْجِدَ كَانَ عَلى عَهْدِ رَسُولِ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ  مَبْنِيّاً بِاللَّبِنِ، وَسَقْفُهُ بِالْجَرِيدِ، وَعُمُدُهُ مِنْ خَشَبِ النَّخْلِ، فَلَمْ يَزِدْ فيهِ أبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه شَيْئاً، وَزَادَ فيهِ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنه وَبَنَاهُ عَلى بُنْيَانِهِ في عَهْدِ رَسُولِ اللّهِﺼﻠﻌﻡ، ثُمَّ غَيَّرَهُ عُثْمَانُ رَضِيَ اللّهُ عَنه وَزَادَ فيهِ زِيَادَةً كَثِيرَةً، وَبَنَى جُدُرَهُ بِالْحِجَارَةِ الْمَنْقُوشَةِ وَالْقَصَّةِ، وَجَعَلَ عُمُدَهُ مِنْ حِجَارَةٍ مَنْقُوشَةٍ وَسَقْفَهُ سَاجاً

Abdullah İbnu Ömer (r.a) anlatıyor: "Mescid, Resulullah Aleyhissalâtu vesselâm zamanında kerpiçten  yapılmıştı. Tavanı hurma dallarıyla örtülmüştü. Direklerini hurma kütükleri teşkil ediyordu. Hz. Ebu Bekr (r.a)buna (gerek tezyin ve gerekse tevsi yönüyle) hiçbir ilave getirmedi. Hz. Ömer (r.a), (enini boyunu) artırarak mescidi, Resulullah devrindeki tarz üzere [kerpiç ve hurma dallarıyla] yeniden inşa etti. Onu esaslı şekilde Hz. Osman (r.a)(hem tezyin hem tevsi yönleriyle) değiştirdi ve pek çok ilavelerde bulundu.  Duvarlarını  nakışlı taşlarla ve kireçle inşa etti. Direklerini de nakışlanmış taşlardan yaptı. Tavanını da (pek kıymetli olan) sac ağacından yaptı."[122]

قَالَ رَسُولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ: مَنْ بَنَى مَسْجِداً ِيُذْكَرَ اللّهُ فيهِ بَنَى اللّهُ لَهُ بَيْتاً في الْجَنَّةِ

Resulullah (s.a.v)buyurdular ki:"Kim içerisinde Allah(ın adı) zikredilsin diye  bir mescid bina ederse, Allah da ona cennette bir ev bina eder."[123]

قَالَ رَسُولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ: إذَا اسْتَأذَنَتْ اِمْرَأﺓُ أحَدِكُمْ الَى الْمَسْجِدِ ﻓَﻼَ يَمْنَعْهَا

Resulullah (s.a.v)buyurdular ki: "Birinizin hanımı mescide gitmek için izin talep ederse ona mani olmasın (izin versin)" [124]

إِنَّ رَﺟﹸﻸ نَشَدَ في الْمَسْجِدِ. فقَالَ: مَنْ دَعَا اِلَى الْجَمَلِ اﻻحْمَرِ؟ فقَالَ رَسُولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ: ﻻوَجَدْتَ، إنَّمَا بُنِيَتِ الْمَسَاجِدُ لِمَا بُنِيَتْ لَهُ

Hz. Büreyde (r.a)anlatıyor: "Bir adam  mescidde yitiğini ilan etti ve: "Kim kızıl deveyi gördü?" dedi. Bunu işiten Aleyhissalâtu vesselâm: "Bulamaz ol! Mescidler  neye yarayacaksa onun için inşa edilmiştir (gayesinden başka maksadla kullanılamaz)!"  buyurdular."[125]

عن ابن عمرو رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ:  إذَا نَعَسَ أحَدُكُمْ وَهُوَ في الْمَسْجِدِ فَلْيَتَحَوَّلْ مِنْ مَجْلِسِهِ ذلِكَ اِلى غَيْرِهِ

İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)  buyurdular ki:"Biriniz mescidde iken  uyuklayacak olursa, bulunduğu yerden bir başka yere gidip orayı değiştirsin."[126]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Buhârî, Salat 33, 35, 36, 39, Mevakîtu's-Salat 8, el-Amel fi's-Salat 12;

Müslim, Mesacid 54, (551);

Nesâî, Taharet 193, (1, 163), Mesacid 35, (2, 52, 53).

Ebu Davud, Salat 220, (1079); 239, (1119);

Tirmizî, Salat 240, (322);

Nesaî, Mesacid 22, 23, (2, 47, 48),

TDV İslam Ansiklopedisi, “Cami” maddesi,

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları,

Diyanet Aylık Dergi 2004 Ekim Ayı Özel Eki.

 

 

 

 

XIII-                  CEHENNEMİN ÖZELLİKLERİ

Sabri AKPOLAT

A-             I- Konunun Plânı

A. İman Esasları

B.Cehennem Kavramı

C. A’raf[127]

D. Cehennem Azabının Hak Oluşu [128]

E. Cehennemde Azap Şekilleri

         1-Cehennemliklerin Yatakları Ateştendir:[129]

         2-Cehennemliklerin Elbiseleri Ateştendir:[130]

3-Cehennemliklerin Derileri Devamlı Değiştirilir:[131]

4-Cehennemliklerin Yiyecekleri Zakkum ve Gıslindir:[132]

5-Yiyecekleri Hamim ve Ğassaktır:[133]

         6-Ateş Kafirleri Çepeçevre Kuşatır:. [134]

         7-Cehennem Ateşi Hiç Sönmeyecek:[135]

8-Cehennem Dolmak Bilmez:[136]

         9-Cehennemlikler Boyunlarında Halkalarla Sürünürler: [137]

         10-Cehennemde Ölüm Yoktur:[138]

         11-Cimriler tarafından biriktirilen altın ve gümüş sırtlarını, alınlarını ve yanlarını dağlayacak olan cehennem ateşinden kızdırılır[139]

B-              F. Cehennem Azabının Ebediliği

G. Cehennemin kapıları(tabakaları)

            1-Cehennem: Cehennem tabakalarına ait yedili tasnif sisteminde azabı en hafif olan en üst tabakadır. Cehennem, genel olarak ahiretteki azap yerinin bütününün, özel olarak da en üst tabakasının adıdır. Kur'an-ı Kerîm'in yetmiş yedi ayetinde geçmektedir.

2-Lazâ (Halis ateş): Kur’an’da bir yerde geçmektedir. “Bedenin uç organlarını söküp koparan “ diye nitelendirilmektedir.[140]

3-Saîr (Tutuşturulmuş, alevli ateş): Kur’an’da biri fiil şeklinde olmak üzere on yedi ayette geçmektedir.[141]

4-Sakar (Şiddetli bir ısı ile yakıp kavuran,yaktığı şeyi tüketircesine tahrip etmekle birlikte sönmeyip yakmaya devam eden ve insanın derisini kavuran): Dört yerde cehennem kelimesi yerine kullanılmıştır.[142]

5-Hâviye (Uçurum,derin çukur): Kur’an’da yalnız bir yerde geçmektedir. Kâria, 101/9-11).

6-Hutame (Kırmak, ufalayıp tahrip etmek):[143]

7-Cahîm (Kat kat yanan, alevi ve ısı derecesi yüksek ateş): Kur’an’da altı ayette geçmektedir..[144]

H.Cehennemliklerin Özellikleri

1..Kafirler:  [145]

2. Küfre Götüren Amelleri İşleyenler:[146]

3. İnkar Edip Ayetleri Yalanlayanlar:[147]

4. Allah ve Rasülüne Savaş Açanlar:[148]

5. Faiz Yiyenler :[149]

7. Günahkarlar ve Kötü Kimseler :[150]

8. Yoldan Çıkanlar ve İnananlara İşkence Edenler:[151]

9. Münafıklar :[152]

10. Zalimler :[153]

11.Büyüklenenler :[154]

12.Rasülullah (s.a.v)’ı Alaya Alan ve Allah’ın Emrine Uymayanlar :[155]

13. Ayetlerden Gafil Olup Dünyaya Razı Olanlar:[156]

14. Kötülüğü Kendisini Kuşatanlar:[157]

15. Savaştan Kaçanlar:[158]

16. İlah Benim Diyenler:[159]

17. Allah (c.c.) Dışındakilere Tapanlar:[160]

18. Ayetler Hakkında Yarışanlar :[161]

19. Şeytana Uyanlar :[162]

20. Aşırı Gidenler :[163]

21. Allah ve Rasülüne Karşı Gelenler:[164]

22. Kur’an’a İnsan Sözü Diyenler:[165]

23. Kıyameti Yalanlayanlar:[166]

24. Allah Yolundan Men Edenler:[167]

25. Müşrikler (Allah’a Ortak Koşanlar) :[168]

C-              I. Cehennemliklerin  Feryatları

Cehennemlikler cehennemin içine atılıp da azab çekmeye başlayınca, oradan çıkabilmenin çarelerini aramaya başlayacaklardır. Öncelikle cehennem bekçilerinden yardım isteyecekler, sonra da Allah’a yalvarmaya başlayacaklar, fakat o ateşin içine düştükten sonra oradan kurtulmak, oradaki yalvarmalarla olabilecek bir şey değildir. Bu dünyada oradan kurtulabilmenin şartlarını yerine getirmemişse, oradan nereye sarılsa boş çıkacaktır.[169]

D-             J- Hadislerde Cehennem

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ نَارُكُمْ جُزْءٌ مِنْ سَبْعِينَ جُزْءًا مِنْ نَارِ جَهَنَّمَ قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنْ كَانَتْ لَكَافِيَةً قَالَ فُضِّلَتْ عَلَيْهِنَّ بِتِسْعَةٍ وَسِتِّينَ جُزْءًا كُلُّهُنَّ مِثْلُ حَرِّهَا

“Sizin şu yaktığınız ateş, cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir cüzdür. Oradakiler ; Vallahi ey Allah’ın Rasülü ! bu kadarı da (dünya ateşi kadar da olsa) yeterlidir dediler. Rasülullah (s.a.v); o ateş bu ateşten altmışdokuz kat daha fazla şiddetli kılındı. Cehennem ateşinin herbir katı dünya ateşinin  şiddeti kadardır”[170]

اشْتَكَتِ النَّارُ إِلَى رَبِّهَا فَقَالَتْ: يَا رَبِّ أَكَلَ بَعْضِي بَعْضاً، فَأَذِنَ لَهَا بِنَفَسَيْنِ: نَفَسٍ فِي الشِّتَاءِ، وَنَفَسٍ فِي الصَّيْفِ، فَهُوَ أَشَدُّ مَا تَجِدُونَ مِنَ الْحَرِّ، وَأَشَدُّ مَا تَجِدُونَ مِنَ الزَّمْهَرِيرِ

"Cehennem, Rabbine şikayet ederek: "Ey Rabbim! Bir parçam diğer bir parçamı yemektedir" dedi. bunun üzerine, Allah ona, iki nefes almaya izin verdi: Bir nefes kışta, bir nefes de yazda. (Yazdaki nefesi) sizin rastladığınız en şiddetli sıcaktır. (Kıştaki nefesi de) sizin rastladığınız en şiddetli (soğuk olan) zemherirdir."[171]

إِنَّ مِنْهُمْ مَنْ تَأْخُذُهُ النَّارُ إِلَىَ كَعْبَيْهِ، وَمِنْهُمْ مَنْ تَأْخُذُهُ إِلَىَ حُجْزَتِهِ، وَمِنْهُمْ مَنْ تَأْخُذُهُ إِلَى عُنُقِهِ

 “Ateş cehennemliklerin bazılarının topuklarına kadar ulaşır. Bazılarının dizlerine kadar ulaşır, kiminin uyluklarına kadar ulaşır, bazılarının ise kürek kemiklerine kadar ulaşır”[172]

اِنَّ الحَمِيمَ لَيُصَبُّ عَلى رُؤُوسِهِمْ فَيَنْفُذُ الحَمِيمُ حتىَّ يَخْلُصَ اِلَى جَوْفِهِ فَيَسْلِتُ مَا فِي جَوْفِهِ حَتىَّ يَمْرُقَ مِنْ قَدَمَيْهِ وَهُوَ الصِّهْرُ ثُمَّ يُعَادُ كَماَ كانَ

“Son derece sıcak su başlarından aşağı dökülür, bu su geçtiği yerleri yarıp yol açarak kişinin karnına kadar ulaşır. Karnının içindekilerini de iyice eritip parçalayarak, ayaklarından çıkar. Sonra o kişi yeniden eski haline döndürülür”[173]

أوُقِدَ عَلى النَّارِ ألْفُ سَنَةٍ حَتَّى اِحْمَرَّتْ ثُمَّ أوُقِدَ عَلَيْهاَ ألْفَ سَنَةٍ حَتَّى اِبْيَضّضتْ، ثُمَّ أوُقِدَ عَلَيْهاَ ألْفُ سَنَةٍ حَتَّى اسْوَدَّتْ فَهِيَ سَوْدَاءُ مُظْلِمَةٌ

Ebu Hureyre anlatıyor: "Resûlullah (a.s) buyurdular ki:

"Cehennem ateşi bin yıl yakıldı. Öyle ki kıpkırmızı oldu. Sonra bin yıl daha yakıldı, öyle ki beyazlaştı. Sonra bin yıl daha yakıldı. Şimdi o siyah ve karanlıktır." [174]

E-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya iman esaslarını özetleyerek girebiliriz. Sonra cehennem kavramı üzerinde dururuz. İnsanların orada ceza görmeleri ilâhi adaletin tecellisinden başka bir şey değildir. Dünyada Allah’ı ve dinini unutanlar, alaya alıp eğlenenler ahirette cezalandırılacaklardır.A’raf ise cennet ile cehennem arasında bir yerdir. Bu husus A’raf suresi 7/40-51. ayetlerde anlatılmaktadır. Cehennem yaratılmıştır ve ebedidir. Herkes dünyada yaptıklarının karşılığını orada görecektir. Cehennemde kişinin göreceği cezanın şiddeti işlediği günahın büyüklüğüne göre olacaktır. Cehenneme atılan müslümanlar yaptıklarının cezasını çektikten sonra cennete gireceklerdir.

F-               III- Konunun Özet Sunumu

Cehennem, inkarcıların ve günahkârların ahirette cezalandırılacakları yerdir. Cehennem’in varlığı, Allah Teala’nın ilahi adaletinin bir tecellisidir. İyilerle kötülerin, zalimle mazlumun eşit muamele görmesi adalete aykırıdır. Bu sebeple herkes yaptığının karşılığını mutlaka görecektir. Bunun yeri de cennet veya cehennemdir. Kur’an-ı Kerim’de çok ca cennetin nimetlerinden ve cehennemin özelliklerinden bahsedilmek suretiyle, insanlar imana, salih amele çağrılmıştır. Allah Teala’nın rahmeti sonsuzdur. Bununla birlikte müstehak olanlara vereceği ceza da çok şiddetli olacaktır. Bu sebeple müslüman, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemeli bununla birlikte O’na karşı gelmekten sakınmalı ve azabından korkmalıdır.

G-            IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Ayet ve Hadisler

Yukarıda yeterli miktarda ayet-i kerime verilmiştir. Hadisler için de yukarıda verilen hadisler dışındaki hadisler için hadis kitaplarının ilgili bölümlerine bakılabilir.

H-             V- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Şa’rabi, Muhammed Mütevelli, Ehval-ü Yevmi’l Kıyame, Kahire, 1989.

Kelam, Şerafettin Gölcük, Süleyman Toprak, Konya,1991,s.399-400

TDV. İslam Ansiklopedisi” Cehennem” maddesi

Kuran-ı Kerim’e Göre Cennet ve Cehennem,Mehmet Tekin,Kayseri

Kur’an’da Kıyamet Sahneleri (Cennet-Cehennem), Seyyit Kutup, çev. Süleyman Ateş, Ankara

Cennet Cehennem, Şemseddin Yeşil, İstanbul, 1991

 

 

XIV-                   CEMAATLE NAMAZ KILMANIN ÖNEMİ VE EZANA İCABET

Dr. Mehmet CANBULAT

A-             I- Konunun Planı

         A- Cemaat Kavramı

         B- Cemaatle Namaz Kılmanın Fazileti

         C- Ezana İcabetin Önemi

         D- Cemaatin Şart Koşulduğu İbadetler

         E-  Kadınların Cemaate İştirakleri

         F-  Cemaate katılmamayı meşru kılan Mazeretler

         G- Cemaatle Namaz Kılmanın Hikmetleri

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya cemaat ve ezan kavramları açıklanarak başlanır. Daha sonra ilgili ayet ve hadisler ışığında cemaatle namaz kılmanın ve ezana icabetin önemi anlatılır. Dinimizde namazların cemaatle kılınmasının teşvik edildiği ancak, bazı namazların geçerli olabilmesi için cemaatin şart koşulduğu hususuna değinilir. Konu gerek Hz. Peygamber ve gerekse sahabenin uygulama örnekleriyle anlatılarak canlı bir tablo halinde sunulur. Bu arada cemaatle namaz kılmanın hikmetleri üzerinde durulur. Ayrıca belirli mazeretlerin bulunması halinde cemaatin terk edilebileceği ifade edilir. Vaazın sonuna doğru genel bir değerlendirme yapılır ve cemaatle namaz kılmanın önemi vurgulanır.   

C-             III- Konunun özet sunumu

Namazı imamla birlikte kılan topluluğa cemaat adı verilir. Dinimizde namazların cemaatle kılınması teşvik edilerek, cemaatle kılınan namaza verilecek sevabın tek başına kılınacak namazın sevabından yirmi beş veya yirmi yedi kat daha fazla olduğu ve cemaate gitmek için atılacak her adımın mükâfatlandırılacağı bildirilmiş, ayrıca cemaate katılacakların sayısı artıkça kılınan namazın sevabının da artacağı haber verilmiş, bazı ibadetler için ise cemaat şart koşulmuştur. Müslümanlar arasındaki manevi bağların en önemli tezahürlerinden biri de namazların cemaatle kılınmasıdır. Namazların cemaatle kılınması, Müslümanların birbirleriyle görüşüp hallerinden haberdar olmalarına, bilgi alışverişinde bulunmalarına, aralarında disiplin, sevgi ve düzenin yerleşmesine ve ibadetlerini severek yapmalarına vesile olur. Hz. Peygamber’in hayatı boyunca cemaate namaz kıldırması, hastalandığında da namazını yalnız başına değil de Hz. Ebû Bekir’in arkasında kılmış olması, konunun dinimizdeki yerini göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Ayrıca, Hz. Peygamber’den düşman korkusunun bulunduğu sefer halinde bile Müslümanlara namazı cemaatle kıldırmasının istenmesi (Nisâ, 4/101-102), namazları cemaate kılmanın ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Cemaatin dinimizdeki önemine rağmen belirli mazeretlerin bulunması halinde terkedilmesi mümkündür.

D-             IV- Konu işlenirken başvurulabilecek bazı ayetler

وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ وَارْكَعُواْ مَعَ الرَّاكِعِينَ

“Namazı kılın, zekatı verin. Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin”[175]        Cuma, 62/9; Nisâ, 4/101-102;

E-              V- Konu işlenirken başvurulabilecek bazı hadisler

عنِ ابنِ عُمَرَ رضيَ الله عنهمَا، أَنَّ رسولَ الله قال: صَلاةُ الجَمَاعَةِ أفْضَلُ مِنْ صَلاةِ الْفَذِّ بِسَبْعٍ وَعِشْرِينَ دَرَجَةً

İbni Ömer (r.a)’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir. ”[176]

عن أبي هريرةَ رضيَ الله عنهُ قال: قالَ رسولُ الله: صَلاةُ الرَّجُلِ في جَمَاعَةٍ تُضعَّفُ عَلى صَلاتِهِ في بَيْتِهِ وَفي سُوقِهِ خَمْساً وَعِشْرِينَ ضِعْفاً، وَذلِكَ أَنَّة إذَا تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ، ثُمَّ خَرَجَ إلى المَسْجِدِ، لا يُخْرِجُه إلاَّ الصَّلاةُ، لَمْ يَخْطُ خَطْوَةً إلاَّ رُفِعَتْ لَه بِهَا دَرَجَةٌ، وَحُطَّتْ عَنْهُ بِهَا خَطِيئَةٌ، فَإذا صَلَّى لَمْ تَزَلِ المَلائِكَةُ تُصَلِّي عَلَيْهِ مَا دَامَ في مُصَلاَّهُ، ما لم يُحْدِثْ تقولُ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَيْهِ، اللَّهُمَّ ارحَمْهُ. وَلاَ يَزَالُ أحَدُكُمْ في صَلاةٍ مَا انْتَظَرَ الصَّلاةَ  

Ebû Hüreyre (r.a)den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Bir kimsenin cemaatle kıldığı namazın sevabı, evinde ve çarşı pazarda kıldığı namazdan yirmi beş kat daha fazladır. O kimse abdestini güzelce alıp, sonra sadece namaz kılmak maksadıyla mescide giderse attığı her adım sebebiyle bir derece yükseltilir, bir hatası da silinir. Namazını kıldıktan sonra abdestini bozmadan namaz kıldığı yerde kaldığı müddetçe, melekler ona: Allahım! Ona rahmetinle muamele et, ona acı! diyerek dua etmeye devam ederler. O kimse namazı beklediği sürece namazda imiş gibidir. ”[177]

وعنهُ قالَ: أَتَى النبيَّ رجُلٌ أَعمى، فقال: يا رسولَ الله، لَيْسَ لي قَائِدٌ يقُودُني إلى المَسْجِدِ، فَسَأَلَ رسولَ الله أَنْ يُرَخِّصَ لَهُ فَيُصَلِّيَ في بَيْتِهِ، فَرَخَّصَ لَهُ، فَلَمَّا وَلَّى دَعَاهُ فَقالَ لهُ: هَلْ تَسْمَعُ النِّدَاءَ بِالصَّلاةِ؟  قال: نَعَمْ، قال: فَأَجِبْ .

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Peygamber’e (s.a.v) âmâ bir adam gelip:  Yâ Resûlellah! Beni mescide götürecek bir kimsem yok, diyerek namazı evinde kılabilmek için Resûlullah (s.a.v)’den kendisine müsaade etmesini istedi. Peygamber Efendimiz de müsaade etti. Âmâ dönüp giderken Resûl–i Ekrem onu çağırarak: “Sen namaz için ezan okunduğunu işitiyor musun?” diye sordu. Âmâ: Evet, cevabını verdi. Hz. Peygamber “O halde davete icâbet et, cemaate gel” buyurdular.[178] 

 وعن عبدِ الله - وَقِيلَ: عَمْرو بْنِ قَيْسٍ المَعْرُوفِ بِابْنِ أُمِّ مَكْتُومٍ المُؤَذِّنِ رضيَ الله عَنْهُ أَنهُ قالَ: يا رسُولَ الله إنَّ المَدِينَةَ كَثِيرَةُ الهَوَامِّ والسِّبَاعِ. فقالَ رسُولُ الله: تَسْمَعُ حَيَّ على الصَّلاةِ، حَيَّ عَلى الفَلاحِ، فَحَيَّ هَلاً.

Kendisine Amr İbni Kays da denilen meşhur müezzin Abdullah İbn Ümmü Mektûm, ‘Yâ Resûlellah! Kuşkusuz, Medine’nin zehirli haşereleri ve yırtıcı hayvanları çoktur, dedi. Resûlullah (s.a.v), “Hayye ‘ale’s–salâh, hayye ‘ale’l–felâh’ı işitiyor musun? Öyleyse mescide gel” buyurdu.[179]

وعن أبي هريرةَ رضي الله عنهُ أَنَّ رسولَ الله قالَ: وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، لَقَدْ هَمَمَتُ أَن آمُرَ بِحَطَبٍ فَيُحْتَطَبَ، ثمَّ آمُرَ بالصَلاةِ فَيُؤَذَّنَ لَها، ثمَّ آمُرَ رَجُلاً فَيَؤُمَ النَّاسَ، ثمَّ أخَالِفَ إلى رِجَالٍ فَأُحَرِّقَ عَلَيْهِمْ بيوتَهمْ

Ebû Hüreyre(r.a.)den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederek söylüyorum, içimden öyle geçiyor ki, odun toplamayı emredeyim, odun yığılsın. Sonra namazı emredeyim, ezan okunsun. Daha sonra bir adama cemaate imam olmasını emredeyim. En sonunda cemaate gelmeyen adamlara gidip onlar içindeyken evlerini yakayım. ”[180]

عنِ ابنِ مَسْعودٍ رضيَ الله عنهُ قال: مَنْ سرَّهُ أَن يَلْقَى اللهَ تعالى غداً مُسْلِماً، فَلْيُحَافِظْ عَلى هؤُلاءِ الصّلَواتِ، حَيْثُ يُنَادَى بِهنَّ، فَإنَّ الله شَرَعَ لِنَبِيِّكُمْ سُنَنَ الهُدَى، وَإنَّهُنَّ مِن سُنَنِ الهُدى، وَلَو أَنَكُمْ صلَّيْتُم في بُيُوتكم كما يُصَلّي هذا المُتَخَلِّفُ في بَيتِهِ لَتَرَكْتُمْ سُنَّةَ نَبِيِّكُمْ، وَلَو تَرَكتُم سُنَّةَ نَبِيِّكُمْ لَضَلَلْتُمْ، وَلَقَدْ رَأَيْتُنَا وما يَتَخَلَّفُ عَنها إلاَّ مُنافِقٌ مَعْلُومُ النِّفَاقِ، ولقَد كانَ الرَّجُلُ يُؤْتَى بِهِ، يُهَادَى بَيْنَ الرَّجُلَيْنِ حَتَّى يُقامَ فِي الصَّفِّ. وفي روايةٍ له قال: إنَّ رسولَ الله عَلَّمَنَا سُنَنَ الهُدَى، وَانَّ مِن سُنَنِ الهُدَى الصَّلاةَ في المَسْجِدِ الَّذي يُؤَذَّنُ فِيهِ.

İbn Mes’ûd (r.a) şöyle dedi: “Yarın Allah’a müslüman olarak kavuşmak isteyen kimse, şu namazlara ezan okunan yerde devam etsin. Şüphesiz ki Allah Teâlâ sizin peygamberinize hidayet yollarını açıklamıştır. Bu namazlar da hidayet yollarındandır. Şayet siz de cemaati terkedip namazı evinde kılan şu adam gibi namazları evinizde kılacak olursanız, peygamberinizin sünnetini terketmiş olursunuz. Peygamberinizin sünnetini terkederseniz sapıklığa düşmüş olursunuz. Vallahi ben, nifakı bilinen bir münafıktan başka namazdan geri kalanımız olmadığını görmüşümdür. Allah’a yemin ederim ki, bir adam iki kişi arasında sallanarak namaza getirilir ve safa durdurulurdu”. Müslim’in bir rivayetinde İbn Mes’ûd şöyle demiştir: “Şüphesiz Resûlullah (s.a.v) bize hidayet yollarını öğretmiştir. İçinde ezan okunan mescidde namaz kılmak da hidayet yollarındandır”. [181]

عن أبي الدرداءِ رضيَ الله عنه قال: سَمعت رسولَ الله يقول: ما مِن ثَلاثَة في قَرْيَةٍ وَلا بَدْوٍ لا تُقَامُ فِيهِمُ الصَلاةُ إلاَّ قَدِ اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ. فَعَلَيْكُمْ بِالجَمَاعَةِ، فَإنَّمَا يَأْكُلُ الذِّئْبُ مِنْ الغَنمِ القاصِيَةِ

Ebu’d–Derdâ (r.a) şöyle dedi: Resûlullah sallallahu (s.a.v)’i: “Bir köy veya kırda üç kişi birlikte bulunur da namazı aralarında cemaatle kılmazlarsa, şeytan onları kuşatıp yener. Şu halde cemaate devam ediniz. Muhakkak ki sürüden ayrılan koyunu kurt yer” buyururken işittim.[182]

عنْ عثمانَ بنِ عفَّانَ رضيَ الله عنهُ قالَ: سمعتُ رسولَ الله يقولُ: مَنْ صَلَّى العِشَاءَ في جَمَاعَةٍ، فَكَأَنَّمَا قامَ نِصْفَ اللَّيْلِ، وَمَنْ صلَّى الصُّبْحَ في جَمَاعَةٍ، فَكَأَنَّمَا صَلَّى اللَّيْلَ كُلَّهُ.

Osman İbn Affân (r.a) şöyle dedi: Resûlullah (s.a.v)’i: “Yatsı namazını cemaatle kılan kimse, gece yarısına kadar namaz kılmış gibidir. Sabah namazını cemaatle kılan kimse ise bütün gece namaz kılmış gibidir”.[183]

وفي روايةِ الترمذيّ عنْ عثمانَ بنِ عفانَ رضيَ الله عنهُ قالَ: قالَ رسولُ الله: مَنْ شَهِدَ العِشَاءَ في جَمَاعَةٍ كانَ لَهُ قِيَامُ نِصْفِ لَيْلَةٍ، وَمَنْ صلَّى العِشَاءَ وَالْفَجْرَ في جَمَاعَةٍ، كَانَ لَهُ كَقِيَامِ لَيلَةٍ.

Tirmizî’nin Sünen’deki rivayeti şöyledir: Osman İbn Affân (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Yatsı namazında cemaatte bulunan kimseye, gecenin yarısına kadar namaz kılmış gibi sevap vardır. Yatsı ve sabah namazlarında cemaatte bulunan kimseye ise, bütün gece namaz kılmış gibi sevap vardır. ”[184]

عن أبي هُريرةَ رضيَ الله عنهُ، أَنَّ رسولَ الله  قال: وَلَوْ يَعْلَمُونَ مَا في العَتَمَةِ وَالصُبْحِ لأَتَوْهُما وَلَوْ حَبْواً

Ebû Hüreyre (r.a)den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “İnsanlar yatsı namazı ile sabah namazındaki fazilet ve sevabı bilselerdi, emekleyerek bile olsa mutlaka camiye, cemaate gelirlerdi. ”[185]

وعنهُ قالَ: قالَ رسولُ الله: لَيْسَ صَلاةٌ أَثْقَلَ عَلى المُنافِقِينَ مِنْ صَلاةِ الفَجْرِ وَالعِشَاءِ وَلَو يَعْلَمُونَ ما فِيهما لأتوْهُما وَلَوْ حَبْواً.

Ebû Hüreyre (r.a)‘den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu (s.a.v) şöyle buyurdu: “Münafıklara sabah ve yatsı namazından daha ağır gelen hiçbir namaz yoktur. İnsanlar bu iki namazda ne kadar çok ecir ve sevap olduğunu bilselerdi, emekleyerek de olsa cemaate gelirlerdi. ”[186]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ الله عَنْهُ، أَنَّ رَسُولَ الله قَالَ:لَوْ يَعْلَمُ النَّاسُ ما في النِّدَاءِ والصَّفِّ الأَوَّلِ، ثُمَّ لَمْ يَجِدُوا إلاَّ أَنْ يَسْتَهِمُوا عَلَيْهِ لاسْتَهَمُوا عَلَيْهِ، ولَوْ يَعْلَمُونَ ما في التَّهْجِيرِ لاسْتبَقُوا إلَيْهِ، وَلَوْ يَعْلَمُونَ ما في العَتَمَةِ والصُّبْحِ لأَتَوهُمَا وَلَو حَبْواً.

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “İnsanlar ezan okumanın ve namazda birinci safta bulunmanın ne kadar faziletli olduğunu bilselerdi, sonra bunları yapabilmek için kur’a çekmek zorunda kalsalardı kur’a çekerlerdi. Şayet camide cemaate erken yetişmenin ne kadar faziletli olduğunu bilselerdi, birbirleriyle yarışa girerlerdi. Eğer yatsı namazı ile sabah namazındaki fazileti bilselerdi, emekleyerek ve sürünerek de olsa bu iki namaza gelirlerdi. ”[187]

عَنْ عَبْدِ الله بْنِ عَمْرِو بْنِ العَاصِ رَضِيَ الله عَنْهُمَا: أنه سَمعَ رسُولَ الله يَقُولُ:إذا سَمِعْتُمُ المُؤَذِّنَ فَقُولُوا مِثْلَ مَا يَقُولُ، ثُمَّ صَلُّوا عَلَيَّ، فَإنَّهُ مَنْ صلَّى عَلَيَّ صلاةً صَلَّى الله عَلَيْهِ بِهَا عَشْراً، ثُمَّ سَلُوا الله لِيَ الْوَسِيلَةَ، فَإنَّهَا مَنْزِلَةٌ في الجَنَّةِ لا تَنْبَغِي إلاَّ لِعَبْدٍ مِنْ عِبَادِ الله وَأَرْجُو أَنْ أَكُونَ أَنا هُوَ، فَمَنْ سَأَلَ لِيَ الوَسِيلَةَ حَلَّتْ لَهُ الشَّفَاعَةُ.

Abdullah İbn Amr İbn Âs (r.a)’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ezanı işittiğiniz zaman, müezzinin söylediklerinin aynısını siz de söyleyin. Sonra bana salâvat getirin. Çünkü bir kimse bana bir defa salâvat getirirse, Allah buna karşılık ona on defa salât eder. Daha sonra benim için Allah’tan vesîleyi isteyin. Çünkü vesîle, cennette Allah’ın kullarından bir tek kuluna lâyık olan bir makamdır. O kulun ben olacağımı umuyorum. Benim için vesîleyi isteyen kimseye şefatim vâcip olur. ”[188]

عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الخُدْرِيِّ رَضِيَ الله عَنْهُ، أَنَّ رَسُولَ الله قَالَ: إذَا سَمِعْتُمُ النِّدَاءَ، فَقُولُوا كَمَا يَقُولُ المُؤَذِّنُ.

Ebû Saîd el–Hudrî (r.a)den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ezanı işittiğiniz zaman siz de müezzinin söylediklerini söyleyiniz. ”[189]

            عَنْ جَابِرٍ رَضِيَ الله عَنْهُ، أَنَّ رَسُولَ الله قَالَ: مَنْ قَالَ حِينَ يَسْمَعُ النِّدَاءَ: اللَّهُمَّ رَبَّ هذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ، وَالصَّلاةِ الْقَائِمَةِ، آتِ مُحَمَّداً الوَسِيلَةَ، وَالْفَضِيلَةَ، وَابْعَثْهُ مَقَاماً مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَه، حَلَّتْ لَهُ شَفَاعَتي يَوْمَ الْقِيَامَةِ.

Câbir (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Kim ezanı işittiği zaman: Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın rabbi Allahım! Muhammed’e vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaadettiğin makâm–ı mahmûda ulaştır, diye dua ederse, kıyamet gününde o kimseye şefâatim vâcip olur. ”[190] 

عَنْ سَعْدِ بْنِ أَبي وَقَّاصٍ رَضِيَ الله عَنْهُ، عَنِ النَّبِيِّ أَنَّهُ قَالَ: مَنْ قَالَ حِينَ يَسْمَع المُؤَذِّنَ: أَشْهَدُ أَنْ لا إلهَ إلاَّ الله وحْدَهُ لا شَرِيكَ لَهُ، وَأَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، رَضِيتُ بالله رباً، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً، وَبالإسْلامِ دِيناً، غُفِرَ لَهُ ذَنْبُهُ.

Sa’d İbni Ebî Vakkas (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Kim müezzini işittiği zaman: Tek olan ve ortağı bulunmayan Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve resûlü olduğuna şahitlik ederim. Rab olarak Allah’tan, resûl olarak Muhammed’den, din olarak İslâm’dan razı oldum, derse, o kimsenin günahları bağışlanır. ”[191]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1. Mehmet Zihni, Ni’met-i İslâm, İst. 1326, s. 189-191, 217-220

2. Ö. Nasuhi BİLMEN, Büyük İslâm İlmihali,138-151

3. Mustafa UZUNPOSTALCI, T. D. V. İslâm Ansiklopedisi, “Cemaat” maddesi

4. Nevevî, Riyazü’s-salihin Terceme ve Şerhi, Müt. M. Yaşar KANDEMİR, İ. L.  ÇAKAN, R. KÜÇÜK, Erkam yay., İst., 1997,V/178-194, 231-245

5. Vecdi AKYÜZ, Mukayeseli İbadetler İlmihali, İst., 1995, I/381-392; II/1-11

6. Komisyon, Kur’an Yolu,  D.İ.B, Yay., Ankara, 2003, (ilgili ayetlerin tefsiri.)

 

 

XV-                        CENAZEYE KARŞI GÖREVLERİMİZ

Dr. Mehmet CANBULAT

A-             I- Konunun Plânı

         A- İslâm’ın İnsana Verdiği Değer

B- Ön Hazırlıklar (Ölmek Üzere Olan Bir Kişiye Karşı YapılmasıGereken Görevler)

         C- Yıkanıp Kefenlenmesi

         D- Cenaze Namazı

         E- Defin ve Sonrası

         F- Cenaze ile İlgili Bid’atler

         G- Tâziye

B-              II- Konunun Açılımı ve İşleniş

Konuya İslâm’ın insana verdiği değerle insanın diğer canlılardan farklı bir varlık olduğu hususu anlatılarak başlanır. Daha sonra ilgili ayet ve hadisler ışığında ölen bir Müslüman için yapmamız gereken görevlerin neler olduğu açıklanarak devam edilir. Bunlardan cenazenin yıkanıp kefenlenmesi, namazının kılınması ve defni konusuna fıkhi bakımdan ayrıntıya girmeksizin özet bir şekilde ve cemaatin anlayacağı bir düzeyde bahsedilir. Cenaze namazı kılmanın ve taziyede bulunmanın önemi anlatılır. Konu gerek Hz. Peygamber ve gerekse sahabenin uygulama örnekleriyle anlatılarak canlı bir tablo halinde sunulur. Bu arada cenazenin yıkanıp kefenlenmesi, namazının kılınması ve defninin hikmetleri üzerinde durulur. Ayrıca cenaze ile ilgili bid’atlere değinilerek bunlardan kaçınılması istenir. Vaazın sonuna doğru genel bir değerlendirme yapılır ve cenaze ile ilgili yapmamız gereken görevlerin önemi bir kez daha vurgulanır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İslâm dinine göre insan kâinatın küçük bir parçasını oluşturmasına rağmen büyük bir değer taşır. Yüce Allah, ilk insan Hz. Âdem’i yaratıp ruhundan üflemiş, meleklerden ona saygıda bulunmasını (secde etmesini) istemiş, melekler de ona gereken saygı ve hürmeti göstermişlerdir. Ayrıca, yeryüzünde bulunan her şey insan için yaratılmış, hatta göklerde ve yerde yani evrende bulunan bütün imkânlar onun emrine verilmiştir. Bu yönüyle insan değerli bir varlıktır; hayatında olduğu gibi ölümünden sonra da saygıya layıktır. Bunun içindir ki, ölen bir insan için onu yıkayıp kefenlenmek, namazını kılmak defnetmek ve yakınlarına taziyede bulunmak gibi yapmamız gereken bir takın görevlerimiz vardır. Bu görevler, Müslüman olmamızın yanı sıra  insan olmamızın da bir gereğidir. Şu kadar var ki, bu görevlerin ifası sırasında yalnızca Kur’an ve Sünnette yer alan hükümlerle yetinilmesi, bid’at ve hurafelerden kaçınılması gerekir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِين الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele. Onlar; başlarına bir musibet gelince, ‘Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler.”[192]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن أُمِّ سَلَمَة رضيَ الله عنها قالت: دَخَلَ رسُولُ الله صلى الله عليه وسلم عَلى أبي سَلَمَةَ وَقَدْ شَق بَصَرُهُ، فَأَغْمَضَه، ثُمَ قالَ: إنَّ الرُّوحَ إذا قُبِضَ، تَبِعَهُ الْبَصَرُ فَضَجَّ نَاسٌ مِنْ أَهْلِهِ، فقال: لاتَدْعُوا عَلى أَنْفُسِكُمْ إلاَّ بِخَيْرٍ فَإنَّ المَلائِكَةَ يُؤَمِّنُونَ عَلى مَا تَقُولُونَ ثُمَّ قَالَ: اللَّهُمَّ اغْفِرْ لأبي سَلَمةَ، وَارْفَعْ دَرَجَتَهُ في المَهْدِيِّينَ، وَاخْلُفْهُ في عَقِبِهِ في الغَابِرِينَ، وَاغْفِرْ لَنَا وَلَهُ يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ، وَافْسَحْ لَهُ في قَبْرِهِ، وَنَوِّرْ لَهُ فِيهِ.

Ümmü Seleme (r.a)’dan rivayet edildiğine göre şöyle dedi: Resûlullah (s.a.v), (vefat etmiş olan) Ebû Seleme’nin yanına girdi. Gözleri açık kalmıştı, onları kapattı. Sonra şöyle buyurdu: “Ruh çıkınca gözler onu izler. ” Tam bu sırada Ebû Seleme’nin aile fertlerinden bazıları bağıra–çağıra ağlamaya başladılar. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v); “Kendinize hayırdan başka bir şeyle dua etmeyin. Çünkü melekler dualarınıza âmin derler” buyurdu. Sonra şöyle dua etti: “Allah’ım! Ebû Seleme’yi bağışla. Derecesini hidâyete ermişler seviyesine yükselt! Geride bıraktıkları için de sen ona vekil ol! Ey âlemlerin Rabbı! Bizi de onu da bağışla!. Kabrini genişlet ve nurla doldur!”[193]

            عن أُمِّ سَلَمة رضيَ الله عنها قالت: قالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: إذَا حَضرْتُمُ المَرِيضَ، أَوِ المَيّتَ، فَقُولُوا خَيْراً، فَإنَّ المَلائِكَةَ يُؤَمِّنُونَ عَلَى مَا تَقُولُونَ  قالَتْ: فَلَمَّا مَاتَ أَبُو سَلَمَةَ، أَتيْتُ النَبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَقُلْتُ: يا رَسُولَ الله، إنَّ أَبَا سَلَمة قَدْ مَاتَ، قالَ: قُولي: اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي وَلَهُ، وَأَعْقِبْني مِنْهُ عُقبَى حَسَنَةً فقلتُ، فَأَعْقَبَني الله مَنْ هُوَ خَيْرٌ لي مِنْهُ: مُحَمَّداً صلى الله عليه وسلم

Ümmü Seleme (r.a)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Hasta veya ölünün başında bulunduğunuz zaman güzel sözler söyleyiniz. Zira melekler sizin dualarınıza âmin derler”. Ümmü Seleme dedi ki, Ebû Seleme vefat edince Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldim ve: Ey Allahın Resûlü! Ebû Seleme öldü, dedim. Bana şöyle buyurdu: “Allahım, beni ve onu bağışla! Ve bana ondan daha iyi birini nasip et!” diye Allah’a yalvar. ” Hz. Peygamber’in dediği gibi yaptım. Neticede Allah Teâlâ bana Ebû Seleme’den daha hayırlı olan Muhammed (s.a.v)’i eş olarak verdi.[194]

وعنها قالت: سمعتُ رسولَ الله صلى الله عليه وسلم يقول: مَا مِنْ عَبْدٍ تُصِيبُهُ مُصِيبَةٌ، فيقولُ: إنَّا لِلَّهِ وَإنَّا إلَيْهِ رَاجِعُونَ: اللَّهُمَّ أؤْجُرْنِي في مُصِيبَتي، وَاخْلِفْ لي خَيْراً مِنْهَا، إلاّ أَجَرَهُ الله تَعَالى في مُصِيبَتِهِ وَأَخْلَفَ لَه خَيْراً مِنْهَا قالت: فَلَمَّا تُوُفِّيَ أَبُو سَلَمَة، قلتُ كَما أَمَرَنِي رسولُ الله صلى الله عليه وسلم، فَأَخْلَفَ الله لي خَيْراً مِنْهُ رسولَ الله صَلى الله عليه وَسلم.

Yine Ümmü Seleme (r.a)’dan rivayet edildiğine göre şöyle dedi: Resûlullah (s.a.v)’i şöyle buyururken dinledim: “Herhangi bir kul sıkıntıya düşer de “Biz Allah’dan geldik, Allah’a döneceğiz. Allahım, başıma gelen musibetin ecrini ver ve bana bundan daha hayırlısını lutfet” diye dua ederse, Allah Teâlâ onu uğradığı sıkıntıdan dolayı mükâfatlandırır ve ona kaybettiğinden daha hayırlısını verir. ” Ümmü Seleme dedi ki, Ebû Seleme öldüğünde ben, Resûlullah (s.a.v)’in öğrettiği gibi dua ettim. Allah da bana Ebû Seleme’den daha hayırlısını, Resûlullah (s.a.v)’i verdi.[195] 

عن أُسامة بن زيدٍ رضي الله عنهما قال: أَرْسلَتْ إحْدى بَناتِ النَّبِي صلى الله عليه وسلم إلَيْهِ تَدْعُوهُ وَتُخْبِرُهُ أَنَّ صَبِيًّا لَها، أَوْ ابْناً، في المَوْتِ فقال للرَّسولِ: ارْجعْ إلَيْها، فَأَخْبِرْها أَنَّ لله تَعَالَى مَا أَخَذَ وَلَهُ ما أَعْطَى، وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِأَجَلٍ مُسَمَّىً، فَمُرْهَا، فَلْتَصْبِرْ وَلْتَحْتَسِبْ.

Üsâme İbni Zeyd (r.a)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah’ın kızlarından biri (Zeynep), Nebî (s.a.v)’e adam göndererek, çocuğunun (veya oğlunun) ölmek üzere olduğunu haber verdi. Resûlullah (s.a.v) haber getiren kimseye: ”Ona dön ve şunu bildir ki, alan da veren de Allah’tır. Onun katında her şeyin belli bir eceli vardır. Sabretsin ve ecrini Allah’tan beklesin” buyurdu.[196]

عنِ ابنِ عُمَرَ رضي الله عنهما: أَنَّ رسُولَ الله صلى الله عليه وسلم عاد سَعْدَ بنَ عُبَادَةَ، وَمَعَهُ عَبْدُ الرَّحْمنِ بْنُ عَوْفٍ، وَسَعْدُ بْنُ أَبي وَقَّاصٍ، وعَبْدُ الله بْنُ مَسْعُودٍ رضي الله عنهم، فَبَكَى رسولُ الله صلى الله عليه وسلم، فلمَّا رَأَى القوْمُ بُكاءَ رسولِ الله صلى الله عليه وسلم بَكَوْا، فقال: أَلا تَسْمَعُونَ؟ إنَّ الله لا يُعَذِّبُ بِدَمعِ العَيْنِ، وَلا بِحُزْنِ القَلْبِ، وَلكِنْ يُعَذّبُ بِهذَا أَوْ يَرْحَمُ (وَأَشَارَ إلى لِسَانِهِ).

İbni Ömer (r.a)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v), yanında Abdurrahman İbn Avf, Sa’d İbn Ebû Vakkâs ve Abdullah İbn Mes’ûd (Allah onlardan razı olsun) bulunduğu halde Sa’d İbn Ubâde’yi ziyaret etti. Durumunu görünce Resûlullah (s.a.v) ağladı. Onun ağladığını gören sahâbîler de ağlamaya başladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber:  “Bilmez misiniz, gerçekten Allah, gözyaşı ve kalbin elemi sebebiyle kişiye azap etmez. Fakat dilini işâret ederek bunun yüzünden azap eder veya bağışlar” buyurdu.[197] 

عن أُسَامَةَ بنِ زَيْدٍ رضي الله عنهما: أنَّ رسولَ الله صلى الله عليه وسلم، رُفعَ إليْهِ ابْنُ ابْنَتِهِ وهُوَ في الْمَوتِ، فَفَاضَتْ عَيْنَا رسُولِ الله صلى الله عليه وسلم فقال له سعدٌ: مَا هَذَا يَا رسولَ الله؟! قال هذِهِ رحمةٌ جَعَلَهَا الله تَعَالى في قُلوبِ عِبَادِهِ، وَإنَّما يَرْحَمُ الله مِنْ عِبَادِهِ الرُّحَمَاءَ.

Üsâme İbn Zeyd (r.a)’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v)’e, ölmek üzere olan kızının oğlunu verdikleri zaman, Peygamber’in gözleri doldu. Bunun üzerine Sa’d İbn Ubâde: Ey Allahın Resûlü! Bu ne haldir? dedi. Hz. Peygamber de: “Bu, Allah’ın, kullarının kalbine koyduğu acıma duygusu, rahmettir. Allah, ancak merhamet sahibi olan kullarına merhamet eder” buyurdu.[198]

عن أبي هُرَيْرَةَ رَضيَ الله عنه قال: قالَ رسولُ الله صلى الله عليه وسلم: مَنْ شَهِدَ الجِنَازَةَ حَتَّى يُصَلَّى عَلَيها، فَلَهُ قِيرَاطٌ، وَمَنْ شَهِدهَا حَتَّى تُدْفَنَ، فَلَهُ قِيرَاطَانِ قِيلَ: وَمَا القِيرَاطَانِ؟ قال: مِثْلُ الجَبَلَيْنِ العَظِيمَيْن.

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.v)şöyle buyurdu: “Kim bir cenazede, cenaze namazı kılınıncaya kadar bulunursa, bir kîrat, gömülünceye kadar kalırsa, iki kîrat sevap alır”. İki kîrat ne kadardır? diye sordular. Resûlullah (s.a.v); “İki büyük dağ kadar!” cevabını verdi.[199]

وعنه، أنَّ رسولَ الله صلى الله عليه وسلم قال: مَنِ اتَّبَعَ جِنَازَةَ مُسْلِمٍ إيمَاناً وَاحْتِسَاباً، وَكَانَ مَعَهُ حَتَّى يُصَلَّى عَلَيها وَيُفْرَغَ مِنْ دَفْنِها، فَإنَّهُ يَرْجِعُ مِنَ الأَجْرِ بِقِيرَاطَيْنِ كُلُّ قِيرَاطٍ مِثْلُ أُحُدٍ، وَمَنْ صلَّى عَلَيْهَا، ثم رَجَعَ قَبْلَ أَنْ تُدْفَنَ، فَإنَّهُ يَرجعُ بِقِيرَاطٍ.

Yine Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Kim, sevâbına inanarak, karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek bir müslüman cenazesi ile birlikte gider ve namazı kılınıp gömülünceye kadar beklerse, her biri Uhud dağı kadar olan iki kîrât sevapla döner. Kim de cenaze namazını kılar, defnolunmadan önce ayrılırsa bir kîrât sevapla döner. ”[200]

عن أُمِّ عَطِيّةَ رضيَ الله عنها قَالَتْ: نُهِينَا عَنِ اتِّبَاعِ الجَنَائِزِ، وَلم يُعْزَمْ عَلَيْنَا.

Ümmü Atıyye (r.a)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Biz hanımlar cenazeye iştirak etmekten men edildik. Fakat cenâze teşyii bize kesin olarak haram kılınmadı.[201]

عَنْ عَائشةَ رَضِيَ الله عَنها قَالَتْ: قالَ رسولُ الله صلى الله عليه وسلم: مَا مِنْ مَيِّتٍ يُصَلِّي عَليهِ أمَّةٌ مِنَ المُسْلِمِينَ يَبْلُغُونَ مائَةً كُلُّهُم يَشْفَعُونَ لَه إلاَّ شُفِّعُوا فِيهِ.

Âişe (r.a)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v)şöyle buyurdu: “Herhangi bir ölüye, sayıları yüzü bulan bir cemaat namaz kılar ve hepsi de ona şefaatçi olursa, onların bu duaları kabul olunur. ”[202]

عنِ ابن عباسٍ رضيَ الله عنهما قال: سَمِعْتُ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: مَا مِنْ رَجُلٍ مُسْلِمٍ يَمُوتُ، فَيَقُومُ عَلى جِنَازَتِهِ أَرْبَعُونَ رَجُلاً لاَ يُشْرِكُونَ بِاللّه شَيْئاً إلاَّ شَفَّعَهُمُ الله فِيهِ.

İbn Abbas (r.a)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v)’i şöyle buyururken dinledim dedi: “Bir müslüman ölür de cenaze namazını Allah’a şirk koşmamış kırk kişi kılarsa, Allah onların cenaze hakkındaki dualarını kabul eder. ”[203]

عن مَرْثَدِ بن عبدِ الله اليَزَنيِّ قال: كانَ مَالِكُ بنُ هُبَيْرَةَ رضي الله عنه إذا صلَّى عَلى الجِنَازَةِ، فَتَقَالَّ النَّاسَ عَلَيها، جَزَّأَهُمْ عَليها ثَلاثَةَ أَجْزَاءٍ، ثم قال: قالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: مَنْ صَلَّى عَليهِ ثَلاَثَةُ صُفُوفٍ، فَقَدْ أَوْجَبَ.

Mersed İbn Abdullah el–Yezenî’den rivayet edildiğine göre şöyle dedi: Mâlik İbn Hübeyre (r.a), cenaze namazı kılacağı zaman cemaatı az bulursa, onları üç saf hâlinde dizer sonra da şöyle derdi: Resûlullah (s.a.v), “Üç saf cemaatin cenaze namazını kıldığı kişi, cenneti hakeder” buyurdu.[204]

عن أبي هُرَيْرَةَ رَضِيَ الله عَنْهُ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم يقول: إذَا صَلَّيْتُمْ عَلَى المَيّتِ، فَأَخْلِصُوا لَهُ الدّعاءَ.

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre, “Resûlullah (s.a.v)’i şöyle buyururken dinledim” demiştir: “Cenaze namazı kıldığınız zaman, ölen kimseye ihlâsla dua ediniz!”[205]

عن أبي هُرَيْرَةَ رَضِيَ الله عَنْهُ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قال: أَسْرِعُوا بِالجِنَازَةِ، فَإنْ تَكُ صَالِحَةً، فَخَيْرٌ تُقَدِّمُونَهَا إلَيْهِ، وَإنْ تَكُ سِوَى ذلِكَ، فَشَرٌّ تَضعُونَهُ عَنْ رِقَابِكُم.

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Cenâzeyi süratli taşıyın. Eğer o iyi bir kişi ise, bu onun için bir hayırdır; onu bir an evvel kabirdeki hayır ve sevabına kavuşturmuş olursunuz. Yok eğer iyi bir kişi değilse, bu da bir şerdir; onu çabucak omuzlarınızdan atmış olursunuz. ”[206]

عن أبي سعيدٍ الخُدْرِيِّ رضي الله عنه قَالَ: كَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: إذا وُضِعَتِ الجِنَازَةُ، فَاحْتَمَلَهَا الرِّجَالُ عَلى أَعْنَاقِهِمْ، فَإنْ كَانَتْ صَالِحَةً، قَالَتْ: قَدِّمُوني، وَإنْ كَانَتْ غَيْرَ صَالِحَةٍ، قَالَتْ لأَهْلِهَا: يَا وَيْلَهَا أَيْنَ تَذْهَبُونَ بِهَا؟ يَسْمَعُ صَوْتَهَا كُلُّ شَيْءٍ إلاَّ الإنْسانَ، وَلَوْ سَمعَ الإنْسَانُ لَصَعِقَ.

Ebû Sa’îd el–Hudrî (r.a)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyururdu: “Ölü tabuta konup da erkekler onu omuzlarına aldıkları zaman, eğer o iyi bir kişi ise; “beni bir an önce yerime ulaştırınız!” der; eğer iyi biri değilse, “eyvah, beni bu tabut ile nereye götürüyorsunuz?” diye feryat eder. Ölünün bu seslenişini insanlardan başka her yaratık işitir. Şayet insan bu sözleri işitecek olsaydı, düşüp bayılırdı. ” [207]

 عن أبي هريرة رضي الله عنه، عن النبيِّ صلى الله عليه وسلم قال: نَفْسُ المُؤْمِنِ مُعَلَّقَةٌ بِدَيْنِهِ حَتَّى يُقْضَ عَنْه.

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Mü’minin ruhu, ödeninceye kadar borcuna bağlı kalır”[208]

عن حُصَيْنِ بن وَحْوَحٍ رضيَ الله عَنْهُ، أَنَّ طَلْحَةَ بنَ الْبَرَاءِ رَضِيَ الله عَنهُ مَرِضَ، فَأَتَاهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يَعُودُهُ فَقَالَ: إنِّي لا أُرى طَلْحَةَ إلاَّ قَدْ حَدَثَ فِيهِ المَوْتُ فآذِنُوني بِهِ وَعَجِّلُوا بِهِ، فَإنَّهُ لاَ يَنْبَغِي لجِيفَةِ مُسْلِمٍ أَنْ تُحْبَسَ بَيْنَ ظَهْرَانَيْ أَهْلِهِ.

Husayn İbn Vahvah (r.a)’den rivayet edildiğine göre Talha İbnü’l–Berâ İbni’l–Âzib (r.a) hastalanmıştı. Peygamber (s.a.v) onu ziyarete geldi. (Çıkarken) şöyle buyurdu: “Talha’ya ölümün yaklaştığını görüyorum. Ölecek olursa bana haber verin; techiz ve tekfini işinde elinizi çabuk tutun. Çünkü bir müslümanın cesedini ailesi yanında bekletmek uygun değildir. ”[209]

عن علي رَضيَ الله عنه قال: كُنَّا في جِنَازَةٍ في بَقِيعِ الْغَرْقَدِ فأتانا رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم فَقَعَدَ، وَقَعَدْنَا حَوْلَهُ وَمَعَهُ مِخصَرَةٌ فَنكَسَ وَجَعَلَ يَنْكُتُ بِمِخْصَرتِهِ، ثم قال: مَا مِنْكُمْ منْ أَحَدٍ إلاَّ وَقَدْ كُتبَ مَقْعَدُهُ مِنَ النَّارِ وَمَقْعَدُهُ مِنَ الجَنَّة فقالوا: يا رَسُولَ الله أَفَلا نَتَّكِلُ عَلى كِتَابِنَا؟ فقال: اعْمَلُوا، فَكُلٌّ مُيَسَّرٌ لِمَا خُلِقَ لَهُ.

Ali (r.a)’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Bakîü’l–ğarkad Kabristanı’nda bir cenazenin defni için bulunuyorduk. Derken Resûlullah (s.a.v) elinde baston olduğu halde yanımıza geldi, oturdu. Biz de çevresine oturduk. Başını eğdi ve bastonuyla yere bir şeyler çizmeye başladı. Sonra da şöyle buyurdu: “İçinizde, cennet veya cehennemdeki yeri önceden bilinmeyen kimse yoktur. ” Orada bulunanlar: Ey Allahın Resûlü! Biz akıbetimizi ezeldeki o yazıya havale edip ameli bırakalım mı? dediler. Hz. Peygamber: “ (Hayır) siz görevinizi yapmaya bakın. Herkes niçin yaratıldı ise onu kolayca elde eder” buyurdu.[210] 

عن أبي عَمْر وقيل: أبو عبد الله، وقيل: أبو لَيْلَى - عُثْمَانَ بنِ عَفَّانَ رضي الله عنه قال: كانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم إذا فَرَغ مِنْ دَفنِ المَيِّتِ وَقَفَ علَيهِ، وقال:اسْتَغْفِرُوا لِأخِيكُمْ وَسَلُوا لَهُ التَّثْبِيتَ، فَإنَّهُ الآنَ يُسْأَلُ.

Ebû Abdullah veya Ebû Leylâ künyeleriyle de bilinen Ebû Amr Osman İbn Affân (r.a)’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah (s.a.v) bir ölü defnedildikten sonra kabri başında durdu ve şöyle buyurdu: “Kardeşinizin bağışlanmasını isteyiniz ve Allah’tan ona başarılar dileyiniz. Çünkü o şu anda sorgulanmaktadır”.[211]

عن عمرِو بن العاص رضي الله عنه قال: إذا دَفنتمُوني، فأقِيمُوا حَوْلَ قَبرِي قَدْرَ مَا تُنحَرُ جَزورٌ، ويُقَسَّمُ لحْمُها حَتَّى أَسْتَأْنِسَ بِكم، وَأَعْلَمَ مَاذا أُرَاجِعُ بِهِ رُسُلَ رَبِّي

  Amr İbnül–Âs (r.a)’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Beni kabrime defnettiğiniz zaman, bir deve kesip etini parçalayacak kadar mezarımın başında bekleyin ki, sizin varlığınızla yeni hayatıma alışma imkânı bulayım ve Rabbimin elçilerine vereceğim cevapları hazırlayayım. ”[212]

عَنْ عَائِشَةَ رَضيَ الله عَنْهَا، أَنَّ رَجُلاً قال للنَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم: إنَّ أُمِّي افْتلُِتَتْ نَفْسُها وأُرَاهَا لَو تَكَلَّمَتْ، تَصَدَّقَتْ، فَهَل لَها أَجْرٌ إن تَصَدَّقْتُ عَنْهَا؟ قال: نَعَمٌْ

Âişe (r.a)’dan rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v)’e bir adam; Annem ansızın öldü. Öyle sanıyorum ki, şayet konuşabilseydi, sadaka verilmesini vasiyyet ederdi. Şimdi ben onun adına sadaka versem, sevabı ona ulaşır mı? diye sordu. Nebî (s.a.v) de: “Evet” buyurdu.[213]

عن أبي هرَيْرَةَ رضي الله عَنْهُ، أَنَّ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم قَالَ: إذا مَاتَ الإنسَانُ انْقَطَعَ عنه عَمَلُهُ إلاَّ مِنْ ثَلاثٍ: صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ، أَوْ عِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ، أَوْ وَلَدٍ صَالحٍ يَدْعُو لَه.

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “İnsan ölünce, şu üçü dışında bütün amellerinin sevabı kesilir: Sadaka–i câriye, kendisinden istifade edilen ilim, arkasından dua eden hayırlı evlat. ”[214]

عن أنسٍ رضي الله عنه قال: مَرُّوا بجِنَازَةٍ، فَأَثْنَوْا عَلَيْهَا خَيْراً، فقال النبيُّ صلى الله عليه وسلم: وَجَبَتْ. ثم مَرُّوا بِأُخْرَى، فَأَثْنَوْا عَليها شَرًّا، فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: وَجَبَتْ، فَقَالَ عُمَر بنُ الخَطَّابِ رَضِيَ الله عَنْهُ: ما وجَبَتْ؟ قَالَ: هَذا أَثْنَيْتُمْ عَلَيْهِ خَيراً، فَوَجَبَتْ لَهُ الجَنَّةُ، وهذا أَثنَيتُم عليه شَرًّا، فَوَجَبَتْ لَهُ النَّارُ، أَنتُم شُهَداءُ اللهِ في الأرضِ.

Enes (r.a) şöyle dedi: Hz. Peygamber, bazı sahâbîler ile birlikte bulunurlarken onların yanından bir cenaze geçti. Ashâptan bazıları o cenazeyi hayırla andı. Bunun üzerine Nebî (s.a.v): “Kesinleşti” buyurdu. Sonra bir cenaze daha geçti. Orada bulunanlar onu da kötülükle andılar. Resûl–i Ekrem (s.a.v) yine: “Kesinleşti” buyurdu. Bunun üzerine Ömer İbnu’l–Hattâb: Ne kesinleşti Ya Resûlallah? diye sordu. Peygamber (s.a.v) da şöyle buyurdu: “Şu önce geçen cenazeyi hayırla andınız; bu sebeple onun cennete girmesi kesinleşti. Bu berikini kötülükle andınız; onun da cehenneme girmesi kesinleşti. Çünkü siz (mü’minler), yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz. ”[215]

عن أبي الأسودِ قال: قَدِمْتُ المَدِينَةَ، فَجَلَسْتُ إلى عُمَرَ بنِ الخَطَّاب، رَضِيَ الله عَنْهُ، فَمَرَّتْ بِهِمْ جِنَازَةٌ، فَأُثني عَلى صَاحِبِها خَيْراً، فقال عُمَرُ: وَجَبَت، ثم مُرَّ بِأُخْرَى، فَأُثنِي على صَاحِبِها خَيراً، فَقَالَ عُمَرُ: وجَبَت، ثم مُرَّ بِالثَالِثَةِ، فَأُثنِي عَلى صَاحِبِها شَرا، فقَالَ عُمَرُ: وَجَبَتْ، قَالَ أَبُو الأَسْوَدِ: فَقُلْتُ: وما وجَبَتْ، يَا أَمِيرَ المُؤمِنِينَ؟ قال: قُلْتُ كما قَالَ النَّبِيّ صلى الله عليه وسلم: أَيُّمَا مُسلِم شَهِد لهُ أَربَعَةٌ بِخَيْر، أَدخَلَهُ الله الجَنَّة فَقُلنَا: وثَلاَثَةٌ؟ قال: وثَلاَثَةٌ فقُلْناَ: واثنَانِ؟ قال: واثنَانِ ثُمَّ لَمْ نَسْأَلْهُ عَنِ الواحِد.

Ebü’l–Esved’den rivayet edildiğine göre şöyle dedi: Medine’ye gelmiş Hz. Ömer’in yanında oturuyordum. Yanımızdan bir tabut geçti. İçindeki hayırla anıldı. Bunun üzerine Ömer; “kesinleşti” dedi. Sonra bir başka tabut daha geçti, onun içindeki de hayırla anıldı. Ömer yine “kesinleşti” dedi. Daha sonra üçüncü bir tabut geçti, onun içindeki kötülükle anıldı. Ömer yine; “kesinleşti” dedi. Bu defa ben kendisine: Ne kesinleşti, ey mü’minlerin emiri? dedim. Ömer şöyle cevap verdi: Ben, Resûlullah (s.a.v)’in buyurduğu gibi söyledim. O: “Herhangi bir müslüman hakkında dört kimse hayırla şahitlik ederse, Allah onu cennetine kor” buyurmuştu. Biz kendisine: Peki üç kişi şehâdet ederse? dedik. “Üç kişi şehâdet ederse de aynıdır” buyurdu. Biz; Ya iki kişi şâhitlik ederse? dedik. “İki kişi de şahitlik etse yine aynıdır” buyurdu. Artık bir kişinin şahitliğini de sormadık.[216]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Mehmet Zihni, Ni’met-i İslâm, İst. 1326, sh. 189-191, 217-220 Ö. Nasuhi BİLMEN, Büyük İslâm İlmihali,245-269 Mehmet ŞENER, T. D. V. İslâm Ansiklopedisi, “Cenaze” maddesi Nevevî, Riyazü’s-salihin Terceme ve Şerhi, Müt. M. Yaşar KANDEMİR, İ. L.  ÇAKAN, R. KÜÇÜK,Erkam yay., İst.,1997, IV/521-594; V/5-22 Vecdi AKYÜZ, Mukayeseli İbadetler İlmihali, İst., 1995, I/381-392; II/1-11 Heyet, Kur’an Yolu, Ankara, 2003, ilgili ayetlerin tefsiri Hayreddin KARAMAN, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, İst. 1982, I, 64-126.

 

 

XVI-                   CENNET EHLİNİN ÖZELLİKLERİ VE CENNET HAYATININ GÜZELLİKLERİ

Ömer ÖNEN

A-             I- Konunun Planı

A-Ana hatlarıyla  cennet kavramı?

B-Cennet ehlinin durumları

C-İnsanı cennete götürecek ameller nelerdir?

D-Kur’an’da cennet ehlinin özellikleri ile cennet hayatının güzellikleri nasıl anlatılıyor?

E-Hadisi şeriflerde cennet ve cennet ehli ile ilgili bilgiler

F-Konu İşlenirken Başlıca Dikkat Edilecek Hususlar:

1- Allah’a yürekten inanmış, bunu salih amel ve ibadetlerle beslemiş, olanlara ahirette verilecek ecir ve mükafatların sayısız ve sınırsız olduğu iyi işlenmeli.

2- Salih amel  ve ibadetlerimizi  sırf Allah rızası için yapmalıyız.

3-  Cennet ehlinin dünyadaki durumları.

4-  Kuran da cennet ehline vaad edilen nimetler.

5- Hadisi şeriflerde cennet ehlinin durumları ve Cennetteki yaşanılacak hayatla ilgili bilgiler

6- Müminlerin iman, salih amel, ibadet ve güzel ahlaklarına karşılık değişik şekilde vaad  edilen cennetler ve dereceleri.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya Cennet ehlinin özellikleri ve cennetteki hayatın güzellikleri ile başlanmalıdır. Sonra ilgili ayet ve hadislerle  cennet hayatı,insanı cennete götürecek  kamil  bir iman, salih bir amel, ibadet ve güzel ahlakla ilgili genişçe bilgi verilmelidir. Mümin olarak Allah’ın huzuruna varacaklar için, Allah içlerinde ebedi olarak kalacakları cennetleri onlara vaat  ettiğini; Allah’ın vaadinin  ise, şüphesiz gerçekleşmesinin kesin bir söz olduğu vurgulanmalıdır. Müminûn suresinin ilk on bir âyetinde  Firdevs cennetine girecek olan müminlerin özellikleri sıralanmaktadır. Bu nitelikler iyi vurgulanmalıdır.

Ayrıca  Furkân suresinin 63-75. âyetlerinde Allah’ın övgüsüne mazhar olan, «Rahman’ın kulları» olarak isimlendirilen ve cennete girecekleri bildirilen müminlerin şu özellikleri vurgulanmaktadır. Bunlar yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen, kendilerine laf atan cahillere uymayan, selam deyip geçen, gecelerini ibadetle geçiren, bizi cehennem azabından uzaklaştır diye dua eden, harcadıkları zaman ne israf eden ne de cimrilikte bulunan, harcamaları dengeli olan, Allah’tan başka ilahlara kulluk etmeyen, Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan, zina etmeyen, yalancı şahitlik yapmayan, faydasız ve boş şeyle karşılaştıkları zaman vakar ve hoşgörü ile geçip giden,  eş ve çocukları için hayır dua eden ve sabırlı olan kimseler olduğu ve bunların da Firdevs Cennetlerine varis olacakları bildirilmektedir. Bunlar üzerinde iyi durulmalıdır

C-             III- Konunun  Özet Sunumu

Cennet,Allah’ın Kuran’da müminlere bildirdiğinin de ötesinde, tahayyül dahi edilemeyecek, insanın düşünce sınırlarının çok üzerinde çok çeşitli özellik ve güzelliklere sahiptir. Cennette daha önce hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşer kalbinin hatırına getirmediği sayısız nimetler Allah’tan bir karşılık olmak üzere müminlere vaad edilmiştir.Allah’ın vaadi ise gerçektir. Allah’ın kendilerini cennetle müjdelediğini, imanları ve salih amellerinin  karşılığında bu müjdeye nail olacakları hatırlatılmalıdır. Kuran’da müminlerin melekler vasıtasıyla da cennetlerle müjdelenecekleri bildirilmektedir. Şüphesiz ki bu müjde, cenneti şiddetle arzulayan bir mümin için tarifsiz bir sevinçtir.

Allah’a samimi bir kalple iman edip, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan, Allah’ın ve peygamberimizin bildirdiği tüm emir ve tavsiyelerine titizlikle uyan ve yasaklarından da kaçınan; Kuran ahlakını yaşamak için gayret eden  kimseler cennet ehlidirler.  İnsan daima her şeyin en iyisini, en güzelini ve en mükemmelini ister Dünya hayatında iken insanın en çok arzu ettiği ve peşinden koştuğu halde tam olarak elde edemediği şeylerin tamamı ve onların daha da ötesinde olan nimetlerin Cennette hazır olduğunu mümin bilir ve buna göre hayat sürmeye çalışır. Kur’ân âyetlerine ve sahih hadislere bakıldığında, cennet nimetlerinin temel özellikleri genel olarak şöyle özetlenebilir:

1- Cennete lâyık bir şekilde rahat bir hayat 

2- Devamlı bir barış ve huzur ortamı

3- Manevî bir tatmin ve rıza makamı 

4- Cennet ehlinin hem ruh, hem de beden bakımından son derece güçlü ve kabiliyetli olmaları 

5- En büyük arzu ve hoşnut olunacak şey ise Yüce Allah’ı mekandan münezzeh olarak görmek ve onunla konuşma nimeti

6-Müminlerin iman, salih amel, ibadet ve güzel ahlaklarına karşılık değişik şekilde vaad  edilen cennetler ve dereceleri.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَالَّذِينَ صَبَرُواْ ابْتِغَاء وَجْهِ رَبِّهِمْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرّاً وَعَلاَنِيَةً وَيَدْرَؤُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ أُوْلَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ.  جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالمَلاَئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِم مِّن كُلِّ بَابٍ . سَلاَمٌ عَلَيْكُم بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ

Onlar, Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine vevverdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kallkaldıranıranlardır. İşte bunlar için dünya yurdunun iyi sonucu vardır.

Bu sonuç da Adn cennetleridir. Atalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlarla beraber oraya girerler. Melekler de her bir kapıdan yanlarına girerler (ve şöyle derler. “Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir! .[217]

مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَن بِالْغَيْبِ وَجَاء بِقَلْبٍ مُّنِيبٍ. ادْخُلُوهَا بِسَلَامٍ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ  لَهُم مَّا يَشَاؤُونَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدُ.

(O cennet) Rahmân’dan korkan ve O’na yönelmiş bir kalp ile gelen kimseler içindir.Oraya esenlikle girin. İşte bu, ebedilik günüdür.Orada kendileri için diledikleri her şey var dır . Katımızda fazlası da vardır.[218]

وَجَزَاهُم بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيراً.مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الاًرَائِكِ لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْساً ولا زَمْهَرِيراً .وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلاً . وَيُطَافُ عَلَيْهِم بِآنِيَةٍ مِّن فِضَّةٍ وَأَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَا . قَوَارِيرَ مِن فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْدِيراً .وَيُسْقَوْنَ فِيهَا كَأْساً كَانَ مِزَاجُهَا زَنجَبِيلاً . عَيْناً فِيهَا تُسَمَّى سَلْسَبِيلاً وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُّخَلَّدُونَ إِذَا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤاً مَّنثُوراً. وَإِذَا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيماً وَمُلْكاً كَبِيراً . عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ وَحُلُّوا أَسَاوِرَ مِن فِضَّةٍ وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَاباً طَهُوراً. إِنَّ هَذَا كَانَ لَكُمْ جَزَاء وَكَانَ سَعْيُكُم مَّشْكُوراً

Sabretmelerine karşılık da onları cennet ve ipek (ten giysiler) ile mükafatlandırır. Orada koltuklar üzerine kurulmuş olarak bulunurlar. Orada ne güneş (yakıcı sıcak) görürler, ne de dondurucu soğuk. Üzerlerine cennetin gölgeleri sarkmış, cennetin meyveleri (kolayca alınacak şekilde) yakınlaştırılarak hazırlanmıştır. Etraflarında gümüş kaplar, şeffaf kadehler dolaştırılır. Gümüşten billur kaplar ki, onları (ihtiyaca göre) ölçüp düzenlemişlerdir. Orada kendilerine, katkısı zencefil olan içecekle dolu bir kâseden içirilir. Orada bir pınar ki ona “selsebil” adı verilir.

Çevrelerinde, gördüğünde saçılmış inciler sanacağın, hep aynı gençlik ve güzellikte kalacak hizmetçiler dolaşır. Orada, (sonsuz) nimetler ve büyük bir mülk (hükümranlık) görürsün. Üstlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüş bileziklerle süsleneceklerdir. Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecektir. Onlara şöyle denecektir : «Şüphesiz bu sizin için bir mükafattır.Çalışma ve çabanız makbul görülmüştür. »[219]      

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır:  Bakara,2/25, Kehf, 18/31-31 ; Saffat, 37/43-49; Duhan, 44/51-57;  19/60-61; Furkan, 25/75-76; Zümer,39/74,  Hicr, 15/46, Tevbe, 9/20-22;Yunus, 10/9-10; Hac, 22/23-24;; Fatır,35/32-35; Yasin, 36/55-59; Sad,38/49-54 ; Fussilet, 41/30-32; Ahkaf,46/13-14; Zariyat, 51/15-19; Vakıa;56/10-40; Fussilet, 41/30-32; Ahkaf,46/13-14; Zariyat,51/15-19; Vakıa,56/10-40; Haşr,59/20, Müddessir,74/38-41; Mürselat,77/41-44

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.)

عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ  صلعم : قَالَ اللّهُ تَعالى: أعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصّالِحِينَ، مَاَ عَيْنٌ رَأتْ،  وََ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وََ خَطَرَ عَلى قَلْبِ بَشَرٍ. قَال أبُو هُريْرَةَ اِقْرَءُوا إنْ شِئْتُمْ: فََسَتَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِىَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أعْيُنٍ.

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer hadisler ise şunlardır: Müslim, Sünnet, 23, (4740), Buhari, Bed’ül-Halk, 8.(IV,88); Tirmizi, Sünnet, 23 ; (4740); Tirmizî, Cehennem 10, (2603); Müslim, İman 310, (187) 

Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: (Resulullah (S.A.V.): "Allah Teala hazretleri: “salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen  nimetler hazırladım. Diye buyurmaktadır. Ebu Hureyre ilaveten dediki: "Dilerseniz şu ayet-i kerimeyi okuyunuz. »  “.Hiç kimse Yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilmez. "[220]

عن سهل بن سعد رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ صلعم : إنَّ أهْلَ الْجَنَّةِ لَيَتَرَاءَوْنَ أهْلَ الْغُرفِ كَمَا تَتَراءَوْنَ الْكَوْكَبَ فيِ السَّمَاءِ.

Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Cennet ehli, gurfelerde kalanları seyrederler, tıpkı gökteki yıldızları seyretmeniz gibi."[221]

وعن ابى سعيد رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ  صلعم : إنَّ أهْلَ الْجَنّةِ لَيَتَراءَوْنَ أهْلَ الْغُرَفِ كَمَا تَترَاءَوْنَ الْكَوْكَبَ الدُّرِّىَّ الْغَابِرَ في الاُفُقِ مِنَ الْمَشْرِقِ اِلىَ الْمَغْرِبِ لِتَفَاضُلِ مَا بَيْنَهُمْ. قَالُوا: يَا رَسُولَ اللّهِ، تِلْكَ مَنَازِلُ الاَنْبِيَاءِ لآ يَبْلُغُهَا غَيْرُهُمْ. قَالَ: بَلَى وَالّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، رِجَالٌ آمَنُوا بِاللّهِ وَصَدّقُوا الْمُرسَلِينَ.  

Ebu Said (radıyallahu anh.) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Cennet ehli gurfelerde kalanları (ehl-i guraf) görürler. Tıpkı, ufukta doğudan batıya giden inci gibi parlak yıldızları gördüğünüz gibi. Aralarındaki fazilet farkı, (gurfe ehlini) böyle yukarıda gösterir."Bunun üzerine Ashab: "Ey Allah'ın Resulü! Bu söylediğiniz, peygamberlerin makamı olmalı, başkaları oraya ulaşamamalı!" dedi. Ancak peygamberimiz (A.S.) : "Hayır! Ruhumu kudret elinde tutan Zat'a yemin olsun ki ! Gurfelerde kalanlar (peygamberler değiller), Allah'a inanıp peygamberleri tasdik eden  kimselerdir"  buyurdular. "[222]

Hadis, cennet ehlinin derece itibariyle birbirlerinden farklı olduğunu belirtmektedir. Öyle ki derecesi üstün olanlara yüce menzilleri vardır. Bunlar, tıpkı yıldızlar gibi  parlak görüleceklerdir. Guraf, gurfenin cem'idir. Gurfe ise oda demektir. Ancak, Kur'an-ı Kerim ve hadislerde  bir kısım  cennetliklerin mazhar olacağı  hususi bir mertebeyi ifade eder. Furkan (75. ayet), Zümer (20. ayet) ve Ankebut (58.ayet) surelerinde kendilerine gurfe verileceklerin vasıfları belirtilir. Hadis,bu mertebeye Allah'a iman edip, peygamberleri tasdik edenlerin ulaşacağını ifade etmektedir.

Tirmizînin rivayetinde  Resulullah,

 اِنَّ في الْجَنَّةِ لَغُرفاً تُرَى ظُهُورُهَا مِنْ بُطُونِهَا وَبُطُونُهَا مِن ظُهُورِهَا

"Cennette gurfeler vardır. Dışları içlerinden, içleri de dışlarından görünür"  buyurur. Bir bedevi  bunların kimlere ait olduğunu sorunca Peygamberimiz :

هِىَ لِمَنْ أطاَبَ الْكََلاَ مَ وَادَامَ الصِّيَامَ وَصَلّى بِاللّيْلِ وَالنّاسُ نِيَامٌُ   

"Bunlar, tatlı sözlü olan, oruca devam eden ve herkes uyurken gece namaz kılan kimseler içindir."[223]   buyurdu.   İbnu Hacer,: "Gurfelerde kalacak olanlar, cennete ilk safhada girecek olanlardır. Bunlar, ikinci safhada gireceklerden farklıdırlar." Bunların Muhammed ümmeti olduğunu belirtir.

F-               VI- Yararlanılacak Bazı Kaynaklar

Elmalı, Hak Dini Kuran Dili;

DİB, Kur’an Yolu ve benzeri tefsirlerin konuyla ilgili ayetleri,

Türkiye Diyanet Vakfı  İslam Ansiklopedisi, Cennet  Maddesi C.7/374-3,

Abdüllatif Ahmed AŞUR: Kur’an ve Sünnete göre Cennet Nimetleri: (Trc. İsmail Kaya), Uysal Kitabevi, Konya-1993;

Suphi SALİH: Ölümden Sonra Diriliş, “Ayet ve Hadislerle Cennet-Cehennem” (Trc. Şerafeddin Gölcük), Kayıhan Yayınevi, İstanbul-1976, 2. baskı,1981,

Cavit Sunar, Kıyamet, Cennet, Cehennem Kılıç Kitapevi, İstanbul-1979.,

Osman Cilacı, İlahi Dinlerde Cennet İnancı: (Mukayeseli Bir Araştırma), İstanbul.

Mehmed ÖTEN : Cennetin Yolları: “Mü'mini Cennete Götüren Kırk Haslet”, Denizkuşları Matbaası, Konya-1973.

 

 

XVII-              CİHAD KAVRAMI VE CİHADIN ÇEŞİTLERİ

Dr. Muhlis AKAR

A-             I- Konunun Plânı

A-Cihad kavramı ve Tanımı

B-Cihad’ın Çeşitleri ve Vasıtaları

1.Nefse Karşı Cihad

2 Şeytana Karşı Cihad

3.Düşmana Karşı Cihad

4.Sözle yapılan cihâd

5.Malla Yapılan Cihad

6.Canla Yapılan Cihad

7.İlimle Yapılan Cihad    

       D-Cihadla Kıtal Arasındaki Fark

       E- Cihad- Tebliğ ilişkisi

       F-Değelendirme Ve Sonuç 

B-              II- Konunun Açılımı Ve İşlenişi

 Konuya cihad kavramı açıklanarak başlanır. Daha sonra ilgili âyet ve hadislerle cihadın çeşitleri anlatılır. Bu arada cihad ile kıtal kavramları arasındaki önemli farka değinilir. Vaazın akışı içerisinde günümüz açısından cihadın en önemli şeklinin, İslam’ın yaşanması, yaşatılması ve insanlara doğru bir şekilde ulaştırılıp öğretilmesi olduğunun özellikle altı çizilir.. Vaazın sonuna doğru genel bir değerlendirme yapılarak konunun anlatımı tamamlanır.

C-             III- Konunun özet sunumu

Sözlükte; gayret etmek, bir işi yapabilmek için bütün imkanları kullanmak anlamına gelen “cihâd” kavramı; Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde; dini öğrenmeyi, öğretmeği, dini tebliğ etmeyi, dinin emir ve yasaklarına uymayı, haram ve günahlara karşı nefis ile mücadele etmeyi, İslam’ın bilinmesi, tanınması, yaşanması ve yücelmesi için çalışmayı ifade ettiği gibi,  Allah yolunda Müslümanlara savaş açan İslam düşmanlarıyla cihad etmeği de ifade eder. “Allah yolunda hakkıyla cihad edin” [224] âyeti bütün bunları kapsar.

İslâm bilginleri cihadı farklı yönleriyle şöyle tanımlamışlardır: Cihad; “Hak dine davet etme faaliyetidir”[225], “Şeytana ve nefsin kötü arzularına karşı verilen savaştr[226], “Düşman karşısındaki savunmada bütün gücünü kullanmaktır” [227] , Allah’a kulluk etmek, Allah ve Resulünün koyduğu ölçüleri  insanlara tebliğ etmek, ülkesini her türlü tehlikeye ve saldırıya karşı savunmaktır.[228]   

Kısaca cihad, iman edip sâlih ameller işlemek, İslam'ı öğrenmek ve öğretmek, fitne ve fesadı önlemek, güven ve huzuru sağlamak, İslam toplumunun ve tüm insanlığın yararına olacak bilimsel çalışmalar yapmak, ticari ve ekonomik faaliyetlerde bulunmak, İslâm’ı öğrenmek, yaşamak başkalarına öğretmek, iyiliklerin yayılıp, kötülüklerin ortadan kalkması için çalışmak, nefsi kötülüklerden ve haramlardan alıkoymak, nefsin kötü arzularına ve şeytana karşı mücadele etmek ve gerektiğinde saldırgan düşmana karşı ülkesini, vatanını, maddi ve manevi değerlerini korumaktır.  

Yukarıda verilen tanımlara dikkat edildiğinde görülecektir ki, İslâm’da cihadın; nefis terbiyesinden, toplumsal görev ve sorumlulukların yerine getirilmesine kadar çok farklı yönleri vardır. Cihadın en son şekli olan savaş ise, ancak zorunlu hallerde başvurulabilecek bir yöntemdir ve Kur’an’da “kıtal” kelimesiyle ifade edilmektedir. Sevgili peygamberimiz: Ey İnsanlar, düşmanla savaşmak üzere karşı karşıya gelmeyi temenni etmeyiniz. Allah’tan, sizi savaştan korumasını isteyiniz.  Düşmanla karşılaşınca da   sabrediniz [229] buyurmuşlardır.

Cihâd üç kısma ayrılır:

1) Sözle yapılan cihâd: “kâfirlere boyun eğme ve Kur’an ile onlara karşı büyük cihadda bulun”[230] âyeti bunun delilidir. Kur’an’ı ve ahkâmını öğrenmek, öğretmek ve İslâmı herkese anlatmak bu tür bir cihaddır.

2) Îman edip sâlih ameller işleyerek, kendini günah olan söz, fiil ve davranışlardan alıkoyarak nefis ile cihad: “Kim (nefsiyle) cihâd ederse o ancak kendisi için cihâd etmiş olur.”[231] âyeti bunun delilidir.

3) Mal ve can ile Allah yolunda cihâd: Bu, İslâm’a ve Müslümanlara saldıranlara karşı malı ve canı ile fiilen savaşmak şeklinde olur. “Gerek hafif gerekse ağır (silahlarla) hep birlikte savaşa çıkın. Mallarınızla ve canlarınızla Allah yoluna cihâd edin..” [232] âyeti bunun delilidir. İslâm; savaşı ancak saldırı olunca müdafa olarak meşrû görür.

Peygamber (s.a.v) “müşriklerle elinizle ve dillerinizle cihâd edin”[233], “Mücâhid nefsiyle savaşandır”[234] hadisleriyle sözlü, fiili ve nefisle yapılan cihada işaret etmiştir.  

O halde  bir Müslüman, dininin emir ve yasaklarını öğrenip ona göre yaşamakla, öğrendiklerini başkalarına öğretmekle, iyiliği emredip kötülükten sakındırmakla, İslâm'ı tebliğe çalışmakla ve gerek nefsine ve gerekse dış düşmanlara karşı mücadele vermekle hep cihad etmiş olmaktadır.

Görüldüğü gibi İslâm, "cihad"ı savaştan ibaret görerek dar kalıplara sıkıştırmamış, sınır ve boyutlarını çok geniş tutmuştur. İlahî gerçekleri insanlara anlatmayı, bu uğurda çile çekmeyi, yeri geldiğinde zalimin yüzüne haksızlığını açıkça dile getirmeyi de cihad saymıştır. Öte yandan ilmen insanlara faydalı olmayı; mal ile Allah'ın dinine destek sağlamayı; hakkı, iyiliği ve güzelliği tavsiye etmeyi İslâm'ın en üstün ibadetlerinin başında gelen cihadın şümûlüne almıştır. Böylece hiç kimsenin bir bahaneyle bu faziletten mahrum kalmamasını sağlamıştır. Cihadla ilgili âyet ve hadislere bakıldığında, cihad kelimesiyle amaçlananın, sadece savaş olmadığı, aksine bunların pek çoğunda cihadla kastedilenin hayatın her safhasıyla ilgili iyilikleri gerçekleştirmek için gayret etme, çalışma ve kötülüklerle mücadele olduğu görülecektir.

Şüphesiz günümüz açısından cihadın en önemli şekli, İslam’ı insanlara doğru bir şekilde ulaştırmaktır. İnanıp inanmamak, kabul edip etmemek kişilerin kendilerinin bileceği bir şeydir. Kur’an-ı Kerim’de tebliğden ve imandan söz eden âyetlerden bu husus apaçık anlaşılmaktadır.

D-             IV- Konu işlenirken başvurulabilecek bazı ayetler

يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ

 “Ey peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihat et ve onlara karşı çetin ol...”[235] anlamındaki âyette Peygambere emredilen münafıklarla savaş, "kıtâl" anlamında savaş değildir.[236] Âyetteki cihâd kavramı; münafıklarla hak uğrunda dil ile mücadele etmek, İslam gerçeği ile ilgili delilleri anlatmak, fitne ve fesatlarına engel olmak[237] anlamındadır.

Furkân suresinin,

 فَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَجَاهِدْهُم بِهِ جِهَادًا كَبِيراً

ا Öyleyse kafirlere itaat etme, onlara karşı Kur’an’la büyük bir cihad yap!”[238] bu âyetinde kâfirlere karşı Kur’an’la büyük bir cihadın yapılmasının emredilmesi[239], cihadın özellikle fikrî boyutuna vurgu yapmaktadır. Demek ki asıl büyük cihad, fikrî planda yapılacak olan cihaddır. Allah’ın rızasını kazanmak için çalışanlara, ona ulaştıracak yolların gösterileceğini vadeden ayette[240] gösterilen bu çabaların da cihad olarak nitelendirilmesi de çok dikkat çekicidir.

Cihâdın "harb, gazâ ve kıtâl" anlamında fiilî bir savaş şeklinde uygulanabilmesi için meşru bir savaşın olması gerekir. Savaş ise ancak saldırı olduğu zaman meşru olur.

وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ    

"Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın…"[241]

و قاَتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كافَّّةً كَما يُقاَ ِتلُونَكُمْ كافَّةً

"Sizinle top yekun savaştıkları gibi siz de müşriklerle top yekun savaşın"[242] anlamındaki âyetler ve benzerleri bunun delilidir.

وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ  

 "Allah uğrunda hakkıyla cihat edin…"[243] anlamındaki âyetlerde geçen "Allah yolunda cihâd" emri, hem İslam düşmanlarıyla meşru bir harp çıktığında savaş araç gereçleriyle fiilen savaşmayı hem İslam'ın hükümlerini bizzat uygulamayı, nefsi kötülüklerden ve haramlardan alıkoymayı, hem de İslam'ın bilinmesi, yücelmesi ve hükümlerinin uygulanması için gösterilen sözlü, ekonomik ve her türlü çabayı ifade eder.

Not;  Bu konuda geniş bilgi için şu âyetlere de bakılabilir: Bakara, 2/190, 193,208, 218, 244;  Nisâ, 4/76,84,90, 95,96,114; Enfâl, 8/39,74,61;Tevbe, 9/ 12, 36,73; Hac, 22/39-40; Hucûrât, 49/9-10; Tahrîm, 66/9;

E-              V- Konu işlenirken başvurulabilecek bazı hadisler

المُجَاهِدُ مَنْ جاَهَدَ نَفْسَهُ

"Mücâhid, nefsi ile mücadele eden kimsedir"[244]

جاَهِدُوا الْمُشْرِكِينَ بِاَمْوَالِكُمْ وَ اَنْفُسِكُمْ وَ اَلْسِنَتِكُمْ

"Müşrikler ile mallarınız, canlarınız ve dilleriniz ile cihat edin"[245]

عَنْ عائشةَ عنها قالتْ ياَ رسولَ اللهِ نَرَى الْجِهادَ اَفْضَلَ اْلعَمَلِ اَفَلا نُجاهِدُ قال لَكُنَّ اَفْضَلُ اْلِجهاَدِ حَجُّ مَبْرُورٌ 

"Hz. Aişe, ey Allah'ın elçisi! Biz amellerin en fazîletlisinin cihat olduğunu görüyoruz. Biz cihat yapmayalım mı? diye sorar. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Cihâdın en fazîletlisi makbul bir hacdır" buyurur.[246]

Şu hadis de anne-babaya hizmetin cihat olduğunu ifade etmektedir:

عن عبد الله ابن عَمْرو قالَ جاءَ رَجُلٌ اِلى النَّبِىِّ يَسْتأْذِنُهُ فِي الْجِهاَدِ فَقالَ اَلَكَ وَالِدانِ قالَ نَعَمْ قالَ فَفِيهِماَ فَجاهِدْ

Abdullah ibn Amr anlatıyor: Bir sahâbî Hz. Peygambere geldi ve ondan cihâda (savaşa) katılmak için izin istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona, "Annen-baban var mı" diye sordu, Adamın "evet" demesi üzerine, "Sen onlara hizmet ederek cihâd et" buyurdu.[247]

فمَنْ جاهَدَهُمْ بِيَدِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ وَ مَنْ جاهَدَهُمْ بِلِساَنِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ وَ مَنْ جاهَدَهُمْ بِقْلِبِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ وَ لَيْسَ وَراءَ ذالِكَ مِنَ اِلايماَنِ حَبَّةُ خَرْدَلٍ

" … Kim, (emredilmedikleri şeyleri yapanlar ve yapmadıkları şeyleri söyleyenler ile) eliyle cihat ederse o mümindir, kim onlarla diliyle cihat ederse mümindir, kim onlarla kalbi ile cihat ederse mümindir, bunun dışında hardal tanesi kadar iman yoktur"[248] anlamındaki hadis İslam'ı tebliğ etmenin, hakkı ve doğruyu söylemenin ve anlatmanın  da en büyük cihat olduğunu ifade etmektedir:

ياَ اَيَّهاَ االنَّاسُ لا تَتَمَنَّوْا لِقاَءَ العَدُوِّوَاسْألوُا اللهَ العَافِيةَ

"Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz, Allah'tan sağlık isteyiniz…"[249] anlamındaki hadis ile barış teşvik edilmektedir, çünkü İslam'da barış, esastır.  Savaş; ancak barış, huzur ve güveni sağlamak, fitne, fesat ve zulmü durdurmak; iman ve ibadet etme, dini anlatma, seyahat etme, mülk edinme ve benzeri temel hakların ihlalini; vatana, mala, cana, ırza ve mukaddes değerlere yapılan saldırıları önlemek ve yok etmek için en son çare olarak meşru olur.

اُمِرْتُ اَنْ اُقاتِلَ النَّاسَ حَتىَّ يَشْهَدُوا اَنْ لا اِلَهَ اِلاَّ اللهُ  وَ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ

"Ben, Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah'ın kulu ve elçisidir diye şahadet edilinceye kadar savaşmakla emrolundum"[250] anlamındaki hadisler ve benzerleri, Müslümanlara hayat hakkı tanımayan, onlara saldıran ve savaş açan müşriklerle ilgilidir.[251] Bu noktada müşriklerle müşrik olmayan fakat aynı konumda olan kafirler arasında da bir fark yoktur.

اِنَّ الْمُؤْمِنَ يُجاهِدُ بِسَيْفِهِ وَ لِساَنِهِ 

"Mümin, kılıcı ve dili ile cihad eder" [252]

مَنْ قاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْياَ فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللهِ 

"Kim Allah'ın kelimesinin yücelmesi için savaşırsa o, Allah yolundadır"[253]

جاَهِدُوا الْمُشْرِكِينَ بِاَمْوَالِكُمْ وَ اَنْفُسِكُمْ وَ اَلْسِنَتِكُمْ

"Müşrikler ile mallarınız, canlarınız ve dilleriniz ile cihat edin"[254]

F-               VI- Yaralanılabilecek diğer bazı kaynaklar

1.Ahmet Özel, Cihâd, DİA, VII, 528, İstanbul, 1993.  

2.Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslam, s. 939, İslam Mecmuası Yay. İstanbul, 1986.

3. Bûtî, Ramazan, el-Cihâd fî’l-İslâm,Dâru’l-Fikri, Beyrut, 1993.

4.Şibay, Halim Sabit, Cihâd, İslam Ansiklopedisi, III, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1977.

5.Kurtubî, Muhammed b.Ahmed, el-Câmi' Li Ahkâmi'l-Kur'ân, XIII, 365, Beyrut, tarihsiz.

6.Beydâvî, IV, 450; Hâzin, IV; 450.

7.Nesefî,  Abdullah b. Ahmed, Medâriku't-Tenzîl ve Hakâiku't-Te'vîl, IV, 450, (Mecmûatü'n Mine't-Tefâsîr içinde)  baskı yeri ve tarihi yok.

8.Altuntaş Halil,  İslam'da Din Hürriyetinin Temelleri, s. 58-72, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2001

 

 

XVIII-         CUMA GÜNÜ VE CUMA NAMAZI

Dr. Mehmet CANBULAT

A-             I- Konunun Plânı

         A- Cuma Kavramı

         B- Cuma Gününün Kısaca Tarihçesi

         C- Cuma Gününün Anlam ve Önemi

         D- Cuma Namazı Öncesi Hazırlıklar

         E- Cuma Namazı Kimlere Farzdır?                 

         F- Cuma Namazı Yükümlülüğünü Düşüren Mazeretler              

         G- Cuma Günü Yapılması Sakıncalı Olanlar

         H- Cuma Namazının Fazileti

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya Cuma kavramı açıklanarak başlanır. Daha sonra Cuma gününün kısaca tarihçesi anlatılarak devam edilir. İlgili ayet ve hadisler ışığında, Cuma gününün anlam ve önemi ile Cuma namazı öncesi yapılması gereken hazırlıkların neler olduğu, Cuma namazının kimlere farz olduğu, hangi mazeretlerin Cuma namazı yükümlülüğünü düşürdüğü ve Cuma günü hangi şeylerin yapılmasının yasaklandığı hususları anlatılır. Ayrıca, Cuma namazının fazileti hakkında bilgi verilerek cemaatin Cuma namazı konusunda duyarlı olması teşvik edilir. Vaazın sonuna doğru genel bir değerlendirme yapılır ve cuma namazını kılmanın önemi bir kez daha vurgulanır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Cuma, İslâmiyet’te büyük değer verilen haftalık toplu ibadetin yapıldığı gün ve o gün ifa edilen ibadetin (namazın) adıdır. İslâm’dan önce haftanın altıncı gününe arûbe denirdi. Bu günün Cuma adını alması bilhassa toplantı günü olmasından kaynaklanmaktadır. Aynı adı taşıyan surede  “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır”[255] buyurulması, Cuma namazının farz kılınmadan önce de günün bu adla anıldığına  ve toplantı günü olduğuna işaret etmektedir. Hadis-i şeriflerden anlaşıldığına göre Cuma, haftalık ibadet günü olarak daha önce Yahudi ve Hıristiyanlar için tayin ve takdir edilmiş, fakat onlar bu konuda ayrılığa düşerek Yahudiler cumartesiyi, Hıristiyanlar pazarı haftalık toplantı ve ibadet günü olarak benimsemişler, Allah da Cuma gününü Müslümanlara nasip etmiş, onları bu konuda hakka ulaşmaya muvaffak kılmıştır. Böylece İslâm’da haftalık toplu ibadet günü olarak Cuma günü seçilmiş, bu günün bir bayram olduğu birçok rivayette açıkça belirtilmiştir.

Sahip olduğu özelliklerden dolayı gerek fert gerekse toplum olarak Müslümanlar açısından büyük önem taşıyan Cuma gününde, farz olan Cuma namazının dışında boy abdesti almak (bazı alimlere göre farzdır), bıyıkları kısaltma, tırnak kesme vb. bedeni temizlikleri yapmak, güzel ve temiz elbise giymek, güzel koku sürümek, camiye erken gitmek, Hz. Peygamber’e salâtü selam getirmek gibi hususların yerine getirilmesi sünnet kabul edilmiştir. Bir müslümanın Cuma namazı ile yükümlü olabilmesi için erkek, hür, mukim (dinen yolcu sayılmayan) ve mazeretsiz olması şarttır. Cuma günü imam minbere çıkıp iç ezanın okunmasından itibaren namaz kılınıncaya kadar alışveriş ve benzeri bir dünya işiyle meşgul olmak, Cuma günü namaz vakti girdikten sonra yolculuğa çıkmak gibi bazı hususların yapılması yasaklanmıştır. Hadis-i şeriflerde Cuma günü gerekli temizliği yaptıktan sonra camiye gidip hutbe dinleyen  ve namazı kılan kimsenin  o gün ile daha önceki Cuma arasında işlemiş olduğu günahların affedileceği haber verilmiş, bu günü önemsemeden üç Cuma namazı terk eden kimsenin kalbinin mühürleneceği bildirilmiştir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ

“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.”[256]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ أبي هُرَيرَةَ، رَضِيَ الله عَنْهُ، قالَ: قالَ رسولُ الله صلى الله عليه وسلم: خَيْرُ يَوْمٍ طَلَعَ عَلَيْهِ الشَّمْسُ يَوْمُ الجُمُعَةِ: فِيهِ خُلِقَ آدَم، وَفِيهِ أُدْخِلَ الجَنَّةَ، وَفِيهِ أُخْرِجَ مِنْهَا.

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Üzerine güneş doğan en hayırlı gün cuma günüdür. Âdem o gün yaratıldı, o gün cennete konuldu ve yine o gün cennetten çıkarıldı. ”[257]

وَعَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: مَنْ تَوَضَّأَ فأَحْسَنَ الوُضُوءَ ثمَّ أَتَى الجُمُعَةَ، فاسْتَمَعَ وَأَنْصَتَ، غُفِرَ لَهُ مَا بَيْنَه وَبَينَ الجُمُعَةِ وَزِيَادَةُ ثَلاثَةِ أَيَّامٍ، وَمَنْ مَسَّ الحَصَى، فَقَدْ لَغاَ.

Yine Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Bir kimse güzelce abdest alarak cuma namazına gelir, hutbeyi ses çıkarmadan dinlerse, iki cuma arasındaki ve fazla olarak üç günlük daha günahları bağışlanır. Kim hutbe okunurken çakıl taşlarıyla oynarsa, boş ve mânasız bir iş yapmış olur. ”[258]

وَعَنْهُ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قالَ: الصَّلَوَاتُ الخَمْسُ وَالجُمُعَةُ إلى الجُمُعَةِ، وَرَمَضَانُ إلى رَمَضَانَ، مُكَفِّرَاتٌ ما بَيْنَهُنَّ إذا اجْتُنِبَتِ الكَبَائِرُ.

Yine Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Büyük günahlardan kaçınıldığı sürece, beş vakit namaz ile iki cuma ve iki ramazan, aralarında geçen günahlara keffaret olur. ”[259]

وَعَنْهُ وعَنِ ابنِ عُمَرَ، رَضِيَ الله عَنْهُمْ، أَنَّهُما سَمِعَا رسولَ صلى الله عليه وسلم يقولُ عَلى أَعْوَادِ مِنْبَرِهِ: لَيَنْتَهِيَنَّ أَقْوَامٌ عَنْ وَدْعِهِمُ الجُمُعَاتِ، أَوْ لَيَخْتِمَنَّ اللهُ عَلى قُلُوبِهِمْ، ثُمَّ لَيَكُونُنَّ مِنَ الغَافِلِينَ.

Ebû Hüreyre ile İbn Ömer (r.a)’den rivayet edildiğine göre bu iki sahâbî Resûlullah (s.a.v)’in minber üzerinde şöyle buyurduğunu duymuşlardır: “Bazı kimseler cuma namazlarını terketmekten ya vazgeçerler veya Allah Teâlâ onların kalplerini mühürler de gafillerden olurlar. ”[260]

َعَنِ ابنِ عُمَرَ رَضِيَ الله عَنْهُمَا، أنَّ رَسولَ الله صلى الله عليه وسلم قالَ: إذا جَاءَ أَحَدُكُمُ الجُمُعَةَ، فَلْيَغْتَسِلْ.

İbn Ömer (r.a)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Biriniz cuma namazına gideceği zaman boy abdesti alsın. ”[261]

عن أبي سعيدٍ الخُدْرِيِّ، رَضِيَ الله عَنْهُ، أَنَّ رسولَ الله صلى الله عليه وسلم قَالَ: غُسْلُ يَوْمِ الجُمُعَةِ وَاجِبٌ عَلى كُلِّ مُحْتَلِمٍ.

Ebû Saîd el–Hudrî (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Her bâliğ olan kimseye cuma günü boy abdesti almak gereklidir. ”[262]

َعَنْ سَمُرةَ، رَضِيَ الله عَنْهُ قالَ: قالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: مَنْ تَوَضَّأَ يَوْمَ الجُمُعَةِ، فَبِها ونِعْمَتْ، وَمَنِ اغْتَسَلَ فَالْغُسْلُ أَفْضَلُ.

Semüre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Her kim cuma günü abdest alırsa ne iyi eder; hele boy abdesti alırsa, o daha iyidir. ”[263]

َعَنْ سَلْمَانَ، رَضِيَ الله عَنْهُ، قالَ: قالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: لا يَغْتَسِلُ رَجُلٌ يَوْمَ الجُمُعَةِ، وَيَتَطَهَّرُ ما اسْتَطَاعَ مِنْ طُهْرٍ، وَيَدَّهِنُ مِنْ دُهْنِهِ، أَو يَمَسُّ مِن طِيبِ بَيْتِهِ، ثمَّ يَخْرُجُ فَلا يُفَرِّقُ بَيْنَ اثنَيْنِ، ثمَّ يُصَلِّي مَا كُتِبَ لَهُ، ثمَّ يُنْصِتُ إذا تكَلَّمَ الإمَامُ، إلاَّ غُفِرَ لَهُ ما بَيْنَهُ وَبَيْنَ الجُمُعَةِ الأخْرَى.

 Selmân (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Bir kimse cuma günü boy abdesti alarak elinden geldiğince temizlenir, saçını sakalını yağlayıp tarar veya evindeki güzel kokudan süründükten sonra câmiye gider, fakat orada yan yana oturan iki kimsenin arasını açmaz, sonra Allah Teâlâ’nın kendisine takdir ettiği kadar namaz kılar, daha sonra sesini çıkarmadan imamı dinlerse, o cumadan öteki cumaya kadar olan günahları bağışlanır. ”[264]

عَنْ أَبِي هُرَيرَةَ، رَضِيَ الله عَنْهُ، أَنَّ رسولَ الله صلى الله عليه وسلم قالَ: مَنِ اغْتَسَلَ يَوْمَ الجُمُعَةِ غُسْلَ الجَنَابَةِ، ثُمَّ رَاحَ في السَّاعَةِ الأُولَى، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ بَدَنَةً، وَمَنْ رَاحَ في السَّاعَةِ الثَّانِيَةِ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ بَقَرَةً، وَمَنْ رَاحَ في السّاعَةِ الثّالِثَةِ، فَكَأنَّمَا قَرَّبَ كَبْشاً أَقرَنَ، وَمَنْ رَاحَ في السّاعَةِ الرّابِعَةِ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ دَجَاجَةً، وَمَنْ رَاحَ في السَّاعَة الخَامِسَةِ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ بَيْضَةً، فَإذا خَرَجَ الإمامُ حَضَرَتِ المَلائِكَةُ يَسْتَمِعُونَ الذِّكْرَ.

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Bir kimse cuma günü cünüplükten temizleniyormuş gibi boy abdesti aldıktan sonra erkenden cuma namazına giderse bir deve kurban etmiş gibi sevap kazanır. İkinci saatte giderse bir inek, üçüncü saatte giderse boynuzlu bir koç kurban etmiş gibi sevap kazanır. Dördüncü saatte giderse bir tavuk, beşinci saatte giderse bir yumurta sadaka vermiş gibi sevap elde eder. İmam minbere çıkınca melekler hutbeyi dinlemek üzere topluluğun arasına katılır. ”[265]

وَعَنْهُ: أنَّ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم ذكرَ يَوْمَ الجُمُعَةِ، فَقَالَ: فِيهِ سَاعَةٌ لاَ يُوَافِقُهَا عَبْدٌ مُسْلِمٌ،وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي يَسْأَلُ الله شَيْئاً، إلاَّ أَعْطَاهُ إيَّاه وَأَشارَ بِيَدِهِ يقَلِّلُهَا.

Yine Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) cuma gününden söz ederek şöyle buyurdu: “Cuma gününde bir zaman vardır ki, şayet bir müslüman namaz kılarken o vakte rastlar da Allah’tan bir şey isterse, Allah ona dileğini mutlaka verir. ” Resûl–i Ekrem o zamanın pek kısa olduğunu eliyle gösterdi.[266]

َعَنْ أبي بُردَةَ بنِ أبي مُوسَى الأشعَرِيِّ، رَضِيَ الله عَنْهُ، قَالَ: قَالَ عَبْدُ الله بن عُمَرَ رضيَ الله عَنْهُمَا: أَسَمِعْتَ أَبَاكَ يُحَدِّثُ عَن رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم فى شأن ساعة الجمُعَةِ؟ قَالَ: قلتُ: نعمْ، سَمِعْتُهُ يَقُولُ: سمِعْتُ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: هِي مَا بَيْنَ أنْ يَجلِسَ الإمامُ إلى أنْ تُقْضَى الصَّلاةُ.

Ebû Bürde İbni Ebû Mûsâ el–Eş`arî (r.a) şöyle dedi: Birgün Abdullah İbni Ömer bana: Cuma günü duaların kabul edildiği zaman hakkında babanın Resûlullah (s.a.v)’den bir hadis rivayet ettiğini duydun mu? diye sordu. Ben de: Evet, duydum. Babam, Resûlullah (s.a.v)’i şöyle buyururken işittiğini söyledi: “O vakit, imamın minbere oturduğu andan namazın kılındığı zamana kadar olan süre içindedir. ”[267]

َعَنْ أَوسِ بنِ أَوسٍ، رَضِيَ الله عَنْهُ، قَالَ: قَال رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: إنَّ مِنْ أَفضلِ أيَامِكُمْ يَوْمَ الجُمُعَةِ، فَأَكْثِرُوا عَليَّ مِنَ الصَّلاةِ فِيهِ، فَإنَّ صَلاَتَكمْ مَعْرُوضَةٌ عَلَيَّ.

Evs İbni Evs (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Günlerinizin en faziletlisi cuma günüdür. Bu sebeple o gün bana çokca salâtü selâm getiriniz; zira sizin salâtü selâmlarınız bana sunulur. ”[268]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1. Mehmet Zihni, Ni’met-i İslâm, İst. 1316, s. 535-536

2. Ö. Nasuhi BİLMEN, Büyük İslâm İlmihali, İst., sh.160-166

3. Hayreddin KARAMAN, T. D. V. İslâm Ansiklopedisi, “Cuma” maddesi

4. Hayreddin KARAMAN, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, İst. 1988, I, 11-42

5. Nevevî, Riyazü’s-salihin Terceme ve Şerhi, Müt. M. Yaşar KANDEMİR, İ. L.  ÇAKAN, R. KÜÇÜK, Erkam yay., İst.,1997, V/363-383

6. Vecdi AKYÜZ, Mukayeseli İbadetler İlmihali, İst., 1995, I/381-392; II,1-11

7. Komisyon, Kur’an Yolu,  D.İ.B, Yay., Ankara, 2003 (ilgili ayetlerin tefsiri).

8. Mustafa FAYDA, T. D. V. İslâm Ansiklopedisi, “Arûbe” maddesi.

 

 

XIX-                   ÇEVRE BİLİNCİ

Burhan ERKUŞ

A-             I- Konunun Plânı

A-Çevre Kavramı

  1. B-Kainatın Bir düzen İçinde Yaratılması ve Ekolojik Denge

C-Dinimizin Çevre İle İlgili Öğretileri

  1. D-Çevre temizliği

E-Ağacı ve Yeşili Koruma İle İlgili Dinimizin Emir ve Tavsiyeler

B-              II- Konunun Açılımı Ve İşlenişi

Konuya çevre kavramı açıklanarak başlanır. Çevrenin, sadece halk arasında algılandığı şekliyle anlaşılmaması gerektiğini ortaya koyacak bilgilere yer verilir. Daha sonra, içinde bulunduğumuz çevrenin, Yüce Allah tarafından bir denge ve düzen içinde yaratıldığı ve bu düzen ve dengenin insanların yanlış tutum ve davranışlarına bağlı olarak insanların ve diğer canlıların aleyhine değişikliğe uğradığı ve bu olumsuz gelişmelerin günümüzde tehlike boyutuna ulaştığı hatırlatılır ve konuya ilişkin ayet ve hadislere yer verilerek kısaca açıklamaları yapılır. Daha sonra dinimizin çevre ile ilgili ayet ve hadislerde yer alan öğretilere değinilip, Peygamberimizin konuya ilişkin örnek uygulamalarına yer verilir. Bundan sonra, çevre bilinci ya da sorumluluğu sadece temizlik açısından özellikle ağaç ve yeşilin korunması özelinde ele alınır. Son olarak da, canlı ve cansız varlıklarıyla çevrenin bize birer emanet olduğu, bu emaneti iyi kullanmadığımız takdirde, en ince ayrıntının bile gündeme geleceği ilahi mahkemede çevreye karşı yanlış tutum ve davranışlarımızdan hesaba çekileceğimiz hatırlatılarak vaaz bitirilir.  

C-             III. Konunun Özet Sunumu

"Çevre"; canlıların içinde yaşadığı ortamdır. Bu ortamı, hava, su, toprak, bitki, hayvan, sıcaklık, soğukluk gibi  canlı ve cansız varlıklar oluşturur.  Bundan dolayı çevreyi; “canlıların yaşayıp gelişmesini sağlayan ve onları sürekli olarak etkileri altında bulunduran fiziksel, kimyasal ve biyolojik faktörlerin bütünlüğüdür” şeklinde tanımlamak mümkündür[269]. Başka bir ifade ile çevre; insanla birlikte tüm canlı varlıkları, cansız varlıkları, canlı varlıkların eylemlerini etkileyen ya da etkileyebilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik, toplumsal nitelikteki tüm etkenleri kapsamaktadır[270].

Yüce Allah, insanın da içinde bulunduğu tabiatı canlı ve cansız varlıklarıyla birlikte  bir düzen ve denge içinde yaratmıştır. Bu düzen, yer yüzündeki canlıların yaşantılarını sürdürebilmesi için en ideali olup, herhangi bir eksikliği ve aksaklığı söz konusu değildir. Ancak, insanların tutum ve davranışlarından dolayı, genel anlamda eko sisteminde bozulma ve kirlenme meydana gelmiştir. Bu duruma Kura’n-ı Kerim’de dikkat çekilmiştir. Günümüzde, erozyon gerçeği, hava, su ve denizlerin kirlenmesi, bunların sonucu olarak da asit yağmurlarının yağması, iklim değişikliği gibi küresel çevre kirliliği ve sorunları bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Halbuki Cenab-ı Allah, insanı diğer canlılardan ayrı olarak düşünme melekesi vermiş ve bu sayede insan, diğer canlı ve cansız varlıkları idare edip onlardan yararlanma imkanına sahip olmuştur. Bundan dolayı, yaratana şükretmek, sorumluluk duygusu içinde hareket etmek zorundadır. Ancak günümüzde insanın çevreye karşı sorumluluk bilincini önemli ölçüde yerine getirdiğini söylememiz zordur.

Çevre sorumluluğu içinde temizliğin önemli bir yeri vardır. O halde kendimize hizmet eden  caddelerin, sokakların, parkların, ormanların, akarsuların, göllerin, denizlerin, kısacası doğal çevrenin temiz tutulması ve korunmasıyla ilgilenmeliyiz. Nitekim günümüzde, bazı insanların dinlenme ve piknik yeri olarak kullandıkları yeşil alan, ormanlık, ağaçlık veya park yerlerine, yiyecek ve piknik atıklarını bıraktıklarını ve bazı yerleri de tuvalet gibi kullanarak kirlettiklerini üzüntü ile müşahede etmekteyiz.

Bu dünyada istifademize sunulan şeyleri, kendi ihtiyacımız ölçüsünde kullanarak israfa sapmamakta çevre bilinci içinde yer almaktadır. Zira İsrafa gidersek, ekolojik dengenin bozulmasına sebep oluruz. Ekolojik dengenin bozulması ise, tabiatta sağlıksız bir ortamın oluşmasını bu da canlıların hayatlarını dengeli bir şekilde sürdürememesi soncunu doğurur. Örneğin av yapan bir kişinin, ihtiyacı olmadığı halde av hayvanlarını öldürmesi, ağaçlardan yakacak olarak yararlanan kişilerin genç ağaçları, ihtiyacından fazla bir şekilde kesip yerine yenilerini dikmemesi, ekolojik dengenin bozulması demektir. Doğal ortamı tehdit eden kimyasal maddelerin tedbirsizce doğaya atılması ayrı bir aşırılıktır.

Genel anlamda çevreyi, özelde ağaç ve yeşillikleri koruyup temiz tutmak, bunun için her türlü tedbiri alıp üzerimize düşeni yerine getirmek, hem insani hem de dini görevimizdir. Zira çevreyi kirletmek, sadece çevreye karşı işlenmiş bir kötülük değil, aynı zamanda aynı ortamı paylaşan diğer canlı ve cansız varlıklara karşı işlenmiş bir suçtur.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

اِنَّا كُلَّ شَىْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ   

"Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır" (Kamer, 54/49),

  ظَهَرَ الْفَسَادُ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِى النَّاسِ لِيُذيقَهُمْ بَعْضَ الَّذى عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“İnsanların kendi işledikleri kötülükler sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Yanlıştan dönmeleri için Allah yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır (Rum, 30/41).

إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ

“Şüphesiz Allah tövbe edenleri sever, temizlenenleri de sever" (Bakara, 2/222)

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

الطُّهوُرُ شَطْرُ اﻻِيماَنِ

“Temizlik, îmanın yarısıdır”[271] anlamındaki hadisinde beden, elbise, mekan ve gıda temizliğini kastetmiş, temizliğe önem vermeyen kişilerin adeta imanının yarım olacağını vurgulamıştır.

عُرِضَتْ عَلَىَّ أَعْمَالُ أُمَّتِى حَسَنُهَا وَسَيِّئُهَا فَوَجَدْتُ فِى مَحَاسِنِ أَعْمَالِهَا الأَذَى يُمَاطُ عَنِ الطَّرِيقِ وَوَجَدْتُ فِى مَسَاوِى أَعْمَالِهَا النُّخَاعَةَ تَكُونُ فِى الْمَسْجِدِ لاَ تُدْفَنُ.

Ümmetimin iyi ve kötü bütün amelleri bana arz edilip gösterildi. İyi amelleri arasında, yoldan atılmış olan “eza”yı gördüm. Kötü amelleri arasında ise yere gömülmemiş tükürük de vardı” [272].

Bu hadiste Hz. Peygamber, çevre temizliği ya da çevrenin kirletilmesi konusunda en ufak bir ayrıntının bile iyilik ya da kötülük olarak hesap gününde karşımıza çıkacağına vurgu yapmaktadır

اِتَّقُوا اللَّعَّانَيْنِ قَالُوا وَمَا اللَّعَّانَانِ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ « الَّذِى يَتَخَلَّى فِى طَرِيقِ النَّاسِ أَوْ فِى ظِلِّهِمْ

“Lânet edilen  iki şeyden sakının!" buyurdular. Ashab, “Lanet edilen iki şey nedir?” diye sordular. Hz. Peygamber de, “İnsanların yolu ve gölgelendikleri yeri hela olarak kullanmaktır” [273] buyurdu.

Günümüzde, insanların dinlenme ve piknik yeri olarak kullandıkları yeşil alan, ormanlık, ağaçlık veya park yerlerine, yiyecek ve piknik atıklarını bıraktıklarını ve bazı yerleri de tuvalet gibi kullanarak kirlettiklerini görünce; Hz. Peygamber’in asırlar önce yaptığı bu uyarının ne kadar önemli olduğunu görmekteyiz.

 وَتُمِيطُ اَﻷذَى عَنِ الطَّرِيقِ صَدَقَةٌ".  

(İnsanlara) eziyet verici bir şeyi yoldan kaldırman sadakadır.”[274]  buyurmuştur.Bu hadiste yapılması istenen “eziyet veren şeylerin giderilmesi” ifadesinin kapsamı gayet geniştir. Yoldaki bir dikenden, evdeki bacadan çıkan kirlere; hayvan gübrelerinden atılan her türlü çöpe; arabanın eksozundan gürültüsüne; bağırarak konuşmadan kavgaya; kötü görünümlü olmadan edebe aykırı giyime kadar, maddi ve manevi hoşa gitmeyen rahatsız eden her şeyi kapsamaktadır.

Hz. Peygamber, kuşların yuvalarının bozulmamasını, yumurta veya yavrularının alınmamasını istemiştir. Anneleri gördüğü halde, yuvalarından kuş yavrularını alarak yanına gelen bir kişiye Hz. Peygamber;

 ضَعْهُنَّ عَنْكَ فَوَضَعْتُهُنَّ، وَأبَتْ أمُّهُنَّ إلاَّ لُزُومَهُنَّ

“Onları aldığın yere götürerek annelerinin bıraktığı şekilde (yuvalarına) koy”[275] buyurmuştur. Çünkü yavruları yuvasından alırken anneleri bunu görüyor ve yuvanın üzerinde dönüyordu. Hz. Peygamberin bu emri üzerine yavruları alan kişi, onları geri götürüp yuvalarına koymuştur.

Hz. Peygamber Medîne ve Mekke Çevresini haram bölge ilen etmiştir. Hz. Peygamberin konuya ilişkin hadisleri şu şekildedir:

الْمَدِينَةُ حَرَمٌ ، مِنْ كَذَا إِلَى كَذَا ، لاَ يُقْطَعُ شَجَرُهَا ، وَلاَ يُحْدَثُ فِيهَا حَدَثٌ ، مَنْ أَحْدَثَ حَدَثًا فَعَلَيْهِ لَعْنَةُ اللَّهِ وَالْمَلاَئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ »

“Medîne, şuradan şuraya kadar haremdir. Bu sahanın ağacı kesilmez,burada bida’t çıkarılmaz. Kim bu Medine haremi içinde bida’t ortaya koyarsa, Allah2ın meleklerin ve bütün insanların laneti o kimse üzerine olsun ” [276],

لاَ يُعْضَدُ عِضَاهُهَا ، وَلاَ يُنَفَّرُ صَيْدُهَا ، وَلاَ تَحِلُّ لُقَطَتُهَا إِلاَّ لِمُنْشِدٍ ، وَلاَ يُخْتَلَى خَلاَهَا  

“(Mekke’nin) dikenli ağacı kesilmez, av hayvanı ürkütülmez, yitik ilan ediciden başkası tarafından alınıp kaldırılamaz, yeşil otu koparılamaz.”[277].

Zira, Kabe’ye Mescidi Haram; Mekke ve Medîne’ye iki haram anlamında Haremeyn denilmektedir. 

Görülüyor ki Peygamberimiz, yeşil alanları korumayı, ağaç dikimini yaygınlaştırmayı İslâmi ve insanî bir görev olarak göstermiş ve bu konuyla ilgili olarak:

إِنْ قَامَتِ السَّاعَةُ وَبِيَدِ أَحَدِكُمْ فَسِيلَةٌ فَإِنِ اسْتَطَاعَ أَنْ لاَ يَقُومَ حَتَّى يَغْرِسَهَا فَلْيَفْعَلْ   

Kıyâmet kopmaya başladığında, birinizin elinde bir ağaç fidanı bulunsa, kıyâmet kopmadan onu dikmeye gücü yeterse, hemen diksin”[278]

مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَغْرِسُ غَرْسًا ، أَوْ يَزْرَعُ زَرْعًا ، فَيَأْكُلُ مِنْهُ طَيْرٌ أَوْ إِنْسَانٌ أَوْ بَهِيمَةٌ ، إِلاَّ كَانَ لَهُ بِهِ صَدَقَةٌ   

“Bir Müslüman bir ağaç diker veya bir bitki ekerse, ondan kuş, insan veya hayvan yerse, bu onun için sadaka olur[279]  buyurmuştur.

المسلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ  

“Müslüman Müslümanın elinden, dilinden güvende olduğu kimsedir”[280] buyurmaktadır. Çevreyi kirleten, doğal zenginlikleri fütursuzca kullanan bir kimse, dolaylı olarak diğer insanlara zarar vermektedir. Dolayısı ile hadiste belirtilen güven sıfatını zedelemektedir.

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1-Necmettin Çepel, Doğa Çevre Ekoloji ve İnsanlığın Ekoloji Sorunları, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1992.

2-Ruşen Keleş, Can Hamamcı, Çevrebilim, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2002.

3-Kamer, 54/49; Rahman,55/7,8; Mülk, 67/3-4; Hicr, 15/19, 21; Rum, 30/41; Â’raf, 7/11;  Müddessir, 74/4; Bakara, 2/222; Enfal, 8/11;Tâha, 20/81; İsrâ, 17/27; Enam, 6/99; Ra’d, 13/4; Mü’minun, 23/19: Kehf, 18/49 ayetlerinin tefsiri.

 

 

XX-                        ÇOCUKLARA KARŞI GÖREVLERİMİZ

Rüstem BEŞLER

A-             I- Konunun Planı:

1-Çocuğun tanımı. Kısaca insan hayatının dönemleri.

2-Bebeklik dönemi vazifeler.(İsim verme – emzirme vb.)

3-Çocukluk dönemi vazifeler

4-Büluğ dönemi ve ötesi dini ve örfi sorumluluklarımız.

5-Çocuklara karşı görevlerimiz  de temel strateji nedir.

6-Çocuk  eğitiminde ebeveynin örnek olmasının önemi.

7-Çocukları yaşatmak gerekir. Öldürmeğe teşebbüs Müslümanlık dışıdır.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Çocukluk kavramı ele alınarak, fiziki ve ruhsal yapısından kısaca söz edildikten sonra, özellikle anne babalara düşen önemli görevler sıralanır.

Çocuğa güzel anlam ve çağrışım içeren kolay söylenebilen isim verilmesi,

Öncelikle çocuğun bir canlı olarak cenin halindeyken ve doğduktan sonra yaşama hakkına saygı duyulması gereği, ile kız ve erkek ayrımına başvurmanın ve bunu zulüm derecesinde çocuklara yansıtmanın sakıncaları ve dinimizin bu konudaki hassasiyeti,

Çocuklara helalinden yedirip içirilmek suretiyle, sağlıklı gelişmelerinin sağlanması, giyim kuşamlarının ve barınmalarının sağlanması ve onların sokağa terk edilmeden insana yakışır bir şekilde hayat sürmelerinin temini,

Onlara karşı şımartmamak kaydıyla sevgi ve şefkatle davranılması,

Aralarında ayrım yapmadan  eşitlikle muamelede bulunulması,

Eğitimleriyle yakından ilgilenilmesi,

Özellikle küçük yaşta, hafızalarını güçlü olduğu dönemlerde dua ve Kur’an okuma gibi namaza esas olan din eğitimini geciktirmeden titizlikle sağlanması,

İyi arkadaşlar edinme konusunda kendilerine yardımcı olunması,

Çevresine , devletine ve milletine karşı dürüst ve sadık bir fert olması konusunda bilinçlendirilmesi ,

Temel insanlık ve ahlak ilkelerini refleks haline getirmesi için özel ilgi ve gayret gösterilmesi,

Ebeveynin dünya ve ahiret saadeti açısından çocuğun “sadaka-i cariye” oluşu,

Çocuklara daima hayır duada bulunmanın önemi, gibi konular üzerinde durulur.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Çocuk Allah’ın  insana lütfettiği en güzel nimetlerden biridir. Bu nimet büyüklüğü nispetinde de aynı zamanda bir sorumluluk ve külfettir. Önemli derecede imtihan vesilesidir. Bir insanın dünya ve Âhiret hayatını çok yakından ilgilendiren önemli bir konudur. Dünya hayatında gurur ve övgü vesilesi olabildiği gibi utanç kaynağı da olabilir. Ahiret hayatı için sadaka-ı cariye olarak sevap ve  huzur vesilesi olurken,  azaba  da vesile olabilir. Bu ve benzeri olumlu   ve olumsuzlukları   ayıran çizgi eğitimdir.Çocukluğundan itibaren rüştüne erene kadar, anne ve babalar helal rızık vererek, iyi örnek olarak, eğitimleri için her türlü fedakarlığı yaparak onları geleceğe hazırlamalı; böylece onların uhrevi  geleceğimiz açısından nimet vesilesi  olmasına çalışmalıyız.

  Bu amaçla, Ayeti kerimede belirtildiği gibi temel hedefimiz onları “ateşten esirgemek” olmalıdır. Bunun yolu dünya ve ahiretini dengede tutacak şekilde yetişmesini sağlamaktır. Bir canlı olarak nefsine; bir evlat olarak anne-babasına, akraba ve komşusuna ; bir insan olarak insanlara, kul olarak Allah’a  , fert olarak devletine, milletine karşı görevlerini bilen ve yerine getiren  dengeli, tutarlı, uyumlu, dürüst ve ahlaklı bir insan olarak yetiştirilmesi çocuğun hakkı ve anne-babaların ise görevidir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

 يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا قُوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْليكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun“ [281]  

Çocuğun söylenenleri eksiksiz anlayıp tam olarak cevap verebilir hale gelmesinden   daha önce , çocuk  konuşmaya başladığı andan itibaren en azından namazda okuyacağı sûreler, duâlar, namazın rükünleri, gibi önemli konuları öğrenmesi ve dinin direği olan  namaz için hazır hale gelmiş olması, namazla ilgili farz vâcip, sünnet her çeşit bilgileri öğrenmesi gerekir.

Dal küçükken eğilir ve: Müslüman evladının öncelikle eğilmesi, alıştırılması gereken şey namazdır.Âile reisini   terbiyeden sorumlu tutan Kur'ân-ı Kerîm, âile fertlerine bilhassa namazın emredilmesi üzerinde durur.[282]

Çocuk Öldürme Yasağı:

Çocukların korunması hususundaki Kur'anî  tahdid ve tedbirlerden biri de çocuk öldürme yasağıdır.  Eski  çağlardan beri bütün dünyada  çeşitli şekillerde mevcut olan bu meş'um gelenek, câhiliyye devri Araplarında da yaygın şekilde mevcuttu. Kur'an-ı Kerim bu   müessif uygulamaya birçok kereler deyinir.Kurân-ı Kerim, câhiliyye devri Araplarında mevcut çocuk öldürme âdetine de  yer verir. [283]

Erkek ve kız her iki cinsten çocukları "fakirlik" korkusuyla öldürtüp, kızları da "ar" düşüncesiyle diri diri toprağa gömdüren bu geleneğin İslam'ın ilk tebliğ edildiği günlere  kadar canlı ve de yaygın bir şekilde geldiğini gösteren pek çok rivayet mevcuttur.    

Şu ayet-i kerimede en büyük haramlar sayılırken, çocuk öldürme,  üçüncü sırada gösterilmiştir.[284]

Çocuk öldürenlerin büyük hüsrana uğrayacakları haber verilir.[285]

Kadın ve erkeklerle yapılan bey'atlarda çocuk öldürmeme şartı konur.[286]

Kurân-ı Kerim, öldürme yasağını  sıkça tekrar etmiştir. Gerek yukarıda kaydettiklerimiz ve gerekse "Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman" mealindeki [287]   ayeti ile iki ayrı yerde geçen ve         "Fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin, sizi de, onları da rızıklandıran biziz" [288]     ayetlerinde Firavunlarca "mü'minleri zayıf kılmak" için işlendiği bildirilen bu cinayetlerin "fakirlik korkusu" kılıfına  büründürülmüş şekliyle mü' minler tarafından benimsenebileceğine işaret edilmekte ve bu tuzağa düşülmemesi için "fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin" emri tekrar edilmektedir.

D-             IV- Konu  İşlenirken Başvurulabilecek Bazı  Ayetler

Bakara 2/ 233, En’âm  6/140 ,  Tâhâ 20/123,  Nahl 16/90, Hucurat,  49/9, Mâide, 5/8  Kehf, 18/46,   En’âm  6 /151    

E-              V- Konu  İşlenirken  Başvurulabilecek Bazı  Hadisler ..

وعن أبى هريرة رضى اللّهُ عنهُ قال: قال رسولُ اللّهِ مَامِنْ مَوْلوُدٍ إﻻَّ يوُلَدُ علَى الِفطْرةِ ثُمَّ يَقُولُ اِقْرُؤا)فِطرَةَ اللّهِ الَّتِى فطَرَ النّاسَ علَيْهَا( فأبَواهُ يُهَوِّدَانِهِ أوْ يُنَصِّرَانِهِ أوْ يُمجّسَانِهِ كَمَا تُنْتَجُ البَهيمةُ بَهِيمةً جَمْعاَءَ هلْ تُحسونَ فيهَا من جَدْعاءَ حتَّى تكونُوا أنتم تجدعُونَهَا. قَالُوا يا رسُولَ اللّهِ: أفَرأيْتَ من يَمُوتُ صَغِيراً؟ قَالَ: اللّهُ أعْلَمُ بِمَا كَانُوا عَامِلِينَ أخرجه الستةُ النسائىّ، وهذا لفظُ الشيخين، وللباقينَ بنحوِهِ.وفي أخرى مَامِنْ مَوْلُودٍ يُولدُ إلاَّ وَهُوَ عَلى هذِهِ الملَّةِ حتَّى يُبِينَ عنه لسانُهُ .

         Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor; Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Her çocuk fıtrat üzerine doğar" buyurdu ve sonra da "Şu ayeti okuyun" dedi: "Allah'ın yaratılışta verdiği fıtrat" (Rum, 30). Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözünü şöyle tamamladı: "Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir. Tıpkı hayvanın doğurunca, azaları tam olarak yavru doğurması gibi. Siz kesmezden önce, kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız?" Dinleyenler: "Ey Allah'ın Resûlu, küçükken ölenler hakkında ne dersiniz (cennetlik mi, cehennemlik mi?) diye sordular. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı verdi: "(Yaşasalardı) nasıl bir amel işleyeceklerdi Allah daha iyi bilir." [289]

 وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال:قال رسولُ اللّه :لَا َ تَدْعُوا عَلى أنْفُسِكُمْ، وََلَا تَدْعُوا عَل أولاََْدِكُمْ، وَلَاَ تَدْعُوا عَلى خَدَمِكُمْ، وَلَا تَدْعُوا عَلى أمْوَالِكُمْ لاََ تُوَافِقُ مِنَ اللّهِ سَاعَةَ نَيْلٍ فِيهَا عَطَاءٌ، فَيَسْتَجِيبَ لَكُمْ 

Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor): "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Nefislerinizin aleyhine dua etmeyin, çocuklarınızın aleyhine de dua etmeyin, hizmetçilerinizin aleyhine de dua etmeyin. Mallarınızın aleyhine de dua etmeyin. Ola ki, Allah'ın duaları kabul ettiği saate rast gelir de, istediğiniz kabul ediliverir."  [290]

 أنَّ رَسولُ اللّهِ سُئِلَ عَنْ ذلِكَ فقَالَ: إذَا عَرَفَ يَمِينَهُ مِنْ شِمَالِهِ فَمُرُوهُ بِالصَّلوةِ

ِ  "Resûlullah'a bundan (namazın çocuğa ne zaman emredileceğinden) sorulmuştu: "Çocuk sağını solundan ayırmasını bildi mi ona namazı emredin" buyurdu." [291]

  عن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: دَخَلْنَا مَعَ رَسُولِ اللّهِ  عَلى أبِى سَيْفٍ الْقَيْنِ، وَكَانَ ظِئْراً  إبْرَاهِيمَ بْنِ رَسُولِ اللّه فَأخَذَ رَسُولُ اللّهِ  إبْنَهُ فَقَبَّلَهُ وَشَمَّهُ. ثُمَّ دَخَلْنَا عَلَيْهِ بَعْدَ ذلِكَ، وَإبْرَاهِيمُ يَجُودُ بِنَفْسِهِ، فَجَعَلَتْ عَيْنَا رَسُولِ اللّهِ  تَذْرِفَانِ. فقَالَ عَبْدُالرَّحْمنِ بْنِ عَوْفٍ: وَأنْتَ يَا رَسُولَ اللّهِ؟ فقَالَ: يَا ابْنَ عَوْفٍ إنَّهَا رَحْمَةٌ. ثُمَّ أتْبَعَهَا بِأُخْرَى. فَقَالَ: إنَّ الْعَيْنَ تَدْمَعُ وَالْقَلْبَ يَحْزَنُ، وََﻻ نَقُولُ إَّﻻ مَا يُرْضِى رَبَّنَا (مَا يَرْضَى رَبُّنَا) وَإنَّا بِفِرَاقِكَ يَا إبْرَاهِيمُ لَمَحْزُونُونَ. أخرجه الشيخان وأبو داود.

Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la birlikte demirci Ebu Seyf radıyallahu anh'ın yanına girdik. O, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın oğlu İbrahim'in süt babası idi. Aleyhissalâtu vesselam oğlunu aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra yanına tekrar girdik. İbrahim can çekişiyordu. Bu manzara karşısında Aleyhissalâtu vesselâm'ın gözlerinden yaş boşandı. Abdurrahman İbnu Avf radıyallahu anh:"Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah'ın Resûlü?" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Ey İbnu Avf! Bu merhamettir!" buyurdu ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle söyledi: "Gözümüz yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi razı etmeyecek söz sarfetmeyiz. Ey İbrahim! Senin ayrılmandan bizler üzgünüz!" [292]

F-               VI- Yararlanılabilecek kaynaklar.

         Karagöz İsmail, Aile ve GENÇLİK,  TDV Yayınları/331, Ankara  2005

Savlu, Ahmet Hamdi, Çocuk Terbiyesi, Akın Basımevi, Konya 1978

 

 

XXI-                   ÇOCUKLARA RAMAZAN BİLİNCİ KAZANDIRILMASI ,MANEVİ KİMLİK AŞISI

Dr. Ekrem  KELEŞ

A-             I- Konunun Plânı

  1. Çocuk Fıtratı
  1. Çocuklar Temiz Bir Fıtrata Sahip Olarak Doğar
  2. Çocukların Temiz Fıtratının Kirletilmemesi
    1. Çocuklar Emanettir.
  1. Bedensel gelişimi Açısından
  2. Ruhi gelişimi Açısından
    1. Çocuklara İslâmî Kimlik Kazandırılması
  1. Çocuklara İslami Kimlik Aşısının Önemi
  2. İslami Kimliğin Oluşmasında Ramazan Atmosferinin Önemi.
    1. Ramazan İlgisi ve Sevgisi/ Sevgi ve Özendirme
    2. Ramazan /Kur’an Bağlantısının Kavratılması
    3. Cami Cemeat Sevgisi ve İlgisi / Merak ve Özentiden Benimsemeye
    4. İftar Bilinci/ İbadetin Değerini Anlama ve kavrama
    5. İnfak / Paylaşma Bilinci
    6. Hediye Bilinci/ Bir Sevgi Bağının canlı Tutulması
    7. Kardeşlik Komşuluk ve Misafirlik Bilinci
    8. Tatlı Çocukluk Hatıraları ve Ramazan/ Ramazan Kültürü

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Çocuklara dini sevdirerek öğretmek ve onlara İslâmî kimliklerini kazandırmak elbette çok zordur. Bu iş zor olduğu kadar da  uzmanlık gerektirir.  Çocuk eğitimi ile ilgili bu husus ayrı bir konudur. Bu sebeple buradaki açılımda konu din eğitimine kaydırılmamalıdır. Buradaki açılımda ele alınabilecek temel husus, çocuğun İslâmi kimliğinin oluşmasında Ramazan atmosferinden yararlanma konusudur. Bunun için en başta çocuklara Ramazanı sevdirmek gerekir.

Ramazanı,  onlara İslâm’ın kültürel kodlarını aktarabilmek için bir vesile edinmenin yollarını aramaktır.

Konunun açılımı bazı vurgularla sürdürülebilir. Bu vurgular birkaç başlıkla ele alınabilir. Bu vurgular, çocuğun temiz fıtratı, onun emanet oluşu, bu emanete riayet bilinci, bunun için sevgi, ilgi, şefkat, merhamet ve buna dayalı bir kimlik aşısı üzerine olabilir.

Fıtrat vurgusu:

Konunun açılımına çocukların temiz fıtratlarına vurgu yapılarak başlanabilir. Bu konudaki bazı vurgular şunlar olabilir:

Hz. Muhammed (as), çocukların tertemiz bir yaratılışla dünyaya geldiklerini ifade etmişlerdir. Tertemiz bir şekilde dünyaya gelen yani fıtrat üzere yaratılan çocukların hareket, tavır ve gidişatlarını şekillendiren anne, baba ve içinde yaşadığı sosyal ve kültürel çevredir. Çocuk, başta anne ve babası olmak üzere çevresindeki büyüklerin kendisine aşıladıkları değerleri ve davranış modellerini benimser ve ona göre şekil almaya başlar.

Çocukların, doğuştan getirdikleri temiz fıtratlarını koruyabilecekleri ortamlar içinde yetişmeleri büyük önem taşımaktadır.

Emanet Vurgusu

Hz. Peygamber ‘in bize bıraktığı  esaslara göre çocuklar, başta anne baba, diğer yakınlar ve idareciler olmak üzere, sorumluluk silsilesi dahilinde İslam toplumunun elinde emanettir. Bu emanete riayet için onların, bedenen ve ruhen sağlıklı yetiştirilmesi gerekir. Müslüman bir çocuğun ruhen sağlıklı yetişmenin temel şartı, İslâmî kimlikle yetişmesidir.

İslâmi Kimlik Kazandırma Vurgusu

“Ağaç yaşken eğilir” atasözünün de işaret ettiği gibi çocuğun İslâmi kimliği özümsemesinin en elverişli zamanı, çocukluk yaşlarıdır.

İnsanın çocukluk dönemi, hayatının gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık gibi diğer dönemlerini de etkilemektedir. Hayatın diğer evrelerine nispetle çocukluk dönemi, binaya nispetle binanın temeli gibidir. Binada  temel ne kadar önemli ise, insan hayatında da çocukluk dönemi o kadar önemlidir.  Sağlam bir temele oturan bina, sağlam bir şekilde ayakta durur. Bunun için çocukluk yaşında kazanılan islâmî kimlik kolay kolay silinmez.

Eğitim pedagojisi açısından bakıldığında hiç şüphesiz, çocuklar üzerinde sözlü uyarılardan daha çok örnek davranışlar etkilidir. Çünkü kendisine karşı dürüst davranılan bir çocuk dürüst davranmayı, kendisine güzel davranılan bir çocuk güzel davranmayı öğrenir. Bu sebeple örnek davranış, en etkili eğitim ve terbiye yöntemidir. Ramazan ayı, bu açıdan oldukça müsait bir ortamdır.

Yaşına, seviyesine ve anlatılacak dini konunun mahiyetine göre küçük yaşlardan itibaren çocuklara din eğitiminin verilmeye başlanması gerekir. Fakat en önemlisi, aklı ermeye başladığı andan itibaren İslam ahlâkının, çocuğun kişiliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelmesi için, onu özümseyerek benimsemesini sağlamaktır.

Ramazan ayı çocuğun İslâmi kimlik aşısı yapılabilmesi için önemli bir fırsattır. Çünkü ramazanda yoğun bir dini hayat vardır. Oruç, zekat, sadaka,  teravih, Kur’an tilaveti… Ramazanda Müslüman hanelerde önemli bir değişim yaşanır. İftar gelir, sahur gelir. Ramazan öncesi evleri tatlı bir heyecan ve telaş kaplar. Alınmayan müstesna yiyecekler o ayda borç harç alınır. O ayda, yemeklerin, tatlıların sayısı ve çeşidi çoğalır. Bütün bunlar çocuklar için çekici ilgilerdir. Onun bu ilgisini değerlendirerek ona Ramazanı, camii cemaati ve Kur’an’ı sevdirmenin yolları aranmalıdır.

Çocuklara oruç tutmak büyük zevk verir. Açlığın zorluğunu göze alarak ailesine kendisini ispat etmeye çalışır. Tahammül edebilecek yaşa gelince onun bu heyecanı yaşamasına yardımcı olmak gerekir. İftar sofradaki, mutluluğun en küçük üyesi olarak onun iftar mutluluğunu tatmasını sağlamalıdır. hevesini kırmamak ve coşkusuna  O gün oruç tutar.

İftarıyla, sahuruyla, teravih namazıyla, okunan mevlitlerle çocuklar Ramazanı severler. Bu atmosferden yararlanarak çocukların Ramazan maneviyatını doya doya yaşamalarını sağlamalıdır.

Tuttuğu oruç veya kıldığı namazdan dolayı tebrik edilen ve ödüllendirilen çocuk dini sever. Bütün bunlar hafızasına nakşedilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Çocuklar tertemiz bir yaratılışa sahiptir. Ona şekil veren başta anne ve babası olmak üzere çevresidir. Çocuk, üzerine yazılmaya hazır tertemiz bir sayfa gibidir. İyi veya kötü etkilere açıktır. Çocukların bu temiz fıtratlarının korunması ve kirletilmemesi anne babalara düşen önemli bir görevdir. Çocuklar, kendilerine söylenenlerden daha çok gördüklerine, yaşadıklarına ve tanık olduklarına itibar ederler. Sözlerden daha çok yaşadıkları, onlar üzerinde etkili olur. Bu bakımdan küçük yaştan itibaren onların İslâmî kimlikle yetişebilecekleri bir ortamda bulundurulmaları ve bu ortamın atmosferini solumaları son derece önemlidir. Hiç şüphesiz onların İslâmî kimlik kazanmalarına yardımcı olacak en uygun ortamlardan biri de Ramazan ayıdır. Ramazan ayı İslâmî kimlik aşısı için çok elverişli bir zemindir.

Çocuklar son derece meraklı, hevesli, saf, temiz ve iyi niyetlidir.  Davranışları, düşünceleri ön yargısızdır. İçlerinden geldiği gibi, düşündükleri gibi davranırlar. Hayal dünyaları çok geniştir. Bu bakımdan Ramazanın çocuk açısından olabildiğince hoş geçen bir zaman dilimine dönüşmesi için gereken yapılmasının önemi açıktır. Oruç, teravih, sadaka, zekat gibi ibadetlerin yanında Ramazanın kültürel kodlarının da bu vesile ile tanıtılması, Çocuğun Ramazana olan ilgisini artıracaktır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının ve siz ancak müslümanlar olarak ölün.”[293]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ  نَاراً وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلَائِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.[294]

فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيّاً

“Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevi tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.”[295]

(Not. Bu ayet-i kerimenin va’la bağlantısı şöyle kurulabilir: İslamî kimlik aşılanamadığı zaman sonraki kuşakların ahlâki bir uçuruma yuvarlanabileceğinin kur’an’da geçen örneği, salih insanların neslinden gelmelerine rağmen daha sonraki kuşaklarda dini bir kimlik kazandırılamadan yetişen nesillerin doğru yoldan sapmış olmalarıdır.)

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

كُلُّكُمْ راعٍ ، وكُلُّكُمْ مسئولٌ عنْ رعِيَّتِهِ ، والأِمَامُ رَاعٍ ، ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، والرَّجُلُ رَاعٍ في أَهْلِهِ ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، والمرْأَةُ راعِيةٌ في بيْتِ زَوْجِهَا ومسئولة عنْ رعِيَّتِهَا ، والخَادِمُ رَاعٍ في مالِ سيِّدِهِ ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، فكُلُّكُمْ راعٍ ومسئولٌ عنْ رعِيَّتِهِ» متفقٌ عليه .

 “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr, efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. ”[296]

“Hiçbir  çocuk yoktur ki fıtrat üzere doğmuş olmasın. Sonra onu annesi babası Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir” buyurmuştur. Ravi sonra isterseniz şu ayeti[297] okuyun demiştir: ‘Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler. [298]

”Şüphesiz ki Allah, kişinin, aile bireyleri hakkındaki sorgusuna varıncaya kadar, her çobana(sorumluluk sahibi her kişiye), güttüğünün(sorumluluğundakilerin) hesabını soracaktır: Muhafaza mı etti yoksa zayi mi etti?”[299]

كَفي بِالمرْءِ إِثْماً أَنْ يُضَيِّعَ مَنْ يقُوتُ  (حديثٌ صحيحٌ) رواه أَبو داود وغيره .

“Bakmakla yükümlü olduğu kişileri (sorumluluklarını yerine getirmeyerek)zayi etmesi kişiye günah olarak yeter.”[300]

Hz. Peygamber, yedi yaşına geldiklerinde  çocuklara namazın öğretilmesini ve emredilmesini istemiştir. [301] Sahabe, çocukları oruca alıştırırken onlara oyuncaklar  hazırlarlardı. Birisi yemek için ağladığında, bunlar verilerek, iftar vaktine kadar oynamaları sağlanırdı. [302] Bu itibarla kendisine öğretilenleri anlayacak yaşa ulaştığı andan itibaren çocuğa dini bilgiler verilmeye başlanmalıdır.

« مرُوا الصَّبِيَّ بِالصَّلاَةِ إِذَا بَلَغَ سَبْعَ سِنِينَ » .

Bir hadiste "Çocuk yedi yaşına ulaşıp (sağını solunu ayırt etmeye başladı) mı, ona namazı emredin" denmektedir.[303]

Rasulullah, İbn Ömer on dört yaşında iken cihada katılmasına izin vermemiş fakat on beş yaşına gelince izin vermiştir.[304]

Saib b. Yezid,  babasının kendisine, Veda haccı sırasında Resulullah 'la birlikte hac yaptırdığını aktarmaktadır. Ben o zaman yedi yaşında idim."[305]diyor.

عَنْ إبراهيم بن عقبة، عن كريب ؛ أنَّ اِمْرَأةً رَفَعَتْ صَبِيًّا فَقالتْ: ياَ رسولَ اللهِ ! ألِهَذَا حَجٌّ ؟ قالَ " نَعَمْ. وَلَكَ أجْرٌ".

Resulullah  Ravha'da bir grup yolcuya rastladı. Onlardan bir kadın kendisine bir çocuğu kaldırıp: "Bunun için de hac caiz olur mu?" diye sordu. Resulullah: "Evet olur ve sana da sevap vardır" buyurdu."[306]

Hz. Peygamber, "Çocuklarınıza ikram (ve ihsan) ediniz. Onları güzel terbiye ediniz."[307] Buyurmuştur.

ماَ نَحَلَ وَالدٌ وَلَداً مِنْ نُحْلٍ أفْضَلَ مِنْ أدَبٍ حَسَنٍ .

"Bir baba evladına iyi bir terbiyeden daha güzel bir miras bırakamaz"[308] buyurmuştur. 

لأنْ يُؤدِّبَ الرَّجُلُ وَلَدَهُ خَيْرٌ مِنْ أنْ يَتَصَدَّقَ بِصاَعٍ

“Kişinin çocuğunun eğitimi ile uğraşması, bir sa’ sadaka vermesinden daha iyidir(sevaptır)[309]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

AY, Mehmet Emin, Hz. Peygamber (SAV) ve Çocuklar, Diyanet İlmi Dergi, Peygamberimiz Hz. Muhammed(SAV)-Özel Sayı- Ankara 2000

  Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, Timaş Yayınları, İst. 2002

BİLGİN, Beyza, İslâm'da Çocuk,Diyanet İşleri Başkanlığı yayını, Ankara 1991.

EREN, Burhan, Çocuk ve Ramazan, Timaş yayınları

HÖKELEKLİ, Hayati, Çocuk Maddesi, DİA

KANDEMİR, M.Yaşar, Örnekleriyle İslam Ahlakı,Nesil Yayınları, İst.164 vd; İbrahim Canan,

SELÇUK, Mualla, Çocuğun Eğitiminde Dini Motifler,Türkiye Diyanet vakfı yayınları, Ankara.

 

 

XXII-              DAVRANIŞLARIMIZLA ÖRNEK OLMALIYIZ

İdris BOZKURT

A-             I- Konunun Planı

A-  Örnek Olmak; Hal Diliyle İyiliğe Teşvik

B-  Birr (İyilik): Tanımı ve mâhiyeti

C-  Birr'in Sosyal Hayata Yansıması

D-  Başkalarına Birr'i (İyiliği) Emredip Kendisini Unutmak

E-  Peygamberlerin ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Özlerinin Sözlerine Uygunluğu

F-  İlim, Başkalarına Aktarmak İçin Değil; Öncelikle Yaşamak İçin Öğrenilmelidir

B-              П- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya  öncelikle, örnek  ve ideal bir insan nasıl olmalıdır? Sorusuna cevap aranarak başlanır. Örnek alınacak olan insanın portesi çizilerek, özellikleri ele alınır. İslam dininin öğretilerinin ana hedefi, kamil bir insanın oluşturmak olduğuna vurgu yapılır. Dini tebliğde en etkili yolun, İslam’ı hayatımızda yaşayarak diğer toplumlara anlatmak olduğuna dikkat çekilir. “Hz. Peygamber’in dini yaşantıda örnek alınacak en mümtaz şahsiyet olduğu” anlatılarak konu özetlenir.

C-             Ш- Konunun Özet Sunumu

Söz ne kadar heyecanlı, ne kadar câzip ve edebî olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe   sönüklükten   kurtulamaz;   ölüdür,   muhâtabına   tesir   edemez.    Bir   insan ağzından çıkan sözün canlı bir örneği olmadıkça, söylediğinin hakiki temsilcisi sayılamaz. Bu kimseye itimat eden de bulunmaz. Ancak bu hallerden kurtulup, içi ile dışı bir olduğu takdirde, sözler parlak, kelimeler câzip olmasa da, halkın imanı ve güveni temin edilebilir. Zira o zaman kelimeler kuvvetini nağmelerden değil; bizzat hakikatlerden alır. Sözün güzelliği parlaklığından değil; sadakatinden ötürüdür. Ancak bu takdirde söz, canlı bir enerji kaynağı haline gelir. Artık o, bizzat gerçeğin ifadesidir. Söz ile hareket, akide ile ahlâk arasındaki mutâbakatı sağlamak kolay değildir. Bu, sadâkatle çalışmayı, O'ndan medet dilemeyi ve O'nun hidayet kaynağı olan hakikatlerden yardım istemeyi gerektirir.

En etkili tebliğ yolu, insanın benimsediği kendi hayat tarzıdır. Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir yaşantı içindeyse, onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve tavırlarıyla konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü durumundadır. “Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve “Kuşkusuz ben müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimdir?”[310]

Peygamber Efendimizin nübüvvet öncesi ve sonrası hali ve yaşayışı, Mekkelilerce gayet güzel biliniyor, peygamberliğinde O’nun temel fikrine karşı koyarak tevhidi kabul etmemek, yayılmasını engellemek için türlü yollara başvuruyorlar, fakat şahsî yaşayışı hakkında en küçük bir ithamda dahi bulunamıyor, O’nun “el-Emîn”liğini ikrar etmek zorunda kalıyorlardı. O, insanlara teklif ettiği hususları herkesten önce kendi nefsinde, herkesin yapabileceğinden fazlasıyla tatbik ediyordu. Yaşayışla güzel örnek verme kuralının etkisini gayet iyi bilen Peygamber Efendimiz (as), kendisi hayatıyla örnek teşkil ettiği gibi, İslâm'a dâvet ettiği insanların İslami yaşayışı görerek fikir ve kanaatlerini ona göre tayin ve tespit etmelerine imkân ve vesileler hazırlıyordu.

“Olgun insan, güzel söz söyleyen değil; söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen adamdır.” Ne mutlu hakkı haykırdığı gibi, en güzel şekilde kendi nefsinde tatbik eden, özü sözünü yalanlamayanlara!     

D-             IV- Konu İşlenirken başvurulabilecek Ayetler

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا

“Andolsun,َ Allah’ın Resülünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”[311]

Peygamberlerin yaşayışları, sözleri ve dâvet ettikleri şeylere mutâbık olmuş, onların hatta üstünde bulunmuştur. Onları gören, onlara muhatap olan insanlar, henüz onların peygamberliğini bilmeden doğruluk ve dürüstlüklerini teslim etmişlerdir. Hz. Yusuf zindanda iken hapis arkadaşları ona:

“Şüphesiz biz seni iyilik yapanlardan görüyoruz”[312] diye müracaat ediyorlardı.

Birr (iyilik), sosyal hayatın kurulması ve işlemesi konusunda son derece önemli bir ahlâk kuralıdır. Kur’an ‘birr’i şöyle tanıtıyor:

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir”[313]

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.”[314]

“İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.”[315]

“Siz Kitabı (Tevrat’ı) okuyup durduğunuz halde, kendinizi unutup başkalarına iyiliği mi emrediyorsunuz? (Yaptığınızın çirkinliğini) anlamıyor musunuz?”[316]

İyiliğe dâvet edip de iyilikten kaçınmak, iyilik yolunda olanlara karşı çıkmak, sadece dâvâ adamlarında değil, bizzat dâvânın kendisinde şek ve şüphe âfetlerinin belirmesine sebep olur.

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.”[317]

“Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz halde onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat. Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler”[318]

E-              V- Konu İşlenirken başvurulabilecek Hadisler

Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki:

يَقُولُ ‏"‏ يُجَاءُ بِالرَّجُلِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيُلْقَى فِي النَّارِ، فَتَنْدَلِقُ أَقْتَابُهُ فِي النَّارِ، فَيَدُورُ كَمَا يَدُورُ الْحِمَارُ بِرَحَاهُ، فَيَجْتَمِعُ أَهْلُ النَّارِ عَلَيْهِ، فَيَقُولُونَ أَىْ (يآ) فُلاَنُ، مَا شَأْنُكَ أَلَيْسَ كُنْتَ تَأْمُرُنَا بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَى عَنِ الْمُنْكَرِ قَالَ كُنْتُ آمُرُكُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَلاَ آتِيهِ، وَأَنْهَاكُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَآتِيهِ ‏"‏‏.‏ رَوَاهُ غُنْدَرٌ عَنْ شُعْبَةَ عَنِ الأَعْمَشِ‏

“Kıyamet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır, şöyle derler: ‘Ey filân, sen ma’rûfu emreden, münkerden alıkoyan bir kimse değil miydin?” Şöyle der: ‘Evet, öyle idim. Ma’rûfu emreder, fakat kendim işlemezdim. Münkerden alıkoyar, fakat kendim işlerdim.”[319]

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَرَرْتُ لَيْلَةَ أُسْرِيَ بِي عَلَى قَوْمٍ تُقْرَضُ شِفَاهُهُمْ بِمَقَارِيضَ مِنْ نَارٍ قَالَ قُلْتُ مَنْ هَؤُلَاءِ قَالُوا خُطَبَاءُ مِنْ أَهْلِ الدُّنْيَا كَانُوا يَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَيَنْسَوْنَ أَنْفُسَهُمْ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلَا يَعْقِلُونَ‏.‏

Enes b. Malik, anlatıyor; Hz. Peygamber(as) buyurdular ki:

“İsrâ’ya götürüldüğüm (Mi'râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir ey Cebrâil’ dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emrettikleri ve Kitab’ı okudukları halde bizzat kendilerini unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?”[320] (Ayrıca bkz. (Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, I/158)

Şuayb (a.s.) sözüyle olduğu kadar namazıyla ve davranışlarıyla da kavmine tebliğ ediyor ve dâvet ettiği şeyleri kendisi tümüyle yaşadığını belirtme ihtiyacı hissediyordu:

“Medyen halkına da kardeşleri Şu’ayb’ı peygamber gönderdik. O şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin ondan başka hiçbir ilahınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Ben sizi bolluk içinde görüyorum. Ben sizin adınıza kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum… Dediler ki: “Ey Şu'ayb! Babalarımızın taptığını, yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor. Oysa sen gerçekten yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın. Şu’ayb şöyle dedi: “Ey kavmim! Söyleyin bakayım, ya ben Rabbimden gelen açık bir delil üzere isem ve katından bana güzel bir rızık vermişse!... Ben size yasakladığımı kendim yapmak istemiyorum. Ben sadece gücüm yettiğince (sizi) düzeltmek istiyorum. Başarım ancak Allah’ın yardımı iledir. Ben sadece ona tevekkül ettim ve sadece ona yöneliyorum ”[321]

Bu âyetlerde bir peygamberin ve dolayısıyla hak yola dâvet eden peygamber izinden gidecek bir müslümanın tebliğ konusunda en önemli  vasıflarının sıralandığını görüyoruz

Yaşayışla güzel örnek verme kuralının etkisini gayet iyi bilen Peygamber Efendimiz, kendisi hayatıyla örnek teşkil ettiği gibi, İslâm'a dâvet ettiği insanların İslâmî yaşayışı görerek fikir ve kanaatlerini ona göre tayin ve tespit etmelerine imkân ve vesileler hazırlıyordu. Bedir Gazvesinde ele geçirilen esirlerin topluca bir yerde hapis tutulmaları yerine birer birer ashâb-ı kirâma dağıtılarak misafir edilmeleri, başka birtakım fayda mülâhazaları yanında büyük ölçüde, esirler sahabenin İslâm'ı yaşayışına vâkıf olsunlar diye olsa gerektir.

İslâm düşmanı Benû Hanife reisi Sümâme'nin müslüman olmasına, Hz. Peygamber'in hüsn-i muâmelesi, karşılıksız affı yanında Mescid'de bir direğe bağlı kaldığı müddet zarfında İslâmî tatbikatı görerek hakikati idrak etmesi de etkili olmuştur, diyebiliriz.

Tâif heyeti geldiği zaman, müslümanların Kur'an okuyuşları, namaz kılışları, huşû ve huzû içinde ibadetleri ve İslâm'ı yaşayışları kalplerini rikkate getirsin diye Hz. Peygamber'in onları Mescid'in hemen yanında misafir ettiğini biliyoruz. Bazı heyet mesuplarının, ashâbın evlerine dağıtılarak misafir edilmelerinde de, yine bu husus mutlaka göz önünde bulundurulmuştur.[322]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim yay. I/287-288

Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı yay. П/322-327

Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ yay. П/477-482

El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc yay. П/52-59

Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, I/115-117

İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan yay. 91-94

Kur’an-ı Kerim’de Maruf ve Münker, Ömer Dumlu, Ravza yay.

Rasülüllah’ın İslam’a Dâvet Metodu, Ahmed Önkal, Esra yay.

Kur’an’da Dâvet Metodu, S. Hüseyin Fadlullah, Seçkin yay.

Sünnetullah’ta Dâvet Metodu ve Evrensel Mesaj, Ramazan Yılmaz, Mücahede yay.

İslam Davetinin Esasları, I, II,  Abdülkerim Zeydan, Risale yay.

İslâm’a Dâvet Metodu, Said Ramazan el-Bûti, Madve yay.

 

 

XXIII-         DİN HÜRRİYETİ VE İSLÂM

Dr. Yaşar YİĞİT

A-             I- Konunun Plânı

  1. Din ve Hürriyet Kavramları
  2. Din Hürriyetinin Temel Dayanakları (Ayet  ve Hadisler)
  3. Din Hürriyeti ile İlgili Olarak İslâm Tarihinde         Uygulama Örnekleri (H.z. Peygamber Dönemi ve Sonraki Dönemler)
  4. Milletimizin Din Hürriyeti Anlayışı
  5. Bireysel ve Toplumsal Hayatta Din Hürriyetinin Kısıtlanma sının Ortaya Çıkaracağı Sorunlar
  6. Tebliğ, Davet ve Din Hürriyeti Arasındaki İlişki

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya din ve hürriyet kavramlarının izahı ile başlanır. Dinin insanın  özgürlüğü ile olan ilişkisi üzerinde durulur. Din hürriyetinin bir zaruret olduğu ve bunun âyet  ve hadislerle de desteklendiği açıklanır. Ayrıca Hz. Peygamberin din özgürlüğü konusundaki uygulamaları aktarılır. İslâm tarihinde din özgürlüğü konusundaki uygulamalara temas edilir.

Din özgürlüğünün sınırlanmasının birey ve toplum hayatında yol açacağı problemlere temas edilir.

Dinin tebliğinin din özgürlüğü ile çatışıp çatışmadığına açıklık getirilir.  

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İnsan denilen varlığın hayatını onurlu bir şekilde sürdürebilmesi için vazgeçilmez kabul edilen temel hakları vardır. Din, can, akıl, namûs ve mal güvenliği bu hakların en önde gelenleridir. Söz konusu haklar, İslâm hukuk doktrininde zarûrât-ı diniyye (Dinin vazgeçilmez temel değerleri) şeklinde nitelendirilmiştir. İnsanlara sağlanan bu haklar dokunulmazdır. Belirtilen dokunulmazlığı, din, cinsiyet ve ırk gibi kriterlere bağlı değildir. İnsanın sahip olduğu bu haklar, kişinin sırf insan olduğu için doğuştan kazandığı, vazgeçilmez, devredilmez haklardır. Bu haklara yöneltilen haksız saldırılara karşı nitelik ve niceliği değişse de çeşitli türden yaptırımlar konulma gereği duyulmuş ve hemen hemen her hukuk sistemi tarafından tarih boyunca bu doğrultuda düzenlemeler yapılmıştır. Ancak şunu belirtelim ki, günümüz dünyasında bu haklar, teorik olarak dokunulmaz kabul edilmekle beraber, pratikte söz konusu hakların dokunulmazlığını ihlal eden nice örnekler müşahede etmekteyiz.

Yaygın tanımına göre din ve vicdan hürriyeti, kişileri istedikleri dini serbestçe seçmeleri, seçtikleri dinin kurallarını hiçbir müdahale ve sınırlamaya maruz kalmadan uygulamaları, bu konuda eğitim alma, eğitme, başkalarına anlatma ve telkin etme, bunu sağlayacak ölçüde sivil örgütlenme haklarını ifade eder. İman, her şeyden önce içten benimseme ve gönüllü inanma meselesidir. İslâm’da, insanlara  inanma ya da inanmama özgürlüğü tanınmıştır. Nitekim,

وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَّبِّكُمْ فَمَنْ شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ

“ De ki: “Gerçek Rabbinizdendir.” Dileyen inansın dileyen inkâr etsin...[323] âyeti bu gerçeği dile getirmektedir. Herkes, dilediği gibi inanabilir. Kişilerin iradelerine bu noktada müdahale edilmemiştir. İnsanlar, kendi iradeleri doğrultusunda inanma ya da inanmama özgürlüğüne sahiptir. Şunu belirtelim ki, kişinin küfrü benimsemesi dünyevî bakımdan bir cezayı gerektirmez. Başka bir ifadeyle, kişilerin İslâm dini dışında herhangi bir inancı benimsemeleri, hukuki anlamda suç değildir. Ancak Allah Teâlâ, başta akıl gibi bir nimet vermekle diğer yaratılanlara üstün kıldığı insanı, kendisine ibadet için yarattığını[324] ifade buyurmaktadır. Dolayısıyla insanın kendi iradesiyle hak yolu (İslâm) seçmesi onun yaratılışının temel hedefidir. İnsanın bu hedefe ulaşması için tarihi süreç içinde Allah (c.c.), onu doğru ve yanlışı seçmede etkin olmakla beraber yeterli olmayan akılla baş başa bırakmamış, aynı zamanda doğru ve yanlışı (hak-batıl) ona öğretecek, bildirecek peygamberleri de göndermiştir. 

İslâm, her zaman, din ve inanç özgürlüğünü savunmuş, dinde zorlama yapılamayacağı ilkesini  titizlikle korumuştur. Başka dine mensup çocuklarını İslâm’a girmeleri için zorlayan kişilerin ikaz edilmeleri,  Müslümanların mescidinde bile diğer din mensuplarının ibadetine Hz. Peygamberin izin vermesi örnekleri[325], İslâm’da inanç özgürlüğünün boyutu konusunda bize ışık tutmaktadır. Ancak İslâm’da,  yanlış ya da batıl inanca sahip kimselere,  ikna ve  güzellikle bu inançlarının hatalı olduğunun  anlatılması da bir görevdir. Bu anlatımın (tebliğ), inanç özgürlüğüne müdahale şeklinde algılanmaması gerekir. Çünkü tebliğ, zor kullanma değil güzellikle ikna temeli üzerine oturtulmuştur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de

اُدْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

“Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde mücadele et; doğrusu Rabbin kendi  yolundan sapanları daha iyi bilir.”[326] âyeti belirttiğimiz bu hususu ifade etmek suretiyle İslâm’ın tebliğ  metodunun temelini de bizlere yansıtmaktadır.  Bu anlatım  ya da tebliğ misyonunu üstlenen kişi, asla zor kullanamaz.  Çünkü   Kur’an-ı Kerim’de, bu durum

لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ ُ

“Dinde zorlama yoktur; artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır....”[327] , âyetiyle dile getirilmektedir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ

“ De ki: “Gerçek Rabbinizdendir.” Dileyen inansın dileyen inkâr etsin”[328].

لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انْفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”[329]

وَلاَ تَسُبُّواْ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ فَيَسُبُّواْ اللّهَ عَدْواً بِغَيْرِ عِلْمٍ كَذَلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِم مَّرْجِعُهُمْ فَيُنَبِّئُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 “Onların, Allah’ı bırakıp tapındıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir.”[330]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن ابن عبّاسٍ قالَ:كانَتْ المَرْأةُ تَكونُ مِقْلَاتاً ، فَتَجْعَلُ عَلَى نَفْسِهاَ إنْ عاشَ لَهَا وَلَدٌ أنْ تُهَوِّدَهُ، فَلَمَّا اُجْلِيَتْ بَنُو النَّضِيرِ كانَ فِيهِمْ مِنْ أبْناَءِ الأنْصاَرِ، فَقالوُا: لاَنَدْعُ أبْنَاءَناَ، فَأنْزَلَ اللّهُ عَزَّوَجَلّ: {لاَ إكْراهَ فِي الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الغَيِّ{

İbn Abbas’tan gelen bir habere göre "(İslam’dan önce) çocuğu yaşamayan kadınlar, ‘eğer çocuğum yaşarsa onu Yahudi yapacağım’ diye adakta bulunurdu. (Bu sebeple) Hz. Peygamber ile yaptıkları anlaşmaya uymayan Nadîroğulları sürgün edildiği zaman aralarında, Medineli Müslümanların çocuklarından (daha önce Yahudi olmuş) bazıları bulunuyordu. Bu çocukların aileleri, ‘Çocuklarımızı bırakmayız. (Onları zorla alıkoyup Müslüman yaparız)" dediler. Bunun üzerine Allah Teala ‘Dinde zorlama yoktur’ âyetini indirdi."[331]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Halil Altuntaş, İslâm’da Din Hürriyetinin Temelleri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları,

Servet Armağan,  İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Ank. 1987.

 

 

XXIV-         DİN VE SAMİMİYET  (İYİ NİYET,İHLAS)

Dr. Ekrem  KELEŞ

A-             I- Konunun Plânı

A-Samimiyet Nedir?

1.Dini literatürümüzde Samimiyeti Anlatan Bazı Terimler

a-Nasihat

b-İhlas

c-Niyet

d-Sadakat

2.Dinimizin Samimiyete Verdiği Önem

3.İnançta Sözde ve Tutum ve Davranışlarda Samimiyet

B-Samimiyetle Bağdaşmayan Bazı Nitelikler

1.Riya, İkiyüzlülük, İçi dışı bir olmama

2.Aldatma, kandırma

3.Nifak, münafıklık

4.Yalan

C-Günümüzde Samimiyet Özlemi

D-Sonuç

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya, samimiyet kavramı açıklanarak  başlanabilir. Dini literatürümüzde samimiyeti ifade eden kavramlara geçilir. Bunlardan özellikle ihlas, nasihat, niyet ve sadakat üzerinde durulabilir.

Samimiyetin dinde temel değerlendirme ölçüsü olduğu, kişinin bütün yapıp ettiklerinin samimiyetine göre karşılık göreceği anlatılmaya çalışılır.

Daha sonra İslam dininin samimiyete verdiği önem anlatılır. Müslümanın, iman, ibadet ve muamelat alanında yani hayatının her alanında samimi olması gerektiği örneklerle açıklanabilir. Bu çerçevede özellikle samimiyetin zıttı olan riya, ikiyüzlülük, münafıklık, yalan, aldatma ve kandırma gibi niteliklerin samimiyetle bağdaşmayacağı izah edilebilir. Bütün bu kötü niteliklerin Kur’an ve Sünnette nasıl yerildiği örneklerle anlatılır.

Netice itibariyle dinin özünün samimiyete dayandığı Müslümanın da her işinde samimi olması gerektiği vurgulanır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Peygamber Efendimiz bir hadislerinde dini, { الدِّينُ النَّصِيحَةُ }  Din, samimiyettir.’ şeklinde tanımlamışlardır. Bunun içindir ki İslam dini ihlası, Müslümanların ibadet ve davranışlarının Allah nezdindeki temel değerlendirme kriteri olarak benimsemiştir.  {الدِّينُ النَّصيِحَةُ} Din, samimiyettir.’ Hadisi, mana ve muhteva bakımından İslam’ın temeli (medâr-ı İslam) olarak kabul edilen dört hadisten biri kabul edilmiştir.

Samimiyetin zıttı olarak aldatma, kandırma, iki yüzlülük gibi davranışlar, zaten İslam ahlâkıyla asla bağdaşmayan niteliklerdir. Bu bakımdan samimiyet ve ihlas, Müslümanlığın özünü oluşturmaktadır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz {اِنَّماَ الاعْمالُ بِالنِّيَّاتِ} “Ameller niyetlere göredir” buyurmuştur. Dinin özünün samimiyet ve ihlas olduğunu gösteren pek çok ayet ve hadis bulunmaktadır.

Dinin özü samimiyettir. Bunun içindir ki Hz. Peygamber dini samimiyet olarak tanımlamıştır. Samimi olmayan iman, ibadet ve amellerin Allah yanında hiçbir değeri olmaz.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

Özellikle şu ayetlere yer verilebilir:

وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ   .

“Halbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.” [332]

  لَنْ يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلا دِمَاؤُهَا وَلَكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ  .

“Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele.” [333]

 قُلْ إِنْ تُخْفُوا مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ  .

“De ki: ‘İçinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerdeki her şeyi, yerdeki her şeyi de bilir. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.’” [334]

Ayrıca şu ayet-i kerimelere de bakılabilir: 3/5; 7/29;15/39-42; 38/82-83; 39/2,11;14/40,65; 40/29;57/4; 89/14;

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ تَمِيمِ الدَّارِي أنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قالَ: الدِّينُ النَّصِيحَةُ.قُلْناَ لِمَنْ؟ قالَ: لِلَّهِ وَلِكِتاَبِهِ وَلِرَسولِهِ وَلِأِئمَّةِ اْلِمُسْلِمِينَ وَعامَّتِهِمْ.

Temim  ed-Dârî’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber  : ‘Din, samimiyettir.’ Buyurmuştur. (Ravi der ki:) “Biz, ‘Kime karşı’, diye sorduk. O da ‘Allah’a, Kitabına, Rasulüne, Müslümanların önderlerine ve bütün Müslümanlara karşı’, buyurdular.”[335]

قالَ اللهُ عَزَّ وَ جَلَّ اَحَبُّ ماَ تَعَبَّدَنِى بِهِ عَبْدِى اِلىَّ النُّصْحُ لِى

“Allah buyuruyor ki; ‘Kulumun en çok sevdiğim ibadeti,  bana karşı samimi olmasıdır.” [336]

عَنْ أَميرِ الْمُؤْمِنِينَ أبي حفْصٍ عُمرَ بنِ الْخَطَّابِِ رضي الله عنه ، قال:سَمِعْتُ رَسُولَ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ « إنَّما الأَعْمالُ بِالنِّيَّاتِ ، وإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى الله وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إلى اللهِ وَرَسُولِهِ ، وَمَنْ كاَنْتْ هجْرَتُه لِدُنْيَا يُصِيبُهاَ، أَو اِمرَأَةٍ يَنْكِحُهاَ فَهِجْرَتُهُ إلىَ ماَ هَاجَرَ إلَيْهِ »

Mü’minlerin emîri Ebû Hafs Ömer ibni Hattâb radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:

“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resûlü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir. ”[337]

عَنْ أبي عَبْدِ اللَّهِ جابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الأَنْصَارِيِّ رضِيَ الله عنْهُمَا قَالَ :كُنَّا مَع النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في غَزَاة فَقَالَ : «إِنَّ بِالْمَدِينَةِ لَرِجَالاً مَا سِرْتُمْ مَسِيراً ، وَلاَ قَطَعْتُمْ وَادِياً إِلاَّ كانُوا مَعكُمْ حَبَسَهُمُ الْمَرَضُ» وَفِي روايَةِ : «إِلاَّ شَركُوكُمْ فيِ الأَجْرِ» رَواهُ مُسْلِمٌ .

Ebû Abdullah Câbir İbni Abdullah el–Ensârî radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

Bir defasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte bir gazvede bulunuyorduk. Buyurdu ki:

“Hastalıkları yüzünden Medine’de kalan öyle kimseler var ki, siz bir yolda yürüdüğünüz veya bir vâdiyi geçtiğinizde, onlar da sizinle birlikte gibidir. ”

Bir başka rivayete göre:

“Sevap kazanmada size ortak olurlar” buyurdu. [338]

 عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ :رَجَعْنَا مِنْ غَزْوَةِ تَبُوكَ مَعَ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَقَالَ: «إِنَّ أَقْوَامَاً خَلْفَنَا بِالمدِينةِ مَا سَلَكْنَا شِعْباً وَلاَ وَادِياً إِلاَّ وَهُمْ مَعَنَا،حَبَسَهُمْ الْعُذْرُ».

 Enes radıyallahu anh şöyle dedi:

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile Tebük Gazvesi’nden döndüğümüz sırada şöyle buyurdu:

“Medine’de bizden geride kalan öyle kimseler vardır ki, bir dağ yoluna, bir vâdiye girdiğimizde onlar da bizimle yürüyormuş gibi sevap kazanırlar. Çünkü onları birtakım mâzeretleri alıkoymuştur. ” [339]

عَنْ أبي هُريْرة عَبْدِ الرَّحْمن بْنِ صخْرٍ رضي الله عَنْهُ قال : قالَ رَسُولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «إِنَّ اللهَ لا يَنْظُرُ إِلى أَجْسامِكْم، وَلا إِلى صُوَرِكُمْ ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْماَلِكُمْ» رواه مسلم .

Ebû Hüreyre Abdurrahman İbni Sahr radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ sizin bedenlerinize ve yüzlerinize değil, kalblerinize bakar. ”[340]

عَنْ أبي مُوسَى عبْدِ اللَّهِ بْنِ قَيْسٍ الأَشعرِيِّ رضِي الله عنه قالَ: سُئِلَ رسولُ اللهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عَنِ الرَّجُلِ يُقاَتِلُ شَجَاعَةً ، ويُقاَتِلُ حَمِيَّةً ويُقاَتِلُ رِياَءً ، أَيُّ ذَلِكَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ؟ فَقَالَ رَسولُ اللهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ قاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِي الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ» مُتَّفَقٌ عليه

Ebû Mûsâ Abdullah İbni Kays el–Eş`arî radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:

Biri cesaretini göstermek, diğeri milletini korumak, öteki kendine yiğit adam dedirtmek için savaşan kimselerden hangisi Allah yolundadır? diye soruldu.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şu cevabı verdi:

“Kim, İslâmiyet daha yüce olsun diye savaşıyorsa, o Allah yolundadır. ”[341]

عَنْ أبي الْعَبَّاسِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَِّلب رَضِي الله عنهما، عَنْ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم  ، فِيما يَرْوى عَنْ ربِّهِ ، تَبَارَكَ وَتَعَالَى قَالَ : إِنَّ الله كتَبَ الْحسناتِ والسَّيِّئاتِ ثُمَّ بَيَّنَ ذلك : فمَنْ همَّ بِحَسَنةٍ فَلمْ يعْمَلْهَا كتبَهَا اللَّهُ عِنْدَهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى عِنْدَهُ حسنةً كامِلةً وَإِنْ همَّ بهَا فَعَمِلَهَا كَتَبَهَا اللَّهُ عَشْر حَسَنَاتٍ إِلَى سَبْعِمَائِةِ ضِعْفٍ إِلَى أَضْعَافٍ كثيرةٍ ، وَإِنْ هَمَّ بِسيِّئَةِ فَلَمْ يَعْمَلْهَا كَتَبَهَا اللَّهُ عِنْدَهُ حَسَنَةً كامِلَةً ، وَإِنْ هَمَّ بِها فعَمِلهَا كَتَبَهَا اللَّهُ سَيِّئَةً وَاحِدَةً.

Ebü’l–Abbâs Abdullah İbni Abbâs İbni Abdülmuttalib radıyal–lahu anhümâ’dan nakledildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ iyilik ve kötülükleri takdir edip yazdıktan sonra bunların iyi ve kötü oluşunu şöyle açıkladı:

Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa, Cenâb–ı Hak bunu yapılmış mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.

Şayet bir kimse iyilik yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb–ı Hak o iyiliği on mislinden başlayıp yedi yüz misliyle, hatta kat kat fazlasıyla yazar.

Kim bir kötülük yapmak ister de vazgeçerse, Cenâb–ı Hak bunu mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.

Şayet insan bir kötülük yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb–ı Hak o fenalığı sadece bir günah olarak yazar. ” [342]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

NEVEVÎ, Ebu Zekeriyya Yahya b. Şeref en-Nevevî(v.676/1277), Riyâzü’s-Salihîn, Ter. Hasan Hüsnü Erdem ve Kıvâmüddin Burslan, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Ank. 1972, I/1-16

Türkçe Trecüme ve Şerhi: Riyâzü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar: Prof. Dr. M. Yaşar kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İst. 1997, I-VIII C.  Not: Bu projedeki Hadis Mealleri bu kitaptan iktibas edilmiştir, I/89-140

GÖRMEZ, Mehmet, Hz. Peygamberin Bir Hadis-i Şerifinde Din Tanımı, Diyanet İlmi Dergi(Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed –Özel sayı),Ankara 2000, s.331-338.

DAVUDOĞLU, Ahmet, Sahih-i Müslim Tercemesi ve Şerhi, Sönmez Neşriyat, İst 1977, I/298 vd.

 

 

XXV-              DUA, ÖNEMİ VE ADABI

Seyid Ali TOPAL

A-             I- Konunun Plânı

A- Dua  Kavramı

B- İslam’da Duanın Önemi

         1-Kur’an-ı Kerimde Dua

         2-Hadis-i Şeriflerde Dua

C- Dua bir İbadettir

         1-Dua Allah’a Yakın Olmaktır

         2-Dua Kötülüklerden Uzaklaşmadır

D- Duanın İnsan Psikolojisine Etkileri

         1-Zorluklarla Mücadelede Dua

         2-Dua İnsanı Hayata Bağlar

         3-Mutlu ve Sevinçli Günlerde Dua

         4-Dua ile Acılar Hafifler

         5-Allah Duaları Kabul Eder

E- Dua Adabı-Yeri ve Zamanı

B-              II- Konunun Açılımı Ve İşlenişi

Konuya dua kavramı hakkında bilgi verilerek başlanır. İlgili ayet ve hadisler ışığında konuya giriş yapılır. Duanın dini açıdan önemi, kişiye verdiği şuur ve güven hissi vurgulanır. Duanın fert ve toplum açısından önemine değinilerek, ayet ve hadislerle konunun açılımı yapılır. Duanın tembellik ve uyuşukluk değil, kişinin önce kendi üzerine düşeni yerine getirmesi ve sonra sonucu Allah’a havale etmesi olduğuna değinilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Dua, çağırmak, yakarmak, istemek anlamlarına gelir. Duanın ana hedefi, insanın durumunu Allah’a arz etmesi, O’na niyazda bulunması olduğuna göre Allah ile kul arasında bir diyalog anlamı taşır.

Dua deyince, sadece dille yapılan duâ anlaşılmamalıdır. Bir de fiilî dua vardır. Mü'min kişi arzularını Rabbinden diliyle taleb ettiği gibi fiilen de teşebbüs edecektir. Dili ile taleb ettiği şeyin gerçekleşmesi için aklın gösterdiği sebeplere başvuracaktır. Nitekim, hastalıklardan kurtulmak için Allah'a dua etmemiz meşru olmakla birlikte, ilaç almamız, maddî olarak tedavi yollarına başvurmamız Rasülullah (s.a.v) tarafından tavsiye edilmiştir. Kezâ helâl rızık taleb edilmesini, rızkın bol olması için Allah'a dua edilmesini tavsiye eden, dualarında bunlara yer vererek fiilen örnek olan Hz. Peygamber (s.a.v) rızkın meşru yollarını da göstermiş; ziraat, ticaret ve san'atla meşgul olmayı, bunların helâl  rızkın kapıları olduğunu söylemiştir.

Öyle ise duanın ibâdet yönünden başka, dünyevî ve şahsî hayatımızı ilgilendiren ayrı bir yönü daha vardır: Dua etmek suretiyle arzularımızı, ihtiyaçlarımızı, bir başka ifade ile gerçekleştirilmesi gereken hedefleri ifadeye döküyor, şuur haline getiriyoruz. Yapılacak işleri bir bakıma gündeme getiriyor, plana programa alıyoruz. Rabbimizden dilimizle, sözlü olarak istediğimiz şeylerin gerçekleşmesi için gerekli sebeplere başvurarak, imkânlarımızı, kapasitemizi kuvveden fiile geçiriyoruz. Sözgelimi, Allah'tan buğday isteyen çiftçi, sabanla rahmet kapısını çalmalı, diğer gerekleri olan gübreleme, sulama, koruma gibi sebeplere de başvurulmalıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim ‘de "Kişiye sâdece çalıştığı vardır"[343] buyrulmuştur.

Bu durumda, dua kabul edilsin edilmesin bir ibadet olmaktadır. Çünkü dua ile kişi, ihtiyacını teminde aczini idrak etmiş, bunu ancak her şeye kâdir olan Rabbinin te'min edeceğinin şuuruna ermiş ve bu sebeple O'na iltica etmiş olmaktadır. Esâsen ibâdet de bundan başka bir şey değildir. Dua ile taleb edilen şey, mâsiyet olmamalı, yani günah olan, Allah'a isyana götürecek olan bir şey olmamalıdır. Çünkü, insan hissî olduğu için bazan aleyhine olan veya uzun vadede aleyhine tecellî edecek olan bir takım şeyleri isteyebilir.

IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لِي وَلْيُؤْمِنُواْ بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.[344]

وِمِنْهُم مَّن يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Onlardan, “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru” diyenler de vardır.[345]

رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِياً يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُواْ بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الأبْرَارِ

“Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al.”[346]

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer bazı ayetler: Bakara, 2/186; Nisa, 4/32, 117, 134; Araf, 7/29, 55, 180; Yusuf, 12/86; Mü’min, 40/60, Bakara, 2/200; Yunus, 10/12, 22, 106; İsra, 17/11; Mü’minûn, 23/99, 100, 106, 107; Kasas, 28/88 Fussilet, 41/51 Âl-i İmran, 3/28 Mü’min, 40/60; Bakara, 2/186 Bakara, 2/152 Âl-i İmran, 3/17 Nisa,4/32 , En’am 6/63-64, A’raf 7/55-56,180,  Yunus 10/22, Fatiha 1/6-7, Bakara 2/ 126-129, 200-201, 250, 285-286

D-             IV-Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

قِيلَ يَا رَسولَ اللّهِ : أىُّ الدُّعَاءِ أسْمَعُ؟ قالَ: جَوْفَ اللَّيْلِ اﻻَخِرَ، وَدُبُرَ الصَّلَوَاتِ الْمَكْتُوبَاتِ

"Denildi ki: "Ey Allah'ın Resûlü! En ziyade dinlenmeye (ve kabule) mazhar olan dua hangisidir?"

"Gecenin sonunda yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dualardır!" diye cevap verdi."[347]

قال رسولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ: مَنْ فُتِحَ لَهُ بَابُ الدُّعَاءِ فُتِحَتْ لَهُ أبْوَابُ الرَّحْمَةِ، وَمَا سُئِلَ اللّهُ تَعالى شَيْئاً أحَبَّ إلَيْهِ مِنْ أنْ يُسْألَ الْعَافِيَةَ، وَإنَّ الدُّعَاءَ يَنْفَعُ مِمَّا نَزَلَ، وَمِمَّا لَمْ يَنْزِلْ، وََﻻ يَرُدُّ الْقَضَاءَ إَّﻻ الدُّعَاءُ فَعَلَيْكُمْ بِالدُّعَاءِ

Rasülullah (s.a.v) buyurdular ki: "Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmış demektir. Allah'a taleb edilen (dünyevî şeylerden) Allah'ın en çok sevdiği afiyettir. Dua, inen ve henüz inmeyen her çeşit (musibet) için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri çevirir. Öyle ise sizlere dua etmek gerekir."[348]

قال رسولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ: يَنْزِلُ رَبُّنَا كُلَّ لَيْلَةٍ إلى سَمَاءِ الدُّنْيَا حِينَ يَبْقى ثُلُثُ اللَّيْلِ اﻻخِرُ، فَيَقُولُ: مَنْ يَدْعُونِى فَأسْتَجِيبَ لَهُ، مَنْ يَسْأَلُنِى فَأعْطِيَهُ، مَنْ يَسْتَغْفِرُنِى فَأغْفِرَ لَهُ

"Rasülullah (s.a.v) buyurdular ki: "Her gece, Rabbimiz gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve:"Kim bana dua ediyorsa ona icabet edeyim. Kim benden bir şey istemişse onu vereyim, kim bana istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım" der."[349]

قال رسول اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ: أقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فأكْثِرُوا الدُّعَاءَ.

Rasülullah (s.a.v) buyurdular ki: "Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise (secdede) duayı çok yapın."[350]

قال رسولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ: ثَلاَثُ دَعَوَاتٍ مُسْتَجَابَاتٌﻻ َشَكَّ في إجَابَتِهِنَّ: دَعْوَةُ المَظْلُومِ، وَدَعْوَةُ المُسَافِرِ، وَدَعْوَةُ الْوَالِد عَلى وَلَدِهِ.

Rasülullah (s.a.v) anlatıyor: "(Allah'ın kabul ettiği) üç müstecab dua vardır, bunların icâbete mazhariyetleri hususunda hiç bir şekk yoktur. Mazlumun duası, müsâfirin duası,  babanın evladına duası."[351]

E-              VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: c: 6

Türkiye D.V.İ.A. (1994). "Dua" mad., Cilt: 9, S. 529-538

İmam Gazali, İhyau Ulûmi’d-Din

Buhârî, Daavât 22; Müslim, Zikir 90, 91  Tirmizî, Daavât 79. Tirmizî, Da'avât 126, (3568).

 

 

XXVI-         ELİNE,BELİNE,DİLİNE SAHİP OLMA BİLİNCİ

Dr.Ekrem KELEŞ

A-             I- Konunun Plânı

A- İyi bir İnsan ve İyi Bir Müslüman İçin Güzel Ahlâkın Önemi

B- Güzel Ahlâkla Bağdaşmayan Bazı Kötü Tutum ve Davranışlar

  1. Kazancına Dikkat Etmemek, Haram Yemekten Çekinmemek
  2. Başkalarına Zarar Vermek , Şerrinden Emin Olunmayan Birisi Olmak
  3. Dil İle İlgili Bir Takım Kötü Tutum ve Davranışlar
    1. Yalan
    2. Gıybet, Dedikodu
    3. Kovuculuk
    4. Alay, Hakaret
    5. Sövme ve Çirkin Sözler
  4. Gayr-ı meşru ilişkiye Girmek ve Gözü Haramda Olmak

C- Sonuç

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

İşlenebilecek sözlü iyiliklerin de kötülüklerin de aracı dildir. Fiili iyiliklerde ve kötülüklerde en çok  aracı olarak kullanılan uzuvlar ise, el ile cinsel organlardır.

Kur’ân-ı kerim’de ve Hadis-i şeriflerde kişinin uzuvlarıyla işleyebilecekleri kötülükleri yasaklayan pek çok hükümler bulunmaktadır.

Dil ile işlenecek kötülüklerden, yalan, dedikodu, gıybet, kovuculuk, iftira, alay, hakaret… gibi pek .ok günah ayet ve hadislerde yasaklanmıştır. Aynı şekilde adam öldürme, haksız kazanç, başkasının malına haksız yere el uzatma, yok edici faaliyetler… gibi elin eylemleriyle temsil edilen günahlar da dinimizin iki temel kaynağında yasak edilmiştir. İffetin muhafazası ise Kur’an ve Sünnette özenle üzerinde durulan hususlardır.

Kur’an ve Sünnetin kişinin her yönüyle güzel ahlâk sahibi olmasını emir ve tavsiye eden prensipleri, halkın kolayca anlayabilmesi için, türk tasavvuf geleneğinde ‘Eline beline diline sahip olma’ ifadesiyle formüle edilmiştir.

Konu işlenirken bu formül genel bir çerçeve ile ele alınabilir ve örneklendirilebilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Konunun başlığı, özellikle Türk Tasavvuf geleneğinde, kişinin kötülülerden sakınması ve iyi bir ahlâka sahip olabilmesi için en fazla dikkat etmesi gereken hususları formüle eden ata sözü haline gelmiş bir cümledir. Cümlede yer alan, ‘Eline sahip olma’ ifadesi, Müslümana, başkasının hakkına el uzatmama, haram kazançtan sakınma ve daima helal kazanç sahibi olma ve eliyle başkalarına zarar vermeme sorumluluğunu; ‘beline sahip olma’ ifadesi, başkasının ırz ve namusuna göz dikmeme, şehvetini asla helalinin dışında bir alanda kullanmama ve iffet sahibi olma sorumluluğunu; ‘diline sahip olma’ ifadesi ise, gıybet, kovuculuk, yalan, dedikodu, alay gibi  dil ile işlenebilecek kötülüklerden sakınma sorumluluğunu anlatmaktadır.

Bu temel sorumluluklar Kur’an ve Sünnette üzerinde çokça durulan hususlardır.  Kişinin iyi bir insan ve iyi bir Müslüman olabilmesi için bu temel ahlâkî niteliklere sahip olması gerekir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَلاَ تَقْرَبُواْ الزِّنَى إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاء سَبِيلاً وَلاَ تَقْتُلُواْ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّهُ إِلاَّ بِالحَقِّ وَمَن قُتِلَ مَظْلُوماً فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّهِ سُلْطَاناً فَلاَ يُسْرِف فِّي الْقَتْلِ إِنَّهُ كَانَ مَنْصُوراً  وَلاَ تَقْرَبُواْ مَالَ الْيَتِيمِ إِلاَّ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ حَتَّى يَبْلُغَ أَشُدَّهُ وَأَوْفُواْ بِالْعَهْدِ إِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُولاً  وَأَوْفُوا الْكَيْلَ إِذا كِلْتُمْ وَزِنُواْ بِالقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً  وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولـئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً

“Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur. Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine yetki vermişizdir. Ancak o da (kısas yoluyla) öldürmede meşru ölçüleri aşmasın. Çünkü kendisine yardım edilmiştir. Rüştüne erişinceye kadar, yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın, verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü söz (veren sözünden) sorumludur. Ölçtüğünüzde ölçmeyi tam yapın, doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlı, sonuç bakımından daha güzeldir. Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur”[352]

Şu ayetlere de yer verilebilir: Hucurat, 49/11-12; Furkan, 25/69 Bunun yanında aklâki nakisaların kötülüğünü ifade eden ayetlerle Müminlerin ahlaki hamide sahibi olmalarını anlatan ayetlere bakılabilir.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عنْ أبي هُريْرَةَ رضي اللَّه عنْهُ عَنِ النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : « مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَاليَوْمِ الآخِرِ فَليقُلْ خَيْراً ، أوْ ليَصْمُتْ »  .

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Allah'a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun. "[353]

عَنْ أبي مُوسَى رضي اللَّه عَنْهُ قَال : قُلْتُ يا رَسُولَ اللَّهِ أيُّ المُسْلِمِينَ أفْضَلُ؟ قال : « مَنْ سَلِمَ المُسْلِمُونَ مِن لِسَانِهِ وَيَدِهِ » . متفق عليه .

Ebû Mûsâ radıyallahu anh şöyle dedi:

Ey Allah'ın Resûlü! Hangi müslüman en üstündür? diye sordum.

"Dilinden ve elinden müslümanların emniyette olduğu kimse" cevabını verdi. [354]

عَنْ سَهْلِ بنِ سعْدٍ قَال : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ يَضْمَنْ لي ما بيْنَ لَحْيَيْهِ وَمَا بيْنَ رِجْلَيْهِ أضْمنْ لهُ الجَنَّةَ » .

Sehl İbni Sa'd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iki budu arasındaki (üreme) organını koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm."Buhârî, Rikak 23. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 61

عَنْ سُفْيان بنِ عبْدِ اللَّهِ رضي اللَّه عنْهُ قَال : قُلْتُ يا رسُولَ اللَّهِ حَدِّثني بأمْرٍ أعْتَصِمُ بِهِ قالَ : « قُلْ ربِّي اللَّه ، ثُمَّ اسْتَقِمْ » قُلْتُ : يا رسُول اللَّهِ ما أَخْوفُ مَا تَخَافُ عَلَيَّ ؟ فَأَخَذَ بِلِسَانِ نَفْسِهِ ، ثُمَّ قَال : « هذا » .

Süfyân İbni Abdullah radıyallahu anh şöyle dedi:

Ey Allah'ın Resûlü! Bana kesinlikle yapmam gereken bir iş söyle dedim. Efendimiz:

"Rabbim Allah'tır de, sonra dosdoğru ol!" buyurdu. Ben:

Ey Allah'ın Resûlü! Hakkımda (zararını göreceğimden) en çok endişe ettiğin şey nedir? dedim. Efendimiz, o güzel dilini eliyle tuttu ve:

"İşte budur!" buyurdu. [355]

عنْ أبي هُريرَة رضي اللَّه عَنهُ قَالَ : قال رسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ وَقَاهُ اللَّه شَرَّ مَا بيْنَ لَحْييْهِ ، وشَرَّ مَا بَيْنَ رِجْلَيْهِ دَخَلَ الجنَّةَ » رَوَاه التِّرمِذي وقال : حديث حسنٌ.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh, "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu" demiştir:

"Allah kimi, iki çenesi ve iki budu arasındakinin şerrinden korursa, o kişi cennete girer. "[356]

عن أبي هُريْرة رضي اللَّه عنْهُ أنَّ رسُول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ:« كُلُّ المُسلِمِ عَلى المُسْلِمِ حرَامٌ : دَمُهُ وعِرْضُهُ وَمَالُهُ » رواهُ مسلم .

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Her müslümanın öteki müslümana kanı, ırzı (namusu) ve malı haramdır!"[357]

عنْ ابنِ مسعود رضي اللَّه عنْهُ قال : قالَ رسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إنًَّ الصِّدْقَ يهْدِي إلى الْبِرِّ وَإنَّ البرِّ يهْدِي إلى الجنَّةِ ، وإنَّ الرَّجُل ليَصْدُقُ حتَّى يُكتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدّيقاً، وإنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إلى الفُجُورِ وإنَّ الفُجُورَ يهْدِي إلى النارِ ، وإن الرجلَ لَيَكْذِبَ حَتى يُكْتبَ عنْدَ اللَّهِ كَذَّاباً » متفقٌ عليه .

Abdullah İbni Mes'ûd radıyallâhu anh''den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 "Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık yoldan çıkmaya (fucûr) sürükler. Fucûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır". [358]

وعن عبدِ اللَّهِ بنِ عَمْرو بنِ العاص رضي اللَّه عنْهُما ، أنَّ النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : «أَرْبعٌ منْ كُنَّ فِيهِ ، كانَ مُنافِقاً خالِصاً ، وَمَنْ كَانتْ فيهِ خَصْلَةٌ مِنْهُنَّ ، كَانتْ فِيهِ خَصْلةٌ مِنْ نِفاقٍ حتَّى يَدعَهَا : إذا اؤتُمِنَ خَانَ ، وَإذا حدَّثَ كَذَبَ ، وإذا عاهَدَ غَدَرَ ، وإذا خَاصمَ فَجَرَ» متفقٌ عليه .

Abdullah İbni Amr İbni'l–Âs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Dört huy vardır ki bunlar kimde bulunursa o kişi tam münâfık olur. Kimde de bu huylardan biri bulunursa, onu terkedinceye kadar o kişide münâfıklıktan bir sıfat bulunmuş olur:

Kendisine bir şey emânet edildiği zaman ona ihanet eder.

Konuştuğunda yalan söyler.

Söz verince sözünden döner.

Düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar. "[359]

وعنْ أبي هُريْرةَ رضي اللَّه عنْهُ أنَّ النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « كَفَي بِالْمَرْءِ كَذِباً أنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ ماَ سَمِعَ » رواه مسلم .

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter."[360]

عن أبي بكْرةَ رضي اللَّه عَنْهُ قال : قالَ رَسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « ألاَ أُنبِّئكُم بِأَكْبَرِ الْكَبائِرِ ؟ قُلنَاَ : بَلَى ياَ رَسولَ اللَّهِ . قَالَ : « الإشْراكُ بِاللَّهِ ، وعُقُوقُ الوَالِديْنِ » وَكانَ مُتَّكِئاً فَجلَسَ ، فَقالَ : « ألاَ وقَوْلُ الزُّورِ، وَشَهادَةُ الزُّورِ » فماَ زَالَ يُكَرِّرُهَا حَتىَّ قُلْناَ : لَيْتَهُ سَكَتَ (متفق عليه).

Ebû Bekre radıyallahu anh şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem :

"En büyük günahı size haber vereyim mi?" buyurdu. Biz:

Evet, yâ Resûlallah, dedik. Resûl–i Ekrem:

"Allah'a şirk koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek" buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve "İyi belleyin, bir de yalan söylemek, yalancı şâhitlik yapmaktır" buyurdu. Bu son cümleyi sürekli tekrarladı. Biz daha fazla üzülmesini arzu etmediğimiz için "keşke sussa" diye temennide bulunduk. [361]

وعنْ أبي هُريْرةَ رضي اللَّه عنهُ أنَّ رسُول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال :  إيًاكُمْ والظَّنَّ ، فإنَّ الظَّنَّ أكْذَبُ الحَدِيثِ ، ولا تحَسَّسُوا ، ولا تَجسَّسُوا ولا تنافَسُوا ولا تحَاسَدُوا ، ولا تَباغَضُوا، ولا تَدابَروُا ، وكُونُوا عِباد اللَّهِ إخْواناً كَما أمركُمْ . المُسْلِمُ أخُو المُسْلِمِ ، لا يظلِمُهُ ، ولاَ يخذُلُهُ ولا يحْقرُهُ ، التَّقوى ههُنا ، التَّقوَى ههُنا  ويُشير إلى صَدْرِه  بِحْسبِ امريءٍ مِن الشَّرِّ أنْ يَحْقِرَ أخَاهُ المُسْلِمَ ، كُلُّ اْلمُسْلِمِ عَلىَ المُسْلِمِ حرَامٌ : دمُهُ ، وعِرْضُهُ ، ومَالُهُ، إنَّ اللَّه لا يَنْظُرُ إلى أجْسادِكُمْ، وَلا إلى صُوَرِكُمْ ، وأعْمالِكُمْ ولَكِنْ يَنْظُرُ إلىَ قُلُوبِكُمْ

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Zandan sakınınız. Çünkü zan (yersiz itham), sözlerin en yalan olanıdır. Başkalarının konuştuklarını dinlemeyin, ayıplarını araştırmayın, birbirinize karşı öğünüp böbürlenmeyin, birbirinizi kıskanmayın, kin tutmayın, yüz çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Allah'ın size emrettiği gibi kardeş olun.

Müslüman müslümanın kardeşidir: Ona haksızlık etmez, onu yardımsız bırakmaz, küçük görmez. (Göğsüne işâret ederek) Takvâ buradadır, takvâ buradadır!”

"Kişiye, müslüman kardeşini hor görmesi kötülük olarak yeter. Müslümanın her şeyi, kanı, namusu ve malı müslümana haramdır. ”

"Şüphesiz ki Allah, sizin bedenlerinize, görünüşünüze ve mallarınıza değil, kalblerinize kıymet verir. "[362]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

NEVEVÎ, Ebu Zekeriyya Yahya b. Şeref en-Nevevî(v.676/1277), Riyâzü’s-Salihîn, Ter. Hasan Hüsnü Erdem ve Kıvâmüddin Burslan, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Ank. 1972,  I/85 vd, III/102 vd.

Türkçe Trecüme ve Şerhi: Riyâzü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar: Prof. Dr. M. Yaşar kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İst. 1997, I-VIII C.     Not: Hadis Mealleri büyük ölçüde bu kitaptan iktibas edilmiştir.

 

 

XXVII-    EMANET

Tahir TURAL

A-             I- Konunun Plânı

A-  Emanet kavramı

B-  Emanetin Kurân-ı Kerim ve Sünnette kullanılışı

C-  Emanete verilen önem

D-  Peygamberimize ve inananlara “emin-mü’min” denmesinin sır ve hikmeti

E-  Emanetin çeşitleri

    1- Kendi maddi ve manevi varlığına

    2- Aile ve çocuklarına

    3- Toplum ve devletine

    4- Yaşadığımız ve havasını teneffüs ettiğimiz dünyamıza

B-              II- Konunun açılımı ve işlenişi

Konuya emanet kavramı anlatılarak başlanır. Sonra emanet kavramının kitab ve sünnette geçiş şekli verilerek devam edilir. Akabinde Peygamberimize ve inananlara “emin-mü’min” denmesindeki hikmetler izah edilerek devam edilir. Emanetin çeşitleri Kurân-ı Kerim ve sünneti seniyyeden misallerle izah edilerek son verilir.

C-             III- Konunun özet sunumu

Emanet, "emn” kökünden gelir. "Emn” ise korku ve endişeden emniyette, güvende  olmaktır. Emanet, hıyanetin zıttı olarak güvenilir olma, bir kişiye geçici olarak bırakılan şey anlamında kullanılır.

Emanet kelimesi âyet ve hadislerde çok geniş anlamlarda kullanılmıştır. İnsanın, Allah'a, ailesine, içinde bulunduğu topluma, hayvanlara ve doğal çevresine, hatta insanlığa karşı görev ve sorumluluklarından tutunuz da, korunmak üzere geçici bir süre için yanında bırakılan eşyaya varıncaya kadar hepsine emanet denmiştir. Özetle emanet, insanın sorumluluk alanına giren her şey emanettir.

Peygamberlerde bulunması gerekli beş nitelikten birisinin "Emanet” olması, emanetin, mana ve önemini ifade etmektedir. Bu sıfat, peygamberlerin her yönü ile güvenilir olduklarını ifade eder. Esasen insanların güvenmediği bir kimsenin peygamber olarak görevlendirilmesi düşünülemez. Çünkü peygamber, Allah ile kulları arasında elçidir. Böyle bir kimse güvenilir olmazsa insanlar ona inanır ve söylediklerini dinler mi?

Peygamberimiz(s.a.), Mekke müşrikleri tarafından daha peygamber olarak gönderilmezden önce "el-Emîn-güvenilir insan” olarak tanınmıştı. Mekkeliler onu bu unvanıyla tanırlardı. Peygamber olarak görevlendirilince, Mekke müşrikleri içinde bulundukları makam, mevki, saltanat gibi maddi ve manevi kazanç kaybına uğrayacaklarını düşündüklerinden ona düşman oldular ve onu ortadan kaldırmak için bütün güçlerini seferber ettiler. Onu öldürmek için bir araya gelen bu insanlar, birbirlerinden çok ona inanıyor, kıymetli eşyalarını, altın ve mücevherlerini ona emaneten bırakıyorlardı. Mekke'den Medine'ye hicret ettiği gece yanındaki emanetlerin sahiplerine verilmesi için Hz. Ali'yi bu sebeple yatağında bırakmıştı.

İnsanın sorumluluk alanına giren her şey emanettir.Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlığınızdan sorumlusunuz. Devlet Başkanı üstlendiği görevden sorumludur. Kişi ailesinin koruyucusu ve eli altında olanlardan sorumludur. Kadın, eşinin, evinin koruyucusu ve eli altında bulunanlardan sorumludur.Hizmetçi, efendisinin malının koruyucusu ve eli altında bulunanlardan sorumludur. Dikkat ediniz. Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlığınızdan sorumlusunuz.” [363] Görüldüğü gibi hadis-i şerifte, kişilerin birbirlerine ve topluma karşı yükümlü bulundukları görevler noktasından "çoban” olarak ifade edilmesi; görevin kutsallığını ve içtenlikle yerine getirilmesinin gereğini ifade etmektedir.

Hiç şüphe yok ki, insanın ilk sorumluluğu, kendisini yaratan ve akıl gibi üstün yetenekler veren Allah'a karşı olan sorumluluğudur. Allah  Teâlâ  insanlara bu sorumluluklarını Kurân-ı Kerim'de şöyle hatırlatmaktadır: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arzettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insanoğlu yüklendi. O gerçekten çok zalim ve cahildir.” Ahzap, 33/ 72

Ayeti Kerimede bahsedilen “emanetler”, sadece dini emir ve yasaklar olmayıp insanın sorumlu tutulduğu, kendi maddi ve manevi varlığı, aile ve çocukları, yaşadığı ve havasını teneffüs ettiği, kaynaklarından istifade ettiği dünyamız ve içinde olan insanı, hayvanı ve çevresiyle bütün alanları kapsamaktadır. Bu sorumluluk yüklenen her insan “çoban” ve elinin altında bulunan sürüyü iyi büyütüp yetiştirecek, kurda kuşa kaptırmayacaktır. Aksi takdirde şu ayetin muhatabı olmaktan kendini kurtaramaz. "Ey iman edenler! Allah'a ve peygamberine hainlik etmeyiniz ki bile bile kendi emanetlerinize hıyanet etmiş  olmayasınız.” Enfâl, 8/ 27.  Bu ayette, yukarıda Kurân-ı Kerim ve Sünnette sınırları çizilen ve insanın yüklendiği bu “emanet”’e karşı görevini yapmamış olanların emanetlerine hıyanet ettikleri açıkça belirtilmektedir. Halbuki hainlik ve yalan mü'minde bulunmaz. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

"İki özellik vardır ki bunlar mü'minde huy haline gelmez. Hıyanet ve yalandır.” [364]

Mü'minin yüklendiği emanetlerden birisi de kamuya ait işlerdir, yani devlet işleridir. Kur'an-ı Kerim,  devlet işlerinin bir emanet olduğunu dolayısıyla da işi, önce ehline verilmesini emretmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Allah (c.c.) size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz vakit, adâletle hükmetmenizi emrediyor. Allah (c.c.) size ne kadar güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi bilen ve görendir.” [365]

Bu âyet-i kerîme emanetlerin ehline verilmesini emrediyor ve ehliyetli  olan kimseden emanetin alınmamasını istiyor. Âyet-i  kerime, devlet işleri için ehliyetin dışında başka bir şey kabul etmiyor. Aklın da kabul ettiği bu değil mi? Eğer maksat kamu işlerinin aksamadan düzenli bir şekilde yürütülmesi ise bu işe ehil olan birisini getirmek gerekir. Bir adam Peygamberimize gelerek sorar: Ey Allah'ın Resûlü, kıyâmet ne zaman kopacak? Peygamberimiz: “Emânet zayi olduğu zaman kıyâmeti bekle” buyurur. Adam bunu anlayamamış olacak ki tekrar  sorar: Emânetin zayi olması nasıl  olur? Bunun üzerine Peygamberimiz: “İşler ehil olmayan kimselere verildiği zaman kıyâmeti bekle” buyurur. [366]

İnsan olarak, Allah'ın en seçkin yaratığı olarak pek çok emanetler taşımaktayız. Bunların hepsini saymak için yeterli zamanımız yoktur. Ancak bunlardan önemli olan bazılarına işaret etmekle yetineceğiz.

Ailemiz ve çoluk çocuğumuz önemli emânetlerimiz arasındadır. Çocuklarımızın eğitilmesi, her türlü zararlı akımlardan uzak tutularak, dinimiz, vatanımız ve milletimiz için yararlı olacak şekilde yetiştirilmesi görevlerimiz cümlesindendir.Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır: "Ey mü'minler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar  olan cehennemden koruyun.” Tahrim 6/ 66

Müslüman anne ve baba çocuklarının dinî terbiyelerine, vatan ve millet sevgisiyle dopdolu olarak yetişmelerine, kabiliyetlerine göre ya ilmi ya da uygun bir alanda geleceğe hazırlanmalarına özen göstermeli ve ahlâklı edepli birer insan olarak topluma kazandırmalıdırlar. Bu görevlerini ihmal eden anne ve babaların sonradan büyük pişmanlık duyacakları kaçınılmazdır. Zaman zaman basına ve televizyon ekranlarına yansıyan, okunması ve izlenmesi bile üzüntü veren olaylar bu görevin ihmali sonucu meydana gelmektedir. Nitekim Peygamberimiz: "Hiçbir baba çocuğa güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermiş  olamaz.” [367] buyurmuştur.

Sağlığımız da bir emânettir. Sağlığımıza zarar veren her şeyden korunacağız. Hayatın  tadı, ibadetin zevk ve neşesi, vücut sağlığına bağlıdır. Sağlığı yerinde olmayan bir müslüman, Allah'a anne ve babasına, ailesine, vatan ve milletine karşı olan görevlerini gereği gibi yerine getiremez. Bu sebepten ötürü yüce dinimiz, sağlığa büyük önem vermiş, onu tehdit eden her türlü uyuşturucu maddeleri yasaklamıştır. peygamberimiz, sağlıklı, kuvvetli mü'minin zayıf mü'minden daha hayırlı olduğunu bildirmiştir. Şöyle buyuruyor: "Ölümden önce hayatının, hastalığından evvel sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.” [368]

Malımız ve servetimiz bize emanettir. Bir gün geçici dünya hayatına vedâ ederken malımızı ve her şeyimizi burada bırakacağız. Ancak Allah'ın huzurunda hesap verirken malımızı nereden kazanıp nereye harcadığımızın hesabını vereceğiz. Nitekim peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Hiç kimse kıyâmet günü (beş şeyden) ömrünün nerede ve ne sûretle tükettiğinden, gençliğini nerede ve nasıl yıpratıp çürüttüğünden, malını nasıl kazanıp nerelere harcadığından, elde ettiği bilgi ile ne yaptığından sorguya çekilmedikçe Allah'ın yüce katından ayrılamayacaktır.”[369]

Vatan bir emanettir. Vatan bir toprak parçasıdır, ama her toprak parçası vatan değildir. Vatan, uğrunda şehitlerin kanlarını akıttıkları toprak parçasıdır. "Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” sözü bunu güzel ifade etmektedir. Vatan bir müslümanın her şeyidir. Çünkü din, namus, şeref ve bağımsızlık gibi kutsal değerler ancak vatan sayesinde kazanılabilir. Bu sebeple atalarımız “Vatan sevgisi imandandır” demişlerdir.

İşte atalarımız bu cennet vatanı, uğrunda şehit olarak, kanlarını akıtarak bize emanet etmişlerdir.  Bu emaneti korumak bizim görevimizdir. Bu güzel vatanı bir taraftan düşmandan korurken diğer taraftan onu imar edip güzelleştirecek ve bizden sonrakilere korumak üzere teslim edeceğiz.

Doğa da bir emanettir. Allah dünyamızı bir denge içinde yaratmıştır. Nitekim Allâh Teâlâ Kurân-ı Kerim'de böyle buyurmuştur: “Göğü Allah yükseltti ve mîzanı (dengeyi) O koydu. Sakin dengeyi bozmayın”.[370]  Doğal denge bozulduğunda karalarda, sularda ve havamızda çok büyük sorunlar çıkacaktır. Yaşadığımız çevrenin  kara, hava,su, bitki ve hayvanlarıyla doğal dengesini iyi koruyamazsak, karşılaşacağımız maddi ve manevi sıkıntıların sorumlusu bizler olacaktır. Nitekim bu husus açık ve net olarak Kurân-ı Kerim'de dikkatlerimize sunulmakta ve insanlar ikaz edilmektedir: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.”[371]Bu nedenle ormanlarımızı, bitki örtülerimizi iyi korumalı, toprağımızın kalitesinin kimyasal bazı terkiplerle bozulmasına fırsat vermemeli, tatlı su ve denizlerimizi muhafaza etmeli, soluduğumuz havanın kirlenmemesi için yakıtlarımızı kaliteli seçmeli, havayı kirleten araç ve sanayi tesislerinin bakımını iyi yaptırmalıyız. Yaban hayatının bitmesinin önüne geçmek için gelişi güzel avlanmalara fırsat vermemeliyiz.

D-             IV- Konu işlenirken başvurulacak bazı ayetler

اِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُواْ بِالْعَدْلِ إِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا

“Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Süphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.” (Nisa, 4/ 58)

انَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi.Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.”(Ahzab,33/ 72)

E-              V- Konu işlenirken başvurulacak bazı hadisler

أَلاَ كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ فَالأَمِيرُ الَّذِي عَلَى النَّاسِ رَاعٍ وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ وَالرَّجُلُ رَاعٍ عَلَى أَهْلِ بَيْتِهِ وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْهُمْ وَالْمَرْأَةُ رَاعِيَةٌ عَلَى بَيْتِ بَعْلِهَا وَوَلَدِهِ وَهِيَ مَسْئُولَةٌ عَنْهُمْ وَالْعَبْدُ رَاعٍ عَلَى مَالِ سَيِّدِهِ وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْهُ أَلاَ فَكُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ‏"‏ ‏.‏

"Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlığınızdan sorumlusunuz. Devlet Başkanı üstlendiği görevden sorumludur. Kişi ailesinin koruyucusu ve eli altında olanlardan sorumludur. Kadın, eşinin, evinin koruyucusu ve eli altında bulunanlardan sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının koruyucusu ve eli altında bulunanlardan  sorumludur. Dikkat ediniz. Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlığınızdan  sorumlusunuz.”[372]

 آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلاَثٌ إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ، وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ، وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ ‏"‏‏.

"Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu vakit yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz. Kendisine bir şey emânet edilirse ona hıyanet eder.”[373]

"إِذَا ضُيِّعَتِ الأَمَانَةُ فَانْتَظِرِ السَّاعَةَ ‏"‏‏ قَال كيف إِضَاعَتُهَا يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ ‏"‏ إِذَا أُسْنِدَ الأَمْرُ إِلَى غَيْرِ أهْلِه.

Bir adam Peygamberimize gelerek sorar: Ey Allah'ın Resûlü, kıyâmet ne zaman kopacak? Peygamberimiz: “Emânet zayi olduğu zaman kıyâmeti bekle” buyurur. Adam bunu anlayamamış olacak ki tekrar  sorar: Emânetin zayi olması nasıl  olur? Bunun üzerine Peygamberimiz: “İşler ehil olmayan kimselere verildiği zaman kıyâmeti bekle” buyurur.[374]

ما نَحَلََ وَالِدٌ وَلَدًا مِنْ نَحْلٍ أَفْضَلَ مِنْ أَدَبٍ حَسَنٍ

Peygamberimiz: "Hiçbir baba çocuğa güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermiş  olamaz.”[375]

لاَ تَزُولُ قَدَمَا ابْنِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ عِنْدِ رَبِّهِ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ خَمْسٍ عَنْ عُمْرِهِ فِيمَا أَفْنَاهُ وَعَنْ شَبَابِهِ فِيمَا أَبْلاَهُ وَمَالِهِ مِنْ أَيْنَ اكْتَسَبَهُ وَفِيمَ أَنْفَقَهُ وَمَاذَا عَمِلَ فِيمَا عَلِمَ

"Hiç kimse kıyâmet günü (beş şeyden) ömrünün nerede ve ne sûretle tükettiğinden, gençliğini nerede ve nasıl yıpratıp çürüttüğünden, malını nasıl kazanıp nerelere harcadığından, elde ettiği bilgi ile ne yaptığından sorguya çekilmedikçe Allah'ın yüce katından ayrılamayacaktır.” [376]

عَنْ أَبِي ذَرٍّ، قَالَ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَلاَ تَسْتَعْمِلُنِي قَالَ فَضَرَبَ بِيَدِهِ عَلَى مَنْكِبِي ثُمَّ قَالَ ‏"‏ يَا أَبَا ذَرٍّ إِنَّكَ ضَعِيفٌ وَإِنَّهَا أَمَانَةٌ وَإِنَّهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ خِزْىٌ وَنَدَامَةٌ إِلاَّ مَنْ أَخَذَهَا بِحَقِّهَا وَأَدَّى الَّذِي عَلَيْهِ فِيهَا ‏"‏ ‏.‏

Ashâb-ı Kirâm'dan Ebû Zer (r.a.) diyor ki: Peygamberimize: Ey Allah'ın Rasûlü, beni vali yapmıyor musun? dedim. Peygamberimiz: “Ebû Zer, sen zayıfsın, bu valilik bir emanettir, kıyâmet gününde gerçekten bir perişanlıktır. Ancak   onu hakkıyla alan o hususta üzerine düşeni yapan müstesnâ, buyurmuştur.[377]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1- Konu işlenirken yararlanılabilecek bazı ayetler: Ahzap, 33/ 72 ; Enfâl, 8/ 27; Nisâ, 58.

2- Peygamberimiz Hz. Muhammed ( s.a.v. ), Diyanet İlmi Dergi, Özel Sayı

3- Doç. Dr. İbrahim Sarıçam, Hz. Peygamberin Evrevsel Mesaji

4- İ. Canan, Hadis Ansiklopedisi

5- Asım Koksal, İslam Tarihi,

6- Doğuştan günümüze Büyük İslam Tarihi, Komisyon, Konya 1994, 1/ 251

 

 

XXVIII-                       FAİZ VE ZARARLARI

Bünyamin OKUMUŞ

A-             I-Konunun Planı

            A-Faizin Haram kılınması

                   1-Faizin haram kılınmasının sebepleri

                   2-Faizin tarifi

                            a-Riba ve Tefecilik

                            b-Riba ve Ticaret

 

         B-Sosyal adalet açısından faiz

                   1-Ferdi ve toplumsal açıdan faizin zararları

                            a-Ekonomik dengelerin bozulması ve haksız kazanç

                            b-Para ve sermayenin stok edilmesi

B-              II- Konunun Açılışı ve işlenişi

Faizin, iktisadî bir konu olduğuna dolayısıyla doğrudan iktisatçıları ilgilendirdiğine işaret edilir. Bununla birlikte ticaret, miras hukuku ve benzeri bir çok konuda olduğu gibi Kur’ân-ı Kerim’in faiz konusuna da duyarsız kalmadığı vurgulanır. İslam dini, fert ve toplu-mun ekonomik hayatını derinden olumsuz etkileyen bu uygulamayı yasaklamıştır. Bu bağ-lamda, her ne kadar günümüzde faiz konusunda farklı tarifler ve ihtilaflar söz konusu olsa da Kur’ân’ın faizden ne kastettiği ve İslâm âlimleri tarafından faizin nasıl tanımlandığı kısaca açıklanır. Faizin haram kılınmasının hikmetleri üzerinde durulur. Bu fiili işlemenin nasıl bir günaha karşılık geldiği belirtilerek bu konuda insanlar arasında yapılan yersiz benzetmelerin bir mesnedi olmadığına işaret edilir.  Faiz, tefecilik ve karaborsacılık arasındaki ilişkiye deği-nilerek, bu üçünün de ticaretle bir olmadığı belirtilir.İslâm dini, zekat ve sadaka gibi mali ibadetleri emrederken faizi yasaklamak suretiyle toplumda sadece sosyal adaleti temin etmeyi ve sermayenin tekelleşmesini önlemeyi amaç edinmemiştir. Bununla birlikte bireyin mal ve servete olan tamahkarlığını; arzu ve isteklerini kontrol altına almak suretiyle onu arındırmayı amaçlamıştır. Nasıl ki bedeni ibadetlerle ferdin eğitiminde onun dünya ve ahret hayatına hazırlanması amaç edinilmiş ise faizin yasak kılınmasında da bireyin hem dünya hem de ahret hayatındaki mutluluğun amaç edinildiği anlatılır. Bu yasakla, toplumda sosyal adaletin temin edilmesi suretiyle hem ferdin hem de toplumun menfaati gözetildiği belirtilir.

C-             III- Konunun Özet sunumu

İslam Dininin iktisadî hayatın düzenlenmesinde alın teri ve el emeğine verdiği önem vurgulanarak alış verişin helal, faiz ve tefeciliğin haram olduğu belirtilir. İslam’ın faizi haram kılmasındaki amaç, emeğe, paraya ve sermayeye verdiği değeri bunların ekonomik hayata aktif olarak katılmalarındaki kazancın teminine yöneliktir. Zenginlik bireysel olmaktan çok toplumsallaştığı zaman, zenginlikten asıl maksat hasıl olur. Günümüzde her ne kadar Banka-cılık sistemi ticari hayatın kaçınılmaz bir olgusu olarak algılansa da Bankaların uyguladığı faiz oranlarının yüksekliğinin ekonomik dengenin bozuk olduğuna, faiz oranların düşüklüğü-nün ve sıfıra yakın olmasının da ekonomik dengelerin sağlıklı olduğuna iktisad alimleri hükmetmektedirler. Bu açıdan İslam dininin faiz ve faize dayalı uygulamaları yasaklamasının doğruluğunun tescil edilmiş olduğuna işaretle konu özetlenir.    

D-             IV- Konu işlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

اَلَّذِ۪ينَ يَاْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوٓا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ فَمَنْ جَآءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَۜ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللَّٰهِۜ وَمَنْ عَادَ فَاُولَائِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فِيهَاَ خَالِدُونَ

“Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, “Alış veriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüte uyarak) faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah’a kalmıştır. (Allah onu affeder.) Kim tekrar (faize) dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedi kalacaklardır.” [378]

يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَثِيمٍ

“Allah, faiz malını mahveder, sadakaları ise artırır (bereketlendirir). Allah hiçbir günahkâr nankörü sevmez.” [379]

Konuyla İlgili Diğer Âyet-i Kerimeler: 

Bakara, 2/277-280; Âl-i İmrân, 3/130; Rûm, 30/39; Nisâ, 2/160-161.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

 وعن عمرو بن احوص رضى اللّه عنه قال: سَمِعْتُ رسولَ اللّهِ صلى الله عليه وسلم يقولُ في حَجَّةِ الَوداعِ: أَلا إنَّ كُلَّ رِباً مِنَ رِبَا الجاَهِلِيَّةِ مَوْضُوعٌ. لَكُمْ رُؤُسُ أمْوَالِكُمْ لاتَظْلِمُونَ وََلاتُظْلَمُون.َ

Amr İbnu'l-Ahvas (ra) anlatıyor: "Hz. Peygamber (sav)'in Veda Haccındaki (konuşmasını) dinledim O, şöyle diyordu:

"(Biliniz ki), câhiliye devrindeki bütün ribâlar kaldırılmıştı. Sadece verdiğiniz ana parayı alacaksınız. Böylece ne zulmetmiş olacaksınız ne de zulme uğramış olacaksınız.”[380]

عن عمر بن الخطاب رضى اللّه عنه قال: قال رسول اللّه صلى الله عليه وسلم : الذَّهَبُ بالذَّهَبِ رباً إّلاَ هَاءَ وَهَاءَ، وَالْبُرُّ بالْبُرِّ رِباً إّلاَ هَاءَ وَهَاءَ، وَالشَّعِيرُ  بِالشَّعِيرِ رباً إّلاَ هَاءَ وَهَاءَ، وَالتَّمْرُ بالتَّمْرِ رِباً إّلاَ هَاءَ وَهَاءَ.

Ömer İbnu'l-Hattâb (ra) anlatıyor: Resûlullah (sav) buyurdular ki: "Altın altınla peşin olmazsa ribâdır. Buğday buğdayla peşin satılmazsa ribâdır. Arpa arpayla peşin satılmazsa ribâdır. Kuru hurma kuru hurmayla peşin satılmazsa ribâdır." [381] 

 وعن مجاهد قال: كُنْتُ مَعَ ابنِ عُمرَ رضى اللّه عنهما فجاءَهُ صائِغٌ فقالَ: يا أباَ عبدِ الرَّحْمنِ إنِّى أصُوغُ الذَّهَبَ فأبِيعُهُ بالذَّهَبَ بِأكْثَرَ مِنْ وَزْنِهِ فَأسْتَفْضِلُ قَدْرَ عَمَلِى فيهِ فنهاهُ عنْ ذلكَ فَجَعلَ الصَّائغُ يُرَدِّدُ عليهِ المسئلةَ وابنُ عُمرَ ينهاهُ حتَّى كانَ آخرَ

ما قالَ لهُ: الدِّينارُ بالدِّينارِ، والدِّرْهَمُ بالدِّرْهَمِ  َفَضْلَ بَيْنَهُمَا، هذا عهدُ نَبيِّنَا صلى الله عليه وسلم إلينا وَعَهْدُنَا إلَيْكُمْ أخرجه بطوله مالك.

Mücahid anlatıyor: “Ben İbnu Ömer (ra)'le beraberdim.Ona bir kuyumcu gelerek: "Ey Ebu Abdirrahman! Ben altın işliyor ve bunu kendi ağırlığından fazla altınla satıyorum. Böylece ona harcadığım el emeği miktarında fiyatını artırıyorum" dedi. İbnu Ömer, onu bu işten yasakladı. Kuyumcu aynı meseleyi birkaç defa tekrar etti. Her seferinde İbnu Ömer, onu bu işten yasakladı ve son olarak da şunu söyledi: “Dinar dinarla, dirhem dirhemle satılır. Aralarında fazlalık olamaz. Bu, Peygamberimizin bize vasiyetidir, biz de size vasiyet ediyoruz”.[382]

 وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ رَجُلاً، أَتَى عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ فَقَالَ يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ إِنِّي أَسْلَفْتُ رَجُلاً سَلَفًا وَاشْتَرَطْتُ عَلَيْهِ أَفْضَلَ مِمَّا أَسْلَفْتُهُ ‏.‏ فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ فَذَلِكَ الرِّبَا ‏.‏ قَالَ فَكَيْفَ تَأْمُرُنِي يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ السَّلَفُ عَلَى ثَلاَثَةِ وُجُوهٍ سَلَفٌ تُسْلِفُهُ تُرِيدُ بِهِ وَجْهَ اللَّهِ فَلَكَ وَجْهُ اللَّهِ وَسَلَفٌ تُسْلِفُهُ تُرِيدُ بِهِ وَجْهَ صَاحِبِكَ فَلَكَ وَجْهُ صَاحِبِكَ وَسَلَفٌ تُسْلِفُهُ لِتَأْخُذَ خَبِيثًا بِطَيِّبٍ فَذَلِكَ الرِّبَا ‏.‏ قَالَ فَكَيْفَ تَأْمُرُنِي يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ قَالَ أَرَى أَنْ تَشُقَّ الصَّحِيفَةَ فَإِنْ أَعْطَاكَ مِثْلَ الَّذِي أَسْلَفْتَهُ قَبِلْتَهُ وَإِنْ أَعْطَاكَ دُونَ الَّذِي أَسْلَفْتَهُ فَأَخَذْتَهُ أُجِرْتَ وَإِنْ أَعْطَاكَ أَفْضَلَ مِمَّا أَسْلَفْتَهُ طَيِّبَةً بِهِ نَفْسُهُ فَذَلِكَ شُكْرٌ شَكَرَهُ لَكَ وَلَكَ أَجْرُ مَا أَنْظَرْتَهُ ‏.‏

İmam Mâlik'in rivayet ettiğine göre, Abdullah İbn Ömer’e bir adam gelerek: “Ben birisine bir borç verdim ve bu borcu daha fazlasıyla ödemesini şart koştum” dedi. İbn Ömer, “Bu ribâdır” diye cevap verdi. Bunun üzerine adam, “Ey Ebu Abdırrahman! Öyleyse bana nasıl hareket etmemi emredersiniz” dedi? İbn Ömer, şu açıklamayı yaptı: “Borç verme, üç şekildedir: (Birincisi) Allah rızasını gözeterek, Allah için verdiğin borç. (İkincisi) arkadaşının hatırı için verdiğin borç. Üçüncüsü de temiz bir malla pis bir şey almak için verdiğin borçtur. İşte bu ribâdır. Adam, tekrar “Ey Ebu Abdırrahman! Ne yapmamı emredersin deyince” O, şöyle cevap verdi: “Sanırım akdi yırtman uygun olur, şayet o adam verdiğin miktarı aynen iade ederse alırsın. Eğer daha azını geri öderse, alırsın kalanı sana sevap yazılır. Eğer sana, daha iyi bir şeyi gönül hoşluğu ile verirse, bu sana bir teşekkürdür, böylece teşekkürünü ifade ediyor demektir. Sana ayrıca, ona vâde tanıdığın için sevap vardır.”[383]

حدثنا عبد الرحمن بن أبي بكرة، عن أبيه رضي الله عنه قال: نهى النبي صلى الله عليه وسلم عَنِ الفِضَّةِ بالْفِضَّةِ، والذَّهَبِ بالذَّهَبِ إلاَّ سَوَاءً بِسَوَاءٍ، وَأمَرَنَا أنْ نَشْتَرِىَ الفِضّةَ بالذَّهَبِ كَيْفَ شِئْنَا وَنَشْتَرِىَ الذَّهَبَ بِالْفِضَّةِ كَيْفَ شِئْنَا يَداً بِيَدٍ.

Abdurrahman İbn Ebu Bekr, babasından şöyle rivayet ediyor: “Resûlullah (sav) gümüşün gümüşle, altının altınla başa baş olmayan satışını yasakladı. Bize altın mukabilinde dilediğimiz şekilde gümüş ve gümüş mukabilinde dilediğimiz şekilde altın satın almayı emretti.”[384]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1-Afzalur Rahman, Sîret Ansiklopedisi, Türkçe tercümesi, İstanbul 1996, c. 2, s. 495-528.

2-Uludağ, Süleyman, İslamda Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış, İstanbul 1988.

3-Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “Faiz” maddesi, c. 12, s. 110-126.

 

 

XXIX-         FİTNE VE ZARARLARI

Abdurrahman AKBAŞ

A-             I- Konunun Plânı

         A-Fitne Kavramı

B-Kur’an’ın Fitneye Bakışı 

C-Hadislerde Fitne

D-Fitnenin Çeşitleri

E- Fitnenin Zararları

1-Bireysel Zararları

2-Millî Birlik ve Beraberliğe Zararları

F-Fitneyi Önlemek İçin Yapılması Gerekenler

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya fitne  kavramı açıklanarak başlanır. Daha sonra ilgili ayet ve hadislerle fitnenin dini durumu izah edilir. Bu arada zaman içerisinde fitne kavramının anlam dünyasının genişleyerek,  imtihan, iyi veya kötü şeylerle deneme anlamından, mánevî çöküntü; dinî, içtimaî ve siyasî kargaşa anlamlarında da kullanıldığına dikkat çekilir. Özellikle  vaazın akışı içerisinde fitnenin toplumun bütün  kesimlerini ilgilendiren bir olgu olduğunu ve milli birlik ve beraberliğe;  toplumsal dayanışmaya verdiği zarar tarihi olaylardan hareketle açıklanmaya çalışılır.  Vaazın sonuna doğru genel bir değerlendirme yapılır ve fitne karşısında fert ve toplum olarak sorumluluklarımız  anlatılır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Sınama, maddî ve mânevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felãketle imtihan etme anlamlarına gelen fitne, özellikle dilimizde insanlara fenalık yapmak, onları belaya uğratmak ve genelde toplumda kargaşa çıkarmak gibi kötü fiil ve davranışlar için kullanılmaktadır. Allah, insanların iman ve ahlaktaki samimiyetlerini kanıtlamaları için bir imtihan olmak üzere onları hayırla da şerle de deneyip sınar (Enbiyã 21 / 35). lnsanlar dünya hayatının geçici güzellikleriyle imtihan edilirler. (Tãhã 20/ 131 ). Mal ve evlât birer imtihan vasıtasıdır (Enfãl 8/28; et-Tegãbün 64/15). Bol  rızık veya genel olarak bir nimet de fitnedir (Zümer 39/49; el-Cin 72/ 17). Buna karşılık insanlar kederle (Tãhã 20/ 40), çeşitli belâlarla da (et-Tevbe 9/ 126; Hac 22/ 11 ) imtihan edilirler. Fitneye sebep olan pek çok kötü fiil ve davranış, toplumları içten içe yiyerek temelden çökmelerine neden olur.  Bununu için toplumlar, milli  ve manevi değerler etrafında kenetlenerek, birlik ve beraberlik içerisinde varlıklarını sürdürürler. İslam dini,  fitneyi şiddetle yasakladığı gibi, fitneye götüren fiil ve davranışları da yasaklar. Bu itibarla müminler, toplumun huzur ve barışı bozucu fitneye sebep olabilecek tavırlardan sakınırlar. Fitneye kaynaklık edebilecek insanları ya da anlayışlar konusunda, toplumsal sorumluluklarının bilinçinde olarak hareket ederler.  Fertlerin manevi değerlerine ve toplumun birlik ve beraberliğine zarar veren fitneye zemin olşuturan tavırlar karşısında  fertlerin sorumluluğu yanında eğitimcilere ve  yöneticilere de büyük sorumululuk düşmektedir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَالْفِتْنَةُ أَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِ

“ Fitne öldürmekten daha şiddetli bir suçtur.” [385]

ََوَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

“Sizi bir fitne olmak üzere şerle de hayırla da deneyip sınarız" [386]

Diğer Ayetler İçin Bakınız:

Kalem, 68/10-12; Enfal, 8/46; Al-ı İmran, 3/102,103; Hucurât, 49/6;. Bakara 2/ 102; Taha 20/40, 85, 90, 131, Mãide 5/ 41, 49; Saffat 37/ 162; el-Hac 22/53; Hadid 57/ 14; Hucurât, 49/12.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: « مَثَلُ القَائِمِ فيِ حُدُودِ اللَّه ، والْوَاقِعِ فِيها كَمَثَلِ قَومٍ اسْتَهَمُوا على سَفِينةٍ فَصارَ بَعْضُهُم أعلاهَا وبَعْضُهُم أسْفلَهاَ وكانَ الذِّينَ فِي أسْفَلِها إِذَا اسْتَقَوْا مِنَ الماءِ مَرُّوا عَلَى مَنْ فَوْقَهُمْ فَقَالُوا : لَوْ أَنَّا خَرَقْنَا في نَصِيبِنا خَرْقاً وَلَمْ نُؤْذِ مَنْ فَوْقَنَا ، فَإِنْ تَرَكُوهُمْ وَمَا أَرادُوا هَلَكُوا جَمِيعاً ، وإِنْ أَخَذُوا عَلَى أَيْدِيهِمْ نَجَوْا وَنَجَوْا جَمِيعاً »

Nu’mân İbni Beşîr radıyallahu anhümâ’ dan rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak orada duranlarla bu sınırları aşıp ihlâl edenler, bir gemiye binmek üzere kur’a çeken topluluğa benzerler. Onlardan bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı da alt katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar: Hissemize düşen yerden bir delik açsak, üst katımızda oturanlara eziyet vermemiş oluruz, dediler.  Şayet üstte oturanlar, bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte batar helâk olurlar. Eğer bunu önlerlerse, hem kendileri kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.[387]

وعن كَعْبِ بنِ عِيَاضٍ ، رضي اللَّه عنه ، قال : سمعتُ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقول: إِنَّ لِكُلِّ أُمَّةٍ فِتَنَةً وَ فِتْنَةُ أُمَّتي المَالُ »

Kâ’b İbni İyâz radıyallahu anhtan rivayetle  Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurmuştur:“Şüphesiz her ümmetin bir fitnesi vardır. Ümmetimin fitnesi (imtihan vesilesi) de maldır. ”[388]

وعنْ سعدِ بن أبي وقاص رضي عنْهُ أنَّ رَسُول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كانَ يَتَعوَّذُ دُبُر الصَّلَواتِ بِهؤلاءِ الكَلِماَتِ : « اللَّهُمَّ إنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الجُبْنِ والْبُخْلِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ أنْ أُرَدَّ إلى أرْذَلِ العُمُرِ وَأعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الدُّنْيا ، وأَعوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ القَبْرِ ».

Sa‘d İbni Ebû Vakkas radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem namazlardan sonra şu duayı okuyarak Allah’a sığınırdı:

“Allahım! Korkaklıktan, cimrilikten sana sığınırım. Erzel–i ömürden sana sığınırım. Dünya fitnesinden sana sığınırım. Kabir fitnesinden sana sığınırım. ”[389]

Diğer Hadisler bkz:

Buhãri, "Fiten", 4; Buhãri,`İlim", 24, "Fiten", 5 ; İbn Mãce, "Fiten", 25; Müsned, V, 39, 48, 110; Buhåri, "Fiten", 9, "Menâkıb" 25; Müslim, "Fiten", 10.

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Türkçe Tercüme ve Şerhi: Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, (Hazırlayanlar) Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 1997.

İbrahim CANAN, İslam Işığında Fitne Anarşi Ve Sebebleri, Cihan Kütüphanesi Yay., İstanbul, 1984

Lütfi Şentürk, İslam Dininde Haramlar ve Büyük Günahlar, DİB yayınları Ankara 1998.

Ali ÇELİK, Hz. Peygamberin Hadislerinde Fitne Sebepleri Özellikleri Çareleri, Çağlayan Yayl,  İzmir,  1997.    

 Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Fitne” Md.

 

 

XXX-              FUHUŞ  VE ZİNA

Abdurrahman AKBAŞ

A-             I- Konunun Plânı

    A-Fuhuş  ve Zina Kavramları aralarındaki Fark

B-Kur’an ve Hadislerde Fuhuş ve Zina

C- Fuhşun Ferdi, Ailevi  ve Toplumsal Zararları

D- Fuhşu Önlemek İçin Yapılması Gerekenler

1-Gençlerin Evliliğe Teşvik edilmesi

2-Aile Sadakati, Sağlıklı Toplumun Güvencesidir.

3-Cinsel Arzular Karşısında Nefse Sahip Çıkmak.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Fuhuş kelimesinin  sözlüklerde,  aşırı derecede çirkin söz ve davranış, büyük günah, edep ve ahlâka aykırı olup dinen yasaklanan her türlü kötülük ve çirkinlik anlamında kullanıldığı ve  Kur'ân-ı Kerîm'de ise kelimenin yukarıdaki anlamları yanında, kinaye yoluyla zina, livâta, sevicilik gibi her toplumda yüz kızartıcı suç ve çirkinlik olarak kabul edilen iffetsizlikler kastedildiği ifade edilir. Zina; aralarında meşrû bir evlilik olmayan, nikâh bağı bulunmayan kimselerin cinsî münasebette bulunmalarına denir.  Kuran’ı  Kerimde  ve Hadislerde zina konusuna değinilir. Ayet ve hadislerle iffetsizlik ve hayasızlık olarak vurgulanan zinanın, aile sadakatine darbe vurduğu, boşanmaların nedeni olduğu ve boşanmalar neticesi sorunlu çocukların topluma yük edildiği ve toplumsal ahlakın çözülmesini beraberinde getirdiği ve bu sorunu çözmek için bireylerin nefislerine sahip çıkmalarının,  özellikle gençlerin evlendirilmelerini teşvik etmek ve onlara  maddi ve manevi destekte bulunmanın sevap getirici salih ameller kapsamında  olduğu ifade edilir. Zinanın önlenmesi konusunda fert, toplum ve yetkililere düşen sorumluluklar vurgulanarak vaaza son verilir. 

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İslãm'ın temel amaçlarından  biri de nesillerin korunması, sağlıklı bir toplum yapısının oluşturulmasıdır. Toplumların çekirdeğini aile teşkil eder. Sağlıklı nesiller bu yuvada yetişir. Çocuk fıtrî gelişmesini de ahlâk ve terbiyesini de önce buradan alır. İnsan sevgisinin kaynağı da ailedir. Bu yuva için en büyük tehlike ise zina ve fuhuştur. Zina ve fuhuş önce ailenin teşkilini engeller, ve kurulmuş olan ailenin ise dağılmasına ve perişan olmasına sebep olur.

 Bu bakımdan dinimiz İslam,  fuhuş ve fuhşa götüren bütün davranışları ve evlilik dışı cinsel ilişki anlamına gelen zinayı kesin olarak yasaklamış, hatta  zinaya yaklaştıran tutumları da  haram kılmış  (İsrå 17/32);  ve  bu bağlamda Mümin erkek ve kadınların gözlerini haramdan sakınmaları (en-Nûr 24/ 30-31 ), kadınların cinsel mesaj veren tavırlardan, giyim tarzlarından kaçınmaları emredilmiş; (Nur 24/ 31 ) mahrem olmayan kadın ve erkeklerin birbirlerine dokunmaktan ve şehevî arzuları kabartan söz ve davranışlarda bulunmaktan sakınmalarını istenmiştir.

Özellikle gençlerin evlenmeleri, evlenme imkanı olmayanların ise, oruç tutarak nefislerine sahip çıkmaları, cinsi arzularını evlik ortamına ertelemelerinin ruh ve beden sağlıkları açısından oldukça önemlidir. Ayrıca topluma da gençlerin evlendirilmesi  noktasında büyük sorumluklar  düşmektedir. Günümüzde evlilik dışı ilişki yolu ile bir çok  cinsel yolla buluşan hastalıklar buluşmaktadır. Bu durum  İslâm'ın fuhşu önlemek için getirdiği hukuki ve ahlâkî tedbirlerin önemini ortaya koymaktadır. Fuhşun çirkinliği sadece sebep olduğu zührevî hastalıklarla sınırlı değildir. Cinsiyet ahlâkı bakımından fuhuş ruhî sapıklıklara ve kadın kişiliğinin en önemli unsuru olan iffetin kaybolmasına sebep olur. İffetin kaybolması kişinin cemiyet içinde şeref ve itibarını kaybetmesine, bu yüzden de başka ahlâkï kusurlan yapabilecek hale gelmesine yol açar

Aynıca evli oldukları halde zinaya sapanlar, aile birliğine ve sadakatine büyük darbe vurmaktadırlar. Boşanmalar genellikle zina sebebiyle olmaktadır. Boşanma neticesinde de özelikle çocuklar büyük bir boşluk ve sahipsizlikle karşı karşıya kalmakta ve suça itilmeleri kolaylaşmaktadır.  Fuhşa karşı ahlåk terbiyesi, güçlü aile yapısı, toplumsal kontrol mekanizmaları canlı tutulmalı ve gençlere yönelik olarak yapılan  cinsel özgürlük propagandaları  ve cinselliği sömüren yayınlar konusunda  hukuki ve sosyal önlemler alınmalıdır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَلاَ تَقْرَبُواْ الزِّنَى إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءسَبِيلاً

"Zinaya yaklaşmayın, çünkü zina son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur." [390]

وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتَّى يُغْنِيَهُمْ اللَّهُ مِن فَضْلِهِ

"Evlenmeye güçleri yetmeyenler, Allah kendilerini lütfuyla zengin edinceye kadar iffetlerini korusunlar" [391]

Diğer Ayetler için bkz:  Nur, 24/32; .Mu’minun,23/5; Furkan, 25/68; Mumtehine, 60/12; Mearic, 70/12.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ  صلى الله عليه وسلم  ‏"‏ يَا مَعْشَرَ الشَّبَابِ مَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمُ الْبَاءَةَ فَلْيَتَزَوَّجْ فَإِنَّهُ أَغَضُّ لِلْبَصَرِ وَأَحْصَنُ لِلْفَرْجِ وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَعَلَيْهِ بِالصَّوْمِ فَإِنَّهُ لَهُ وِجَاءٌ ‏"‏

 “Ey gençler! Sizden  evliliğe gücü yeten evlensin. Çünkü evlilik gözü harama bakmaktan korur, tenasül uzvunu zinadan alıkoyar. Evlenmeye gücü yetmeyen kimseye oruç tutmasını tavsiye ederim. Çünkü orucun şehveti kıran bir gücü / özelliği vardır. [392]

فَإِنَّ الْحَيَاءَ مِنَ الإِيمَان

 “Haya imandan bir şubedir” [393]

قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ إِنَّ مِمَّا أَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلاَمِ النُّبُوَّةِ الأُولَى إِذَا لَمْ تَسْتَحِي فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ ‏"‏‏.‏

“Utanmazsan istediğini yap sözü insanların  ilk peygamberlerden beri duyduğu sözlerdendir” [394]

وَلَيْسَ أَحَدٌ أَغْيَرَ مِنَ اللَّهِ مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ حَرَّمَ الْفَوَاحِشَ

Mü'minleri Allah Teâlâ'dan daha çok fenalıklardan koruyan kimse yoktur. Bunun için Allah Teâlâ açık kapalı fuhşiyati (zinayı) haram kılmıştır.[395]

‏ لاَ يَزْنِي الزَّانِي حِينَ يَزْنِي وَهْوَ مُؤْمِنٌ،

Zina eden kişi zina ettiği sıra (tam ve olgun bir) mü'min olduğu halde zina etmez." [396]

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ  رضى الله عنه  قَالَ سَأَلْتُ  أَوْ سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم  أَىُّ الذَّنْبِ عِنْدَ اللَّهِ أَكْبَرُ قَالَ ‏"‏ أَنْ تَجْعَلَ لِلَّهِ نِدًّا وَهْوَ خَلَقَكَ ‏"‏‏.‏ قُلْتُ ثُمَّ أَىٌّ قَالَ ‏"‏ ثُمَّ أَنْ تَقْتُلَ وَلَدَكَ خَشْيَةَ أَنْ يَطْعَمَ مَعَكَ‏"‏‏.‏ قُلْتُ ثُمَّ أَىٌّ قَالَ ‏"‏ أَنْ تُزَانِيَ بِحَلِيلَةِ جَارِكَ ‏"‏‏

İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Dedim ki: "Ey Allah'ın Resûlü! Allah nezdinde en büyük günah hangisidir?"

"Seni yaratmış olan Allah'a eş koşmandır!" buyurdular.

"Sonra hangisidir?" dedim.

"Seninle birlikte yiyecek diye, evladını öldürmendir!" buyurdular. Ben yine:

"Sonra hangisidir?" dedim.

"Komşunun helalliği ile zina etmendir!" buyurdular."[397]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

 Türkçe Tercüme ve Şerhi: Riyazü’s-Salihîn

Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar. Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 1997.

Lütfi Şentürk, İslam Dininde Haramlar ve Büyük Günahlar, DİB yayınları Ankara 1998.

Hamid b. Muhammed b. Hamid Muslih (terc. İsmail Kaya), Günahların Fert ve Toplumlara Zararları

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Fuhuş ” Md.

 

 

XXXI-         GENÇLİK VE ÖNEMİ

Abdurrahman AKBAŞ

A-             I- Konunun Plânı

A- Gençlik Bir Nimettir

         B- Gençlik Döneminin Önemi

          C- Gençliğin Görev Ve Sorumlulukları

  1. İmanı Koruma ve İbâdetlere Devam Etme Görev ve Sorumlulukları
  2. Gençlerin Zararlı Alışkanlıklardan Uzak Durması

          D- Gençliğin Çeşitli Sorunları ve İhtiyaçları

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Vaazın başında genel olarak, gençlik döneminin insan hayatının en önemli devresi ve nimet olduğu vurgulanır. Gençlik döneminin faydalı bir şekilde geçirilmesi için insanın büyük çaba harcaması gerektirdiği anlatılır. Daha sonra da gençlerin kendilerine, Yüce Allah’a ve anne ve babalarına, topluma karış sorumluluklarının önemi ifade edilir. Özellikle gençlerin zararlı alışkanlıklardan kaçınmaları  konusunda  dikkatli davranmaları gerektiği güncel örneklerle  anlatılır. Son olarak ta gençlerin sorunlarına karşı, ailelere ve öğretmenlere, işverenlere ve yöneticilere  büyük sorumluluklar düştüğü ifade edilerek vaaza son verilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Gençlik dönemi; insan hayatının ön önemli, en kritik ve en sorunlu dönemidir. Çünkü genç insan; fizyolojik, ruhsal, duygusal, eğitim ve öğretim, edep ve ahlâk, kültür ve alışkanlık bakımından  gelişim, değişim ve etkileşim sürecindedir. İnsan geleceğini bu dönemde kazanır, eğitimini bu dönemde alır, işine ve mesleğine bu dönemde sahip olur. Kimliğini, karakterini ve kişiliğini bu dönemde elde eder, iyi veya kötü alışkanlıkları, faydalı veya zararlı bilgileri bu dönemde edinir, yuvasını bu dönemde kurar. Temizlik, disiplinli ve düzenli çalışma, anne-babaya, büyüklere ve çevreye saygı, hoşgörü, sabır ve yardımlaşma, insan, Peygamber ve Allah sevgisi, kurallara uyma, doğruluk, haktan yana olma ve Allah'a saygılı olma bilinci gibi güzel erdemler bu dönemde kazanılır ve sonraki dönemlere taşınır.

Gençleri olumsuz yönde etkileyen faktörlerin dışında onlara doğrudan zarar veren, alışmaları hâlinde kurtulması çok zor olan ve tedavi gerektiren zararlı alışkanlıklar da vardır. Bunların en yaygın olanlarını; alkol, uyuşturucu, kumar, fuhuş ve sigara olarak sıralayabiliriz.

Gençlere sahip olma, onlara iyi bir eğitim ve terbiye verme, onları kötü alışkanlıklardan koruma bakımından anne-babalara, eğitim ve öğretim kurumlarına önemli görevler düşmektedir. İbâdet ile yetişen gençler, gençlik dönemlerini sıkıntısız ve problemsiz geçirirler, yetişkinlik dönemlerine Allah'ın rızasını kazanmış olarak geçerler. Ancak bu dönemi ibâdetle geçirebilmek ve günahlardan uzak durabilmek kolay değildir. Çünkü gençlerin yetişkin insanlar gibi ağır başlı ve sakin olmaları, nefsânî duygularına sahip çıkabilmeleri zordur. Bunun için de gençlik dönemlerinde yapılan ibâdetler daha değerlidir

İyi bir meslek sahibi olamayan gençler yetişkinlik ve yaşlılık dönemlerinde sıkıntı çekerler. Gençlik döneminde  gösterilecek her türlü  ihmal ve hatalı davranış, gençlerin geleceklerini ve hatta âhiret hayatlarını karartabilir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنْ النَّعِيمِ

“Sonra o gün nimetlerden mutlaka sorulacaksınız [398]

Diğer ayetler için bkz:

En'âm, 6/74-83; Meryem, 19/41-48; Şuarâ, 26/69-76; Sâffât, 37/88-100; Yusuf, 12/23-24; Tâhâ, 20/17-18; Kasas, 28/14-19; Al-i İmrân, 3/37; En'âm, 6/162; Yusuf, 12/22; Meryem, 19/18; Hac, 22/5; Kasas 28/14; Mümin, 40/67; Kehf, 18/13-14.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ نِعْمَتَانِ مَغْبُونٌ فِيهِمَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ الصِّحَّةُ وَالْفَرَاغُ ‏"‏ ‏.‏

"İki nimet vardır ki insanlardan çoğu bu konuda aldanmıştır: Sağlık ve boş zaman" [399]

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ  صلى الله عليه وسلم  ‏"‏ يَا مَعْشَرَ الشَّبَابِ مَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمُ الْبَاءَةَ فَلْيَتَزَوَّجْ فَإِنَّهُ أَغَضُّ لِلْبَصَرِ وَأَحْصَنُ لِلْفَرْجِ وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَعَلَيْهِ بِالصَّوْمِ فَإِنَّهُ لَهُ وِجَاءٌ ‏"‏

 “Ey gençler! Sizden  evliliğe gücü yetenler evlensin. Çünkü evlilik gözü harama bakmaktan korur, tenasül uzvunu zinadan alıkoyar. Evlenmeye gücü yetmeyen kimseye oruç tutmasını tavsiye ederim. Çünkü orucun şehveti kıran bir gücü  özelliği vardır. [400]

عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ سَبْعَةٌ يُظِلُّهُمُ اللَّهُ فِي ظِلِّهِ يَوْمَ لاَ ظِلَّ إِلاَّ ظِلُّهُ الإِمَامُ الْعَادِلُ، وَشَابٌّ نَشَأَ فِي عِبَادَةِ رَبِّهِ، وَرَجُلٌ قَلْبُهُ مُعَلَّقٌ فِي الْمَسَاجِدِ، وَرَجُلاَنِ تَحَابَّا فِي اللَّهِ اجْتَمَعَا عَلَيْهِ وَتَفَرَّقَا عَلَيْهِ، وَرَجُلٌ طَلَبَتْهُ امْرَأَةٌ ذَاتُ مَنْصِبٍ وَجَمَالٍ فَقَالَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ‏.وَرَجُلٌ تَصَدَّقَ أَخْفَى حَتَّى لاَ تَعْلَمَ شِمَالُهُ مَا تُنْفِقُ يَمِينُهُ، وَرَجُلٌ ذَكَرَ اللَّهَ خَالِيًا فَفَاضَتْ عَيْنَاهُ‏‏‏.

"Allah, yedi sınıf insanı hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde (arşının) gölgesinde gölgelendirecektir. (Bunlar, şu özelliğe sahip müminlerdir):

Adil yöneticiler, Rabbine ibâdet ile yetişen gençler, Kalbi mescitlere bağlı olanlar (yani namazlarını cemaatle camilerde kılanlar) Allah için birbirlerini seven, Allah için bir araya gelen ve Allah için ayrılan kimseler, Asil ve güzel bir kadın kendisini arzu ettiği halde 'ben Allah'tan korkarım' diyerek iltifat etmeyen kimseler, Sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar gizli sadaka verenler, Tenha yerlerde Allah'ı anıp göz yaşı dökebilenler.[401]

اِنَّ اللهَ يُحِبُّ الشَّابَّ التَّائِبَ

"Allah Tevbe eden genci sever"[402]

اِنَّ اللهَ عَزَّ وَ جَلَّ لَيَعْجَبُ مِنَ الشَّابِّ لَيْسَتْ لَهُ صَبْوَةٌ

Allah, gençliğini Allah'a itaatle (arzularının peşinden gitmeyen, haramlardan kaçınan) geçiren genci beğenir"[403]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Türkçe Tercüme ve Şerhi: Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri,   Hazırlayanlar. Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit  Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 1997.

Mehmet Doğan,   Gençlik Dönemi ve Eğitimi, Ensâr Neşriyat, İstanbul, 2000.

Yıldırım Doğan,  Alkol ve Uyuşturucu Madde Alışkanlığı, Gençlik ve Uyuşturucu Madde Alışkanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Konya, 1983.

Turgay Gündüz, Gençlik Dönemi ve Eğitim, İslam'ın Eğitim Anlayışı Çerçevesinde Gençlik Dönemi Din ve Ahlâk Eğitimine Yeni Bir Bakış, Ensâr Neşriyat, İstanbul, 2003.

Hayati Hökelekli, Hz. Peygamberin Çocuk ve Gençlere Yaklaşımı, Hz. Peygamber ve Gençlik,  Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 19

Hayrettin Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar, Nesil Yayınları, İstanbul, 1979.

Koştaş Münir, Üniversite Öğrencilerinde Dine Bakış, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1995.

Nevzat Yüksel, Türkiye’de Gençlik Sorunları ve Çözüm Yolları, Bayrak, Yayınları, İstanbul, 1994, 6. baskı.

Lütfi Şentürk, İslam Dininde Haramlar ve Büyük Günahlar, DİB yayınları Ankara 1998.

Hamid b. Muhammed b. Hamid Muslih (terc. İsmail Kaya), Günahların Fert ve Toplumlara Zararları.

TDV.İslam Ansiklopedisi, “Genç” md.

 

 

XXXII-    GIYBET VE İFTİRA BÜYÜK GÜNAHTIR

Burhan ERKUŞ

A-             I- Konunun Plânı

A- Gıybet ve İftira Kavramları

B- Gıybet ve İftira Benzeri Diğer Kötü Alışkanlıklar

1-Koğuculuk

2-Yalan Söylemek

3-Yalancı Şahitlik

C- Gıybet ve İftiranın Zararları

1-Gıybet ve İftiranın Kişisel Zararları

2-Gıybet ve İftiranın Toplumsal  Zararları

D- Gıybet ve İftiranın  Hükmü

E- Gıybet ve İftiradan  Korunma Yolları ve Bu Eylemi İşleyenlere Takınılacak Tavır

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya gıybet ve iftira kavramı açıklanarak başlanır. Bu iki kavram arasındaki benzer ve farklılıklar anlatıldıktan sonra, aynı kategoride yer alan, başka bir ifade ile, dil ile işlenen kötü davranışlar arasında yer alan, koğuculuk, yalan söylemek ve yalancı şahitlik üzerinde de durulur. Bu kötü davranışların gıybet ve iftira ile benzerlikleri kurulup karşılaştırma yapılır. Daha sonra gıybet ve iftiranın kişisel ve toplumsal zararları üzerinde durulup; bu kötülükleri işleyen kişilerin ne gibi müeyyidelerle karşılaşacakları, yani hükmü açıklanır. Son olarak da gıybet ve iftiradan korunmak için ne gibi tedbirler almamız gerektiği ve bu eylemleri yapanlara karşı takınmamız gereken tavırlar üzerinde durularak konunun bir özeti yapılıp bitirilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İslam dini; sosyal ilişkilere, ahlâkî davranışlara, kişilik haklarının korunmasına, güven, huzur ve barış ortamını yok edecek, kavga, tartışma ve dargınlıklara sebep olacak davranışlardan kaçınılmasına büyük önem vermiştir. Gıybet ve iftira bu davranışlar arasında yer almaktadır.

Gıybet; bir insanı gıyabında eleştirmek, çekiştirmek ve hoşlanmayacağı sözler söylemektir. Halk arasında buna "dedi-kodu" da denir. Kişinin bedeni, nesebi, ahlâkı, işi, dini, elbisesi, evi, bineği ve benzeri şeyler dedikodu konusu olabilir. Gözün şaşılığı, saçların döküklüğü, uzun veya kısa boylu, siyah veya sarı renkte olmak gibi nitelikler hakkında alaylı bir şekilde bahsedilmesi gıybet olur.

İftira ise; bir kimsenin işlemediği bir suçu yapmış gibi anlatmak, onda bulunmayan bir kötülüğü  varmış gibi  göstermektir. Kişinin sorumluluğunu unutarak isteklerine ulaşmak amacıyla insanlara iftira etmesi bir hastalıktır. İftiranın gayesi; hoşlanmadığı kişileri yıpratmaktır. Bu bakımdan her söze, her habere inanmamak, onu iyice araştırmak gerekir. 

Gıybet ve iftira ile aynı kategoride yer alan kötü fiillerden bazıları da koğuculuk, yalan söylemek ve yalancı şahitliktir. Burada kısaca bu kavramlara da değinmek yerinde olacaktır.

Koğuculuk, insanlar arasında söz taşımak anlamına gelip, dinimizin yasak ettiği ve büyük günah olarak saydığı ahlak dışı kötü davranışlardan biridir. Koğuculuk yapan kimseler, Peygamber efendimizin hadislerinde "nemmâm"  ve "kattât" olarak isimlendirilmiş ve bu kimselerin (cezalarını) çekmeden cennete giremeyecekleri bildirilmiştir.

Yalan söylemek; gerçek dışı ve aslı olmayan beyanlarda bulunmaktır. Yalan İslam'ın şiddetle yasak kıldığı ve büyük günah saydığı davranışlardan olup, münafıklık alâmetidir.Yalancılık, ailelerin yıkılmasına, toplumun fesadına, işlerin dağılmasına neden olabilir. Yalan söyleyen kimse insanların gözünden düşüp, sözüne itibar edilme hale gelir. “Yalan söyleyenin evi yanmış, buna kimse inanmamış,” atasözü, yalancının sonunun nasıl hüsran olduğunu belirtmektedir. Yine atalarımız; “yalancının mumu yatsıya kadar yanar”, “şehrin yukarısında bir yalan söyledim,  aşağıda kendim de inandım”, “yalan söyle, tutunmazsa izi kalır” sözleriyle yalanın toplum hayatındaki olumsuz etkisine dikkati çekmişlerdir.

Yalancı şahitlik ise; insanların ruhuna zarar veren, hakkını zayi eden, anarşiyi yayan, bir şey olup, toplumsal kötülüklerin en tehlikelisi ve en çirkinidir. Yüce Allah "Rahmanın kulları" diye övdüğü ve cennete koyacağını bildirdiği müminlerin özellikleri arasında onların yalancı şahitlik yapmamayı da zikretmiştir. Yalancı şahitlik yapmak hem yalan söylemek hem de dolaylı olarak iftira etmektir. Yalancı şahitlik ile kul hakkının ihlal edilmesine ve zulüm yapılmasına sebep olunmuş olur. Bu büyük günahlardan biridir.

Gıybet ve iftiraya tekrar dönecek olursak:

 Gıybet eden insan ahlakından taviz vermiş, kul hakkı yüklenmiş ve büyük günah işlemiş olur. Gıybet; zayıf, zelil, manen ve ahlâken aşağı mertebede olan insanların yapabileceği bir davranıştır. Gıybet; kişi, aile, toplum hatta bir milletin bütün mensuplarını rencide edebilir. Bu; kişiler, aileler ve toplumlar arasında huzursuzluk, kırgınlık hatta kavgaya bile sebebiyet verebilir. Bu sebeple yüce Rabbimiz ve sevgili Peygamberimiz gıybet etmeyi şiddetle yasaklamışlar, büyük günah olduğunu bildirmiştir. Gıybet, müminin "fâsık" ve "âsî"  olmasına sebep olur. Gıybeti yapılan kimse hakkını helal etmedikçe kişi gıybetin günahından kurtulamaz. Çünkü gıybet etmek kul hakkı yüklenmektir. Kul hakkını ise Allah bağışlamaz. Bunun yanında söylediği söz, yaptığı fiil ve sergilediği davranış ile her türlü günahı ve kötülüğü işleyen, fert ve topluma zararlı olan, sözgelimi, hırsızlık ve iftira eden, ırz ve namus düşmanlığı yapan bir kimsenin bu ahlak dışı niteliği zararından korunması için bir başkasına söylenebilir. Bu gıybet değildir.

Gıybet, söz dışında, yazı ve fiil ile yani el, kol, göz, kaş işaretleri ile de yapılabilir. Gıybeti yapılan kimse, bundan haberdar olmuşsa, ben de onun gıybetini yapayım dememelidir. Bu takdirde kendisi de gıybet eden kişinin konumuna düşmüş, büyük günah işlemiş olur. Öyle ise ne yapması gerekir? Söz konusu edilen gıybet yanlış bilgiden kaynaklanıyorsa, gıybete eden uygun bir üslup ile durumu anlatabilir. Sabırlı olmak, hiç duymamış gibi davranmak en isabetli olanıdır.

Gıybeti yapılan kimse gıybet sebebiyle zarara uğramış veya zara uğraması söz konusu ise duruma müdahale edebilir, ilgili mercilere şikayet edebilir. Bunun yanında gıybeti yapılan kimsenin hiçbir şey söylemeden gıybeti dinlemesi âhlâkî bir davranış değildir. Böyle bir durumla karşılaşan kişi, ya sözlü olarak müdahale eder; bunun doğru olmadığını, gıybet etmenin haram ve büyük günah olduğunu söyler ki bu müminin iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevidir ya da - sözlü olarak gıybetin yapılmasına engel olamayacaksa yapılan gıybete ortak olmamak ve gıybet sözlerini dinlememek için gıybet yapılan ortamı terk eder.

Gıybet etmenin âyet ve hadislerde dünyada uygulanacak bir müeyyidesi bildirilmemiştir. Ancak tövbe edilmediği veya affedilmediği takdirde  âhirette cezasını çeker. Onun için  mümin gıybet etmemelidir. Şayet böyle bir davranışta bulunduysa tövbe etmeli, gıybet ettiği kimseden af ve helalık dilemelidir. Aksi takdirde âhirette "müflis" durumuna düşecek sevaplarından gıybet ettiği kimseye vermek durumunda kalacaktır[404].

İftiranın müeyyidesine gelince; Yüce Allah, Kur'ân'da, namuslu bir erkek ve kadına iftira eden kimsenin cezası bunu dört âdil şahit ile ispat edemeyen müfterîlerin cezalarının seksen sopa vurulması olduğunu ve bunların tanıklıklarının ebedî olarak kabul edilmemesi gerektiğini bildirmektedir (Nur, 24/40). Bu ceza, iftiranın ne kadar büyük günah olduğunu ifade etmektedir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيراً مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضاً أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتاً فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ

 “Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın.  Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir,  çok merhamet edendir”[405].

Bu âyet-i kerîme'de yüce Allah, kişilik haklarını ihlal eden üç davranıştan sakınılmasını emretmektedir. Bunlar; "kötü zanda bulunmak", "insanların gizli hallerini araştırmak" ve "gıybet etmek"tir.

وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُبِينًا

“Mü’min erkeklere ve Mü’min kadınlara yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler,  şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir”[406]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Hz. Peygamber: (sav)

أَتَدْرُونَ ماَ ‏ ‏الْغِيبَةُ؟  

"Gıybet nedir bilir misiniz?" diye sormuş, sahabe;

.قَالُوا اللهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ 

"Allah ve Resulü daha iyi bilir" cevabını vermişler, bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.);

.قاَلَ ذِكْرُكَ أَخَاكَ بِماَ يَكْرَهُ

"Kardeşini onun hoşlanmadığı bir nitelik ile anmandır" diye tarif etmiştir. Kendisine,

قِيلَ أَفَرَأَيْتَ إِنْ كَانَ فِي أَخِي مَا أَقُولُ 

"Kardeşimde dediğim nitelik varsa ne buyurursunuz? denilmesi üzerine,

قَالَ إِنْ كاَنَ فِيهِ مَا تَقُولُ فَقَدِ ‏ ‏اغْتَبْتَهُ ‏ ‏وَإِنْ لَمْ يَكُنْ فِيهِ فَقَدْ ‏ ‏بَهَتَّهُ 

"Eğer dediğin sıfat kardeşinde varsa işte o zaman gıybet olur. Yoksa, ona bühtan ve iftira etmiş olursun" buyurmuştur.”[407]

Peygamberimizin eşi Hz. Aişe validemiz anlatıyor: Bir gün Hz. Peygambere;

‏‏قُلْتُ لِلنَّبِيِّ ‏ ‏صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏ ‏حَسْبُكَ مِنْ ‏ ‏صَفِيَّةَ ‏ ‏كَذاَ وَكَذاَ ‏ ‏

"Ey Allah’ın Elçisi! (Kısa boylu oluşunu kastederek) şöyle şöyle olan Safiye   sana yeter  dedim. Bunun üzerine bana, 

فَقاَلَ : لَقَدْ قُلْتِ كَلِمَةً لَوْ مُزِجَتْ بِماَءِ الْبَحْرِ لَمَزَجَتْهُ ‏ ‏ 

"Ey Aişe! Öyle bir söz söyledin ki,  eğer o söz denizin suyu ile  karışsa her halde onu ifsat eder, tadını ve kokusunu bozardı" buyurdu.

قاَلَتْ  ‏وَحَكَيْتُ ‏ ‏لَهُ إِنْساَناً  

"Bir gün Hz. Peygambere bir insanı, davranışlarını taklit ederek anlattım." Bunun üzerine Allah'ın Elçisi,

فَقاَلَ ماَ أُحِبُّ أَنِّي حَكَيْتُ إِنْساَناً وَ أَنَّ لِي كَذاَ وَكَذاَ:

“Mukabilinde bana dünyayı verseler bile,  bir insanı hoşlanmayacağı bir şey ile taklit ve tavsif etmeyi katiyen  sevmem” buyurdu.[408]

Sahabeden Süfyân b. Abdullah (r.a.) anlatıyor:

‏قُلْتُ ياَ رَسُولَ اللهِ حَدِّثْنِي بِأَمْرٍ اَعْـتَصِمُ بِهِ قاَلَ    

"Ey Allah’ın Elçisi! Bana sımsıkı sarılacağım bir amel söyle"  dedim. Peygamber Efendimiz

‏قُلْ رَبِّيَ اللهُ ثُمَّ اسْتَقِمْ   

“Rabbim Allah’tır de,  sonra dosdoğru ol” buyurdu. Kendisine,

قُلْتُ  ياَ رَسُولَ اللهِ ماَ أَخْوَفُ ماَ أَخاَفُ عَلَيَّ ؟   

"Ey Allah'ın Elçisi! Hakkımda korkacağın şeyin en tehlikelisi nedir?" dedim.

فَأَخَذَ بِلِساَنِ نَفْسِهِ ثُمَّ قاَلَ : هذاَ 

"Mübarek dilini (eliyle) tuttu sonra “İşte budur” buyurdu. [409]

لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَـمَّامٌ

“Nemmâm cennete girmeyecektir",

  لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّة َقتاَّتٌ

"Kattât cennete giremez."[410]

Hadiste geçen "kattât" ve "nemam"  kişiler arasında söz taşıyıcısı demektir.  Bazı alimler; "nemâm" sözü bizzat dinleyip nakleden kimse;, "kattât" ise, söylenenlere kulak kabartıp işittiği gelişi güzel dedikoduları nakleden kimsedir şeklinde tanımlamışlardır.

Nemime; bir kimsenin halini bir başkasına fesada sebep olacak bir tarzda, rızası olmadan nakletmektir.

Peygamberimiz (a.s.) ahabından herhangi biri hakkında hoşuna gitmeyecek bir söz,  bir davranış, kötü bir huy anlatılmamasını, onlar hakkındaki yi zannı yok edecek bir durumun olmamasını istemiş ve onlara,

‏لاَ يُبَلِّغُنِي أَحَدٌ مِنْ أَصْحاَبِي عَنْ أَحَدٍ شَيْئاً  

"Kimse bana ashabımdan birinden (canımı sıkacak) bir söz getirmesin buyurmuş, sebebini,

 فَإِنِّي أُحِبُّ أَنْ أَخْرُجَ إِلَيْكُمْ وَأناَ سَلِيمُ الصَّدْرِ 

"Çünkü  ben,  karşınıza zihnimde hiç bir şey olmadan çıkmayı seviyorum "[411] şeklinde açıklamıştır.

Peygamberimiz (a.s.)

 اِجْتَنِبوُا السَّبْعَ الْمُوبِقاَتِ

"Helâk edici yedi büyük günahtan sakının" buyurmuş bu yük günah arasında iffetli ve namuslu kadınlar iftirada bulunmayı da saymıştır.[412]

Peygamberimiz (a.s.),

 اَيَةُ اْلمُناَفِقِ ثَلاثٌ ِاذاَ حَدَّثَ كَذَبَ وَ اِذاَ وَعَدَ اَخْلَفَ وَ اِذاَ اؤْتُمِنَ خانَ

"Münafıklığın alameti üç tanedir; (Münafık); konuştuğu zaman yalan konuşur, vaat ettiği zaman döner, sözünü tutmaz, bir şey emanet edildiği zaman ona hainlik eder"[413] buyurmuştur.

Sevgili Peygamberimiz  (a.s.):

لاَ يَسْتَقِيمُ اِيماَنُ عَبْدٍ حَتىَّ يَسْتَقِيمَ قَلْبُهُ وَ لاَ يَسْتَقِيمُ قَلْبُهُ حَتىَّ يَسْتَقِيمَ  لِساَنُهُ وَ لاَ يَدْخُلُ رَجُلٌ الجَنَّةَ لاَ يَاْمَنُ جارُهُ بَوَائِقَهُ      

"Kulun kalbi doğru olmadıkça imanı doğru olmaz, dili doğru olmadıkça kalbi doğru olmaz. Komşusu zararlarından emin olmadıkça kişi cennete giremez"[414] buyurmuştur.

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1-Gazali, İhya-u Ulumu’d-Din (terc: Ahmet Serdaroğlu), Bedir Yayınları, İstanbul, III, 343.

2-Fussilet, 41/34; Nisa, 4/148; Tevbe, 9/71; Kalem,68/10-14; Hucurat, 49/6; Kaf,50/18; Hac, 22/30; Ahzab, 33/70; Mümin,,40/28; İsra,17/36;  Mâide, 5/8; Bakara, 2/283; Furkan,25/ 72; Bakara, 2/284 ayetlerinin tefsiri.

 

 

XXXIII-                       GÜZEL AHLÂK

Seyid Ali TOPAL

A-             I- Konunun Plânı

A- Ahlâk Nedir

B- Ahlâkın Önderleri Peygamberlerdir

         1-Kur’an-ı Kerimde Ahlâk

         2-Hadis-i Şeriflerde Ahlâk

C- İbadetler ve Ahlâk

         1-Ahlak İbadetlerimizin Makbul olmasının Sigortasıdır

         2-Güzel Ahlak İbadetin Sevabını Artırır

D- Ahlâkın Gündelik ve Sosyal Hayattaki Önemi

         1-İş Ahlâkı

         2-Tüketimde Ahlâk

         3-Ahlâkın Üretime Katkısı

         4-Ahlâklı İnsan-Ahlâklı Toplum

         5-Ahlaklı İnsan Huzurlu İnsandır

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya Ahlâkın tanımı verilerek başlanır. Peygamberlerin aynı zamanda ahlak önderleri olduğu vurgulanır. Kur’an ve hadiste ahlakî alanda öne çıkarılan temaya değinilir. İbadetlerin ahlakla olan bağı ele alınır. Ahlakın fert ve toplum hayatındaki önemine yer verilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Ahlak, hulk ve hulûk kelimelerinin çoğul şeklidir. Hulk veya hulûk insanın beden ve ruh bütünlüğü ile alâkalıdır. Ahlâk bu çerçeve içinde, "insanın bir amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olmasıdır" şeklinde tanımlanabilir. İslam dininin gayesi, “Tevhîd” inancını, bütün insanların gönüllerine nakşetmeleri ve onların güzel ahlâk sahibi fertler olmalarıdır. Hz. Peygamber (a.s)‘in gönderiliş amacı da güzel ahlâkı tamamlamak gayesine yöneliktir. Güzel ahlâkın dindeki önemi açıktır. Allah Teâlâ, yüce Peygamberini güzel ahlâkı ile överek, şöyle buyurmuştur:

 وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

"Sen üstün bir ahlâka sahipsin."[415] Dinimize göre insanların cennete girmelerine en fazla yardımcı olan, Allaha karşı sorumluluk bilinci taşımaları ve güzel ahlâklarıdır."Kur’an-ı Kerim, olgun müminleri; zor günlerde yoksulu doyuran, birbirine doğruyu tavsiye eden, Allah’ın koyduğu sınırları aşmayan, kötülüğün gizlisine de açığına da yaklaşmayan, cana kıymayan, ölçü ve tartıda adaleti gözeten, ölçülü konuşan, verdiği sözde duran, insanlara karşı büyüklük taslamayan, verilen emaneti koruyan, sözü özü bir olan, ana babaya, akrabaya, komşuya, arkadaşa ve yönetimindekilere güzel davranan kişiler olarak nitelendirir. Güzel ahlâkı korumak, Yüce Rabbimizin emridir.

Aynı zamanda toplum hayatını sürdürmenin ve insanlık onurunu yüceltmenin bir gereğidir. Bir insanın yaptığı kötü bir davranışın, ailesinden başlayarak bütün topluma dokunan zararları vardır. Bunun için ahlâka aykırı tavırları görüp geçiştirmek, onun yayılmasına imkan hazırlamak demektir. Güzel ahlâka aykırı görülen davranışları, uygun bir lisan ile düzeltmeye çalışmak, iyi huylu olmayı teşvik etmek, toplum için önemli bir görevdir. Akıllı ve samimi bir insan, her zaman Allah’ın hoşnut olacağı davranışlarda bulunur. Basit davranışlar sergilemez. Özenmemiz ve örnek almamız gereken insanlar, Allah’ın elçileri olan peygamberlerdir. Göstermemiz gereken ahlâk ise, Allah’ın bizim için seçip tavsiye ettiği güzel ahlâktır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.”[416]

تِلْكَ الدَّارُ الْآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوّاً فِي الْأَرْضِ وَلَا فَسَاداً وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ

“İşte ahiret yurdu. Biz onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara has kılarız. Sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.”[417]

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظّاً غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever”[418]

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer bazı ayetler:Hac, 22/37 ; Tevbe 9/119; Hud 11/112; Bakara 2/148; Zilzal 99/7; Haşr 59/7; Ahzab 33/21; İnsan, 76/8-9; İsrâ, 17/23-38

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن سعيد بن العاص رضى اللّه عنه قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ:مَا نَحَلَ وَالِدٌ وَلَداً مِنْ نُحْلٍ أفْضَلَ مِنْ أدَبٍ حَسَنٍ

Said İbnu'l-Âs (r.a)anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v)buyurdu ki: "Bir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha üstün bir miras bırakamaz"[419]

عن أبى الدَّرْداءِ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: قالَ رسولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ مَا مِنْ شَيْئٍ أثْقَلُ فِي مِيزَانِ الْمُؤْمِنِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ خُلُقٍ حَسَنٍ، وَإنَّ اللّهَ تَعالىَ لَيُبْغِضُ الفَاحِشَ الْبَذِئَ

Hz. Ebu'd-Derdâ (r.a)anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v)buyurdular ki: "Kıyâmet günü, mü'minin mizanında güzel ahlâktan daha ağır basan bir şey yoktur. Allah Teâla hazretleri, çirkin düşük söz (ve davranış) sahiplerine buğzeder." [420]

عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال:قال رسولُ اللّه ﺼﻠﻌﻡ: أكْمَلُ المُؤْمِنِينَ إيمَاناً أحْسَنُهُمْ خُلُقاً، وَخِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ لِنِساَﺀِهِمْ خُلُقاً

Hz. Ebu Hüreyre (r.a)anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v)buyurdular ki: "Mü'minler arasında imanca en kâmil olanı, ahlâkça en güzel olanıdır. En hayırlınız da ailesine hayırlı olandır." [421]

عن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: قال رسولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ: إنَّ مِنْ أحَبِّكُمْ إلىَّ وَأقْربِكُمْ مِنِّى مَجْلِساً يَوْمَ القِيَامَةِ أحَاسِنُكُمْ أخْلاَقاً وَإنَّ أبْغَضَكُمْ إلىَّ وَأبْعَدَكُمْ مِنِّى مَجْلِساً يَوْمَ الْقِيَامَةِ الثَّرثَارُونَ وَالمتَشَدِّقُونَ وَالمُتَفَيْهِقُونَ. قالُوا: يَا رسولَ اللّهِ، مَا الْمُتَفَيْهِقُونَ؟ قال: المُتَكَبِّرُونَ

Hz. Câbir (r.a)anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v)buyurdular ki: "Bana en sevgili olanınız, kıyamet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır. Bana en menfur olanınız, kıyamet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız, gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır." (Cemaatte bulunan bâzıları): "Ey Allah'ın Resûlü! Yüksekten atanlar kimlerdir?" diye sordular. "Onlar mütekebbir (büyüklük taslayan) kimselerdir!" cevabını verdi."[422]

عن النوّاس بن سمعان رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: سَأَلْتُ رسولَ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ عَنِ الِبرِّّ وَاﻻثْمِ، فقَالَ: البِرُّ حُسْنُ الخُلُقِ، وَاﻻثْمُ: مَا حَاكَ في صَدْرِكَ وَكَرِهْتَ أنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ النَّاسُ

Nevvâs İbnu Sem'an (r.a)anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v)'a iyilik (birr) ve günah hakkında sordum. Bana şu cevabı verdi: "İyilik (birr), güzel ahlâktır. Günah da içini rahatsız eden ve başkasının muttali olmasından korktuğun  şeydir."[423]

عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قال رسول اللّه ﺼﻠﻌﻡ: السَّخِىُّ قَرِيبٌ مِنَ اللّهِ، قَرِيبٌ مِنَ النَّاسِ، قَرِيبٌ مِنَ الجَنَّةِ بَعِيدٌ منَ النَّارِ؛ وَالبَخِيلُ بَعِيدٌ مِنَ اللّهِ، بَعِيدٌ مِنَ النَّاسِ، بَعِيدٌ مِنَ الجَنَّةِ، قَرِيبٌ مِنَ النَّارِ؛ وَلَجَاهِلٌ سَخِىٌّ أحَبُّ إلى اللّهِ تَعالى مِنْ عَابِدٍ بَخِيلٍ

Hz. Ebû Hüreyre (r.a)anlatıyor: "Resulullah (s.a.v)buyurdular ki: "Sehâvet sahibi Allah'a yakındır, insanlara yakındır, cennete yakındır, cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah'tan uzaktır, insanlardan uzaktır, cennetten uzaktır, cehenneme yakındır. Câhil sehâvet sahibini Allah, cimri ibadet düşkününden daha çok sever."[424]

عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: سُئِلَ رَسُولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ عَنْ أكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ النَّارَ؟ قَالَ: الْفَمُ، وَالْفَرْجُ؛ وَسُئِلَ عَنْ أكْثَرَ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ الْجَنَّةَ؟ قَالَ: تَقْوَى اللّهِ وَحُسْنُ الْخُلُقِ

Hz. Ebu Hureyre (r.a)anlatıyor: "Resulullah (s.a.v)'dan ateşe insanları en çok atan şeyin ne olduğu soruldu:"Ağız ve ferc!" buyurdular. En ziyade neyin insanları cennete soktuğundan sordular:"Allah'a takva ve güzel ahlak!" buyurdular."[425]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

TDV İslam İlmihali II. Cilt

Müslim, İman, 14 Tirmizî, Birr, 62

TDV İslam Ansiklopedisi Ahlak Maddesi

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları

 

 

XXXIV-                       HACCIN FAZİLETİ VE HİKMETLERİ

Mustafa GÜNEY

I- Konunun Planı

a. Hac Nedir, Önemi ve Fazileti ?

          b. Hac ibadetinin yerine getirilebilmesi için bazı şartlar

          c. Haccın Farzları, Vacipleri ve Sünnetleri

          d. Haccın Çeşitleri

          e. İhrama girme ve Niyet

          f. Haccın Anlamı ve Hikmeti

g. Medine'de Peygamber Efendimizin Kabr-i Saadetini ve Mescidini Ziyaret.

A-             II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Haccın ne anlama geldiği ve dindeki yeri anlatılarak konuya başlanır. Haccın faziletinden bahseden ayet ve hadisler nakledilir. Hac ibadetinin yerine getirilebilmesi için gerekli şartlar ele alınır. Yapılış şekli bakımından ifrad, temettu ve kıran hacları üzerinde durulur. Haccın farzları, vacipler özetlenir ve sünnetlerinden kısaca bahsedilir. İhrama girme ve niyet açıklanır. Haccın Anlamı ve Hikmeti vurgulanır. Medine'de Peygamber Efendimizin Kabr-i Saadetini ve Mescidini Ziyaretin önemi ve adabı anlatılır.

B-              III- Konunun Özet Sunumu

Kelime olarak Allah’a yönelme, günahlardan arınma, Hak yolunda feragat gösterme, meşakkatleri göğüsleme ve dinin özüyle temasa geçme manasına gelen hac, terim olarak, Mekke’de bulunan Kabe’yi ve civarındaki kutsal olan özel yerleri, belirli vakti içinde, usulüne uygun olarak ziyaret etmek ve yapılması gereken diğer menasiki yerine getirmek demektir. İslâm’ın beş esasından biri olan hac, Hicretin 9. yılında farz kılınmıştır.

Hac ibadetinin yerine getirilebilmesi için bazı şartlar vardır. Bir kimseye haccın farz olması için onun:  Müslüman olması, Âkıllı, bâliğ (ergen) olması , Sağlıklı olması, Özgür olması, Yurtdışına çıkma kısıtlılığı bulunmaması, Yol güvenliğinin bulunması, Hac mevsime yetişmiş olması, Can, mal ve namus güvenliğinin sağlanmış olması, Ekonomik yönden hac görevini yapma imkanına sahip bulunması gerekir.

Son şart, hac yolculuğuna çıkacak kişinin, gidip dönünceye kadar hem kendisinin, hem de bakmakla yükümlü olduğu kimselerin sosyal seviyelerine uygun biçimde geçimlerini sağlayacak mâlî güce ve hac için yeterli zamana sahip olması anlamına gelmektedir.

Yukarıda zikredilen şartları taşıyan kimsenin yapacağı haccın geçerli olabilmesi için; İhrama girmek (niyet edip telbiye getirmek), Haccı belirlenen zaman içinde yapmak ve Hac menâsikini belirlenen mekanlarda yapmak gerekir.

Yapılış şekli bakımından hac üçe ayrılır; ifrat haccı, kıran haccı ve temettu’ haccı.

İfrad haccı, umre  yapmaksızın, sadece hac menâsikini yerine getirmek suretiyle yapılır.

Temettû’ haccında umre yapıldıktan sonra ihramdan çıkılır, ardından aynı dönemde tekrar hac için ihrama girilerek hac menâsiki edâ edilir.

Kıran haccında ise ihrama girerken hem umreye, hem de hacca niyet edilir ve aynı ihramla her iki ibadet yerine getirilir.

Kıran ve temettû’ haccı yapanların şükür kurbanı kesmeleri vacipken, ifrad haccı yapanların bu kurbanı kesmeleri gerekmez.

Hanefîlere göre haccın üç farzı vardır. Bunlar, ihrama girmek, Zilhicce’nin 9. günü Arafat vakfesinde bulunmak ve ziyaret tavafı yapmaktır. Hanefîler ihramı şart, diğerlerini aslî unsur (rukün) kabul etmişlerdir. İhrama girdikten sonra bu iki rukün yerine getirilmedikçe hac tamamlanmış olmaz ve ihramdan çıkılmaz. Buna göre zamanında Arafat’ta vakfe yapamayan kimse o yıl hac yapma imkanını kaybetmiş olur. Bu kişinin yarım bıraktığı haccını daha sonra kaza etmesi gerekir.

Haccın vacip sayılan birtakım menâsiki daha vardır ki bunların terkinden dolayı hac geçersiz olmaz. Ancak meşrû mazeret olmaksızın terk edilen her vacib için keffaret ödenmesi gerekir. Meşrû mazeretler, yaşlılık, hastalık, aşırı zayıflık, bayılma ve kadınlara özgü bazı haller gibi beşerî gücün sınırlarını aşan engellerdir.

Hanefî mezhebine göre haccın başlıca vacipleri şunlardır: 1.Mekke’ye geliş yönlerine göre belirlenen yerlerde (mikat) veya buralara gelmeden önce ihrama girmek. 2. Safâ ile Merve arasında sa’y etmek. 3. Müzdelife’de vakfede bulunmak. 4. Arefe günü akşam ve yatsı namazlarını Müzdelife’de, yatsı namazının vaktinde cem ederek ( birleştirerek) kılmak. 5. Cemrelere taş atmak (şeytan taşlamak). 6. İhramdan çıkmak için saçları tıraş etmek veya kısaltmak.7.Vedâ tavafı yapmak.( Mekkeli olmayan veya Mekkeli hükmünde sayılmayanlar için.)

Hanefî mezhebine göre Haccın sünnetlerini iki grup altında toplamak mümkündür: Haccın müstakil sünnetleri, haccı oluşturan menâsikin kendi içindeki sünnetler.

a) Müstakil Sünnetler: 1. Kudüm tavafı 2. Mekke, Arafat ve Mina'da hutbe okunması.3. Arefe gecesi Mina'da gecelemek 4. Bayram gecesi Müzdelife'de gecelemek 5. Bayram günlerinde Mina'da kalmak.      Diğer mezheplere göre vaciptir.

b) Hac Menâsikinin Kendi İçindeki Sünnetler

Hac yapacak kişinin ilk işi ihrama girmektir.

Haccın şartlarından biri olan ihram, hac ya da umre yapmaya niyet eden kişinin, başka zamanlarda işlemesi mübah olan bazı fiil ve davranışları belirli bir süre kendisine haram kılması, yasaklamasıdır. Buna “ihrama girme” de denir. İhrama girmenin gereklerinden biri olarak erkeklerin büründüğü havlu ve benzeri türden dikişsiz kıyafete halk arasında ihram denilmekteyse de ihram esasen bu değildir.

Onun için, usulüne göre ihrama girilmediği sürece söz konusu örtülere bürünmekle ihrama girilmiş olmaz. İhrama girme konusunda kadınlar da erkekler gibidir. Ancak erkekler “izar” (belden aşağı sarılan örtü) ve “ridâ” (belden üstü sarılan örtü) denilen iki parça havlu veya benzeri türden dikişsiz elbise giyerken, kadınlar normal elbiseleriyle ihrama girerler. İhrama girme işi niyet ve telbiye ile başlar.

Yapacağı hac türüne göre niyetini yapan kimse ihrama girerken söylenmesi gerekli olan telbiye duasını okur:

لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ لَبَّيْكَ ، لَبَّيْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ ، إِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ ، لاَ شَرِيكَ لَكَ

“Allah'ım! Davetine uydum. Emrine boyun eğdim. Senin hiçbir ortağın yoktur. Davetine icabet ederek huzuruna geldim.Hamd sana mahsustur. Nimet ve mülk senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur.” Allah’ın davetine icabet ettiğini bildiren bu irade beyanıyla mü’min hac menâsikini yerine getirmek için ilk adımını atmış olur.

Haccın Anlamı ve Hikmeti:

Hac, her yıl dilleri, renkleri, ülkeleri, kültürleri farklı, fakat hedef ve gayeleri aynı, milyonlarca Müslümanın bir arada, hep birden ibadet edip Allah'a yönelmelerini, birbirleri ile tanışıp kaynaşmalarını, Müslümanların dertlerini görüşüp ortak çareler bulmalarını sağlar. Hac esnasında günlük giysilerinden soyunup ihrama giren müslümanlar, ziyaret ve servetle böbürlenmemeyi, insanlar arasındaki eşitliği, ölüm ve haşri unutmamayı fiilen yaşar ve öğrenirler. İhramlı için konulan yasaklar kimseye, hatta haşerelere bile zarar vermeme, yaratıklara şefkat ve merhamet, zorluklara sabretme melekesi kazandırır. Böylece Hac farizasını eda eden kimseler, Allah'a kulluk vazifelerini ifa etmiş oldukları gibi çevresindekilere yararlı olma, hiç değilse zarar vermeme alışkanlığı kazanmış olurlar.

Cemrelere taş atarak şeytanı, onun yolundan gidenleri ve her çeşit kötülüğü protesto ettiklerini gösterir ve Allah'ın gösterdiği yoldan gitmeye söz verirler.

Medine'de Peygamber Efendimizin Kabr-i Saadetini ve Mescidini Ziyaret:

Mekke-i Mükerreme'de Müslümanlara yapılan işkencelerin dayanılmaz hale gelmesi ve İslâmî tebliğin en-gellenmesi üzerine Medine'ye hicret eden Sevgili Peygamberimiz İslâm Devletini burada kurdu. İslâmiyet bütün dünyaya buradan yayıldı. Peygamber Efendimiz burada vefat etti. Bu mübarek yer, Rasulüllah ve Ashabının yaşadığı, ayaklarının değdiği, vahyin indiği ve tebliğ edildiği ve dünyanın en iyi toplumunun oluşturulduğu beldedir. Hacca giden Müslümanın Medine'ye de giderek Rasulüllah (s.a.v.)in kabr-i saade-tini ziyaret etmesi ve Mescid-i Nebevi'de namaz kılması makbuldür ve Müslümanlar arasında terkedilmeyen bir sünnet olarak devam edegelmiştir.

C-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ. فِيهِ آيَاتٌ بَيِّـنَاتٌ مَّقَامُ إِبْرَاهِيمَ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِناً وَلِلّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْت مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً. وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ

“Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, Mekke’de alemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kabe’dir. Onda apaçık deliller, Makâm-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse güven içinde olur. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkar ederse şüphesiz Allah bütün alemlerden müstağnîdir”.[426]

الْحَجُّ أَشْهُرٌ مَّعْلُومَاتٌ فَمَن فَرَضَ فِيهِنَّ الْحَجَّ فَلاَ رَفَثَ وَلاَ فُسُوقَ وَلاَ جِدَالَ فِي الْحَجِّ وَمَا تَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللّهُ وَتَزَوَّدُواْ فَإِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوَى وَاتَّقُونِ يَا أُوْلِي الأَلْبَابِ

“Hac (ayları), bilinen aylardır. Kim o aylarda hacca başlarsa, artık ona hacda cinsel ilişki, günaha sapmak, kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. (Ahiret için) azık toplayın. Kuşkusuz, azığın en hayırlısı takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma)dır. Ey akıl sahipleri, bana karşı gelmekten sakının”.[427]

Konu ile ilgili  faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır: Bakara, 2/158, 189, 196-200, 203; Maide, 5/1-2, 95, 97; Tevbe, 9/3, 19; Hac, 22/26-37 .

V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Peygamber Efendimiz de haccın faziletini şu hadislerinde dile getirmişlerdir:

بُنِيَ الإِسْلاَمُ عَلَى خَمْسٍ شَهَادَةِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ، وَإِقَامِ الصَّلاَةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، وَالْحَجِّ، وَصَوْمِ رَمَضَانَ ‏"‏‏.‏

"İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve ramazan orucunu tutmak".[428]

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ « أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ فَرَضَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ الْحَجَّ فَحُجُّوا ». فَقَالَ رَجُلٌ أَكُلَّ عَامٍ يَا رَسُولَ اللَّهِ فَسَكَتَ حَتَّى قَالَهَا ثَلاَثًا فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « لَوْ قُلْتُ نَعَمْ لَوَجَبَتْ وَلَمَا اسْتَطَعْتُمْ - ثُمَّ قَالَ - ذَرُونِى مَا تَرَكْتُكُمْ فَإِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِكَثْرَةِ سُؤَالِهِمْ وَاخْتِلاَفِهِمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ فَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِشَىْءٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَإِذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَىْءٍ فَدَعُوهُ

Ebû Hüreyre’den rivayet edilmiştir:  Allah’ın Resûlü (s.a.v.) bize hitab etti ve şöyle dedi: ‘Ey insanlar! Allah size haccı farz kıldı, haccediniz.

Bir adam, ‘her sene mi ya Resûlallah?’ diye sordu. Hz. Peygamber cevap vermedi. Adam sorusunu üç kere tekrarlayınca Allah’ın Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu:

‘Evet desem size zorunlu olurdu ve buna güç yetiremezdiniz. Sizi ( serbest) bıraktığım hususlarda siz de beni (rahat) bırakın. Sizden öncekiler, çok soru sormaları ve Peygamberleri hakkında ihtilafa düşmeleri sebebiyle helak oldular. Size bir şeyi emredersem gücünüz yettiğince yerine getirin. Bir şeyden men edersem onu da terk edin.”[429]

مَنْ حَجَّ لِلَّهِ فَلَمْ يَرْفُثْ وَلَمْ يَفْسُقْ رَجَعَ كَيَوْمِ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ

Kim Allah için hacceder, çirkin söz ve günahlardan sakınırsa, annesinden doğduğu gün gibi günahlarından arınmış olarak döner.[430]

الْعُمْرَةُ إِلَى الْعُمْرَةِ كَفَّارَةٌ لِمَا بَيْنَهُمَا وَالْحَجُّ الْمَبْرُورُ لَيْسَ لَهُ جَزَاءٌ إِلاَّ الْجَنَّةُ

“Umre, diğer Umre’ye kadar yapılan günahların keffaretidir. Makbul bir Haccın karşılığı da Cennetten başka bir şey değildir.”[431]

قَالَ سُئِلَ النَّبِىُّ  صلى الله عليه وسلم  أَىُّ الأَعْمَالِ أَفْضَلُ قَالَ « إِيمَانٌ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ » . قِيلَ ثُمَّ مَاذَا قَالَ « جِهَادٌ فِى سَبِيلِ اللَّهِ » . قِيلَ ثُمَّ مَاذَا قَالَ « حَجٌّ مَبْرُورٌ »

Hz.Peygamber (s.a.v.)’e, hangi amelin daha faziletli olduğu soruldu: ‘Allah ve Resûlüne imandır’ buyurdu. Sonra nedir? diye sorulunca, ‘Allah yolunda cihaddır’ dedi. Bundan sonra nedir? denilince, ‘makbul bir hacdır’ karşılığını verdi.”[432]

قَالَ رَسُولُ اللّه صلى الله عليه وسلم: مَا بَيْنَ بَيْتِى وَمِنْبَرِى رَوْضَةٌ مِنْ رِيَاضِ الْجَنَّةِ، وَمِنْبَرِى عَلى حَوْضِى

Rasülüllah(s.a.v.) buyurdular ki:“Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir. Minberim havuzumun üzerindedir" [433]

D-             VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1.Ömer Faruk Harman, “Hac” Maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, XIV/ 382-386.

2.D.İ.B.Yayını, Kur’an Yolu, I-IV, İlgili ayetlerin tefsiri.

3.Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, V, 557-579, Erkam Yayınları, İstanbul 1997

4. Canan, Prof Dr. İbrahim, Kütüb-ü Sitte Muh. Terc. Ve Şerhi, V, 267-554; VI,1-41 , Akçağ Yayınları, Ankara 1987.

5.D.İ.B.Yayını, Hac İlmihali.

6. TDV, İSAM, İlmihal, I, 511-569.

 

 

XXXV-     HAYAT BİR İMTİHANDIR

Mustafa KAHRAMAN

A-             I- Konunun Plânı

  • İmtihan  Kavramı
    1. İmtihan nedir?
    2. İnsanın yaratılış gayesi nedir?

B- Hayatın bir İmtihandan İbaret Olduğu

  1. Hayatın anlamı nedir?
  2. Dünya hayatı bir imtihandan ibarettir.
    1. Kişinin dünya hayatındaki imtihanlar için  çaba harcadığı gibi ahiretteki asıl imtihan için de çaba  harcamasının gerekliliği
    2. Dünya hayatı geçici, Ahiret hayatı kalıcıdır.
    3. İnsanlar  hayatın bir imtihan olduğunun farkında olarak mı hayatlarını sürdürmektedirler yoksa hiç imtihan olmayacaklarmış gibi mi hayatlarını sürdürmektedirler?
    4. İnsanlar hayatın bir imtihan olduğunun bilincinde ise neler yapması gerekmektedir?
    5. Dünya ve Ahiret dengesini kurabilmenin önemi
    6. Konu ile ilgili ayetler
    7. Konu ile ilgili hadisler

C- Hayatın bir imtihandan ibaret olduğunu bilerek hayatını yönlendirenlerden oluşan toplumlar huzurlu ve mutlu toplumlar olur.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya imtihan kavramının ne olduğu açıklanarak başlanır. Daha sonra insanın yaratılış gayesi, hayatın anlamı, dünya hayatının bir imtihandan ibaret olduğu, kişinin dünya hayatındaki küçük bir kısım  imtihanlar için büyük çaba harcadığı gibi, asıl imtihanın yapılacağı  ahiret hayatı içinde çaba harcamasının gerekliliği, dünya hayatının geçici, ahiret hayatının ise kalıcı olduğu  üzerinde durulur. Akabinde İnsanın kendisinin hayatını sürdürürken  hayatın bir imtihandan ibaret olduğunun farkında olup olmadığını sorgulanır. Eğer kişi  hayatın bir imtihan olduğunun bilincinde ise neler yapması gerektiği izah edilir. En sonunda  Dünya ve Ahiret dengesini kurabilmenin önemi ve hayatın bir imtihandan ibaret olduğunu bilerek hayatını yönlendirenlerden oluşan toplumların huzurlu ve mutlu toplumlar olduğu izah edilerek vaaz bitirilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Denemek, tecrübe etmek, sınamak anlamlarına  gelen imtihan; İslâmî bir terim olarak; Cenab-ı Hakk'ın insanları dünya yaşamında hayır ve şerle imtihan ederek, sabır ve teslimiyet gösterenleri ahirette mükâfatlandırması,  isyan edenleri ise cezalandırması demektir.

Allâhü Teâlâ, insanoğlunu yeryüzünde bir imtihan devresi geçirmek üzere yaratmıştır. Temelde insan ve cinlerin yaratılması Allah'ı bilmeleri ve O'na kulluk etmeleri içindir (Zâriyât, 51/56).  İnsanı, diğer varlıklardan ayıran ve bu büyük imtihana ehil kılan; akıl, irade ve sorumluluk bilincine sahip olmasıdır. Seçkin bir varlık olarak yaratılan insan, peygamberler ve kitaplarla uyarılmış, (İsra, 15) insan boş yere yaratılmamıştır. (Mü’minûn, 115) İnsan, böyle bir imtihana muhatap olabilmek için  gerekli olan sorumluluk ve emanet bilincine sahiptir. Bu emanet göklere, yere ve  dağlara sunulmuş ama insan bu emaneti kabul etmiştir. (Ahzab, 33/72)

Müslümanlar zaman zaman  şu üç soruyu kendi kendilerine sorup, bu sorulara cevap vermeleri gerekmektedir.  Nerden geldik? Ne için varız? Nereye gideceğiz?  Bu soruların cevaplarına  gelince; Allah'tan geldik, imtihan için varız ve tekrar Allah'a gideceğiz. (Bakara, 2/156)

Allah Teala  Mülk suresi ikinci ayeti kerimesinde “sizden hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur” buyurmakla bu dünya hayatının bir imtihandan ibaret olduğunu beyan etmektedir. İnsanoğlu maişet ve geçimleri için geçici olan bu dünyadaki bir sınav için bazen geceler boyu uyku uyuyamamaktadır. Dinimize göre insana düşen görev dünyayı ve dünyadaki nimetleri terk edip, sadece ahiret için çalışmak değil, her ikisini dengede tutarak kişinin hem dünyasını, hem de ahiretini kurtarabilmesi, dünyaya verdiği önem kadar ahiretine de önem vermesidir. Çünkü dünya hayatı geçici, ahiret hayatı ise kalıcıdır. (A’la, 87/16-17) Ama  İnsanlar bazen  hayatın karmaşasına dalarak bu dünyanın sadece bir imtihandan  ibaret olduğunu unutarak asıl olanın bu dünya olduğu duygusu ile hareket etmekte ve hayatlarını bu minval üzere idame ettirmektedirler.

Hayatın bir imtihan olduğuna inanan müslümanların yaşadığı süreçte imtihan aşamalarında başarılı ya da başarısız olmaları inandıkları değerler sistemine bağlılıkları ile alakalı bir olaydır. Allah Kitab’ında  imtihanın  temel kurallarını belirlemiş, inananların bunlara uymasını tavsiye etmiştir. Kur’an-ı Kerim inananların mutlaka sınanacaklarını, sınandıktan sonra ortaya çıkan sonuca göre konumlarının belirleneceğini belirtir. Her sınamada kazanmak ve kaybetmek gibi iki sonuç vardır. Kur’an-ı Kerim dünyadaki kazanç ve kaybın asıl olmadığını, asıl olanın ahiret yurdundaki kazancın olduğunu belirtir. Bununla birlikte dinimiz dünyadan el etek çekmeyi uygun görmemiş müslümanın ahiret için çalışırken dünyadaki nasibini de unutmamasını emretmektedir ( Kasas 77) Müslüman dünya ve ahiret dengesini kurabilen kişi olabilmelidir.

Şayet kişi, şu geçici dünya hayatını nefsin bitmez tükenmez gayri meşru istekleri peşinde koşarak, şeytana ve onun arkadaşlarına boyun eğerek geçirir ise, ahiret hayatında çeşit çeşit sıkıntılara, çeşit çeşit azaplara duçar olur, hüsrana uğrayanlardan olur. İnsanlar hem bela ve musıbetlerle hem de mal ve zenginlikle imtihan edilmektedir. İşte hakiki kulluk bu imtihanlarda muvaffak olmaktan geçmektedir.

Bela ve musibetlerinde birer imtihan  olduğunu bilerek  büyük bir sabır ve tahammül gösterirse, her şey Rabbimizin takdiri ile oluyor diyerek razı olmak, isyan etmemek, nimetlerle imtihan olduğu zaman da, şımarmadan, küfranı nimet yapmadan, imkanları masiyete vesile kılmadan, Allah Teala’nın lütfettiği nimetleri Allah yolunda harcamak temel hedef olmalıdır. Allah insanların İmtihan olunmadan kolayca bırakılmayacağını, önceki ümmetlerin de imtihan edildiğini beyan etmektedir.  (Ankebut/1-5) Hz. Adem (as) den zamanımıza kadar, başta Peygamberler olmak üzere, sadık, salih, muttaki insanlar çeşit çeşit bela ve musibetlere duçar olmuşlardır .

Belli bölümlerden oluşan insanoğlunun hayat yolculuğu ilk durak olan  dünya yaşantısını Allah Teala’nın istediği şekilde bir kulluk yaparak geçirirse, ahiret aleminde nice nimetlere, nice mutluluklara ulaşır. Çünkü Kur’an-ı Kerim iman edenlerin mutlaka ama mutlaka sınanacağını belirtir. Bundan kaçış yoktur. Bu hakikat karşısında  bizim yapacağımız imtihanı kazanma gayretidir. Zaten önemli olan da sınanma ile karşılaşınca inananların ortaya koyacağı tavırdır. Herkes kendi seçiminden sorumludur. Her insanın ebedi hayatı, kendi amelleriyle şekillenir. (Necm, 39)

Sonuç olarak Müslümanlar dünya hayatının bir imtihandan ibaret olduğu bilincine varıp hayatlarını ona göre düzenlemelidir. Çünkü şu uzun gibi görünen altmış yetmiş yıllık hayat ahiret hayatının yanında bir gün ya da bir günün yarısı gibidir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِير الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ

“Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”[434]

Konu işlenirken şu ayetlere müracaat edilebilir. Hud,11 /7; Mü’minun, 23/115;  Münafikun, 63/9; Teğabün, 64/15; Ankebut, 29/ 2-3; İnsan, 76/ 2-3; Bakara, 2/155, 124; Kasas, 28/77; Kehf, 18/8 ; Ali-İmran, 3/186; A’la, 87/16-17; Muhammed, 47/31.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ صُهَيْبٍ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص ‏"‏ عَجَبًا لِاَمْرِ الْمُؤْمِنِ اِنَّ اَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ وَلَيْسَ ذَاكَ لاَحَدٍ اِلاَّ لِلْمُؤْمِنِْ اِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ وَاِنْْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ ‏"‏ ‏.‏

Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân (ra)dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur. ” [435]

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِك، يَقُولُ لاِمْرَأَةٍ مِنْ أَهْلِهِ تَعْرِفِينَ فُلاَنَةَ قَالَتْ نَعَمْ‏.‏ قَالَ فَإِنَّ النَّبِيَّ ص مَرَّ بِهَا وَهْىَ تَبْكِي عِنْدَ قَبْرٍ فَقَالَ ‏"‏ اتَّقِي اللَّهَ وَاصْبِرِي ‏"‏‏.‏ فَقَالَتْ إِلَيْكَ عَنِّي، فَإِنَّكَ خِلْوٌ مِنْ مُصِيبَتِي‏.‏ قَالَ فَجَاوَزَهَا وَمَضَى فَمَرَّ بِهَا رَجُلٌ فَقَالَ مَا قَالَ لَكِ رَسُولُ اللَّهِ ص‏.‏ قَالَتْ مَا عَرَفْتُهُ قَالَ إِنَّهُ لَرَسُولُ اللَّهِ ص قَالَ فَجَاءَتْ إِلَى بَابِهِ فَلَمْ تَجِدْ عَلَيْهِ بَوَّابًا فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَاللَّهِ مَا عَرَفْتُكَ‏.‏ فَقَالَ النَّبِيُّ ص ‏"‏ إِنَّ الصَّبْرَ عِنْدَ أَوَّلِ صَدْمَةٍ ‏"‏‏.‏

Enes İbni Mâlik (ra) den rivâyet edildiğine göre Nebî (sav)  (çocuğunun) mezarı başında (bağıra–çağıra) ağlayan bir kadının yanından geçti. Ona:– “Allah’dan kork ve sabret!” buyurdu. Kadın: – Çek git başımdan; zira benim başıma gelen felâket, senin başına gelmemiştir, dedi. Kadın Hz. Peygamber’i tanıyamamıştı. Kendisine, onun Peygamber (sav) olduğunu söylediler. Bunu duyar duymaz Peygamber (sav)’in kapısına koştu, orada kapıcılar yoktu. (Özür beyân etmek üzere Hz. Peygamber’e):– Sizi tanıyamadım, dedi. Peygamber (sav) de:– “Sabır dediğin, felâketle karşılaştığın ilk anda dayanmaktır” buyurdu.[436]

عَنْ عَائِشَةَ عَنِ النَّبِيِّ ص قَالَ ‏"‏ رَكْعَتَا الْفَجْرِ مِنَ الدُّنْيَا خَيْرٌ  وَمَا فِيهَا ‏"‏ ‏.‏

Hz. Aişe (ra) den: Peygamber şöyle buyurdu: İki rekat sabah namazı dünya ve içindekilerin hepsinden daha hayırlıdır.[437]

عَنْ اَبِي هُرَيْرَةَ اَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ص قَال‏ قَلْبُ الشَّيْخِ شَابٌّ عَلَى حُبِّ اثْنَتَيْنِ طُولُ الْحَيَاةِ وَحُبُّ الْمَالِ

Ebu Hüreyre (ra) den: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: Yaşlı kimsenin kalbi iki şeyi sevme hususunda daima gençtir. Uzun hayat temennisi ve mal sevgisi.[438] 

عَنْ اَنَسٍ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص"‏ يَهْرَمُ ابْنُ ادَمَ وَتَشِبُّ مِنْهُ اثْنَتَانِ الْحِرْصُ عَلَى الْمَالِ وَالْحِرْصُ عَلَى الْعُمُرِ ‏"‏ ‏.‏

Enes (ra) den: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: Ademoğlu ihtiyarlayıp çöker . Fakat kendinden iki şey gençleşir: Mal üzerine hırs, ömür üzerine hırs.[439] 

عَنْ اَنَسٍ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص ‏"‏ لَوْ كَانَ لاِبْنِ ادَمَ وَادِيَانِ مِنْ مَالٍ لاَبْتَغَى وَادِيًا ثَالِثًا وَلاَ يَمْلاُ جَوْفَ ابْنِ ادَمَ اِلاَّ التُّرَابُ وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ تَابَ ‏"‏ ‏.‏

Enes (ra) den: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: Adem oğlunun iki vadi dolusu malı olsa, üçüncü vadiyi de ister. Adem oğlunun iç boşluğunu (ihtiraslı gönlünü) topraktan başka bir şey doldurmaz. Şu kadar ki (ihtirastan) tevbe eden kimsenin tevbesini Allah Kabul eder.[440]

عَنْ اَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ص اَنَّهُ قَالَ ‏"‏ لَوْ كَانَ لاِبْنِ ادَمَ وَادٍ مِنْ ذَهَبٍ اَحَبَّ اَنَّ لَهُ وَادِيًا اخَرَ وَلَنْ يَمْلاَ فَاهُ اِلاَّ التُّرَابُ وَاللَّهُ يَتُوبُ عَلَى مَنْ تَابَ ‏"‏ ‏.‏

Enes (ra) den: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: Adem oğlunun bir vadi dolusu altını olsa, kendisinin diğer bir vadisi daha olmasını ister. Onun ağzını  topraktan başka bir şey doldurmaz.  Allah  (ihtirastan) tevbe eden kimsenin tevbesini kabul eder.[441]

عَنْ اَبِي هُرَيْرَة قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص ‏"‏ لَيْسَ الْغِنَى عَنْ كَثْرَةِ الْعَرَضِ وَلَكِنَّ الْغِنَى غِنَى النَّفْسِ ‏

Ebu Hüreyre (ra) den: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: Zenginlik mal çokluğundan değildir. Ancak gerçek zenginlik gönül ve nefis zenginliğindendir.[442]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1- Ahiret İnancı, Doç. Dr. Cemal Ağırman. Diy. Aylık Dergi, Eylül, 2003.

2- Kendi kendimizi ve ailemizi cezadan koruma görevi. Doç. Dr. İsmail Karagöz, Diyanet Aylık Dergi, Aralık, 2002.

3- Kötü iş yapan cezasını, İyi İş Yapan Mükafatını görür.  Doç. Dr. İsmail Karagöz, Diyanet Aylık Dergi, Temmuz, 2002.

4- Hesaba Çekileceğimizin Bilincinde Olmak. Doç, Dr, İsmail Karagöz, Diyanet Aylık Dergi, Haziran, 2003.

5- DİA Ahiret  maddesi ve DİA Dünya maddesi

 

 

XXXVI-                       HAYATIN HER ALANINDA ESTETİK, GÜZELLİK VE KALİTEYİ SERGİLEYEBİLMEK (İHSAN)

Dr. Muhlis AKAR

A-             I- Konunun Plânı

  A.İhsan Kavramı

  B.Her Alanda En iyiyi ve En Güzeli Ortaya Koyma Gayreti:

           1.Yaratmada ve Üretmede Güzellik

           2. Rızıkta ve Kazançta Güzellik

3. Söz Söylemede Güzellik

4. Ahlâkta Güzellik

           5.Hüküm Ve Karar Vermede Güzellik

           5. Selamlaşmada Güzellik

           6. İsimde Güzellik

           7. Davranışta Güzellik

           8. Çalışma Ve İşte Güzellik

            9. Dostluk Ve Arkadaşlıkta Güzellik

C.İhsan Ehli Olmanın Karşılığı

D. Allah Muhsinleri Sever     

E. Genel Değerlendirme Ve Sonuç

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

 Konuya önce ihsan kavramı açıklanarak başlanır. Daha sonra İhsanın kapsamına uygun olarak hayatımızın her alanında dinimizin bizden istediği sözde, işte ve her türlü davranışta güzellik sergilemenin önemi anlatılır.Yine gerek Allah’a karşı, gerekse tüm insanlara, canlı varlıklara, tabiat ve çevreye karşı iyi davranmanın önemi vurgulanır. Bütün bunlara ek olarak her iş ve meslekte daima en iyiyi ortaya koyup kaliteyi yakalamanın, ihsan mertebesine ulaşmanın bir gereği olduğu vurgulanır. Sonuç olarak da konunun genel bir değerlendirmesi yapıldıktan sonra, her alanda ihsan standardına ulaşabilmek için Muhsinlere dünyada ve ahirette va’dedilen nimetlerden söz edilebilir. 

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İhsan, sözlükte “güzel olmak” manasına gelen hüsn kökünden türetilmiş bir masdar olup, genel olarak “başkasına iyilik etmek” ve “yaptığı işi güzel yapmak” şeklinde kısmen farklı iki anlamda kullanılmaktadır. Diğer bir ifadeyle ihsan, başkalarına iyilik etmek, yardım etmek, işini güzel yapmak ve güzel düşünüp güzel davranmak, Allah ile her an beraber olma şuuru içerisinde yaşamaktır. Bu bakımdan her güzel davranış ihsân kapsamındadır. Din ancak ihsân ile vasıflandığı takdirde güzel ve makbul olur. İhsansız eylem ve dindarlığın kişiye fazla bir hayrı yoktur. Amellerin ihsan ile yapılması, İslâm’ın hedefidir.” Kur’ân-ı Kerim’de çok geçen ihsân kavramı, farz olan emirlerin de üstünde iyilik yapmak, güzel davranmak için elden gelen bütün çabayı göstermek anlamına gelir. Ahlâk literatüründe de ihsan genellikle “İyiliklerde farz olan asgari ölçünün ötesine geçip, isteyerek ve severek  daha fazlasını yapmak” manasında kullanılır. İhsan, toplumsal hayatta adâletten daha fazla önem arz etmektedir. Çünkü adâlet  sağlıklı ve dengeli bir toplumun temeli, ihsan ise onun mükemmele erişmesidir.

Şüphesiz İhsan kavramının anlamı çok geniştir. Her iyi iş ihsana girer. Bu bakımdan Kulun Rabbi ile olan ilişkilerinde, kulun kendisiyle, ailesiyle, eş dost, akraba ve komşularıyla, kulun toplumun bütün bireyleriyle, diğer canlı mahlûkat ve tabiatla olan ilişkilerinde ihsanın çok özel bir yeri vardır. Ayrıca İhsan “Allah’ı görür gibi ibadet etmektir.” Bu nedenle Müslüman insan İbadetinde, işinde, kazancında, harcamasında, yemesinde, içmesinde, yürüyüşünde, kalkışında, konuşmasında, susmasında, tüm çevresiyle olan ilişkilerinde, kısaca söylediği her sözde, yaptığı her iş ve icraatında “Allah beni görüyor, yaptıklarımı biliyor” inanç ve düşüncesiyle hareket eder, her şeyin en iyisini ve en güzelini ortaya koymaya çalışır.

Muhsin ise, ihsan eden, iyilik eden, güzel düşünüp güzel davranan demektir.  Muhsin olan Cenâbı Allah, güzeli ve güzellik sergileyenleri sever. Nahl Sûresinin 90. âyetinde yüce Allah “Adâlet”in yanı sıra “İhsan”ı getirmiş, kesin ve şaşmaz adâlet ölçülerinin yanına, inceliği ve letâfeti koymuş, müsamaha etmek isteyen herkesin önüne kapıları açık tutmuş, böylece gönül almayı ve nefislerdeki kinleri yok etmeyi hedeflemiş, hak ihlallerine yol açmamak kaydıyla iyilik ve ihsanın sergilenmesini teşvik etmiştir.

Kısaca günlük işlerden ibadetlere kadar her iş ve davranışta dinimizin aradığı ve istediği, ihsan kalitesidir. Çünkü yüce Allah kullarını en güzel şekilde yaratmış, rızıkta, hükümde ve her alanda her şeyin en güzelini ortaya koymuş, kullarından da her alanda güzellik ve ihsan sergilemelerini istemiştir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

 لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ 

Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.”[443]

فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِين  

Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir!”[444]

Bazı ayetlerde de ihsan ehline verilecek ödüllere işaret edilmektedir:

بِالسَّيِّئَةِ فَلاَ يُجْزَى إِلاَّ مِثْلَهَا وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا وَمَنْ جَاءَ  Kim bir iyilik yaparsa ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.” [445]

  الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ وَأُوْلَئِكَ هُمْ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ

Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.”[446]

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”[447]

وَأَنفِقُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ وَأَحْسِنُوَاْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِين

“ (Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.” [448]

لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلاَ يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلاَ ذِلَّةٌ أُوْلَـئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

“Güzel iş yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir ve orada ebedî kalacaklardır.”[449] 

Not: bu konuda şu âyetlere bakılabilir: Bakara 2/ 83,138,195, 112; Âl-i İmrân  3/148; Nisâ 4/ 79,128,148,173; Mâide 5/50,93; A’râf 7/35,180;  Yûnus10/26; Yûsuf 12/22,56: Nahl 16/90,128; Hac 22/58; Mü’minûn  23/14;  Kasas 28/14, 54,77,84; Ankebût 29/69; Secde 32/7; Rûm30/41;Lokmân 31/22; Zümer 39/18, 23;  Fussilet 41/34; Şûrâ 42/30; Mülk 67/2;Tîn 95/4;

Sâffât 37/78-80, 108-110, 119-121, 129-131; 51/15-16 vb. âyetler…

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ عُمرَ بنِ الخطَّابِ ، رضيَ اللَّهُ عنه ، قال: «بَيْنماَ نَحْنُ جُلُوسٌ عِنْدَ رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، ذَاتَ يَوْمٍ إِذْ طَلع عَلَيْنَا رجُلٌ شَدِيدُ بياضِ الثِّيابِ ، شَدِيدُ  سَوادِ الشَّعْر ، لا يُرَى عليْهِ أَثَرُ السَّفَرِ ، ولا يَعْرِفُهُ مِنَّا أَحدٌ ، حتَّى جَلَسَ إِلَى النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَأَسْنَدَ رَكْبَتَيْهِ إِلَى رُكبَتيْهِ ، وَوَضعَ كَفَّيْهِ عَلَى فَخِذيْهِ وقالَ : يا محمَّدُ أَخبِرْنِي عن الإسلامِ فقالَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : الإِسلامُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لا إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ ، وأَنَّ مُحَمَّداً رسولُ اللَّهِ وَتُقِيمَ الصَّلاَةَ ، وَتُؤتِيَ الزَّكاةَ ، وتصُومَ رَمضَانَ ، وتحُجَّ الْبيْتَ إِنِ استَطَعتَ إِلَيْهِ سَبيلاً.قال : صَدَقْتَ . فَعجِبْنا لَهُ يسْأَلُهُ ويصدِّقُهُ ، قَالَ : فَأَخْبِرْنِي عن الإِيمانِ . قَالَ: أَنْ تُؤْمِن بِاللَّهِ وملائِكَتِهِ، وكُتُبِهِ ورُسُلِهِ ، والْيومِ الآخِرِ ، وتُؤمِنَ بالْقَدَرِ خَيْرِهِ وشَرِّهِ . قال: صدقْتَ قال : فأَخْبِرْنِي عن الإِحْسانِ . قال : أَنْ تَعْبُدَ اللَّه كَأَنَّكَ تَراهُ . فإِنْ لَمْ تَكُنْ تَراهُ فإِنَّهُ يَراكَ قَالَ : فَأَخْبِرْنِي عن السَّاعةِ . قَالَ : مَا المسْؤُولُ عَنْهَا بأَعْلَمَ مِن السَّائِلِ . قَالَ : فَأَخْبرْنِي عَنْ أَمَاراتِهَا . قَالَ أَنْ تَلِدَ الأَمَةُ ربَّتَهاَ ، وَأَنْ تَرَى الحُفَاةَ الْعُراةَ الْعالَةَ رِعاءَ الشَّاءِ يتَطاولُون في الْبُنيانِ ثُمَّ انْطلَقَ ، فلبثْتُ ملِيًّا ، ثُمَّ قَالَ : يا عُمرُ ، أَتَدْرِي مَنِ السَّائِلُ قلتُ : اللَّهُ ورسُولُهُ أَعْلمُ قَالَ : فَإِنَّهُ جِبْرِيلُ أَتَاكُمْ يُعلِّمُكُمْ دِينَكُمْ » رواه مسلمٌ.

Ömer İbnü’l–Hattâb radıyallahu anh şöyle dedi: Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda bulunduğumuz sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları siyah mı siyah, yoldan gelmiş bir hali olmayan ve içimizden kimsenin tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamber’in yanına sokuldu, önüne oturdu, dizlerini Peygamber’in  dizlerine dayadı, ellerini (kendi) dizlerinin üstüne koydu ve: Ey Muhammed, bana İslâm’ı anlat! dedi.  Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“İslâm, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın resûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı (tastamam) vermen, ramazan orucunu (eksiksiz) tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdu. Adam: Doğru söyledin dedi. Onun hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafımıza gitti. Adam: Şimdi de imanı anlat bana, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir” buyurdu. Adam tekrar: Doğru söyledin, diye tasdik etti ve: Peki ihsan nedir, onu da anlat, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“İhsan, Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdu.

Adam yine: Doğru söyledin dedi, sonra da:  Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:

“Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili değildir” cevabını verdi. Adam: O halde alâmetlerini söyle, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:“Annelerin, kendilerine câriye muamelesi yapacak çocuklar doğurması, yalın ayak, başı kabak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binalarda birbirleriyle yarışmalarıdır ” buyurdu.  Adam, (sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldım. Daha sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Ey Ömer, soru soran kişi kimdi, biliyor musun?” buyurdu. Ben: Allah ve Resûlü bilir, dedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

 “O Cebrâil’di, size dininizi öğretmeye geldi” buyurdu. [450]

إنَّ اللهَ كَتَبَ الإحْساَنَ عَلىَ كلِّ شَيْءٍ. فَإذاَ قَتَلْتَمْ فَأحْسِنوُا القِّتْلَةَ. وَإذاَ ذَبَحْتُمْ فَأحْسِنوُا الذَّبْحَ. وَلْيُحِدَّ أحَدُكُمْ شَفْرَتَهُ. فَلْيُرِحْ ذَبِيحَتَهُ."

Allah her konuda ihsanı emretmiştir. (Meşru bir sebeple herhangi bir) canlıyı öldüreceğiniz zaman güzelce öldürün. Hayvan boğazlayacağınız zaman güzelce boğazlayın. Böyle bir işe girişecek olanınız bıçağını iyice bilesin ve keseceği hayvanı rahatlatsın[451].

عن أبي هريرة رضي اللَّه عنه أنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « مَنْ كانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ واليَومِ الآخِرِ فَلْيُكرِمْ ضَيفَهُ ، وَمَنْ كَانَ يُؤمِنُ بِاللَّه واليَومِ الآخِرِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ، وَمَنْ كَانَ يؤمِنُ بِاللَّه وَاليوْمِ الآخِرِ فَلْيَقلْ خَيْراً أَوْ ليَصْمُتْ » متفقٌ عليه .

Ebû Hüreyre radıyallahu anh den rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:“Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!”[452] 

Not: Ayrıca  Şu hadislere de bakılabilir: Buhârî, İman.37; Müslim,iman,57; Ebû Dâvûd, Sünnet,16; Tirmizî, İman,4; İbn Mâce, Mukaddime,9; ] Müslim, Zikr 37; Ebû Davud, Edep 60; Tirmizî, Hudud 3; İbn Mâce, Mukaddime 17; Ahmed b. Hanbel, II, 252, 296, 500, 514; Ahmed b. Hanbel, V, 412; İbn Mâce, Zühd 15; Beyhakî, es-Sünenu'l-Kübra, I, 370;Müslim, İman 205.

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1. Mustafa ÇAĞRICI, DİA, İhsan Mad, XXI/544.

2. Ali ÜNAL, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil Yayınları, 487-489.

3. Riyazü’s-salihin, Terceme ve şerhi: M. Yaşar KANDEMİR,

İ.L. ÇAKAN, R.   KÜÇÜK,  Erkam Yay, İst, I/294-306.

4. Süleyman ATEŞ, Kur’an Ansiklopedisi, IX/336-337, (İhsân Mad).

5. İsmail L. ÇAKAN, Hadislerle Gerçekler, (Kırk Hadis) Erkam Yay, 52 vd.

 

 

XXXVII-                  HAYVAN HAKLARI

Dr. Yaşar YİĞİT

A-             I- Konunun Plânı

  1. Genel Olarak Hak Kavramı
  2. Hayvan Hakları
  3. İslamın Rahmet Prensibi
  4. Zulüm kavramı ve zulmün, işkencenin yasaklığı
  5. Hayvanların Ekolojik Dengedeki Fonksiyonları
  6. Âyet  ve Hadisler Bağlamında Canlılara ve Hayvanlara Merhamet

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya genel olarak hak kavramı ve her hakkın kutsal  olduğu belirtilerek başlanır. Kısaca bütün canlıların hakları olduğu konusu işlenir. İnsanlar gibi diğer canlıların da gözetilmesi gereken hakları olduğu belirtilir. İslâm’da yaratılan her şeye merhamet nazarıyla bakmanın gereği üzerinde durulur ve zulmün, şiddet ve vahşetin her canlıya karşı yasak olduğu belirtilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İslâm’ın merhamet anlayışı, yeryüzündeki bütün canlıları kapsamaktadır. Nitekim,

قُل لِّمَن مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ قُل لِلّه كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لاَ رَيْبَ فِيهِ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ

“De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?”, “Allah’ındır” de. O, rahmet etmeyi kendi üstüne yazmış (merhameti kendisine ilke edinmiş)tir. Sizi elbette varlığından şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır…”[453] âyetinde  göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın, merhameti, kendisine prensip edinmiş olduğu ifade buyurulmaktadır. Rahmet ya da merhamet kalpteki acıma hissidir. Bu his, sahibini acınan objeye karşı lütuf ve ihsana sevk eder. Allah’ın kuluna veya  yarattığı diğer canlılara merhameti, kulun acıması gibi değil, kulunu karşılacağı kötü şeylerden esirgemesi, ona ihsanda bulunmasıdır. Ayette “O, rahmet etmeyi kendi üstüne yazmış (merhameti kendisine ilke edinmiş) tir.” cümlesi şu şekilde yorumlanabilir:

Allah Teâlâ, merhameti kendisine prensip edinmiştir. O’nun inançsızlara, zulüm edenlere hemen ceza vermeyip mühlet tanıması, bu ezelî acıma prensibinin bir yansımasıdır. O, yarattıklarına acıdığından inkarcıları ve haksızlık yapanları hemen cezalandırmaz; doğru yola gelmeleri için onlara fırsat tanır. O, merhametinin ve adaletinin gereği, vukuunda şüphe bulunmayan kıyamet gününde herkesin dünya hayatında yaptığının karşılığını görmesi için toplayacaktır. Zira dünyada zulme uğramış veya Allah’ın rızasına uygun hayat sürmüş kul, ahirette hakkını alamazsa, ona haksızlık olmuş olur.

Zalim ile mazlumun, imanlı ile imansızın  aynı  işleme tabi tutulması veya aynı sonuçla karşılaşması adalete aykırıdır.  İşte Yüce Allah, rahmeti ve adaleti gereği insanları bir araya toplayacak, onlara dünyada yapmış oldukları iyilik veya kötülüklerin karşılığını verecektir. Bu bağlamda ahiret, Allah’ın merhamet ve adaletinin eseridir. Cennet, O’nun rahmetinin, cehennem de gazabının tecelli edeceği mekandır.

 Kur’an-ı Kerim’de  belki de Allah’ın af edici ve merhamet sahibi oluşu en çok  dile getirilen niteliklerdendir.[454] Öyle ki Yüce Kitabımız Kur’an, Alemlerin Rabbi olan Allah’ın “Rahmân” ve “Rahîm” olduğunu ifade eden âyetlerle başlar. Gerek “Rahmân” gerekse “Rahîm” sıfatları, her ikisi de merhametin yoğun bir şekilde odaklandığı  kelimelerdir. Kur’an’ın hemen mukaddimesinde Cenab-ı Hakkın “Allah” ismi yanında “Rahmân” ve “Rahîm” isimlerinin zikredilmesi bir anlam ifade etmektedir. Geleneksel yoruma göre, “Rahmân” “Rahîm”e nispetle daha genel bir merhameti ifade etmektedir.

Dünyadaki her canlı ya da daha genel anlamıyla “ yaratılanlar” hiçbir ayırıma tabi tutulmaksızın “Rahmân” sıfatının gereği Allah’ın merhametinden nasip dâr olmaktadır. Yüce Allah, alemlerin rabbidir. Âlemi ise, sadece insana özgü gibi telakki etmek ve bu eksende düzenlemeler yapmak oldukça yüzeysel bir bakışın sonucudur. Hz. Peygamber (a.s.) de alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.[455] İnsanıyla  hayvanıyla, bilineni ve bilinmeyeni ile âleme merhamet eden bir Allah ve rahmet olarak gönderilen bir Peygamber…

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

قُل لِّمَن مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ قُل لِلَّهِ كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لاَ رَيْبَ فِيهِ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ

“De ki: “Şu göklerdekiler ve yerdekiler kimindir?” “Allah’ındır” de. O merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı. Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak. Bunda hiç şüphe yok. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar.”[456]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

أبو هريرة قال: سَمِعْتُ رَسولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: جَعَلَ اللهُ الرَّحْمَةَ فِي مِائَةِ جُزْءٍ، فَأمْسَكَ عِنْدَهُ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ جُزْءاً، وَأنْزَلَ فِي الأرْضِ جُزْءاً وَاحِداً، فَمِنْ ذلِكَ الجُزْءِ يَتَرَاحَمُ الْخَلْقُ، حَتىَّ تَرْفَعَ الفَرَسُ حاَفِرَهاَ عَنْ وَلَدِهاَ، خَشْيَةَ أنْ تُصِيبَهُ

“Allah rahmeti yüz parça yarattı. Bu rahmetten doksan dokuzunu  yanında tuttu. Yeryüzüne (bu rahmetin) sadece bir parçasını indirdi. İşte bu bir parça sebebiyledir ki yaratıklar birbirine acımaktadırlar. (Öyle ki) at, süt emen yavrusuna engel olmaması için ayağını bu rahmet sayesinde kaldırır.”[457]

قالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيهِ وسَلَّم: الرَّاحِموُنَ يَرْحَمُهُمْ الرَّحمَنُ اِرْحَموُا مَنْ فِي الأرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّماَءِ

“Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semâda bulunanlar da size rahmet etsinler..."[458]

أنَّ النبيَّ صلى الله عليه وسلم مَرَّ عَلَيْهِ حِمارٌ قَدْ وُسِمَ فِي وَجْهِهِ. فَقالَ: لَعَنَ اللهُ الّذِي وَسَمَهُ.

Hz. Peygamber, yüzüne damga vurulmuş bir merkebin yanından geçti. Hayvanın bu haline çok acıdı ve üzüntüsünü şu sözlerle dile getirdi: “Bu hayvanı yüzünden dağlayana Allah lanet etsin.”[459]

مَنْ قَتَلَ عُصْفُورًا فَماَ فَوْقَهاَ بِغَيْرِ حَقِّهاَ سَألَ اللهُ عزَّ وَجلَّ عَنْهاَ يَوْمَ القِياَمَةِ،

Peygamber, “Haksız yere bir serçeyi öldürenden Cenab-ı Hak kıyamet gününde hesap soracaktır.”[460] buyurmaktadır.

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Türkçe Tercüme ve Şerhi: Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar. Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 1997.

Yaşar Yiğit, Hayvanlara Merhamet Etmenin Dinî Boyutu,  Diyanet Aylık Dergi, Şubat 2003, sy. 146.

 

XXXVIII-             HESAP VERME ŞUURU VE HAYATA YANSIMASI

Mustafa KAHRAMAN

A-                                      I- Konunun Plânı

  • Ahirete İman
    1. İman kavramı nedir ?
    2. Ahirete imanın iman esasları içerisindeki yeri  nedir?
  • Hesap verme
    1. Hesap verme kavramı nedir?
    2. İnsanlar niçin hesap vermeleri gerekir.
    3. Kişinin zaman zaman kendi kendisini hesaba çekmesinin gerekliliği
    4. Müslümanlarda Dünya hayatının Ahiret hayatı için bir tarla olduğu bilincinin yerleşmesi
    5. Müslüman zerre miktarı hayır işlerse onun karşılığını göreceğini, zerre miktarı  şer işlerse onun karşılığını göreceğini bilerek dünya hayatını düzenlemesinin gerekliliği
    6. Hesap vermekten kaçmanın mümkün olmadığı ve hesapta kimseye haksızlık yapılmayacağı, fakat cezayı hak edenlerinde cezasını çekeceği gerçeği
    7. Konu ile ilgili ayetler
    8. Konu ile ilgili hadisler

     C- Hesap vermenin sonucu

                 1-      İyilerin gideceği yer cennet ve nimetleri

                                   2-      Kötülerin gideceği yer cehennem ve azabı

              D- Hesap verme şuuruna sahip olan insanlardan  oluşan toplumlar huzurlu ve mutlu toplumlar olur.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya iman kavramının ne olduğu ve Ahirete imanın iman esasları içindeki yeri açıklanarak başlanır. Daha sonra herkesin ahirette hesab vereceği, müslümanın zaman zaman kendisini hesaba çekmesinin gerekliliği, kişide  dünya hayatının ahiretin tarlası olduğu ve yaptığı en küçük iyilik ve kötülüğün ahirette karşısına çıkacağı bilincinin yerleşmesi anlatılır. Akabinde   Dünya ve Ahiret dengesini kurabilmenin önemi ve hesap neticesinde iyi kimselerin gideceği cennet ve nimetleri, kötü kimselerin gideceği cehennem ve azabının şiddetli oluşu izah edilir En sonunda ise hesap verme şuuruna sahip olan insanlardan  oluşan toplumların huzurlu ve mutlu toplumlar olduğu izah edilerek vaaz bitirilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İnsanlar yaratılışları itibarı ile bir yaratıcıya iman etmeye meyilli olarak yaratılmıştır. En ilkel ya da ücra  topluluklarda bile insanların bir şeylere inanmış olmaları kişide  yüce bir yaratıcıya inanma duygusunun fıtri olduğunu gösteren en açık delildir. Tarihen görülmüştür ki, çok mükemmel olan insan aklı  tek başına Allah’ı bulmada yeterli olsa da, onun sıfatları konusunda ve  detaylarda  yolunu şaşırmış ve çoğunlukla da Yüce yaratıcıyı müşahhaslaştırıp elle tutulur gözle görülür hale getirmiştir. Bu ise yanlıştır. Doğru olan ise yüce yaratıcıyı ve inanılması gereken şeyleri doğru kaynaktan yani Kur’an’dan öğrenmektir.  Kur’an da iman esasları detaylı bir şekilde belirtilmiştir. Bunlardan birisi ise ahirete imandır. Ahirete imanın dünya boyutu vardır. Bu sadece inandım demekle değil, kişinin bütün hayatını, yani doğumdan ölüme kadar olan süreci kapsamakta, bunun sonucu olarak da ahiret boyutu oluşmaktadır.  Doğumda anne- babanın güzel bir isim vermesi, gerekli şartları taşıyorsa buluğ çağından itibaren bütün her şeyi ile ömrünün sonuna kadar dinin bütün boyutları ile muhatap olmasıdır.

İşte kişi bu dünyadaki kısacık hayatını yaşarken sonsuz hayatı olan ahiret hayatını mahvetmemelidir. Dünyayı ahiretin tarlası gibi kullanabilmelidir. Çünkü dünya hayatı ahiret hayatının yanında bir gün ya da daha kısa bir zaman dilimini içermektedir (Bakara, 2/259) ve kişi bu dünyada en küçük bir iyilik yada kötülük yapsa onu muhakkak karşısında bulacak, ahirette “Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter” denilecek (İsra, 17/14) ve böylece hesaba çekilecektir.

İslam, dünya hayatını asla ihmal etmememizi, dünyadaki nasibimizi unutmamamızı istemekle beraber ahirete daha çok meyilli olmamızı tavsiye etmektedir (Kasas,  28/77). Kur'an, dünyanın geçici nimetlerine aldanmamamızı; dünya imkanlarıyla ebedi olan ahirete yönelmemizi istemektedir. ( En'âm, 32) Kur’an’da hesap vermekten kaçmanın ve yaptıklarımızı orada gizlemenin mümkün olmadığını (yasin, 36/65) ve hesapta kimseye haksızlık yapılmayacağı (Enbiya, 21/47), Allah’ın kimseye zulmetmeyeceği (Kehf, 18/49) fakat cezayı hak edenlerinde cezasını en şiddetli bir şekilde çekeceği gerçeği vardır (Nisa, 4/56) .

Ayrıca Allah Teala kendimizi ve neslimizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem azabından korumamızı emretmektedir. ( Tahrim, 66/6) İnancımıza göre iyilikleri fazla olan Müslümanlar cennete gireceklerdir. Orada sayısız nimetlere kavuşacaklardır. (Ra’d, 13/35; Saffat, 37/39-49)  Kötülükleri fazla olan Müslümanlar ve kafir ve münafıklar ise cehenneme gidecekler, orada ölüm olmayacak (Ta-Ha,  20/74), ama sürekli acı bir azaba çarptırılacaklardır.  ( Bakara, 2/ 7, 10, 90; Nisa, 4/56; Maide 5/ 73, 94, Mülk, 67/6-8 )

Hesap verme şuurunun yani Ahiret inancının hayatımıza yansımasının dünya ve ahiret hayatımız  için  sayılamayacak faydaları vardır. Öncelikle  fert hayatına faydası şudur.  Her şeyden önce Allah'ın yasakladığı fiiller, insana dünyada da zararlı olan fiillerdir. Örneğin Allah'ın yasakları denince ilk akla gelen içki, kumar, fuhuş, hırsızlık gibi kötülükler insana en başta dünya hayatında zarar veren fiillerdir. Ahiret inancına sahip olan kişi bu fiilleri işlediği takdirde Allah katında hesaba çekileceğini ve ceza çekeceğini düşünür. Dolayısıyla kimsenin görüp görmemesine bakmaksızın bu fiilleri işlemekten kaçınır. Kanunların kendisini mahkum edip edemeyeceğini düşünmez. Her şeyden önce Allah'ın kanunlarından çekinir ve hayatına ona göre çeki düzen verir. Bu dikkat ve duyarlılık onun düzenli bir hayata kavuşmasını sağlar. Aynı şekilde bu duygu ve düşünceye sahip olan insanlardan oluşan toplumlar huzurlu ve mutlu toplumlar olur. Ahirete imanın faydalarını ayrıca şöyle sıralayabiliriz:

1-Dünyada yaptığı her amelin, ahirette mutlaka mükafat veya ceza olarak- karşılığı olacağına inanan bir kimse, yaptıklarına dikkat edecek; kötü davranışlarına pişman olacak ve iyi davranışlara yönelerek, dünyada huzurlu ve mutlu yaşayacaktır. Ahirete iman ve hesap korkusu, daima iyi insan olmaya yöneltecek; böylece, iyi insanlardan oluşan, birbirinin hakkına riayet eden, kötülüklerden sakınan insanlardan meydana gelen barış ve huzur toplumu oluşacaktır.

2- Peygamber Efendimiz; "Ağız tadını kaçıran ölümü çok hatırlayınız," (Tirmizi, Zühd, 4) buyurmaktadır. Ölümü ve ahireti hatırından çıkarmayan insan, elindeki varlığın(malın-mülkün) geçici olduğunu da bilecek ve sahip olduğu dünya servetini  kendisi ve diğer insanların huzuru için kullanacak ve bunun kendisi için bir ahiret ve ebedi mutluluk vesilesi olduğunun şuurunda olacaktır. Bu şekilde bencillikten de kurtularak diğergam olacak ve toplumsal dayanışma gerçekleşecektir.

3- Dünyada nice kötülükler, zulümler ve haksızlıklar yapıp kanundan kaçan ya da farklı yollara başvurarak suçunu gizleyen kötü kimselerin yaptıklarının yanlarına asla kâr kalmayacağına inanan mazlumlar ve bütün bir toplum;  daima huzursuz yaşamak yerine sabırla mücadele etmeyi tercih edecek ve ilahi adaletin ahirette mutlaka tecelli edeceği inancıyla rahat yaşayacaktır.

4-Ahirete inanmayan kimselerde yok olup gitme duygusunun, insanın ruh dünyasında büyük  bunalımlara sebep olmaktadır. Halbuki, ölümü yok oluş değil; sonsuz hayata açılan bir kapı olarak bilen bir mü'min; -dünyada ne kadar maddi sıkıntı çekerse çeksin- yaşama sevincini asla kaybetmeyecektir. Üstelik bu sıkıntılara sabrettikçe, ahiretteki mükafatının daha da artacağını düşünerek huzur ve neşe içinde olacaktır. Dünyada her şeyin, varlığın da yokluğun da, bir ilahi sınav gereği olduğuna inanan kişi; varlıkta da yoklukta da şükrederek Allah'ın rızasını (dolayısıyla cenneti) kazandığını bilir. Sıkıntı, hastalık ve çileye sabretmenin günahlarına kefaret olacağına inandığı için -hedefi de, daima ahiret yurduna yatırım olduğundan, ahirete iman, çile ve musibetlere tahammül gücünü artırır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنظُرْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.[461]

Konu işlenirken şu ayetlere müracaat edilebilir. En’am, 6/32; Kasas, 28/77; Kıyamet, 75/36; Rahman, 55/ 26-27; Hadid, 57/20; Nisa, 4/56; Kehf, 18/19; İsra, 17/13-14; Zilzal, 99/7-8;  Karia, 101/6-11;  Maide 5/ 73, 94, Mülk, 67/6-12; Ta-Ha, 20/74-76; Ra’d, 13/35; Saffat, 37/39-49; Şura, 42/20; Mü’min, 40/39 Abese, 80/34-46; Tahri, 66/6.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص لأَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ ‏"‏ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتُسْأَلُنَّ عَنْ هَذَا النَّعِيمِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ‏"‏

Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir ve  Ömer’e şöyle dedi: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederimki, kıyamet günü nimetlerden mutlaka sorgulanacaksınız.”[462]

عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ، عَنِ النَّبِيِّ ص قَالَ ‏"‏ لاَ تَزُولُ قَدَمَا ابْنِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ عِنْدِ رَبِّهِ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ خَمْسٍ: عَنْ عُمْرِهِ فِيمَا أَفْنَاهُ وَعَنْ شَبَابِهِ فِيمَا أَبْلاَهُ وَمَالِهِ مِنْ أَيْنَ اكْتَسَبَهُ وَفِيمَ أَنْفَقَهُ وَمَاذَا عَمِلَ فِيمَا عَلِمَ ‏

İbn Mes’ud (ra) dan: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Kıyamet günü insan beş şeyden hesaba çekilmedikçe bırakılmayacaktır. Ömrünü nerede tükettiğinden,  gençliğini nerede geçirdiğinden, malını nereden kazanıp, nerede harcadığından,  ilmi ile ne kadar amel edip etmediğinden sorulacaktır.[463] 

عَنْ اَنَسٍ، قَالَ قَال رَسُولُ اللَّهِ صَ اِنَّ اللهَ تَعالىَ سَائِلٌ كُلَّ رَاعٍ عَمَّا اِسْتَرْعَاهُ اَحَفِظَ ذَلِكَ اَمْ ضَيَّعَهُ ؟ حَتَّى يَسْاَلَ الرَّجُلَ عَنْ اَهْلِ بَيْتِهِ

Enes (ra) den: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Allah her sorumlu kimseyi sorumlu olduğu şeyi korudu mu yoksa zayi etimi diye soracak, hatta kişiyi eşi ve çocuklarından sorguya çekecektir.”[464]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ص قَالَ ‏"‏ بَادِرُوا بِالأَعْمَالِ فِتَنًا كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ يُصْبِحُ الرَّجُلُ مُؤْمِنًا وَيُمْسِي كَافِرًا أَوْ يُمْسِي مُؤْمِنًا وَيُصْبِحُ كَافِرًا يَبِيعُ دِينَهُ بِعَرَضٍ مِنَ الدُّنْيَا

Ebu Hüreyre (ra) den: Peygamber (sav) şöyle buyurdu:  Karanlık gecenin safhaları gibi olan korkunç fitnelerden önce iyi işlerde birbirinizle yarışınız. O fitneler sırasında kişi mümin olarak sabaha erer, kafir olarak akşama dahil olur. Yahut mümin olarak akşama ulaşır, kafir olarak sabahlar. Dinini dünyadan bir meta mukabilinde satar.”[465]

قَالَ رَسُول اللَّهِ ص الدُّنْياَ مَزْرَعَةُ الاَخِرَةِ

Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Dünya ahiretin tarlasıdır.”[466]   

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ص قَالَ ‏"‏ بَادِرُوا بِالأَعْمَالِ سَبْعًا هَلْ تَنْظُرُونَ إِلاَّ فَقْرًا مُنْسِيًا أَوْ غِنًى مُطْغِيًا أَوْ مَرَضًا مُفْسِدًا أَوْ هَرَمًا مُفَنِّدًا أَوْ مَوْتًا مُجْهِزًا أَوِ الدَّجَّالَ فَشَرُّ غَائِبٍ يُنْتَظَرُ أَوِ السَّاعَةَ فَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُّ ‏

 Ebu Hüreyre (ra) den: Peygamber (sav) şöyle buyurdu:  Yedi şey gelip çatmadan iyi işler yapmaya bakın.  Yoksa siz insana görevlerini unutturan fakirlikten, azdıran zenginlikten,  halsiz bırakan hastalıktan, bunaklaştıran ihtiyarlıktan, ansızın yakalayan ölümden, gelmesi beklenen şeylerin en fenası deccalden, belası daha büyük ve daha acı olan kıyametten başka bir şey mi gözlüyorsunuz.”[467]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص ‏"‏ أَكْثِرُوا ذِكْرَ هَاذِمِ اللَّذَّاتِ ‏"‏ ‏.‏ يَعْنِي الْمَوْتَ ‏.‏

Ebu Hüreyre (ra) den: Peygamber (sav)"Ağız tadını kaçıran ölümü çok hatırlayınız" buyurdu.[468]

عَنْ شَدَّادِ بْنِ أَوْسٍ، عَنِ النَّبِيِّ ص قَالَ ‏"‏ الْكَيِّسُ مَنْ دَانَ نَفْسَهُ وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا وَتَمَنَّى عَلَى اللَّهِ ‏"‏ ‏.‏ قَالَ وَمَعْنَى قَوْلِهِ ‏"‏ مَنْ دَانَ نَفْسَهُ ‏"‏ ‏.‏ يَقُولُ حَاسَبَ نَفْسَهُ فِي الدُّنْيَا قَبْلَ أَنْ يُحَاسَبَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ‏.‏ وَيُرْوَى عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ قَالَ حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا وَتَزَيَّنُوا لِلْعَرْضِ الأَكْبَرِ وَإِنَّمَا يَخِفُّ الْحِسَابُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى مَنْ حَاسَبَ نَفْسَهُ فِي الدُّنْيَا

Şeddad b. Evs (ra) den: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve  ölümden sonrası için hazırlayan kimsedir. Aciz kimse ise, nefsi isteklerine tabi olan ve Allah’tan olmadık şeyler isteyen kimsedir.” Ravi daha sonra “men dane nefsehu” ibaresini “Kendisi kıyamette hesaba çekilmezden evvel, kendi kendini hesaba çeken kimse” olarak izah etti ve Hz. Ömer (ra) den şu sözün rivayet edildiğini belirtti: “ Hesaba çekilmezden evvel kendi kendinizi hesaba çekiniz. Büyük gün için süsleniniz. Çünkü dünyada iken kendi kendini hesaba çeken kimseler için kıyamet günüdeki  hesap hafif gelir.”[469]

 عَنْ عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ نَامَ رَسُولُ اللَّهِ ص عَلَى حَصِيرٍ فَقَامَ وَقَدْ أَثَّرَ فِي جَنْبِهِ فَقُلْنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ لَوِ اتَّخَذْنَا لَكَ وِطَاءً ‏.‏ فَقَالَ ‏"‏ مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلاَّ كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا ‏"‏ ‏.‏‏

Abdullah (ra)dan: Peygamber (sav) bir hasırın üzerinde uyudu. Hasır yanağına iz yapmıştı: Ya rasülellah, keşke sana bir şilte bulsaydık dedik, bunun üzerine : "Dünya ile benim misalim; bir ağacın altında gölgelenip sonra terk edip giden yolcunun misali gibidir" buyurdu.[470]

عَنِِ كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ الأَنْصَارِيِّ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص ‏"‏ مَا ذِئْبَانِ جَائِعَانِ أُرْسِلاَ فِي غَنَمٍ بِأَفْسَدَ لَهَا مِنْ حِرْصِ الْمَرْءِ عَلَى الْمَالِ وَالشَّرَفِ لِدِينِهِ ‏"‏ ‏.‏

Kâ’b İbni Mâlik (ra) ’den: Resûlullah (sav):: “Bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, mala ve mevkiye düşkün bir adamın dinine verdiği zarardan daha büyük değildir. ” buyurdu.[471]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1- Ahiret İnancı, Doç. Dr. Cemal Ağırman, Diy. Aylık Dergi, Eylül, 2003.

2- Kendi Kendimizi ve Ailemizi Cezadan Koruma Görevi, Doç. Dr. İsmail Karagöz, Diyanet Aylık Dergi, Aralık, 2002.

3- Kötü İş Yapan Cezasını, İyi İş Yapan Mükafatını görür,  Doç. Dr. İsmail Karagöz, Diyanet Aylık Dergi, Temmuz, 2002.

4- Hesaba Çekileceğimizin Bilincinde Olmak, Doç, Dr, İsmail Karagöz, Di Aylık D Haz. 2003.

5- DİA Ahiret  maddesi  ve Dünya maddesi

 

XXXIX-    HİCRET VE İSLAM TARİHİNDEKİ YERİ

Tahir Tural

A-             I- Konunun Planı

A- Hicret sözlük ve terim manası

B- Hicret öncesi Arapların dini durumu

C- Hicreti gerektiren sebepler

D- Hicretle göç arasındaki fark

E -Hicretin safhaları

F- Hicret esnasında vuku bulan mucizeler  

H- Hicretten çıkarılacak dersler

İ-  Hicretin sonuç ve etkileri

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konu işlenirken önce hicret kelimesinin manası verilerek başlanır. Hicret öncesi Arapların dini durumu aktarılır. Daha sonra hicreti doğuran sebepler ve safhaları aktarılır. Hicret esnasında vuku bulan mucizeler anlatılır. Hicretin tarihteki yeri ve önemi arz edildikten sonrada sonuç ve etkileri anlatılarak vaaza son verilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

“Hicret” sözlükte kişinin başkasını el, dil veya kalben terk etmesi  manalarına gelir.[472] Terim olarak “Hicret: Peygamberimizin (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye göç etmesidir.”

Hz. Peygamber (s.a.), cahiliye kelimesi ile ifade ettiğimiz öyle bir devirde gelmişti ki, o günün Arap cemiyeti, tarihinin en karanlık devresini yaşıyordu. İnsanlar ilah diye kendi elleriyle yaptıkları ağaçtan, taştan veya helva vb. gibi putlara tapıyorlardı. Kanun ve nizam yoktu. Haklı daima kuvvetli olan idi. Köle ve kadınlar insan yerine konmayarak eşya  muamelesi görüyorlardı. Fakir fukara da himaye ve desteksizlik  altında eziliyordu.

Böyle bir ortamda Allah (c.c.)’u Hz. Peygamber (s.a.)’i, risaletle görevlendirdi. Doğru yolu gösteren bir uyarıcı olarak insanların karşısına çıkıp onları islama davet etti. İnsanlığın vazgeçmesi veya ertelemesi mümkün olmayan ana ilkeleri koyarak insanlığı onlara uymaya çağırdı. "Ey insanlar, Allah birdir, ondan başka ilah yoktur, elinizle yaptıklarınıza tapmak sapıklıktır. Başı boş değilsiniz, hayır ve şer, iyi ve kötü yaptıklarınızdan sorumlusunuz. Öyle ise, zulümden vazgeçin, zayıfın hakkını çiğnemeyin, haksız yere kan dökmeyin, kimseye zulmetmeyin. Zayıfları, yetimleri ezmeyin, onları himaye edin. Köle ve fakirlere yardım edin. Kadınlara kötü muameleden vazgeçin, onları anneleriniz, kızlarınız ve kız kardeşleriniz bilin vs." gibi. Yaşadığı sürece de bu değer yargılarını oturtmaya ve yerleştirmeye çalıştı.Ümmetine de bunlara sahip çıkması ve bu uğurda mücadele etmelerini emrettiler.

Hz. Peygamber'in bu davetine uymak, cemiyeti elinde tutan  kuvvetli, zengin ve nüfuzlu azınlığın işine gelmiyordu. Hep istihkar ve zülüm ede geldikleri o insanlara değer  vermek,onlara insan muamelesi yapmak ve onları kendileriyle eşit konumda görmek istemiyorlardı. Menfaatlerinin devamını eski düzenlerinin devamında görüyorlardı.

Bu sebeple, Hz. Peygamber (s.a.)'e şiddetle karşı koydular. Önceleri yalnız bırakmak, ciddiye almamak, alay etmek yolunu tuttular. Fakat etrafında köle, zayıf ve fakirlerin teşkil ettiği mü'minler halkasının gittikçe genişlemeye başladığını görünce  taktiklerini değiştirerek zulüm ve işkenceye ve mü'minleri öldürmeye başladılar. Hatta Peygamberi (s.a.)’i öldürmeye karar aldılar. Böylece de İslam’ı, Peygamberini ve ona inananları yok edeceklerini, kendilerince yakın tehlike saydıkları bu duruma son vereceklerini düşünüyorlardı. İşte "hicret" müşriklerin mukavemet ve İslam'ı söndürme faaliyetlerine karşı Hz. Peygamber (s.a.) ve ashabının dini "neşretmek, yaşamak ve yaşatmak" için Allâh Teâlâ’nın emriyle Mekke’den Medine’ye yaptıkları göç hareketinin adıdır.

Hicret” bir beldeden diğerine iş bulma veya daha iyi yaşam şartlarına kavuşma vb. gibi bir göç hareketi değildir. Zira Hz. Peygamber hicreti "göçebe olmayan (yerleşik) bir kimse için felaketlerin en büyüğü" olarak tavsif eder[473]. Belki Hicret” dini yaşamak, yaşatmak, neşretmek ve yeni bir İslam topluluğu oluşturmak ve oluşan bu toplumu sayıca çoğaltarak koruma ve destekleme hareketidir. Zira Hz. Peygamber ( s.a.v. ) ashabını hem hicrete teşvik etmiş hem de hicret etmeyenler hakkında müeyyide getirmiştir. Bu sebeple de hicret "her inanan kimseye" FARZ” ilan edildi. Hz. Peygamber (s.a.): "Bir müşrik, Müslüman olduktan sonra hicret edip müşriklerden ayrılmadıkça Allah onun hiçbir amelini kabul etmez"[474] buyurdu. Bu hususu te'yid eden Kur'an-ı Kerim: "...İman edip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiçbir şey ile velayetiniz yoktur..." der.(Enfal, 8/72)

Hicretin fazilet ve  değerini Kur'an-ı Kerim birçok ayetleriyle mü'min kalb ve gönüllerde tesbit eder. Şu ayette faziletli ameller sayılırken, hicret, imandan sonra zikredilir: " İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de iste onlardır. Rableri onlara, tarafından bir rahmet ve hoşnutluk ile, kendileri için, içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdeler. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Süphesiz ki Allah katında büyük mükâfat vardır. "(Tövbe,20-22)

Bu itibarla hicret bir göç veya kaçış değil belki İslam’ı ve Müslümanları takviye, devleti oluşturma ve dini islamı ebedi kılmak için yapılan askeri, siyasi ve kültürel hareketin ismidir. Bu nedenle de bu manadaki  hicret devam etmektedir.

Ancak, Mekke'nin fethinden sonra İslam'ın artık takviye için muhacirlere ihtiyacı kalmamış olması ve Müslümanların da her yerde dinlerini istedikleri gibi tatbik edecek  nüfuz ve kuvveti elde etmiş olmaları sebebiyle, Hz. Peygamber (s.a.) "hicret müessesesi"ni kaldırmaya karar vermiştir, bu sebeple ricacı olarak gelen amcası Abbas'a şöyle der: "Mekke'nin fethinden sonra hicret mümkün değildir." Benzer bir talebe Mücaşi b. Mes'ud da Resulullah'tan: "Hayır! Artık seninle İslam üzere biat ederiz. Zira Fetihten sonra hicret yok" cevabını alır.[475]

Hz.Peygamberimizin ilga ettiği hicret, Rasulullah’ın sağlığında Mekke ve havalisinden Medine'ye olan hicretti.[476]. Ancak umumi manada hicret devam etmektedir. Zira Mekke Fethi'nden sonra, hicret, belli bir hâdise değil, bir kavramdır. Her an, her yerde ve  her asırda kıyamete kadar baki kalacak bir mananın kavramsal ismi olmuştur. Öyle bir kavram ki, ferdî bazda, dini yaşayışı arama, umumi manada da, dini takviye ve kurtarma gibi iki mühim hakikati içinde barındırdığı  için son derece övülerek, imandan sonra en faziletli amel derecesine yükseltilmiştir.. O dereceye ulaşmak ve ondan bir pay alabilmek için sahabeden bazıları araya şefaatçiler koymuşlardır. Fakat bu Peygamberimizce kabul edilmemiştir. "Hakiki muhacir, Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçan, onları terk eden kimsedir." [477] Diğer bir hadisinde "Hicret ikidir, biri kötülüklerden hicret, diğeri de Allah ve Resulü'ne hicrettir" buyurmuştur.[478]

Aynı mana başka  rivayetlerde daha farklı ifadelerle tebliğ ve te'yid edilmiştir: "Hakiki muhacir, hata ve günahları terk edendir."[479] "Hakiki muhacir, Allah'ın üzerine haram kıldığı şeyleri terk edendir[480] Hicret, herkes için her zamanda ve her mekanda mümkün ve vakidir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v. ) şöyle buyurmuşlardır: Füdeyk Ebu Beşir ez-Zebîdî (r.a.) Resulullah'a gelerek: "Ey Allah'ın Resulü! İnsanlar zannediyorlar ki, hicret etmeyen helak olmuştur, (bu doğru mu?)" diye sorar. Resulullah şu cevabı verir: "Ey Füdeyk! Namazı kıl, zekatı ver, kötülüklerden hicret et, ondan sonra yeryüzünde de dilediğin yerde otur!".[481]

Hz.  Ömer devrinde sahabelerin, Müslümanlar için bir takvim belirleme ihtiyacını duydukları vakit, takvimin başlangıç noktası olarak, Hz. Peygamber (s.a.)'in Mekke'den Medine'ye hicretini esas almaları, "hicret"e verilen değeri en iyi şekilde izah eder.

Hicret kötü şartlardan kaçış değil, dini yaşatacak şartların aranışıdır. Taktik olarak tahammülü mümkün olmayan kötü şartların  sabrıdır, cihadıdır. Bu açıdan hicret, sabır ve cihad gibi birbirini tamamlayan İslamî cihana yayma halkalarının birer parçalarıdır.

D-                      IV- Konu işlenirken başvurulacak bazı ayetler

  إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ آوَواْ وَّنَصَرُواْ أُوْلَـئِكَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يُهَاجِرُواْ مَا لَكُم مِّن وَلاَيَتِهِم مِّن شَيْءٍ حَتَّى يُهَاجِرُواْ وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ إِلاَّ عَلَى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُم مِّيثَاقٌ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

“İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp yardim edenler var ya, iste onların bir kısmi diğer bir kısmının dostlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardim isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardim etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.” Enfal, 8 /72

الَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِندَ اللّهِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُم بِرَحْمَةٍ مِّنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَّهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُّقِيمٌ  خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا إِنَّ اللّهَ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ

“İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de iste onlardır. Rableri onlara, tarafından bir rahmet ve hoşnutluk ile, kendileri için, içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdeler. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Süphesiz ki Allah katında büyük mükâfat vardır.” Tövbe, 9/ 20-22

E-              V- Konu işlenirken Başvurulacak Bazı hadisler

عَنْ ‏ ‏عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو ‏ ‏قَالَ : ‏قَالَ رَجُلٌ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَيُّ الْهِجْرَةِ أَفْضَلُ قَالَ ‏ ‏أَنْ تَهْجُرَ مَا كَرِهَ رَبُّكَ عَزَّ وَجَلَّ وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ‏ ‏صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏الْهِجْرَةُ هِجْرَتَانِ هِجْرَةُ الْحَاضِرِ‏ وَهِجْرَةُ الْبَادِي فَأَمَّا الْبَادِي فَيُجِيبُ إِذَا دُعِيَ وَيُطِيعُ إِذَا أُمِرَ‏ وَأَمَّا الْحَاضِرُ فَهُوَ أَعْظَمُهُمَا ‏ ‏بَلِيَّةً وَأَعْظَمُهُمَا أَجْرًا

“Bir kişi Peygamberimiz (s.a.v. )’e hicretin hangisi daha efdal diye sordular. Peygamberimiz (s.a.v. ) şöyle buyurmuşlardır: “Rabbinin hoşlanmadığı şeyleri terk etmendir. Hicret ikidir. Biri yerleşik olanın hicreti, diğeri de göçebe olanın hicretidir. Göçebe olana gelince, çağrıldığında icabet eder, emrolunduğunda ise itaat eder. Yerleşik olanın hicretine gelince; Hicret o  kimse için felaketlerin en büyüğü olduğu gibi ecirlerinde en büyüğüdür.”[482]

عَن عَبْدِاللَّهِ بْن ِعَمْرو ‏رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ‏عَنْ النَّبِيِّ ‏ ‏صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏ ‏قَالَ ‏ ‏الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ وَالْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللَّهُ عَنْهُ

“Hakiki müslüman, o kimsedir ki diğer müslümanlar onun dilinden ve elinin (şerrinden) emin olurlar. Hakiki muhacir, Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçan, onları terk eden kimsedir."[483]

‏فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّي تَرَكْتُ مَنْ خَلْفِي وَهُمْ يَزْعُمُونَ أَنَّ الْهِجْرَةَ قَدْ انْقَطَعَتْ قَالَ ‏ ‏لَا تَنْقَطِعُ الْهِجْرَةُ مَا قُوتِلَ الْكُفَّارُ

Abdullah b. Sa’d “Ey Allah’ın Rasulü! Muhakkak ki ben, arkamda, artık hicretin sona erdiğine inanan bir toplum bıraktım” dedim. Peygamberimiz (s.a.v. ) “Küffarla cihad devam ettiği sürece, hicret sona ermeyecektir” buyurdular.[484]

أَنَّ‏أَبَا فَاطِمَةَ حَدَّثَهُ ‏أَنَّهُ قَالَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ حَدِّثْنِي بِعَمَلٍ أَسْتَقِيمُ عَلَيْهِ وَأَعْمَلُهُ قَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ ‏ ‏صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏ ‏عَلَيْكَ بِالْهِجْرَةِ فَإِنَّهُ لَا مِثْلَ لَهَا .

Ebu Fatıma Peygamberimize gelerek “Ey Allah’ın Resulü! Bana sürekli yapacağım bir amel söyle” der. Peygamberimiz  de ona “Hicret et. Zira onun sevab da dengi yoktur” buyurdular.[485]

‏‏قَالَ َّ رَسُولَ اللَّهِ ‏ ‏صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏ وَحَوْلَهُ عِصَابَةٌ مِنْ أَصْحَابِهِ ‏ ‏تُبَايِعُونِي عَلَى أَنْ لَا تُشْرِكُوا بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا تَسْرِقُوا وَلَا تَزْنُوا وَلَا تَقْتُلُوا أَوْلَادَكُمْ وَلَا تَأْتُوا ‏ ‏بِبُهْتَانٍ ‏ ‏تَفْتَرُونَهُ ‏ ‏بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَأَرْجُلِكُمْ وَلَا تَعْصُونِي فِي مَعْرُوفٍ فَمَنْ وَفَّى فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ وَمَنْ أَصَابَ مِنْكُمْ شَيْئًا فَعُوقِبَ بِهِ فَهُوَ لَهُ كَفَّارَةٌ وَمَنْ أَصَابَ مِنْ ذَلِكَ شَيْئًا ثُمَّ سَتَرَهُ اللَّهُ فَأَمْرُهُ إِلَى اللَّهِ إِنْ شَاءَ عَفَا عَنْهُ وَإِنْ شَاءَ عَاقَبَهُ ‏

“Ubadetu'bnu's-Sâmit (r.a.) anlatıyor: Biz, bir seferinde Hz. Peygamber (s.a.)'le aynı cemaatte beraber oturuyorduk ki: "Allah'a hiçbir şey ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina yapmamak, çocuklarımızı öldürmemek, halde ve istikbalde iftirada bulunmamak, meşru dairedeki emirlerde kendisine isyan etmemek üzere biat edin” buyurdu. Bizlerde evet diyerek bu şartlarla biat ettik. Sonra buyurdular ki “Kim de bu yasaklardan birini işleyecek olurda cezalandırılırsa, cezası ona keffaret olur. Kim de bu yasaklardan birini işleyecek olur sonra da gizli kaldığından cezalandırılmazsa, artık işi Allah'a kalmıştır, dilerse affeder, dilerse cezalandırır." buyurdular.[486]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Konuyla ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler: Nisa, 4/ 89; Ali İmran, 3/ 195;Yasin, 36/9; [1] Tövbe, 20-22, Enfal, 8/72-75; Enfal, 8 /72

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Md. Hicret, 17/ 458

Şamil İslam Ansiklopedisi, Md. Hicret, 2/ 413

Doğuştan günümüze Büyük İslam Tarihi, Komisyon, Konya 1994, 1/ 251

İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, 16/ 109

İbni Hişam, Es-Sire en-Nebeviye, Daru’t-Turas el-Arabi, 1995 Beyrut, 2/93

Kutub-i Sitte, Akçağ Yayınları

 

 

XL- HZ. PEYGAMBERİN BEŞER VE RİSALET KİMLİĞİ

Sabri AKPOLAT

A-             l- Konunun Plânı

A-Peygamber Olarak Hz. Muhammed

B-İnsan olarak Hz. Muhammed

C-Hz.Peygamberin Sıfatlarından Kaynaklanan Davranışları

      1- Dini Tebliğ Etmek ve Tamamlamak

      2- Fetva Vermek

      3- Davaları Hükme Bağlamak

      4- Devlet Başkanlığı

      5- Daha İyiyi Teşvik (irşad)

      6- Arabulmak,Sulh

      7- Danışmada Bulunanlara Yol Göstermek (İstişârî Rey)[487]

      8- Öğüt Vermek (nasihat)

      9- Takva ve Kemâl Eğitimi Vermek

     10- İnce ve Yüce Gerçekleri Öğretmek [488]

     11- Eğiterek Sakındırmak ( te’dib)

     12- Örneklik İle İlgili Olmayan Tabiî, Beşeri Davranışlar

D. Hz. Peygamberin Sünnetinin Bağlayıcılığı

B-              ll- Konunun Açılımı ve İşlenişi

İşleyeceğimiz konu fıkıh usulü ve hadis usulünü doğrudan ilgilendirmektedir. Bu konunun vaazda işlenmesi genellikle zordur. Cemaati sıkmadan ve onların anlayabileceği bir üslupla konu işlenmediği takdirde, hem konuşma ilgi çekmeyecek hem de arzu edilen netice elde edilemeyecektir. Bu sebeple, vaazın, kısa kısa mesaj verilip, sonra  da çokca  örneklendirilmesi uygun olur.

Konuya Kehf suresinin 110. ayetinin anlamını vererek başlarız. O’nun bir beşer olduğu, ancak diğer beşerlerden farklı özelliklere sahip kılındığı konusu üzerinde dururuz. Daha sonra onun fiillerini, tebliğ kabilinden olanlar ve tebliğ kabilinden olmayanlar olarak bölümlere ayırırız. Bu arada, bazı konularda ona mahsus hükümler bulunduğunu, müminlerin bu hususlarda ona uyamayacağını örnekler vererek belirtiriz. 12 maddede özetlenen ve O’nun çeşitli sıfatlardan kaynaklanan davranışlarını , bağlayıcılık yönünü de beyan ederek açıklamaya çalışırız.

C-             lll- Konunun Özet Sunumu

İnsanlara Allah katından bilgi getirmek yanında, başta örneklik ve eğitim olmak üzere daha bir çok görev ile yükümlü olan peygamberlerin, insanlar arasından seçilmesi, sünnetullah gereği idi. Bununla birlikte, insanlara Allah’ı anlatacak ve O’na çağıracak peygamberlerin hem insanlardan olması, hem de onlardan farklı olması zarureti vardı; peygamber insandır ama, bizzat Allah’ın eğitip insanlığa sunduğu bir insan ( Ahzab,33/21) beşer hamurundan yoğurulmuş, fakat peygamber kalıbına dökülmüş bulunan Allah elçilerinin sonuncusu bu sebeple gerektikçe “ Ben de ancak sizin gibi bir beşerim..” diyor, gerektiğinde de “ Ben herhangi biriniz gibi değilim; ben Allah tarafından yedirilir, içirilirim.” buyuruyor. O’nun, bir insan olmasına rağmen kimselerin dayanamayacağı maddi ve manevi yüklere dayanması, günahsız ve günah işlemekten uzak oluşu, eşlerinin sayısı, mehirsiz evlenme yetkisi, hanımlarının bütün müminlerin anneleri hükmünde oluşlarıgibi özellikle, farklılıklar, O’na mahsus hükümler ve hallerdir. Müminler bu sahada O’nu izleyemez, yaptığını yapamaz.

Hz.Peygamber’in sıfat ve davranışlarında hâkim olan peygamberlik ve örneklik vasfıdır; bu sebeple sayısız ayet ve hadiste O’na uyulması, itaat edilmesi, örnek alınması, sünnetine dört elle sarılınması istenmiştir. Ancak O’nun, yukarıda 12 madde halinde sunduğumuz çeşitli sıfatlarından kaynaklanan davranışları da vardır. Bu sebeple, hadislerin hangi sıfattan kaynaklandığının ve bu bakımdan bütün müslümanlar için bağlayıcı olup olmadığının incelenip araştırılması gerekir.

D-             lV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

قُل لَّوْ كَانَ فِي الأَرْضِ مَلآئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِم مِّنَ السَّمَاء مَلَكًا رَّسُولاً

“De ki: Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik.”[489]

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا

“De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâh'ınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.”[490]

Bakara, 2/151 (Bu ayette, sünnet anlamında kullanıldığı alimlerce kabul edilen“hikmet” kelimesi geçmektedir.); Enfal, 8/ 67-68 ( Peygamberimiz müzakere sonucu Bedir esirlerini fidye karşılığı serbest bıraktı. Bu kararı bu ayet-i kerime değerlendirmektedir.) ; İbrahim, 14/10, 11 (peygamberlerin beşer oluşu beyan ediliyor); Enbiya, 21/34 Peygamberlerin ölecekleri hususu geçmektedir); Mü’minûn, 23/33 ; Şuara, 26/ 154,186; Fussılet, 41/6; Necm, 53/2-5; Tahrim, 66/1( Peygamberimiz bal şerbeti içmemeye söz verince bu ayet inmiştir.)

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilicek Bazı Hadisler

Allah Resulü bir namazı kılarken yanılmış, ashabın “ bir değişiklik mi oldu” suallerine karşı şöyle buyurmuştur:

إنمَّاَ أناَ بَشَرُ مِثْلُكُمْ أنْسَى كَماَ تَنْسَوْنَ فَإذاَ نَسِيتُ فَذَكِّرُونِي وَإذاَ شَكَّ أحَدُكُمْ فِي صَلاتِهِ فَلْيَتَحَرَّ الصوَّابَ فَلْيُتِمَّ عَلَيْهِ ثُمَّ لِيُسَلِّمْ ثُمَّ يَسْجُدْ سَجْدَتَيْنِ.

"Ben de  sizin gibi bir insanım, sizler gibi ben de unuturum. Unuttuğum zaman bana hatırlatınız. Sizden biri namazda yanılırsa doğruyu araştırsın ve namazı tamamlasın. Sonra selam verip iki secde yapsın( sehiv secdesi).”[491]

Resulüllah (a.s) rahmet olarak ümmetine vısal orucunu yasakladı. Sen iftar etmeden diğer günün orucuna devam ediyorsun denildiğinde:

إنِّي لَسْتُ كَهَيْئَتِكُمْ إنِّي يُطْعِمُنِي رَبِّي وَيَسْقِينِ

“Ben herhangi biriniz gibi değilim; ben Allah tarafından yedirilir, içirilirim”, buyurdu.[492]

Hz. Peygamber Mekke’den Medine’ye geldiğinde Medinelilerin hurmaların aşıladıklarını  görmüş ve sebebini sormuştu. Onlar:

Biz bunu daha çok meyva versin diye adetimiz üzere yapıyorduk ,dediler. Peygamberimiz: “ Bunu yapmazsanız öyle umuyorum ki daha iyi olur” buyurdu. Onlar da bu uyarı üzerine aşılamayı bıraktılar. Derken hurmaların yemişleri azaldı. Bunu Peygamberimize söylediklerinde şöyle buyurdu:

إِنْ كَانَ يَنْفَعُهُمْ ذَلِكَ فَلْيَصْنَعُوهُ، فَإِنَّي إِنَّمَا ظَنَنْتُ ظَنَّاً، فَلاَ تُؤَاخِذُونِي بِالظَّنِّ، وَلَكِنْ إِذَا حَدَّثْتُكُمْ عَنِ اللهِ شَيْئاً، فَخُذُوا بِهِ، فَإِنَّي لَنْ أَكْذِبَ عَلَىَ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ

“Aşılamanız yararlı ise onu yapın. Ben ancak bir zanda bulundum. Zandan dolayı beni sorumlu tutmayın. Ancak, Allah’tan bir şey söylediğimde onu alınız. Ben, kesinlikle Allah adına yalan söylemem.”[493]

إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ وَإِنَّهُ يَأْتِينِي الْخَصْمُ فَلَعَلَّ بَعْضَكُمْ أَنْ يَكُونَ أَبْلَغَ مِنْ بَعْضٍ فَأَحْسِبُ أَنَّهُ صَدَقَ فَأَقْضِي لَهُ بِذَلِكَ فَمَنْ قَضَيْتُ لَهُ بِحَقِّ مُسْلِمٍ فَإِنَّمَا هِيَ قِطْعَةٌ مِنْ النَّارِ فَلْيَأْخُذْهَا أَوْ فَلْيَتْرُكْهَا

“Şüphesiz ben ancak sizin gibi bir insanım. Zaman olur ki bana sizden davacılar gelir de bazınız (haksız iken) maksadını daha düzgün ve inandırıcı bir şekilde anlatmış olabilir; ben de o güzel ve düzgün sözleri doğru zannederek onun lehine hükmetmiş olabilirim. Böyle kimin lehine bir müslümanın hakkını hükmetmişsem ( o bilsin ki) bu, ancak ateşten bir parçadır. İster alsın ister bıraksın.”  [494]

‏ ‏عن عبد الله بن عمرو قال:كُنْتُ أكْتُبُ كُلَّ شَيْءٍ أسْمَعُهُ مِنْ رَسولِ اللهِ -صلى الله عليه وسلم- أُرِيدُ حِفْظَهُ، فَنَهَتْنِي قُرَيْشٌ، وَقالوُا: أتَكْتُبُ كُلَّ شَيْءٍ تَسْمَعُهُ وَرَسولُ اللهِ -صلى الله عليه وسلم- بَشَرٌ يَتَكَلَّمُ فِي الغَضَبِ وَالرِّضاَ، فَأمْسَكْتُ عَنِ الكِتاَبِ، فَذَكَرْتُ ذَلِكَ لِرَسولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم فَأوْمَأَ بِإُصْبِعِهِ إلَى فِيهِ فقالَ: "اُكْتُبْ فَوَالذِّي نَفْسيِ بِيَدِهِ ماَ يَخْرُجُ مِنْهُ إلاَّ حَقٌّ".

Abdullah b. Amr şöyle diyor: “ Ben, Resulullah’tan duyduğum her şeyi ezberlemek amacıyla yazıyordum. Kureyşliler, sen her duyduğun şeyi yazıyor musun ? O bir insandır. O’nun gadaplandığı ve gadaplanmadığı hali olur, diyerek  beni bundan nehyettiler. Ben de yazmayı bıraktım. Durumu Resulüllah’a arzettim. O, parmağıyla ağzını işaret ederek şöyle buyurdu: Yaz, hayatım elinde olana yemin ederim ki, buradan ancak ( gerçek ve Allah rızasına uygun olan) çıkar.[495]

F-               Vl- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Tâhir b. Muhammed Âşur, İslam Hukuk Felsefesi, (terc. V.Akyüz-M.Erdoğan), İstanbul, 1988.

Muhammed Lokman es-Selefi, es-Sünnetü Hucciyyetüha ve Mekânetüha fi’l- İslam, Medine.

Oryantalizm, Edward SAİD, Çev: Selahaddin AYAZ, İstanbul, 1982, Pınar yay. Hadis Usûlü, Prof. Dr. Talat KOÇYİĞİT, Ankara, 1997

Aliyy’ül-Kâri, Şerh-i Şifa,c.ll,s.340

Karafi, el-İhkam,s.86-109

Hayrettin Karaman, İslam’ın Işığında Günün Meseleleri, c.2, s.439-457

 Lütfi Şentürk,Güncel Dini Konular (Sünnet ve Teşrideki Yeri ) , DİByayını,Ankara,2000 

Ahmet Naim, Tecrid Tercüme ve Şerhi, c.ll, s. 346-353

Muhammed Tahir b. Âşûr, Makâsıdü’ş-şerîati’l- islâmiyye, s. 27-39

Necati Kara, Kuran Sünnet Bütünlüğü,Erzurum,1995

Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, Subh es- Sâlih, terc. M. Yaşar Kandemir, Diyanet Yayınlarından

Mehmet Soysaldı, Kuran ve Sünnet İlişkisi, Diyanet İlmi Dergi, Aralık 2002

Yusuf el- Kardâvi, Sünneti Anlamada Yöntem, terc. Bünyamin Erul

Muhammed Tahir Hekim,Sünnetin Etrafındaki Şüpheler,, Çev: Hüseyin Arslan, s: 11, İstanbul, 1985 Pınar yay.

 

 

XLI-                    Hz. PEYGAMBERİN İRŞAD METODU

XLII-                        Mustafa KAHRAMAN

A-             I- Konunun Plânı

A-İrşad  Kavramı

1.İrşad nedir?

2.İrşad kiminle başlamış ve devam etmiştir?

3.İrşad hizmeti kimler tarafından yürütülmüştür?

B-Hz. Peygamberin irşad metodu

   1.Hz. Peygamberin irşad metodu nasıldır?

   2.Hz. Peygamber irşad yaparken nelere dikkat etmiştir?  

       3.Kur”an-ı Kerim’de irşad ile ilgili ayetler  

         4.İrşad ile ilgili hadisler

C-Hz. Peygamberden sonra irşad kimin sorumluluğundadır?

D-Günümüz mürşitleri

      1. Nelere dikkat etmeli?

      2. Nasıl olmalı?

      3. Görüntünün irşatta önemi

E-İrşadın topluma ve insanlığa sağladığı faydalar.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya irşad kavramının ne olduğu açıklanarak başlanır. Daha sonra irşad’ın kiminle başladığı ve devam ettiği ve kimler eli ile yürütüldüğü izah edilir. Daha sonra Hz. Peygamberin irşad metoduna girilerek onun irşad metodu detaylı olarak anlatılır.En son bölümde de günümüz irşad görevlilerinin nelere dikkat etmesi gerektiği ve irşadın topluma sağladığı faydalar izah edilerek konu bitirilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İrşad, doğru yolu göstermek, manen aydınlatmak, gafletten uyandırmak, yani aklı ve kalbi ikna edici ve tesirli olan sözlerle gafletten uyandırıp hidayet yolunu göstermek demektir.  İrşad eden kimseye mürşid denir. Yüce Allah, İnsanları yaratmış ve onlara aralarından seçmiş olduğu elçileri vasıtasıyla dünya ve ahirette mutlu olmanın yollarını da göstermiştir. En büyük mürşidler Allah’ın elçileridir. Bu sebeple irşad faaliyeti ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem ile başlamış, diğer peygamberlerle devam etmiş,  Hz. Muhammed’e kadar gelmiştir. Başlıca görevleri tebliğ ve irşad olan Peygamberler, insanları Allah’ın buyrukları doğrultusunda uyarıp, onlara doğru yolu göstermek ve örnek edinecekleri bir hayatı fiilen yaşamak ve göstermekle görevlendirilmişlerdir. Kur’anı Kerimde Hz. Peygamber Allah’ın davetçisi (Ahzab, 33/46), olarak vasıflanmış, O’na yüklenen görev de öğüt ver!, davet et!,  ikaz et!, tebliğ et! gibi emirlerle ifade edilmiştir. Kendisi “beşir” ve “nezir” olduğundan, uyarıcı ve müjdeci olma görevi ile görevlendirilmiştir. Hz. Muhammed (sav) de her türlü zorluk altında bu irşad ve tebliğ görevini, en güzel örneklerini sunarak yerine getirmiştir.

Hz.Peygamber irşad görevini yerine getirirken şu hususları göz önünde bulundurmuştur:

a)Peygamber, İrşadı güzel ve tatlı söz ile öğüt vererek yapmıştır. Kur’an Hz. Musa ve Hz. Harun’a, Firavun’a karşı  bile yumuşak sözlü olmayı emretmiştir. (Ta-Ha, 20/44)

b)Hz. Peygamber (sav),  ayette de belirtildiği gibi irşada yakınlarından başlamıştır. Kızı Fatıma’yı bile zaman zaman uyarmıştır.

c)Emir ve yasakları samimi bir şekilde  önce kendisi uygulamıştır. Kendisinin gelmiş gelecek günahları affedilmişken,  niçin ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı sorulunca Şükreden bir kul olmayım mı? demiştir.

ç)Ümitsizliğe ve karamsarlığa kapılmadan büyük bir inanç,  sabır, azim ve kararlılıkla görevini yerine getirmeye gayret saf etmiştir.Hayatının en zor günleri olan hüzün yılında, Taif’ten dönerken, Hicret esnasında düşmanları mağaranın önünde  iken ve Uhud savaşı’nda dişleri kırılmış, ölümle karşı karşıya iken  bile hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemiştir.

d)Muhataplarını tanımaya büyük önem vermiştir. Hz. Peygamber irşad görevini yerine getirirken muhatabın durumunu dikkate alırdı. “Hangi amel daha hayırlıdır” diye soran sahabelerden kimine “namaz kıl”, kimine  “ anana iyi davran”, kimine “diline hakim ol” kimine “az da olsa devamlı olan ibadettir”, kimine “Allaha iman ve onun yolunda cihad’dır” “Oruçtur” , “yemek yedirmek ve cihaddır”  şeklinde farklı farklı cevap vermesinin nedeni, toplumunda ki insanları iyi tanımasındandır.

e)İrşad ve tebliğ de O daima affı, hoşgörüyü, saygıyı, sevgiyi, yumuşak sözlülüğü, şefkat ve merhameti önde tutmuş, insanlara kaba olmamış, kini, nefreti, öfkeyi ise daima kendinden uzak tutmuştur. Hz. Hamza’nın  cesedini parça parça eden vahşi’yi bile affetme erdemini göstermiştir.

f)İnsanların kusurlarını yüzüne vurmamış, eleştirilerini isim vermeden yapmıştır. Peygamber (sav) irşad da karşıdaki kişinin anlayışına ve kavrayışına uygun, makul şeyler söyler; onun aklına ve sağduyusuna hitap ederdi. Yanında yanlış bir hareket yapıldığında veya yanlış bir talepte bulunulduğunda kızmaz, o kişiyi eğitirdi.

g)Dini zorla kabul ettirme yolunu hiçbir zaman tercih etmemiştir. Tercih imkanı var ise dini konularda kolaylığı ve kolay olanı  tercih etmiştir.

ğ)Görevini yerine getirirken her zaman güvenilir, adil olmuş, hiçbir zaman doğruluktan ayrılmamıştır. Temiz giyinmiş insanların içine çıkacağı zaman durgun suda kendinse bakarak saçını taramış, yüzünde hoş olmayan bir görüntünün olmasına müsaade etmemiştir.

h)Dini bir çıkar aracı olarak kullanmamış, bu yolla şahsi menfaat elde etmeyi  düşünmemiştir.

ı)İrşad da peygamberimiz tedricilik yolunu tutmuştur.

Günümüz mürşidlerinin de, irşad faaliyeti yaparlarken, faydalı bir irşad olması için yukarıda en güzel örneğini kendi hayatından verdiğimiz Hz. Peygamberin irşad metodunu dikkate almaları gerekmektedir.

Toplumda irşad faaliyeti yapılır, toplumda ona uyar ise, bundan o toplumda yaşayan herkes faydalanmış, toplumda da huzurlu bir hayat sürmesine vesile olunmuş olur.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّر قُمْ فَأَنذِرْ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ

“Ey örtüsüne bürünmüş peygamber, kalk insanları uyar. Rabbini yücelt. Elbiseni temizle”[496]

Konu ile ilgili olarak faydalanılabilecek  diğer ayetler ise şunlardır.  Ali İmran, 3/104, 110, 159; Zariyat 51/55; Ta-Ha, 20/43-44; Nisa, 4/ 63;  Nahl, 16/125; İsra 17/53; Fussılet, 41/34; Şuara, 26/3-4, 214-216; Furkan, 25/ 56-57; Ahzab, 33/45-46;

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

 عَنْ عَائِشَةَ، رضى الله عنها قَالَتْ كَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم إِذَا بَلَغَهُ عَنِ الرَّجُلِ الشَّىْءُ لَمْ يَقُلْ مَا بَالُ فُلاَنٍ يَقُولُ وَلَكِنْ يَقُولُ ‏"‏ مَا بَالُ أَقْوَامٍ يَقُولُونَ كَذَا وَكَذَا ‏"‏

Hz. Aişe(ra) en:Rasulüllah, bir kimsede hoşa gitmeyen bir hal görünce “Filan kimseye ne oluyor da şöyle diyor” demez, “Bir kısım insanlara ne oluyor ki şöyle diyorlar” şeklinde söylerdi.[497]

عَنْ أَبِي أُمَامَةَ، قَالَ إِنَّ فَتًى شَابًّا أَتَى النَّبِيَّ صََ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ ائْذَنْ لِي بِالزِّنَا فَأَقْبَلَ الْقَوْمُ عَلَيْهِ فَزَجَرُوهُ قَالُوا مَهْ مَهْ فَقَالَ ادْنُهْ فَدَنَا مِنْهُ قَرِيبًا قَالَ فَجَلَسَ قَالَ أَتُحِبُّهُ لِأُمِّكَ قَالَ لَا وَاللَّهِ جَعَلَنِي اللَّهُ فِدَاءَكَ قَالَ وَلَا النَّاسُ يُحِبُّونَهُ لِأُمَّهَاتِهِمْ قَالَ أَفَتُحِبُّهُ لِابْنَتِكَ قَالَ لَا وَاللَّهِ يَا رَسُولَ اللَّهِ جَعَلَنِي اللَّهُ فِدَاءَكَ قَالَ وَلَا النَّاسُ يُحِبُّونَهُ لِبَنَاتِهِمْ قَالَ أَفَتُحِبُّهُ لِأُخْتِكَ قَالَ لَا وَاللَّهِ جَعَلَنِي اللَّهُ فِدَاءَكَ قَالَ وَلَا النَّاسُ يُحِبُّونَهُ لِأَخَوَاتِهِمْ قَالَ أَفَتُحِبُّهُ لِعَمَّتِكَ قَالَ لَا وَاللَّهِ جَعَلَنِي اللَّهُ فِدَاءَكَ قَالَ وَلَا النَّاسُ يُحِبُّونَهُ لِعَمَّاتِهِمْ قَالَ أَفَتُحِبُّهُ لِخَالَتِكَ قَالَ لَا وَاللَّهِ جَعَلَنِي اللَّهُ فِدَاءَكَ قَالَ وَلَا النَّاسُ يُحِبُّونَهُ لِخَالَاتِهِمْ قَالَ فَوَضَعَ يَدَهُ عَلَيْهِ وَقَالَ اللَّهُمَّ اغْفِرْ ذَنْبَهُ وَطَهِّرْ قَلْبَهُ وَحَصِّنْ فَرْجَهُ فَلَمْ يَكُنْ بَعْدُ ذَلِكَ الْفَتَى يَلْتَفِتُ إِلَى شَيْءٍ

Ebu Ümame  (ra) den rivayet olunmuştur. Bir gün bir genç  peygamberimize geldi ve : Ey Allah’ın  Rasulü! Bana zina etmem için izin ver dedi. Orada bulunanlar delikanlıyı  azarlayarak susturmak istediler. Peygamberimiz delikanlının yanına gelmesini istedi, genç yaklaştı ve oturdu. Peygamberimiz ona sordu:  Bir başkasının senin annenle zina etmesini ister misin? Delikanlı: Canım sana feda olsun ki vallahi istemem Ya Rasulellah  diye cevap verdi. Peygamber (sav) de: Başka insanlar da anneleri ile zina edilmesini istemezler, peki bir başkasının senin kızınla zina etmesini ister misin? Delikanlı: Canım sana feda olsun ki vallahi istemem Ya Rasulellah  diye cevap verdi. Peygamber (sav) de: Başka insanlar da kızları  ile zina edilmesini istemezler, peki bir başkasının senin kız kardeşinle zina etmesini ister misin? Delikanlı: Canım sana feda olsun ki vallahi istemem Ya Rasulellah  diye cevap verdi. Peygamber(sav) de: Başka insanlar da kız kardeşleri  ile zina edilmesini istemezler, peki bir başkasının senin halanla zina etmesini ister misin? Delikanlı: Canım sana feda olsun ki vallahi istemem Ya Rasulellah  diye cevap verdi. Peygamber(sav) de: Başka insanlar da halaları ile zina edilmesini istemezler, peki bir başkasının senin teyzenle zina etmesini ister misin? Delikanlı: Canım sana feda olsun ki vallahi istemem Ya Rasulellah  diye cevap verdi. Peygamber (sav) de: Başka insanlar da teyzeleri ile zina edilmesini istemezler dedi ve  sonra Peygamber elini gencin üzerine koydu:

Ya rabbi! Bu gencin günahını affet, kalbini temizle ve bunu zinadan koru diye dua etti. Bundan sonra bu gencin böyle bir şeye meylettiği görülmedi. [498]

عَنْ أَنَسُ بْنُ مَالِك قَالَ بَيْنَمَا نَحْنُ فِي الْمَسْجِدِ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ص إِذْ جَاءَ أَعْرَابِيٌّ فَقَامَ يَبُولُ فِي الْمَسْجِدِ فَقَالَ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَهْ مَهْ ‏.‏ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ لاَ تُزْرِمُوهُ دَعُوهُ ‏"‏ ‏.‏ فَتَرَكُوهُ حَتَّى بَالَ ‏.‏ ثُمَّ إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم دَعَاهُ فَقَالَ لَهُ ‏"‏ إِنَّ هَذِهِ الْمَسَاجِدَ لاَ تَصْلُحُ لِشَىْءٍ مِنْ هَذَا الْبَوْلِ وَلاَ الْقَذَرِ إِنَّمَا هِيَ لِذِكْرِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ وَالصَّلاَةِ وَقِرَاءَةِ الْقُرْآنِ ‏"

Enes b. Malik(ra) den: Peygamber (sav) ile beraber mescidde oturuyorken bir bedevi çıkageldi. Sonra kalktı mescidin içinde bevletmeye başlayınca sahabiler bağrışmaya başladılar. Rasulüllah onlara müdahale ederek: Ona zarar vermeyin,  bırakın dedi. Adamı bıraktılar, o da bevletmesini bitirdi. Peygamber sonra bedeviyi çağırdı: “Mescidler bevl ve dışkı yeri değil, Allah’ı zikretme, namaz kılma ve Kur’an okuma yerleridir” dedi.[499]

وَقَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ الْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ صَدَقَةٌ ‏"‏‏.‏

Ebû Hüreyre (ra)den: Peygamber (sav) şöyle buyurdu:“Güzel söz sadakadır. ”[500]

 عَنْ اَبِي ذَرٍّ، قَالَ قَالَ لِيَ النَّبِيُّ ص ‏"‏  لاَ تَحْقِرَنَّ مِنَ الْمَعْرُوفِ شَيْئًا وَلَوْ أَنْ تَلْقَى أَخَاكَ بِوَجْهٍ طَلْقٍ ‏"‏ ‏.‏

Ebu Zerr (ra) den: Peygamber (sav) bana şöyle dedi: “Kardeşini güler yüzle karşılamak şeklinde dahi olsa iyilikten hiçbir şeyi esirgeme.”[501]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ لَمَّا أُنْزِلَتْ هَذِهِ الآيَةُ ‏{‏ وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الأَقْرَبِينَ‏}‏ دَعَا رَسُولُ اللَّهِ ص قُرَيْشًا فَاجْتَمَعُوا فَعَمَّ وَخَصَّ فَقَالَ ‏"‏ يَا بَنِي كَعْبِ بْنِ لُؤَىٍّ أَنْقِذُوا أَنْفُسَكُمْ مِنَ النَّارِ يَا بَنِي مُرَّةَ بْنِ كَعْبٍ أَنْقِذُوا أَنْفُسَكُمْ مِنَ النَّارِ يَا بَنِي عَبْدِ شَمْسٍ أَنْقِذُوا أَنْفُسَكُمْ مِنَ النَّارِ يَا بَنِي عَبْدِ مَنَافٍ أَنْقِذُوا أَنْفُسَكُمْ مِنَ النَّارِ يَا بَنِي هَاشِمٍ أَنْقِذُوا أَنْفُسَكُمْ مِنَ النَّارِ يَا بَنِي عَبْدِ الْمُطَّلِبِ أَنْقِذُوا أَنْفُسَكُمْ مِنَ النَّارِ يَا فَاطِمَةُ أَنْقِذِي نَفْسَكِ مِنَ النَّارِ فَإِنِّي لاَ أَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا غَيْرَ أَنَّ لَكُمْ رَحِمًا سَأَبُلُّهَا بِبَلاَلِهَا ‏"‏ ‏.‏

Ebu Hüreyre (ra) den: “Yakın akrabalarını uyar” ( Şuara, 26/214)  ayeti gelince, Peygamber (sav) Kureyşi davet etti Onların hepsi toplandı: Onlara şöyle dedi: Ey  Ka’b b. Lüey oğulları! Kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz. Ey Mürre b. Ka’b oğulları! Kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz. Ey Abdi Şems oğulları! Kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz. Ey Abdi Menaf oğulları! Kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz. Ey Haşim oğulları! Kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz. Ey Abdülmuttalib oğulları! Kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz. Ey Fatıma! Kendini cehennem ateşinden koru. Ben Allah’a karşı sizin bana yakın olmanızdan dolayı bir şey yapamam. Sadece size akrabalık bağı ile bağlıyım.[502]

 عَنِ عَائِشَة فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص لِي‏ يَا عَائِشَةُ ارْفُقِي فَإِنَّ الرِّفْقَ لَمْ يَكُنْ فِي شَىْءٍ قَطُّ إِلاَّ زَانَهُ وَلاَ نُزِعَ مِنْ شَىْءٍ قَطُّ إِلاَّ شَانَهُ ‏

Hz. Aişe (ra) den: Peygamber (sav) bana şöyle dedi: Muhakkak ki Rıfk, bulunduğu işi güzelleştirir, Rıfkın kaldırılması ise o şeyi çirkinleştirir.[503] 

 عَنْ عَائِشَةَ  قَالَتِ اسْتَأْذَنَ رَهْطٌ مِنَ الْيَهُودِ عَلَى النَّبِيِّ ص فَقَالُوا السَّامُ عَلَيْكَ‏.‏ فَقُلْتُ بَلْ عَلَيْكُمُ السَّامُ وَاللَّعْنَةُ‏.‏ فَقَالَ‏ يَا عَائِشَةُ إِنَّ اللَّهَ رَفِيقٌ يُحِبُّ الرِّفْقَ فِي الأَمْرِ كُلِّهِ‏‏.‏ قُلْتُ أَوَلَمْ تَسْمَعْ مَا قَالُوا قَالَ ‏ قُلْتُ وَعَلَيْكُمْ‏‏.‏

Hz. Aişe(ra) den: Yahudilerden bir gurup Peygamber (sav) ile görüşmek için izin istediler ve O’na “Esselamü Aleyküm”  yerine “Essamü Aleyküm” (Allah’ın kahrı, azabı üzerine olsun) dediler. Bunun üzerine ben de “Bilakis lanet ve azab sizin üzerinize olsun” dedim.  Bunun üzerine peygamber (sav)  bana dedi ki: Ey Aişe! Muhakkak ki Allah  rıfk sahibidir ve bütün işlerde rıfk ile ( yumuşaklıkla ) davranılmasını ister. Ben de “Dediklerini işitmedin mi ? dedim. O’da: Ben onlara sizin üzerinize olsun dedim dedi.[504]

 عَنْ أَنَس عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏ يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا

Enes (ra) den: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız,. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.[505]

عَنْ عَائِشَةَ أَنَّهَا قَالَتْ مَا خُيِّرَ رَسُولُ اللَّهِ ص بَيْنَ أَمْرَيْنِ قَطُّ إِلاَّ أَخَذَ أَيْسَرَهُمَا، مَا لَمْ يَكُنْ إِثْمًا

Hz. Aişe(ra) den: Peygamber (sav) iki işten birini seçmek durumunda kalırsa işlenmesi günah olmadığı takdirde  kolay olanını seçerdi.[506]

 قَالَتْ عَائِشَةَ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ إِنَّمَا نَزَلَ أَوَّلَ مَا نَزَلَ مِنْهُ سُورَةٌ مِنَ الْمُفَصَّلِ فِيهَا ذِكْرُ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ حَتَّى إِذَا ثَابَ النَّاسُ إِلَى الإِسْلاَمِ نَزَلَ الْحَلاَلُ وَالْحَرَامُ، وَلَوْ نَزَلَ أَوَّلَ شَىْءٍ لاَ تَشْرَبُوا الْخَمْرَ‏.‏ لَقَالُوا لاَ نَدَعُ الْخَمْرَ أَبَدًا‏.‏ وَلَوْ نَزَلَ‏.‏ لاَ تَزْنُوا‏.‏ لَقَالُوا لاَ نَدَعُ الزِّنَا أَبَدًا

Mü’minlerin annesi Hz. Aişe(ra) den: Kur’an-ı Kerimin ilk inen  mufassal surelerinde cennet ve cehennemden bahsedildi. İnsanlar İslam’a ısındırıldıktan sonra helal ve haram ayetleri indi. Şayet Kur’an’dan ilk inen ayet “Şarap içmeyiniz” olsaydı; insanlar- Şarap içmekten asla vaçgeçmeyiz derlerdi. Şayet Kur’an’dan ilk inen ayet “Zina etmeyiniz” olsaydı; insanlar- Zina etmekten asla vaçgeçmeyiz derlerdi.[507]

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ النَّبِيَّ ص بَعَثَ مُعَاذًا إِلَى الْيَمَنِ فَقَالَ ‏"‏ ادْعُهُمْ إِلَى شَهَادَةِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ، وَأَنِّي رَسُولُ اللَّهِ، فَإِنْ هُمْ أَطَاعُوا لِذَلِكَ فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللَّهَ قَدِ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ خَمْسَ صَلَوَاتٍ فِي كُلِّ يَوْمٍ وَلَيْلَةٍ، فَإِنْ هُمْ أَطَاعُوا لِذَلِكَ فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللَّهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةً فِي أَمْوَالِهِمْ، تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ وَتُرَدُّ عَلَى فُقَرَائِهِمْ ‏"‏‏.‏

İbn Abbas (ra) dan: Peygamber (sav) Muaz bin Cebeli Yemen’e gönderirken ona şöyle tavsiyede bulundu: Önce onlar Allahtan başka ilah olmadığına, benim Allah’ın elçisi olduğuma inanmaya davet et. Eğer kabul ederlerse, bu defa hergün ve gece Allah’ın onlara beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Eğer bunu da kabul ederlerse bu kez, Allah’ın onların zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere zekatı farz kıldığını bildir.[508]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1- Hitabet ve İrşad, Abdurrahman ÇETİN

2- DİA İrşad ve Davet maddeleri.

3- Kur’an’da Davet Metodu, Şevki SAKA.

4- Rasülullah’ın İslama Davet Metodu, Ahmet ÖNKAL.  

5-Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu,  M. Surur b. Naif Zeynelabidin çev.Abdullah      Abdurrahman

6- İslamda İrşad, Süleyman ULUDAĞ

7- Peygamberimizin İnsan Kazanma Metodu, Mehmet DİKMEN

 

 

XLIII-         İBADETİN ANLAMI VE İZLERİ

Doç. Dr. Nihat HATİPOĞLU

A-             I- Konunun Planı

A. İbadet Kavramı

1- İbadet Sadece Allah’a Olur

2- Kur’an’da İbadet Kavramı

B. İman, İbadet Ve İhlas İlişkisi

C. Namaz İbadetin Zirvesidir

D. İbadetin Ferd Ve Cemiyete Etkisi

E. İbadet İman İlişkisi

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

İbadet (yani ubudiyyet) ferdin Yüce Allah’ kulluk etmesi anlamındadır. Ubudiyyet de aynı anlamdadır. Yani kul ile ibadet etmek arasında sıkı bir bağ bulunmaktadır. Dünya hayatına ancak ve ancak Yüce Allah’a kulluk yapmak için gönderilmiş olan insanlar[509] kulluk yapmak suretiyle Allah’a kurbiyyetin zirvesine ulaşırlar. Zira Yüce Allah’ karşı kulluk imandan sonra hareketlerle, tavırlar ve davranışlarla ortaya konulur. Bu kullukla Yüce Allah’ olan şükran borcumuzu ödemeye gayret etmiş, bağlılık ve sevgimizi göstermiş oluruz.

Hiç şüphesiz kulluk ancak Allah (c.c.)’a olur

Her gün namazlarımızda okuduğumuz Fatiha suresindeki (Allah’ım! Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.) Ayeti ibadetin merkezinin sadece Yüce Allah olması gerektiğini

Kur’an-ı Kerim’de ibadet kelimesi genellikle ubudiyyet, boyun eğit itaat etmek, Yüce Allah’ı Rab olarak tanımak anlamlarına gelir.[510]

Kur’an-ı Kerim’deki diğer bazı kavramlar da ibadet anlamında kullanılmıştır. Hudu’ (boyun eğmek) Tezellül (Kulun aczini bilip itiraf etmesi), itaat, zikir,[511] inabe,[512] tesbih,[513] nüsuk,[514]. Dua,[515] gibi kelimeler kulluk anlamına yakın anlamlar taşırlar.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Çok iyi bilinen ve ihsan hadisi diye anılan rivayet, bizlere bir müminin kulluğu nasıl anlaması gerektiğini açıkça belirtiyor. Bu hadiste Hz. Ömer (r.a.) şöyle anlatıyor: Biz Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanındayken hiçbirimizin tanımadığı ama uzaktan gelen bir insandaki görüntüyü de vermeyen beyaz elbiseler içinde, simsiyah saçlı bir adam geliverdi. Adam Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına yaklaşıp dizlerini Peygamberimizin dizine dayadı. Sonra şöyle sordu: “Ey Muhammed! İman nedir? Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, peygamberlerine, Ahiret Gününe, Kadere Hayır ve Şerrin Allah’tan geldiğine iman etmendir.

(Bu cevap üzerine) adam İslâm nedir diye sordu. Hz. Peygamber 8s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah’tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Allah’ın kulu ve Resulü olduğuna iman etmek, namaz kılmak, zekat vermek, hacc yapmak ve Ramazan orucunu tutmaktır.”

(Bunun üzerine) adam şu soruyu sordu: Peki ihsan nedir? Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle cevap buyurdu: “Allah’a O’nu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen O’nu göremezsen de O seni görüyor.”[516] Hz. Ömer hadisin sonunda soru soran bu zatın Cebrail olduğunu söyler. Bu hadise dikkat ettiğimizde İslami hayatın üç kategoriden geçtiğini görürsünüz. Sağlam, şeksiz ve şüphesiz bir iman; bu imanın amele dönüşümü olan ibadet ve ibadette ihlası yakalamak.İbadetin içinde en dikkat çekici olan namazın gayesi insanı her türlü fenalık, kötülük, hayasızlık, ahlaksızlık ve şerden uzak tutmaktır. Bu neticeleri sağlamayan namaz Kur’anın öngördüğü namaz değildir. Hakkıyla eda edilen bir namaz kişiyi tertemiz yapar. Kalbini her türlü kötülükten pak, arı ve nezih hale getirir. Ruh aleminde güzellikler meydana getirir. Rabbıyla arasında yıkılmaz bir bağ oluşturur. Salihlerin, takva sahibi insanların namazları böyleydi. Onlar namaza başlamadan evvel beyinleriyle, ruh ve bedenleriyle tertemiz hale geliyor ve namaza odaklanıyorlardı. Namaz esnasında da mâsivadan (Allah’tan gayrisinden) uzaklaşıyorlardı.

Kişi namaz kıldıktan hemen sonra şerre bulaşıyorsa, harama dalıyorsa, ahlaksızlığın pençesine düşüyorsa o kıldığına namaz demek mümkün olabilir mi?

Hz. Ali (r.a.) hakkında şöyle anlatılır: “Namaz vakti gelince yüzünün rengi değişir, vücudu titrerdi. Sebebini sorana şöyle demişti. “Yer ve göğün  kaldıramadığı, dağların taşımaktan aciz kaldığı bir emaneti eda etme zamanı gelmiştir. Onu kusursuz olarak yapabilecek miyim, yapamayacak mıyım bilemiyorum.[517]

Hz. Aişe (r.a.) Peygamberimizin namazını anlatırken O’nun iç alemine şöyle dikkat çekerdi. Resulüllah (s.a.v.) bizimle konuşur, biz de onunla konuşurduk. Ama namaz vakti gelince sanki bizi tanımıyor gibi bir hale gelir, bütün varlığıyla Allah’a yönelirdi.[518]

İbadetlerden sadece namazı mercek altına aldık. Oruç, zekat, hac, sadaka gibi mali ve bedeni ibadetlerin yanı başında; iyilik, merhamet, rahmet, hoşgörü, öğüt, düşküne yardımcı olmak, sıkıntıdakinin problemini gidermek, takvada yarışmak, iyilikte yardımlaşmak gibi manevi ve ruhi ibadetleri de ihmal etmememiz gerekir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.”[519]

Konuyla ilgili olarak ayrıca şu ayetlere bakılabilir:

Zariyat, 51/56,Fatiha 1/5,Nisa, 4/48,Müminun 23/45; Şuara 42/22,Bakara, 2/195,Zümer, 39/17,Feth, 48/9,En’am, 6/162,Hacc, 22/77; Meryem, 19/48,Ankebut 29/45,Haşr, 59/9

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Cibril veya ihsan hadisi olarak bilinen aşağıdaki hadis, bizlere iman, ibadet ve ihsan ilişkisinde geniş bir açılım sağlamaktadır.

حَدَّثَنِى أبى عُمَرُ بنُ الخطابِ  رضى اللّه عنه قال: بَيْنَمَا نَحْنُ جُلوسٌ عِنْدَ رسُولِ اللّهِ  

إذْ طَلَعَ عَلينَا رَجُلٌ شَديدُ بيَاضِ الثِّيابِ شَديدُ سوَادِ الشَّعَرِ لآ يُرَى عَليْهِ أثَرُ السَّفَرِ، وَلآ يَعْرِفُهُ مِنَّا أحَدٌ حَتىَّ جلَسَ إلىَ النَّبِىِّ  فَأسْنَدَ رُكْبَتَيْهِ إلىَ رُكْبَتَيْهِ، وَوَضَعَ كَفَّيْهِ عَلى فَخِذَيْهِ. وَقالَ: يامُحمّدُ أخْبِرْنِى عَنِ الإسْلاَمِ ؟ فقال: اﻹسْلاَمُ أنْ تَشْهَدَ أن لآ إلَهَ إلاَّ اللّهُ، وَأنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ ورسُولهُ، وتُقِيمَ الصَّلاَةَ، وتُؤتِىَ الزَّكَاةَ، وَتَصُومَ رَمَضَانَ، وَتَحُجَّ البَيْتَ إنِ اسْتَطَعْتَ إليهِ سَبِيلاًً. قالَ: صَدَقْتَ. فَعَجِبْنَا لَهُ يَسْأَلُهُ ويُصَدِّقُهُ. قالَ: فَأخْبِرْنِى عَنِ الِايمَانِ. قالَ: أنْ تُؤْمِنَ بِاللّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلهِ وَاليَوْمِ اﻹخِرِ، وَتُؤْمِنَ بالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّه. قالَ: صَدَقْتَ. قالَ: فأخْبِرْنِى عَنِ الإحْساَنِ. قالَ: أنْ تَعْبُدَ اللّهَ كَأنّكَ تَراَهُ، فَإنْ لمْ تَكُنْ تَراهُ فإنّهُ يَرَاكَ. قالَ: فَأخْبِرْنِى عَنِ السّاعَةِ. قالَ: ما الْمَسْؤُلُ عَنْهَا بِأعْلَمَ مِنَ السَّائِلِ. قالَ: فأخْبِرْنِى عَن أمَارَاتِهَا؟ قال: أن تَلِدَ الاَمّةُ رَبّتَهَا، وَأنْ تَرَى الحُفَاةَ العُرَاةَ العَالَةَ (ولَيْسَ عِنْدَ مسلمٍ العالَةََ) رِعاَءَ الشّاَءِ يَتَطَاوَلُونَ فِي البُنْيَانِ. قالَ: ثُمَّ انْطَلَقَ فَلَبِثْتُ مَلِيّاً. هَذا لفْظُ مُسْلِمٍ، وعندَهُم: فَلَبِثْتُ ثَلاَثاً ثُمَّ قالَ: يا عُمَرُ أتَدْرِى مَنِ السَّائِلُ؟ قُلتُ: اللّهُ ورَسُولُهُ أعْلَمُ. قالَ: فَإنّّهُ جِبْريلُ عَلَيْهِ السَّلاَمِ أتاَكُمْ يُعَلِّمُكُمْ دِينَكُمْ.

Sonra Abdullah dedi ki: Babam Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh) bana şunu anlattı: "Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı: Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver! Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: "İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir." Yabancı:Doğru söyledin diye tasdîk etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik.Sonra tekrar sordu: "Bana iman hakkında bilgi ver?" 

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: "Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır." Yabancı yine: "Doğru söyledin!" diye tasdik etti? Sonra tekrar sordu: "Bana ihsan hakkında bilgi ver?"Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: "İhsan Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor."Adam tekrar sordu: "Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?"Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu sefer: "Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor!" karşılığını verdi.Yabancı: "Öyleyse kıyametin alâmetinden haber ver!" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı yaptı:"Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir -Müslim'in rivayetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir."Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. -Bu ifade Müslim'deki rivayete uygundur. Diğer kitaplarda "Ben üç gece sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'la karşılaştım" şeklindedir- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir"deyince şu açıklamayı yaptı: "Bu, Cebrail aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi."[520]

İbadette esas olan dengeyi korumak, farzların dışında vasat yolu takip etmektir.

وعن جابر بن سَمُرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: «كَانَتْ صَلاَةُ رَسُولِ اللّهِ  قَصْداً، وَخُطْبَتُهُ قَصْداً.» القَصْدُ العَدْلُ وَالسَّوَاءُ .

Câbir İbnu Semüre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın namazı orta (ne uzun ne de kısa) idi, hutbesi de öyle idi."[521]

İbadetlerde cemaat şuurunu yakalamak, gerek cemaat ve gerekse ferdi bazda uygulandığında takva ölçüsünü şaşmamak hedef olmalıdır. Hadislerde cemaate teşvik vardır.

وعن ابن عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ : صَلاََةُ الْجَمَاعَةِ أفْضَلُ مِنْ صَلاََةِ الْفَذِّ بِسَبْعٍ وَعِشْرِينَ دَرَجَةً، وَرُوِيَ بِخَمْسٍ وَعِشْرِينَ.

İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Cemaatle kılınan namaz  münferid kılınan namazdan  yirmi yedi derece üstündür." -"Yirmi beş derece" diye de rivayet edildi.-"[522] (Konuyla ilgili diğer hadisler için bak.)[523]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Diyanet İslam Ansiklopedisi, İbadet md. 19, 233-252.

Ayhan, Halis, Din Eğitimi ve Öğretimi: İman, İbadet, (Ank. 1985) 165-175;

Mevdudi, (Ter. Osman CİLACI – İsmail KAYA,) Kur’an’a Göre Dört Terim, 95-108;

İbn Kayyım, Medaricü’s-Salihin, (Kahire) 1, 90-167;

Gazali, İhya, 1, 118;

Şentürk, Habil, Hazreti Peygamberin İbadet Hayatı, (İst. 1984), 25-35; Şatıbi, el-Muvafakat (İz Yay.);

Hamidullah, Prof. Dr. Muhammed; İslam’a Giriş, (TDV. 1996);

İlmihal (İSAM) II; 

Kandehlevi, Huccetüllahi’l-Baliğa, (Kahire) 1, 153-158;

Beşer, Dr. Faruk, İslamda Sosyal Güvenlik (DİB. Yay. 1987);

Uludağ, Süleyman, İslam’da Emir ve Yasakların Hikmeti;

Muhasibi, el-Akl ve Fehmü’l-Kur’an (İşaret, 2003) 334; Nedvi,

Abdulbari, Tasavvuf ve Hayat (TDV. Yay. 1998) 214, 249.

 

 

XLIV-          İBADETTE SAMİMİYETİN ÖNEMİ (İHLÂS)

XLV-                        Dr. Mehmet CANBULAT

A-             I- Konunun Plânı

A- İhlâs Kavramı

B- İhlâs şirk ilişkisi

C- İhlâs riya ilişkisi

D- Kur’an’ın İhlâsa bakışı

E- Hadislerde İhlâs 

F- İhlâs amel ilişkisi

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya ihlas kavramı açıklanarak başlanır. Daha sonra ilgili ayet ve hadislerle ihlasın dindeki yeri izah edilir. Bu arada ihlasın şirk ve riya ile ilişkisi anlatılarak ibadetlerin kabul olabilmesi için gerekli olan huşû, hudû ve ihlas gibi batini şartlarına vurgu yapılır. Vaazın akışı içerisinde ihlasın Kur’an tarafından peygamberlerin başlıca niteliklerinden biri sayıldığı gerçeği dile getirilerek müminlerin de ihlaslı olmaları gerektiği ifade edilir. Vaazın sonuna doğru genel bir değerlendirme yapılır ve ihlaslı olmanın gerek fert gerekse toplum hayatında sağlayacağı yararlar anlatılır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İhlâs kavram olarak, şirk ve riyadan, batıl inançlardan, kötü duygu ve düşüncelerden, çıkar hesaplarından ve genel manada gösteriş arzusundan kalbi temizlemeyi,her türlü hayırlı faaliyete iyi niyetle yönelmeyi ve her durumda yalnızca Allah’ın rızasını gözetmeyi ifade eder. Kulun gerek tutum ve davranışlarında gerekse sözlerinde yalnızca Allah’ın rızasını gözetmesi gerekir. Kuşkusuz, ibadetlerin abdest, niyet, tekbir ve kıraat gibi zahiri şartları yanında bir de huşû, hudû ve ihlâs gibi bâtınî şartları bulunmaktadır. Örneğin abdestsiz namaz geçerli sayılmayacağı gibi ihlassız eda edilen bir ibadet de makbul olmaz. Buna göre, amellerin geçerli olabilmesinin iki şartı vardır. Birincisi, Allah'ın emrettiği şekilde yerine getirilmiş olması; ikincisi ise ihlasla yani yalnızca Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla yapılmış olmasıdır. Bu iki şartı birlikte taşımayan hiçbir amel Allah katında kabule şayan değildir. Dolayısıyla, ibadetlerin ruhudur. Çünkü her şeye değer kazandıran ihlastır. Hz. Peygamber de duaların ihlasla yapılmasını istemiştir. Kişi çok ibadet etmekle değil, ihlaslı olarak yaptığı ibadetlerle kurtuluşa erecektir. Doğruluğun özel bir şekli olarak görülen ihlas, bazen niyet anlamında kullanılmaktadır.

Gerçek şu ki, ihlâslı olan kimseler Allah Teâlâ’nın yardımına mahzar olurlar. Kur’an-ı Kerim’de geçen “ıbâdullâhi’l-muhlesîn” ifadesi, “Allah’ın yardımına mahzar olup hâlis dindarlığa ve hidayete eriştirilmiş olanlar” anlamına geldiği müfessirlerce ifade edilmektedir. Yine Kur’an-ı Kerim’de bildirildiğine göre şeytan ihlâslı kişilere zarar veremeyecektir (Hicr, 15/39-42; Sâd, 38/82-83). Bu sebepledir ki Kur’an’da ihlâs peygamberlerin niteliklerinden biri sayılmıştır (meselâ bk. Yûnus, 12/24; Meryem, 19/51; Sâd, 38/45-46). Ayrıca Kur’an-ı Kerim’in 112. suresine dinin temel ilkesi olan tevhidi en halis, en güzel şekilde dile getirdiği için ihlâs adı verilmiştir

İnsanlar, iyilik yapabilecekleri gibi kötülük de yapabilirler. İyilik yapanlar bunun karşılığında mükâfât elde ederler; kötülük yapanlar ise günah işlemiş olurlar. Dolayısıyla kişi Kur'an-ı Kerim'de buyurulduğu gibi zerre miktarı hayır işlerse veya zerre miktarı kötülük işlerse kıyamette onları görecektir (Zilzâl, 99/7-8). Ne mutlu amellerine şirk ve riya gibi habaseti karıştırmayanlara!

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاء وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ

“Halbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir”[524]

Not: Ayrıca bu konuda şu âyetlere de bakılabilir:Nisâ, 4/145-146; A’râf, 7/29; Yûsuf, 12/23-24; Hicr, 15/39-42; İsrâ, 17/64-65; Sâd, 38/82-83; Zümer, 39/1-2, 11-14; Mü’min 40/13-14, 65;

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن أبي هُرَيْرَةَ رَضِيَ الله عَنْهُ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم يقول: إذَا صَلَّيْتُمْ عَلَى المَيّتِ، فَأَخْلِصُوا لَهُ الدّعاءَ.

 

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre, “Resûlullah (s.a.v)’i şöyle buyururken dinledim” demiştir: “Cenaze namazı kıldığınız zaman, ölen kimseye ihlâsla dua ediniz!”[525]

عَنْ أَمِيرِ الْمُؤْمِنِينَ أَبِي حَفْصٍ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ بْنِ نُفَيْلِ بْنِ عَبدِ الْعُزَّى بْنِ رِيَاحِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ قُرْطِ بْنِ ريَاحِ بْنِ عَدِيِّ بْنِ كَعْبِ بْنِ لُؤَي بنِ غَالِبٍ الْقُرَشِيّ الْعَدَوِيَّ رَضِيَ الله عَنهُ، قَالَ: سَمِعتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يقُولُ: إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِيءٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرتُهُ إلَى اللَّهِ وَرَسُولهِ، وَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا، أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْه.

Mü’minlerin emîri Ebû Hafs Ömer ibn Hattâb (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’i şöyle buyururken dinledim, dedi: “Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resûlü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir. ”[526]

عَنْ أُمّ الْمُؤْمِنِينَ أُمِّ عَبْد اللهِ عَائِشَةَ رَضِيَ الله عَنْهَا قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَغْزُو جَيْشٌ الْكَعْبَةَ فَإِذَا كَانُوا بِبَيْدَاءَ مِنَ الأَرْضِ يُخْسَفُ بِأَوَّلِهِمْ وَآخِرِهِمْ. قَالَتْ: قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، كَيْفَ يُخْسَفُ بِأَوَّلِهِمْ وَآَخِرِهِمْ وَفِيهِمْ أَسْوَاقُهُمْ وَمَنْ لَيسَ مِنْهُمْ ! ؟ قَالَ: يُخْسَفُ بِأوَلِهِمْ وَآخِرِهِمْ، ثُمَّ يُبْعَثُونَ عَلَى نِيَّاتِهِمْ.

Mü’minlerin annesi Ümmü Abdullah Âişe (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir ordu Kâbe’ye saldırmak üzere yola çıkacak; bir çöle geldiklerinde baştan sona bütün ordu yere batacaktır. ” Hz. Âişe der ki, bunun üzerine ben, Yâ Resûlallah, onların arasında ticaret için yola çıkanlar ve kötü niyetli olmayanlar varken niçin hepsi birden yere batacaktır? diye sordum. Resûlullah (s.a.v.), “Hepsi birden yere batacak, âhirette yeniden diriltilip  niyetlerine göre hesaba çekileceklerdir” buyurdu.[527]

َعَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ الله عَنْهَا قَالَتْ: قَالَ النَبِيُ صلى الله عليه وسلم لا هِجْرَةَ بَعْدَ الْفَتْحِ، وَلكِنْ جِهَادٌ وَنِيَّةٌ، وَإِذَا اسْتُنْفِرْتُمْ فَانْفِرُواِ.

Âişe (r.a.)dan rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.)’i şöyle buyurdu: “Mekke fethinden sonra artık hicret yok; fakat cihad ve niyet vardır. Allah yolunda savaşa çağırıldığınız zaman hemen katılın. ”[528]

عَنْ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الأنصَارِيِّ رَضِيَ الله عَنْهُمَا قَالَ: كُنَا مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فِي غَزَاةٍ فَقَالَ: إِنَ بِالْمَدِينَةِ لَرِجَالاً مَا سِرْتُمْ مَسِيراً، وَلاَ قَطَعْتُمْ وَادِياً إِلاَ كَانُوا مَعَكُمْ حَبَسَهُمُ الْمَرَضُ وَفِي رِوَايَةٍ: إلاَ شَرَكُوكُمْ فِي الأجْر.

Ebû Abdullah Câbir İbn Abdullah el–Ensârî (r.a) şöyle dedi: Bir defasında Peygamber (s.a.v.) ile birlikte bir gazvede bulunuyorduk. Buyurdu ki: “Hastalıkları yüzünden Medine’de kalan öyle kimseler var ki, siz bir yolda yürüdüğünüz veya bir vâdiyi geçtiğinizde, onlar da sizinle birlikte gibidir. ” Bir başka rivayete göre: “Sevap kazanmada size ortak olurlar” buyurdu.[529]

عَنْ أَبِي يَزِيدَ مَعْنِ بْنِ يَزِيدَ بْنِ الأَخْنَسِ رَضِيَ الله عَنْهُ قَالَ: كَانَ أَبِي يَزِيدُ أَخْرَجَ دَنَانِيرَ يَتَصَدَّقُ بِهَا فَوَضَعَهَا عِنْدَ رَجُلٍ فِي الْمَسْجِدِ فَجِئْتُ فَأَخَذْتُهَا فَأَتَيْتُهُ بِهَا، فَقَالَ: وَاللَّهِ مَا إِيَّاكَ أَرَدْتُ، فَخَاصَمْتُه إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ: لَكَ مَا نَوَيْتَ يَا يَزِيدُ، وَلَكَ مَا أَخَذْتَ يَا مَعْنُُ.

Ebû Yezîd Ma`n İbn Yezîd İbn Ahnes (r.a) şöyle dedi: Babam Yezîd sadaka vermek üzere yanına birkaç dinar aldı ve onları Mescid–i Nebevî de oturan birinin yanına koydu. Ben Mescid’e uğrayarak paraları aldım ve babama götürdüm. Babam: Vallâhi ben onları sen alasın diye bırakmamıştım deyince, Resûlullah (s.a.v.)’in yanına giderek durumu arzettim. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Yezîd! Sen niyet ettiğin sadaka sevabını kazandın. Ma`n! Aldığın para da senindir. ”[530]

َعَنْ أَبِي إِسْحَاقَ سَعْدِ بْنِ أبِي وَقَاصٍ مَالِكِ بْنِ أُهَيْب بْنِ عَبْدِ مَنَافِ بن زَهْرَةَ بْنِ كِلاَبِ بْنِ مُرَّةَ بْنِ كَعْبِ بْنِ لُؤَيّ الْقُرَشِي الزُهْرِيّ رَضيَ الله عَنْهُ، أَحَدِ الْعَشَرَةَ الْمَشْهُودِ لَهُمْ بِالْجَنَّة، رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ، قَالَ: جَاءني رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه و سلم يَعُودُنِي عَامَ حَجَةِ الْوَدَاعِ مِنْ وَجَعٍ اشْتدَ بِي فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَي قَدْ بَلَغَ بِي مِنَ الْوَجَعِ مَا تَرَى، وَأنَا ذُو مَالٍ وَلاَ يَرِثُنِي إِلاَّ ابْنَة لِي، أَفَاَتَصَدَّقُ بِثُلُثَيْ مَالِي ؟ قَالَ: لا، قُلْتُ: فَالشَّطْرُ يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ فَقَالَ: لا، قُلْتُ: فَالثُّلُثُ يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ قَالَ: الثُلُثُ وَالثُلُثُ كَثِيرٌ -أَوْ كَبِيرٌ - إِنَّكَ إنْ تَذَرَ وَرَثتَكَ أَغْنِيَاءَ خَيْرٌ مِنْ أَنْ تَذَرَهُمْ عَالَةً يَتكَفَّفُونَ النَاسَ، وَإِنَّكَ لَنْ تُنْفِقَ نَفَقَةً تَبْتَغِي بِهَا وَجْهَ الله إلاَّ أُجرْتَ عَلَيْهَا حَتَّى مَا تَجْعَلُ فِي فِيِّ امْرَأَتِك. قَالَ: فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللهِ أُخَلَّفُ بَعْدَ أَصْحَابِي ؟ قَالَ: إِنَّكَ لَنْ تُخَلَّفَ فَتَعْمَلَ عَمَلاً تَبْتَغِي بِهِ وَجْهَ اللَّه إِلا ازْدَدْتَ بِهِ دَرَجَةً وَرِفْعَةً، وَلَعَلَّكَ أَنْ تُخَلَّفَ حَتَى يَنْتَفَعَ بِكَ أَقْوَامٌ وَيُضَرَّ بِكَ آخَرُونَ. اللَّهُمَّ أَمْضِ لأَصْحَابِي هجْرَتَهُم، وَلاَ تَرُدَّهُمْ عَلَى أَعْقَابِهِمْ، لكِن الْبَائسُ سَعْدُ بْنُ خَوْلَةَ يَرْثي لَهُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيهِ وَ سَلَّمَ أَنْ مَاتَ بِمَكَّةَِ.

Cennetle müjdelenen on sahâbîden biri olan Ebû İshâk Sa`d İbn Ebû Vakkâs (r.a) şöyle dedi: Vedâ Haccı yılında (Mekke’de) yakalandığım şiddetli bir hastalık dolayısıyla Resûlullah (s.a.v.) ziyâretime geldi. Ona: Yâ Resûlallah! Gördüğün gibi çok rahatsızım. Ben zengin bir adamım. Bir kızımdan başka mirasçım da yok. Malımın üçte ikisini sadaka olarak dağıtayım mı? diye sordum. Hz. Peygamber: “Hayır”, dedi. Yarısını dağıtayım mı? dedim. Yine: “Hayır”, dedi. Ya üçte birine ne buyurursun, yâ Resûlallah? diye sordum. “Üçte birini dağıt! Hatta o bile çok. Mirasçılarını zengin bırakman, onları muhtaç bırakıp da halka avuç açtırmaktan hayırlıdır. Allah rızâsını düşünerek yaptığın harcamalara, hatta yemek yerken eşinin ağzına verdiğin lokmalara varıncaya kadar hepsinin mükâfatını alacaksın” buyurdu. Sa`d İbni Ebû Vakkâs sözüne devamla dedi ki: Yâ Resûlallah! Arkadaşlarım gidipte ben kalacak mıyım? (burada ölecek miyim?) diye sordum. “Hayır, sen burada kalmayacaksın. Allah rızâsı için güzel işler yaparak yükseleceksin. Allah’tan öyle umuyorum ki, daha nice yıllar yaşayarak kimi insanlar (mü’minler) senden fayda, kimileri de (kâfirler) zarar görecektir. Allahım! Ashâbımın (Mekke’den Medine’ye) hicretini tamamla! Onları geri döndürüp hicretlerini yarım bırakma! Acınacak durumda olan Sa`d İbni Havle’dir” buyurdu. Bu sözleriyle Resûlullah (s.a.v.), Sa`d İbn Havle’nin Mekke’de ölmesine üzüldüğünü ifade etti.[531]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَبْدِ الرَحْمن بْنِ صَخْرٍ رَضِيَ الله عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ:إِنَ اللَّهَ لا يَنْظُرُ إِلَى أَجْسَامِكُمْ، وَلاَ إِلى صُوَرِكُمْ، وَلكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ.

Ebû Hüreyre Abdurrahman İbn Sahr (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:Allah Teâlâ sizin bedenlerinize ve yüzlerinize değil, kalblerinize bakar. ”[532]

عَنْ أَبِي مُوسَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ قَيْسٍ الأَشْعَري رَضِيَ الله عَنْهُ قَالَ: سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيهِ وَ سَلَّمَ عَنِ الرَّجُلِ يقَاتِلُ شَجَاعَةً، وَيقَاتِلُ حَمِيَّةً، وَيقَاتِلُ رِيَاءً، أَيُّ ذلِكَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيهِ وَ سَلَّمَ: مَنْ قَاتَلَ لِتكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِِ.

Ebû Mûsâ Abdullah İbn Kays el–Eş`arî (r.a) şöyle dedi: Resûlullah (s.a.v.)’e: Biri cesaretini göstermek, diğeri milletini korumak, öteki kendine yiğit adam dedirtmek için savaşan kimselerden hangisi Allah yolundadır? diye soruldu. Resûlullah (s.a.v.) şu cevabı verdi: “Kim, İslâmiyet daha yüce olsun diye savaşıyorsa, o Allah yolundadır. ”[533]

عَنْ أَبِي بكْرَةَ نُفَيْعِ بْنِ الْحَارِثِ الثَقَفِيِّ رَضِيَ الله عَنْهُ أَنَّ النَّبِيَّ  قَالَ: إِذَا الْتَقَى الْمُسْلِمَانِ بِسَيْفَيْهِمَا فَالْقَاتِلُ وَالْمَقْتُولُ فِي النَّارِ قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، هذَا الْقَاتِلُ فَمَا بَالُ الْمَقْتُولِ ؟ قَالَ: إِنَهُ كَانَ حَرِيصاً عَلَى قَتْلِ صَاحِبِهِ.

Ebû Bekre Nüfey` İbn Hâris es–Sekafî (r.a)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:“İki müslüman birbirine kılıç çektiği zaman, öldüren de, ölen de cehennemdedir”. Bunun üzerine ben: Yâ Resûlallah! Öldürenin durumu belli, ama ölen niçin cehennemdedir? diye sordum.  Resûl–i Ekrem (s.a.v.) “Çünkü o, arkadaşını öldürmek istiyordu” buyurdu.[534]

 وَعَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ الله عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلاَةُ الرَّجُلِ فِي جَماعَةٍ تَزِيدُ عَلَى صَلاَتِهِ فِي بَيْتِهِ وَصَلاتِهِ فِي سُوقِهِ بِضْعاً وَعِشْرِينَ دَرَجَةً وَذلِكَ أَنَّ أَحَدَهُمْ إِذَا تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءِ، ثُمَّ أتَى الْمَسْجِدَ لا يَنْهَزُهُ إلاَّ الصَلاَةُ، لا يُرِيدُ إلاَّ الصَّلاَةَ، لَمْ يَخْطُ خَطْوَةً إلاَّ رُفِعَ لَهُ بِهَا دَرَجَةٌ، وَحُطَّ عَنْهُ بِهَا خَطِيئَةٌ حَتَى يَدْخُلَ الْمَسْجِدَ، فَإِذَا دَخَلَ الْمَسْجِد كَانَ فِي الصَّلاَةِ مَا كَانَتِ الصَّلاَةُ هِيَ تَحْبِسُهُ، وَالْمَلاَئِكَةُ يُصَلَّونَ عَلَى أَحَدِكُمْ مَا دَامَ فِي مَجْلِسِهِ الَّذي صَلَّى فِيهِ يَقُولُونَ: اللَّهُمَّ ارْحَمْهُ، اللَّهُمَ اغْفِرْ لَهُ، اللَّهُمَّ تُبْ عَلَيْهِ، مَا لَمْ يُؤْذِ فِيهِ، مَا لَمْ يُحْدِثْ فِيهِ.

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir kimsenin câmide cemaatle kıldığı namaz, işyerinde ve evinde kıldığı namazdan yirmi küsur derece daha sevaptır. Şöyleki bir kişi güzelce abdest alır, sonra başka hiçbir maksatla değil, sadece namaz kılmak üzere câmiye gelirse, câmiye girinceye kadar attığı her adım sebebiyle bir derece yükseltilir ve bir günahı bağışlanır. Câmiye girince de, namaz kılmak için orada durduğu sürece, tıpkı namaz kılıyormuş gibi sevap kazanır. Biriniz namaz kıldığı yerden ayrılmadığı, kimseye eziyet etmediği ve abdestini bozmadığı müddetçe melekler: Allahım! Ona merhamet et! Allahım! Onu bağışla! Allahım! Onun tövbesini kabul et! diye ona dua ederler. ”[535]

وَعَنْ أبِي الْعَبَّاسِ عَبْدِ الله بْنِ عَبَّاس بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ رَضِيَ الله عَنْهُمَا، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيهِ وَ سَلَّمَ، فِيمَا يَرْوِي عَنْ رَبِّهِ، تَبَارَكَ وَتَعَالَى قَالَ: إِنَّ اللَّهَ كَتَبَ الْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ، ثُمَّ بَيَّنَ ذلِكَ: فَمَنْ هَمَّ بِحَسَنَةٍ فَلَمْ يَعْمَلْهَا كَتبَهَا الله تَبَارَكَ وَتَعَالَى عِنْدَهُ حَسَنَةً كَامِلَةً، وَإِنْ هَمَّ بِهَا فَعَمِلَهَا كَتبَهَا اللهُ عَشْرَ حَسَنَاتٍ إلَى سَبْعِمَائَةِ ضِعْفٍ إِلَى أَضْعَافٍ كَثِيرَةٍ، وَإنْ هَمَّ بِسيِّئةٍ فَلَمْ يَعْمَلْهَا كَتبَهَا الله عِنْدَهُ حَسَنَةً كَامِلَةً، وَإِنْ هَمَّ بِهَا فَعَمِلَها كَتبَهَا الله سَيِّئَةً وَاحِدَةًِ.

Ebü’l–Abbâs Abdullah İbn Abbâs İbn Abdülmuttalib (r.a)’dan nakledildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.)Allah Teâlâ’dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ iyilik ve kötülükleri takdir edip yazdıktan sonra bunların iyi ve kötü oluşunu şöyle açıkladı: Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa, Cenâb–ı Hak bunu yapılmış mükemmel bir iyilik olarak kaydeder. Şayet bir kimse iyilik yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb–ı Hak o iyiliği on mislinden başlayıp yedi yüz misliyle, hatta kat kat fazlasıyla yazar. Kim bir kötülük yapmak ister de vazgeçerse, Cenâb–ı Hak bunu mükemmel bir iyilik olarak kaydeder. Şayet insan bir kötülük yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb–ı Hak o fenalığı sadece bir günah olarak yazar. ”[536]

عَنْ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمن عبد اللَّهِ بْنِ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ، رَضِيَ الله عَنْهُمَا قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيهِ وَ سَلَّمَ يَقُولُ انْطَلَقَ ثَلاَثَةُ نَفَرٍ مِمَّنْ كَانَ قَبْلَكُمْ حَتَّى آوَاهُمُ الْمَبِيتُ إِلى غَارٍ فَدَخَلُوهُ، فانْحَدَرَتْ صَخْرَةٌ مِنَ الْجَبَلِ فَسَدَّتْ عَلَيْهمُ الْغَارَ؟ فَقَالُوا: إِنَّهُ لا يُنْجِيكُمْ مِنْ هذِهِ الصَّخْرَةِ إِلاَّ أَنْ تَدْعُوا اللَّهَ بِصَالِحِ أَعْمَالِكُمْ. قَالَ رَجُلٌ مِنْهُمْ: اللَّهُمَّ كَانَ لِي أَبَوَانِ شَيْخَانِ كَبِيرَانِ، وَكُنْتُ لاَ أَغْبِقُ قَبْلَهما أَهْلاً وَلا مالاً فَنَأَى بِي طَلَبُ الشَّجَرِ يَوْماً فَلَمْ أُرِحْ عَلَيْهِمَا حَتَّى نَامَا فَحَلَبْتُ لَهُمَا غَبُوقَهُمَا فَوَجَدْتُهُمَا نَائِمَيْنِ فَكَرِهْتُ أَنْ أُوقِظَهُمَا وَأنْ أغْبِقَ قَبْلَهُمَا أَهْلاً أَوْ مَالاَ، فَلَبِثْتُ - وَالْقَدَحُ عَلَى يَدِي - أنْتَظِرُ اسْتِيقَاظَهُمَا حَتَى بَرَقَ الْفَجْرُ والصِّبْيَةُ يَتَضَاغَوْنَ عِنْدَ قَدَمي - فاسْتَيْقَظَا فَشَرِبَا غَبُوقَهُمَا. اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَفَرِّجْ عَنَا مَا نَحْنُ فِيهِ مِنْ هذِهِ الصَّخْرَة، فَانْفَرَجَتْ شَيْئاً لا يَسْتَطيعُونَ الْخُرُوجَ مِنْهُ. قَال الآخر: اللَهُمَّ إِنَّهُ كَانَتْ لِيَ ابْنَةُ عَمٍّ كَانَتْ أَحَبَّ النَّاسِ إِلَيَّ وَفِي رِوَاية: كُنْتُ أُحبُهَا كَأَشَدِّ مَا يُحِبُّ الرِّجَالُ النِّسَاءَ، فَأَرَدْتُهَا عَلَى نَفْسَها فَامْتَنَعَتْ مِنِّي حَتَّى أَلمَّتْ بِها سَنَةٌ مِنَ السِّنِينَ  فَجَاءتْنِي فَأَعْطَيْتُهَا عِشْرِينَ وَمَائةَ دِينَارٍ عَلَى أَنْ تخَلِّيَ بَيْنِي وَبَيْنَ نَفْسِهَا فَفَعَلَتْ، حَتَّى إِذَا قَدَرْتُ عَلَيْهَاوَفِي رِوَايَةٍ: فَلَمَّا قَعَدْتُ بَيْنَ رِجْلَيْهَا، قَالَتْ: اتَّقِ اللَّهَ وَلاَ تَفُضَّ الْخَاتَمَ إِلاَّ بِحَقِّهِ، فَانْصَرَفْتُ عَنْهَا وَهِيَ أَحَبُّ النَّاسِ إِلَيَّ وَتَرَكْتُ الذَّهَبَ الَّذِي أَعْطَيْتُهَا، اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَافْرُجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ، فانْفَرَجَتِ الصَخْرَةُ غَيْرَ أَّنهُمْ لا يَسْتَطِيعُونَ الْخُرُوج مِنْهَا. وَقَالَ الثَّالِثُ: اللَّهُمَّ اسْتَأْجَرْتُ أُجَرَاءَ وَأَعْطَيْتُهمْ أَجْرَهُمْ غَيْرَ رَجُلٍ وَاحِدٍ تَرَكَ الَّذي لَهُ وَذَهَبَ، فَثَمَّرْتُ أَجْرَهُ حَتَّى كَثُرَتْ مِنْهُ الأَمْوَالُ، فَجَاءنِي بَعْدَ حِينَ فَقَالَ: يَا عَبْدَ الله أَدِّ إِلَيَّ أجْرِي، فَقُلْتُ: كُلُّ مَا تَرَى مِنْ أَجْرِكَ: مِنَ الإبِلِ وَالْبقَرِ وَالْغَنَمِ وَالرَّقِيقِ. فَقَالَ: يَا عَبْدَ اللَّهِ لا تَسْتَهْزِئُ بِي ! فَقُلْتُ لا أَسْتَهْزِئُ بِكَ، فَأَخَذَهُ كُلَّهُ فاسْتَاقَهُ فَلَمْ يَتْرُكْ مِنْهُ شيْئاً، اللَّهُمَ إِنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَافْرُجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ، فَانْفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ فَخَرَجُوا يَمْشُونَ.

Ebû Abdurrahman Abdullah İbn Ömer İbnü’l-Hattâb (r.a)’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.)’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir: “Sizden önce yaşayanlardan üç kişi bir yolculuğa çıktılar. Akşam olunca, yatıp uyumak üzere bir mağaraya girdiler. Fakat dağdan kopan bir kaya mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine birbirlerine:  Yaptığınız iyilikleri anlatarak Allah’a dua etmekten başka sizi bu kayadan hiçbir şey kurtaramaz, dediler. İçlerinden biri söze başlayarak:  Allahım! Benim çok yaşlı bir annemle babam vardı. Onlar yemeklerini yemeden çoluk çocuğuma ve hizmetçilerime bir şey yedirip içirmezdim. Birgün hayvanlara yem bulmak üzere evden ayrıldım; onlar uyumadan önce de dönemedim. Eve gelir gelmez hayvanları sağıp sütlerini annemle babama götürdüğümde, baktım ki ikisi de uyumuş. Onları uyandırmak istemediğim gibi, onlardan önce ev halkının ve hizmetkârların bir şey yiyip içmesini de uygun görmedim. Süt kabı elimde şafak atana kadar uyanmalarını bekledim. Çocuklar etrafımda açlıktan sızlanıp duruyorlardı. Nihayet uyanıp sütlerini içtiler. Rabbim! Şayet ben bunu senin rızânı kazanmak için yapmışsam, şu kaya sıkıntısını başımızdan al! diye yalvardı. Kaya biraz aralandı; fakat çıkılacak gibi değildi. Bir diğeri söze başladı:  Allahım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. (Bir başka rivayete göre: Bir erkek bir kadını ne kadar severse, ben de onu o kadar seviyordum). Ona sahip olmak istedim. Fakat o arzu etmedi. Bir yıl kıtlık olmuştu. Amcamın kızı çıkıp geldi. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona 120 altın verdim. Kabul etti. Ona sahip olacağım zaman (bir başka rivâyete göre: Cinsî münasebete başlayacağım zaman) dedi ki: Allah’tan kork! Dinin uygun görmediği bir yolla beni elde etme! En çok sevip arzu ettiğim o olduğu halde kendisinden uzaklaştım, verdiğim altınları da geri almadım. Allahım! Eğer ben bu işi senin rızânı kazanmak için yapmışsam, başımızdaki sıkıntıyı uzaklaştır, diye yalvardı. Kaya biraz daha açıldı; fakat yine çıkılacak gibi değildi. Üçüncü adam da:  Allahım! Vaktiyle ben birçok işçi tuttum. Parasını almadan giden biri dışında hepsinin ücretini verdim. Ücretini almadan giden adamın parasını çalıştırdım. Bu paradan büyük bir servet türedi. Birgün bu adam çıkageldi. Bana: Ey Allah kulu! Ücretimi ver, dedi. Ben de ona: Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunlar ve köleler senin ücretinden türedi, dedim. Adamcağız: Ey Allah kulu! Benimle alay etme, deyince, seninle alay etmiyorum, diye cevap verdim. Bunun üzerine o, geride bir tek şey bırakmadan hepsini önüne katıp götürdü. Rabbim! Eğer bu işi sırf senin rızânı kazanmak için yapmışsam, içinde bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtar, diye yalvardı. Mağaranın ağzını tıkayan kaya iyice açıldı; onlar da çıkıp gittiler”.[537]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1.Gazâlî, İhyâu Ulûmiddîn, IV,376-386

2. Süleyman ATEŞ, T. D. V. İslâm Ansiklopedisi, “ihlâs” maddesi.

3. Nevevî, Riyazü’s-salihin Terceme ve Şerhi, Müt. M. Yaşar KANDEMİR, İ. L.  ÇAKAN, R. KÜÇÜK, Erkam yay., İst., 1997, I/89-140;

4.Komisyon, Kur’an Yolu,  D.İ.B, Yay., Ankara, 2003, (ilgili ayetlerin tefsiri.)

 

 

XLVI-          İÇKİ VE ZARARLARI

Ercan ESER

A-             I- Konunun Plânı

A) İçkinin Kuran ve Hadislerde ifade edilmesi

B) Kuranda içkinin tedrici olarak yasaklanışı

C) Hadislerde içki maddeleri ve haramlığı

D) İçki, uyuşturucu ve diğer zararlı maddelerin alım satımının haramlığı

E) Alkol ve uyuşturucu vb. maddelerin insan vücudu üzerinde yaptığı etkiler

F) Alkolün ve zararlı alışkanlıkların neden olduğu sosyal ve ekonomik zararları

G) Alkol, uyuşturucu vb. zararlı madde bağımlılarının topluma kazandırılması

H) İçki, kumar, uyuşturucu ve fuhuş gibi zararlı alışkanlıklarla mücadele

J) Alkol ve zararlı alışkanlıklara karşı mücadelenin hedefleri

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya içki ve zararlı alışkanlıkların neler olduğu izah edilerek giriş yapılır. Konu ile ilgili ayet ve hadislere atıflarda bulunarak açıklanmaya çalışılır. Ayrıca Kur’anda ve hadislerde ifade edilen içki ile diğer sarhoş edici ve zarar verici alışkanlıklar kıyas edilerek zararlarından kaçınılmasına vurgu yapılır. Konunun işlenişi esnasında alkol ve diğer zararlı maddelerin sosyal, ekonomik ve insan bedeni üzerinde yaptığı tahribatlar üzerinde durulur. Vaazın son kısmında genel bir değerlendirme yapılarak, zararlı alışkanlıklara karşı alınması gereken tedbirlerden söz edilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İçki Allah’ın yasak ettiği insanlar arasında kin ve düşmanlığın meydana gelmesine neden olan zararı bir alışkanlıktır. İçki ve uyuşturucu gibi zararlı alışkanlıklara mübtela olan insanların aile yapılarının dağılması, milletin geleceğinin tehlikeye düşmesi söz konusudur. Nice servetlerin yok olması ve bir çok suçların işlenmesinin nedeni bu tür zararlı alışkanlıklardır. Allah Kuranı kerimde insanlığın kurtuluşunun içki ve uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklardan uzak kalmayla mümkün olacağına işaret etmiştir.

Zararlı alışkanlıkların başında bugün pek çok insanın içerisine düştüğü alkol, uyuşturucu, zina-fuhuş, tefecilik-faiz gibi şeyler gelmektedir. Kur’ân, bunları kötü, zararlı, haram, günah, pislik olarak nitelendirir. Bu davranışlar, tarih boyunca insan toplumlarında hep görünen şeylerdir. Yüce Kitabımız, bu sayılan kötülüklerin içerisinde boğulan insanları almış, onlarla ilgilenmiş, onları aydınlatmış, şuurlandırmış ve sonuçta temiz bir toplum hâline getirmiştir.

Yüce Yaratıcı (c.c.) genel olarak bizlere, tertemiz bir vücut, arınmış bir ruh, kirlenmemiş bir akıl ve beyin bahşetmiştir. Akıllı insan, zararlı alışkanlıklara düşen insanların düştükleri acıklı hâlleri görüp, aynı durumlara düşmeyen kimsedir. Zararlı alışkanlıklar, insanların çektikleri, katlanmak zorunda oldukları bir takım sıkıntılardan kaçıp kurtulmak için bir sığınma aracı olarak algılanmıştır. İnsan, çok olumsuz şartlarda, herkesin bozulduğu dönemlerde dahi kendi iradesi ile ahlâklı ve inanç bakımından tertemiz olabilir. Bunun için sağlıklı düşünen bir akıl sahibi, doğru bir bilgi donanımı, güçlü bir iç donanım ve sağlam bir kişilik sahibi olmak gereklidir. Ama en önemlisi, en olumsuz şartlarda bile olumlu bir insan olunabileceğine inanmak, bu bakımdan azim, çaba ve kararlılık göstermek gereklidir.Kendimizi ve toplumun diğer fertlerini her türlü zararlı alışkanlıktan koruyabilmemiz için fertler olarak, arkadaş olarak, ailenin ve toplumun bir üyesi olarak yapmamız gereken pek çok şey vardır. Yalnızca kendimizin bu zararlı şeylerden uzak kalmasıyla yetinmemeli, elimizdeki tüm imkânları kullanarak insanlığı zararlı şeylerden korumaya gayret etmeliyiz.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَسَْلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا اِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَاِثْمُهُماَ اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَا وَيَسَْلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ كَذلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الْايَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ

 Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahiri) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.”  Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan arta kalanı.” Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.[538] 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ

فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz[539]   

اِنَّمَا يُريدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ فِى الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلوةِ فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ

Şeytan içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?[540]  

Konu ile ilgili faydalanabilecek diğer ayetler şunlardır:

En’am Sûresi, 6/14; İsrâ Sûresi, 17/26-27; Bakara Sûresi, 2/195;Nisâ Sûresi, 4/29); A’râf Sûresi, 7/157.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: قال رَسُولُ اللّهِ: كُلُّ مُسْكِرٍ خَمْرٌ، وَكُلُّ مُسْكِرٍ حَرَامٌ، وَمَنْ شَرِبَ الخَمْرَ في الدُّنْيَا وَمَاتَ وَهُوَ يُدْمِنُهَا، لَمْ يَتُبْ مِنْهَا لَمْ يَشْرَبْهَا في الاخِرَةِ.

İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Her sarhoş edici hamrdır. Ve her sarhoş edici haramdır. Kim dünyada hamr içer ve tevbe etmeden, onun tiryakisi olduğu halde, ölürse, ahirette şarab içemez."[541]

وعن أبى سعيد رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قالَ رَسولُ اللّه: إنَّ اللّهَ تَعالى يُعَرِّضُ بِالْخَمْرِ فَمَنْ كَانَ عِنْدَهُ شَىْءٌ مِنْهَا فَلْيَبِعْهَا وَيَنْتَفِعْ بِهَا، فَمَا لَبِثْنَا إلاَّ يَسِيراً حَتَّى قالَ: إنَّ اللّهَ تَعالىَ حَرَّمَ الخَمْرَ فَمَنْ أدْرَكَتْهُ هذِهِ الايةُ وَعِنْدَهُ مِنْهَا شَىْءٌ فََلاَ يَشْتَرِهَا وَلاَ يَبِعْهَا وَلاَ يَنْتَفِعْ بِهَا، فَاسْتَقْبَلَ النَّاسُ بِمَا عِنْدَهُمْ مِنْهَا طُرُقَ المَدِينَةِ فَسَفَكُوهَا.

Ebû Saîd (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâlâ Hazretleri, hamrı mevzubahis etmektedir. Muhtemelen onun hakkında bir emir indirecektir. Şu halde, kimin yanında hamr varsa, onu satsın ve ondan istifade etsin."Aradan çok geçmedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şunu söyledi:

Aradan çok geçmedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şunu söyledi:"Allah Teâlâ Hazretleri hamr'ı haram kılmıştır. Öyle ise, bu âyet kendisine ulaşan herkes, yanında hamr olduğu takdirde, onu ne satın alsın, ne satsın, ne de ondan istifade etsin."Bu emirden sonra halk, hamr olarak evinde ne varsa Medîne sokaklarına götürüp döktüler."[542]

وعن وائل بن حجر: أنَّ طَارِقَ بْنَ سُوَيْدٍ الْجُعْفِىَّ سَألَ النَّبِىّ  عَنِ التَّدَاوِى بِالْخَمْرِ؟ فَنَهَاهُ، إنَّهُ لَيْسَ بِدَواءٍ وَلكِنَّهُ دَاءٌ.

Vâil İbnuHucr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Târık İbnu Süveyd el-Cu'fî (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a hamr (alkollüler) ile tedavi hususunda sordu. Aleyhissalâtu vesselâm onu bundan men etti ve:"Hayır! O, deva değil, derttir!" buyurdu. [543]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Canan, İbrahim, Kutubu site muhtasarı, tercüme ve şerhi, Ankara, 1985,VIII

Kapaklıya, İ, Uyuşturucu ve gençlik, İstanbul, 1986

Bilim ve Din Işığında  İçki ve Sigara, İstanbul, 1985

Kılıç, Ö, Alkol (Tıb ve İslam Gözüyle) , İzmir, 1965

ÖZYAZICI, Alparslan, Alkollü içkiler sigara ve diğerleri; Ankara, 1997

Yazar Nuri, Üç Büyük Bela: İçki-Uyuşturucu-Sigara, İstanbul, 1998, I, 18-65.

Salih Yaşar Özden,  uyuşturucu Madde Bağımlılığı, İstanbul, 1992.

Musa Tosun, Alkol ve Diğer Maddeler ile İlişkili Bozukluklar, İstanbul, 2000.

 

 

XLVII-     İFFET DUYGUSU VE HAYA

Mustafa KILIÇ

A-             I- Konunun Plânı

            A-İffet ve haya kavramları

         B-Haya ve çekingenlik arasındaki farklar

         C-İffetli olmak hakkını savunmaya engel değildir

         D-Kur’an’ın  iffetli ve hayalı olmaya verdiği önem

         E-Hadislerin iffetli ve hayalı olmaya verdiği önem

         F-İffetli yaşamanın topluma getireceği faydalar

         G-Hayasız ve iffetsiz davranışların kişisel ve toplumsal zararları

         H-İffet-haya-ahlak ilişkileri

                   1.İyi insan olmak için ahlaklı ve iffetli davranışların önemi

2.Günlük hayatımızda ve ikili ilişkilerimizde iffetli-hayalı-ahlaklı davranışlar

3.Alay, hakaret, sövme ve çirkin sözler

4.Hakkını ararken kırıcı davranışlar

5.Eline diline beline sahip olma

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya haya ve iffet kavramları açıklanarak başlanır. Daha sonra ilgili ayet ve hadislerle haya ve iffetin dinimizdeki durumu izah edilir. Haya ile çekingenlik,iffet ile hakkını savunmama arasındaki farklar anlatılır. İffetli ve hayalı yaşamanın fert ve topluma getireceği faydalar ile iffetsiz ve hayasız davranışların zararları anlatılır. İffet- haya-ahlak ilişkileri örneklerle zenginleştirilir, iyi ve kötü ahlaktan örnekler verilir. Vaazın sonuna doğru konunun genel bir özeti yapılır ve dua edilerek vaaz bitirilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Utanma, çekinme, vazgeçme, tövbe etme gibi anlamlara gelen haya kelimesi; ahlak terimi olarak, nefsin çirkin davranışlardan rahatsız olup  onları terk etmesidir. Kötü bir işin yapılmasından   yada iyi bir işin terk edilmesinden dolayı insanın yüzünü kızartan sıkıntı şeklinde de açıklanabilir. İffet ise; haramdan uzak durmak, helal ve güzel olmayan söz ve davranışlardan sakınmaktır.[544] Cenab-ı Hak bizlere mal-mülk kazanma ve yeme-içme konularında kanaatkâr olmayı, cinsel istekler konusunda da ölçülü ve dengeli davranmayı emretmiştir.[545]

Kur’an-ı Kerim’de bazı Müslümanların Peygamberimizi uygunsuz zamanlarda rahatsız ettikleri, fakat onun hayasından dolayı bu rahatsızlığını ifade edemediği, ancak Allah’ın gerçeği bildirmekten hayâ etmeyeceği belirtilmekte ve insanlara karşı davranışlarımızda dikkatli olmamız gerektiğine işaret edilmektedir.

Yüce kitabımızda; “Allah bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez.”[546] buyurularak, hak ve hakikati anlatırken haya endişesi ile gerçekleri söylemekten geri kalınmayacağı vurgulanmaktadır.

Kur’an ve Sünnetin kişinin her yönüyle iffetli ve hayalı olmasını emir ve tavsiye eden prensipleri, halkın kolayca anlayabilmesi için, Türk tasavvuf geleneğinde ‘eline beline diline sahip olma’ ifadesiyle formüle edilmiştir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

إِنَّ اللَّهَ لاَ يَسْتَحْيِي أَن يَضْرِبَ مَثَلاً مَّا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُواْ فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَـذَا مَثَلاً يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً وَيَهْدِي بِهِ كَثِيراً وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلاَّ الْفَاسِقِينَ

“Allah bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez. İman edenler onun, Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre saplananlar ise, “Allah örnek olarak bununla neyi kastetmiştir?” derler. (Allah) onunla bir çoklarını saptırır, bir çoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak fasıkları saptırır.”[547]

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ إِلاَ أَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ إِلَى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِرِينَ إِنَاهُ وَلَكِنْ إِذَا دُعِيتُمْ فَادْخُلُوا فَإِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا وَلاَ مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍ إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْيِ مِنْكُمْ وَاللَّهُ لاَ يَسْتَحْيِ مِنْ الْحَقِّ وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَاسْأَلُوهُنَّ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ ذَلِكُمْ أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ وَمَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ وَلاَ أَنْ تَنْكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِهِ أَبَدًاإِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمًا

“Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikahlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu Allah katında büyük bir günahtır.”[548]

يَاأَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الاَرْضِ حَلاَلاً طَيِّبًا وَلاَ تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ إِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّوءِ وَالْفَحْشَاءِ وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

“Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. O, size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”[549]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن ابن مسعود رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: قالَ رسولُ اللّه : اسْتَحْيُوا مِنْ اللّهِ حَقَّ الحَيَاءِ. قُلْنَا إنَّا نَسْتَحِى مِنَ اللّهِ يا رَسُولَ اللّهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. قَالَ: لَيْسَ ذلِكَ ولكِنَّ الاِسْتِحْيَاءَ مِنَ اللّهِ حَقَّ الحَيَاءِ أنْ تَحْفَظَ الرَّأسَ وَمَا وَعَى، وَالْبَطْنَ وَمَا حَوَى وَتَذْكُرَ المَوْتَ وَالْبِلَى، وَمَنْ أرَادَ الاَخِرَةَ تَرَكَ زِينَةَ الحَيَاةِ الدُّنْيَا، وَآثَرَ الاَخِرَةَ عَلى اوُلَى، فَمَنْ فَعَلَ ذلِكَ فَقَدِ اسْتَحْيَا مِنَ اللّهِ حَقَّ الْحَيَاءِ.  

“İbn Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Allah'tan hakkıyla hayâ edin!" buyurdular. Biz: "Ey Allah'ın Resûlü, elhamdülillah, biz Allah'tan hayâ ediyoruz" dedik. Ancak O, şu açıklamayı yaptı: "Söylemek istediğim bu (sizin anladığınız hayâ) değil. Allah'tan hakkıyla hayâ etmek, başı ve onun taşıdıklarını, batnı ve onun ihtivâ ettiklerini muhâfaza etmen, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamandır. Kim âhireti dilerse dünya hayatının zinetini  terketmeli, âhireti bu hayata tercih etmelidir. Kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allah'tan hakkıyla hayâ etmiş olur.” [550]

وعن أبى سعيد الخدرى رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: كانَ رَسولُ اللّهِ أشَدَّ حَيَاءً مِنَ العَذْرَاءِ فيِ خِدْرِهَا، وَكَانَ إذَا رَأى شَيْئاً يَكْرَهُهُ عَرَفْنَا ذلِكَ فِي وَجْهِهِ.

“Ebû Saîdi'l-Hudrî (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çadırdaki bâkire kızdan daha çok hayâ sahibi idi. Hoşlanmadığı bir şey görmüşse biz bunu yüzünden hemen anlardık.”[551]

وعن زيد بن طلحة بن ركانة رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: قالَ رسولُ اللّهِ: إنّ لِكُلِّ دِينٍ خُلُقاً، وَخُلُقُ الإِسْلاَمِ الحَيَاءُ.

“Zeyd İbn Talha İbn Rükâne (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Her bir dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm'ın ahlâkı hayadır."[552]

وعن أنس رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: قال النَّبىُّ: مَا كَانَ الْفُحْشُ في شَئ إَّلاَ شَانَهُ، وَمَا كَانَ الحَيَاءُ في شَئٍ إلاَ زَانَهُ.

“Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Edebsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği  şeyi güzelleştirir."[553]

عَنْ سَهْلِ بنِ سعْدٍ قَال : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ يَضْمَنْ لي ما بيْنَ لَحْيَيْهِ وَمَا بيْنَ رِجْلَيْهِ أضْمنْ لهُ الجَنَّة » .

“Sehl İbni Sa'd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iki budu arasındaki (üreme) organını koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm. "[554]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Buhârî, Sahih, İman,  2/3,  (I,8), 2/16, (I,11),  Edeb, 78/34, (VII, 80), 78/72-73, (VII,96) 78/77-78, (VII, 100),  Cihâd, 56/128, (IV,15), Zekât 24/50, (II,129), 24/53, (II, 132);   Büyû‘ 34/15, (III, 9)  Şirb ve’l-Müsâkât, 42/13.  (III, 79),  Menâkıb,  61/23,  (IV, 167),  Zekât, 24/10, (II,114),  Rikak, 81/49, (VII, 198),  81/51, (VII, 202),  Tevhîd 97/36, (VIII, 200-201);  Müslim, Sahih, İman, 1/57, (I, 63),  Zekât, 12/56, (I, 699), Fezâil,  43/67-68,  (II, 1809-1810), Fezailü’s-sahabe, 44/26,  (II, 1866);  Ebu Davud, Sünen, Edeb, 35/6, (V, 143), 35/7, (V, 147);   Tirmizi, Sünen, Nikah, 9/1, (III, 39),  Kıyâmet,  38/1, (IV, 611), 38/24,  (IV, 637), Birr, 28/80, (IV, 375),  Zühd, 37/37, (IV, 577); Nesâî, Sünen, Zekât,  23/63;   İbn Mace, Sünen, Mukaddime 9, (I, 5), 13, (I, 7),  Zühd,  38/17, (II, 1399),  Zekât, 8/28, (I, 591);  Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 71,  387; V, 421, 426, 427;   VI, 62, 155, 288;  Diyanet İslam Ansiklopedisi, Haya Mad. XVI,554-555; İffet Mad.; Maverdi, Edebi’d-dünya ve’d-din; Gazali, İhya’u ulumi’d-din;   Nevevî, Ebu Zekeriyya Yahya b. Şeref en-Nevevî (v.676/1277), Riyâzü’s-Salihîn, Ter. Hasan Hüsnü Erdem ve Kıvâmüddin Burslan, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Ank. 1972,  I/85 vd, III/102 vd.     Türkçe Tercüme ve Şerhi: Riyâzü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İst. 1997, I-VIII C.

 

 

XLVIII-                       İMAN-AMEL-AHLAK MÜNASEBETİ

Ömer ÖNEN

A-             I- Konunun Planı

A- Ana hatları ile  iman kavramı 

B- Amel ile ilgili durumlar

C- Ahlak ile ilgili durumlar

D- Kur’an da iman-amel ve ahlak ilişkisi

E- Hadisi şeriflerde iman- amel ve ahlak ilişkisi

1. İman- amel ve ahlak ilişkilerinin psikolojik yönden insan hayatına  yaptığı etkiler

2. İman- amel ve güzel ahlakın sosyal yönden toplumda ne gibi etkiler yapmaktadır?

3. İman- Salih Amel ve Güzel Ahlakın insan hayatına tesiri için:

a. insanın kuvvetli bir imana sahip olması ve onu hayatının sonuna kadar devam ettirmesini sağlaması,

b. İnsanın sahip olduğu imanını salih amelle besleyip güzel ahlaka ulaştırmasını sağlaması

F- Konu işlenirken başlıca dikkat edilecek hususlar

1-İman-amel ve ahlakın lügat ve ıstılah anlamları verilmeli

2-İtikadi açıdan iman ve amel-i  salih ilişkisinin  iyi yapılması

3-İmanın rükünleri, imanın amel ve ahlaka etkileri 

4-İmanın  artılıp eksilmesi, amelden bir cüz olup olmaması

5-İnançsız bir amelin ve ahlaki bir değerin insana ve topluma verdiği zararlar

6-İman-amel ve güzel ahlakın nefse,kalbe ve uzuvlara etkisi

7-İman-amel ve ahlakın birbirleri ile münasebeti

8-Salih bir amel ve ahlakın imanın gereği olarak yapılması

9-Amel ve ahlakın kuran ve sünnete uygun olması

10-Ahlakın kısımları, iyi ahlak ve kötü ahlak

11-İman- ahlak ilişkisi ile  kuran Ahlakının insan  hayatına etkisi

B-              II-.Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuşmaya iman-amel ve ahlak kavramları açıklanarak başlanmalı. Sonra ilgili  ayet ve hadislerle iman, salih amel ve güzel ahlakın birbirleri ile ilişkileri izah edilmelidir. Evvela İnsanın  kuvvetli bir imana sahip olması, bunun salih amellerle kuvvetlendirilmesi detaylı bir şekilde anlatılmalıdır. Vaaz akışı içerisinde ilgili ayet ve hadislerle derinlemesine konu izah edilmelidir. İmanın gereği olarak yapılan amellerin boşa gitmemesi ve insanda güzel ahlak olarak ortaya çıkması için gereken tüm çabaların sarf edilmesinin gereği üzerinde durulmalıdır. Sevgili Peygamberimiz salih amellerin bizimle birlikte gideceğini ve kabirden içeri yalnız iman ile birlikte gireceğini belirtmiştir. Bir amelin salih olması şirk ve riyadan uzak; iyi bir niyet ve ihlasla yapılmasına ve Allah rızasının gözetmesine bağlıdır. Salih ameller yapılırken niyetlerin de düzgün olması üzerinde durulmalıdır.

C-             III-.Konunun Özet Sunumu

İman-amel ve ahlak münasebetlerinde imanın esas olduğu, onun korunması ve kalpte kökleşmesi için de amelin gerekli olduğu çok iyi vurgulanmalıdır. Düşünce alanından eylem ve hareket alanına çıkamamış olan iman, meyvesiz bir ağaca benzer. Kalpte mevcut olan iman ışığının hiç sönmeden parlaması, giderek gücünü artırması için de salih amel ve güzel ahlakla beslenmesi gerekir. Çünkü salih amel, samimi imanın bir göstergesidir. Salih amel, imanımızın güçlenmesini ve ahlâken olgunlaşmamızı sağlar. İman; kökü kalpte, dalları ise, insan davranışları olarak dışarıda yani hayatta olan bir ağaç gibidir. Peygamberimiz  kalpteki inancının sözlü ifadesi demek olan "Allah'tan başka ilah yoktur" ikrarının, iman tezahürünün en yükseği ve en üstünü olduğunu belirtmiştir. Salih amellere devam eden kimselerin  kalbinde iman nuru devamlı parlar, bu nur insanı mükemmel bir ahlaka ulaştırır.  İmanın gereği olarak  Kur'ân ve Sünnete, Allah ve Peygamberin rızasına uygun olan ve bilinçli olarak yapılan her amel salih ameldir. Allah’ın rızasına uygun olmayan her türlü inanç, söz, fiil ve davranışlar da  amel-i gayrı salihtir.

Salih ameller; iman ve iyi  niyetle yapılırsa  Rabbimizin katına ulaşır İnsanın dünyada hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği, akla hayale gelmeyecek güzellikteki cennete girmemize ve oradaki derecelerimizin  yükselmesine vesile olacağı  unutulmamalıdır. İman  edip sâlih ameller işleyen, İslam’ın emir ve yasaklarına, helal ve haramlarına, öğüt ve tavsiyelerine uyan;  insanlarla iyi ilişkiler içerisinde bulunan, onlara kötülük etmekten sakınan kimseler "güzel ahlak" sahibi, aksi davranışta olan kimseler  ise "kötü ahlak” sahibi demektir.

Aşağıdaki ayetler de ise, iman- ibadet ve ahlâkî görevler iç içe sıralanmaktadır. İman ibadeti, ibadetler de ahlâkî davranışları gerektirmektedir. Kur'ân' tümü tarandığı zaman görülecektir ki onlarca âyette ahlâki ilkeler değişik bağlamlarda anlatılmaktadır.Bunları vaaz akışı içinde iyi değerlendirilmesi gerekir.

Mesela:

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ

“(İnsanların kusurlarını) bağışla, ma'rufu (iyi ve güzel olan Söz,  fiil ve davranışları) emret ve câhillerden yüz çevir.”  (Araf,199)     

َو لا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ و لا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ

“İyilik ile kötülük bir değildir. Kötülüğü en güzel biçimde sav, bir de   bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse  sanki sıcak ve samimi bir dost oluvermiştir.” ( Fussilet,34).   

İbadetlerin temel amacı kişinin imanını koruması, Allah rızasını ve sevgisini kazanmasıdır.En güzel ahlak Kur'ân ahlakıdır. Kur'ân ahlakına sahip olan insan, kendisine, yaratanına ve bütün insanlara saygılıdır. Söz, fiil ve davranışlarında dürüst olur, edepli ve terbiyeli olur. İman-amel ilişkisi konusunda itikadî mezhepler farklı düşüncelere sahip olmuşlardır. Ehl-i sünnet bilginlerine göre amel, imandan bir cüz sayılmamıştır. Ancak  soyut bir inançtan ibaret de kabul edilmemiştir.

Ehl-i sünnet bilgilerine göre amel, imanın aslı için şart değilse de kemali için gereklidir. Amelsiz imanın zayıflayacağı belki de yok olabileceği ifade edilmiştir. İman esaslarını kalpten benimsemiş fakat tembellik, gaflet gibi çeşitli sebeplerle Allah’ın buyruklarını yerine getirmeyen veya yasaklarını istemeyerek çiğneyen kimse, işlediği günahı helal saymadığı müddetçe mümin sayıldığı ve İslam dairesinin dışına  çıkmadığı  iyi izah edilmelidir.

D-             IV-.Konu  İşlenirken Başvurulabilecek Bazı ayetler

وَالْعَصْر إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْابا بِالصَّبْرِ

«Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir.

Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka. (Onlar ziyanda değillerdir)”[555] anlamındaki bu ayet, amel-iman ve ahlak ilişkisini açıklamak bakımından  en güzel bir örnektir.

Yüce Allah'ın cennette yüksek derecelere nail olmayı imanla beraber salih amele  bağlamış ve bu konuda şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ يَأْتِهِ مُؤْمِنًا قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَاتِ فَأُوْلَئِكَ لَهُمْ الدَّرَجَاتُ الْعُلىَ.

 “Kim de O’na salih ameller işlemiş bir mümin olarak gelirse, işte onlar için yüksek dereceler vardır.”[556]  Yine aynı şekilde; 

وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ.    

İnanan ve salih  amelleri işleyenleri, altlarından nehirler akan cennetlerle müjdele.” [557]  buyurarak bu  müjde yalnızca imana değil, salih amele de bağlanmıştır.

Bir başka ayette Yüce Allah, dünya nimetleri içerisinde insanın en çok değer verdiği iki nimete dikkat çekmekte ve bu nimetlerin hayatın süsü, zineti olduğunu, bu iki nimetin de dünya  ile birlikte sonuçta yok olacağını ve  ahirete gidecek olanın yalnızca imanla birlikte salih amel olacağını belirtilmiştir.

وَ اِنَّكَ لَعَلىَ خُلُقٍ عَظِيمٍ

Peygamberimiz en yüksek bir imana sahip olduğu gibi, bu imanın gereği olarak ta  ahlakan en yüksek bir derecede olduğu vurgulanarak:  “(Ey Peygamberim!) Sen büyük bir ahlak üzeresin”.[558]  diye belirtilmektedir. Konu ile ilgili faydalanılacak diğer ayetler ise: ( Kehf, 18/46,  Sebe,34/11, Rum,30/44,  Maide, 5/5,  İbrahim,14/18,  Fussılet, 41/34; Nisa, 4/57)

E-              V-.Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bir çok hadislerinde imanın salih ameller işlemeyi gerektirdiğine dikkat çekmiştir. İman kalbin amelidir. Şu hadis bu hususu açıkça ifade etmektedirُ 

سُئِلَ أَىُّ الْعَمَلِ أَفْضَلُ؟

"Amellerin en üsütünü hangisidir" diye soruldu. ِHz. Peygamber(SAV),

إِيمَانٌ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ

ِAllah ve Rasûlüne   iman etmektir" buyurdu"[559]

Peygamberimiz,  iman ile amelin birbiriyle olan bağlantısını  şöyle ifade etmiştir.

ثَلاَثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلاَوَةَ الإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا ، وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لاَ يُحِبُّهُ إِلاَّ لِلَّهِ ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِى الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِى النَّارِ

Üç haslet vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar: Allah ve Resulünü, Allah ve Resülünden başka her şeyden fazla sevmek, Sevdiğin! Allah için sevmek, Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra, tekrar küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmektir.”[560]  Peygamberimiz (a.s.), iman ve ahlak ilişkisine şöyle  dikkatlerimizi  çekmektedir:

الإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ أَوْ بِضْعٌ وَسِتُّونَ شُعْبَةً فَأَفْضَلُهَا قَوْلُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَدْنَاهَا إِمَاطَةُ الأَذَى عَنِ الطَّرِيقِ وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الإِيمَان"  

İman yetmiş (veya altmış) küsur şu'be ) dir. En yükseği, "Allah'tan başka ilah yoktur" demek; en aşağısı ise, yoldan, eziyet veren şeyleri gidermektir. Utanmak da imanın bir şubesidir."[561]

Sevgili Peygamberimiz salih amellerin bizimle birlikte ölüm ötesine de gideceğini, kabirden içeri yalnız iman ile birlikte salih amellerimizin gireceğini şöyle vurgulamaktadır:

يَتْبَعُ الْمَيِّتَ ثَلاَثَةٌ ، فَيَرْجِعُ اثْنَانِ وَيَبْقَى مَعَهُ وَاحِدٌ ، يَتْبَعُهُ أَهْلُهُ وَمَالُهُ وَعَمَلُهُ ، فَيَرْجِعُ أَهْلُهُ وَمَالُهُ ، وَيَبْقىَ عَمَلُهُ

“Ölüyü kabre kadar üç şey takip eder; ikisi geri döner ve biri onunla daima beraber olur. Ailesi, malı ve ameli onu kabre kadar takip eder, ailesi ve malı geri döner, geriye yalnızca onunla birlikte ameli kalır”[562] 

Peygamberimiz (a.s.), en güzel ahlaka sahip idi. Onun tebliğ ettiği hak din kemale erdiği gibi güzel ahlak   da onunla kemale ermiştir. O şöyle buyurmuştur:

اِنمَّاَ بُعِثْتُ لُِتَمِّمَ مَكَارِمَ اْﻻَﺧْﻼَقِ

“Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”[563]

Peygamberimiz (s.a.v.) ahlaka çok önem vermiş; 

اَللَّهُمَّ كَماَ اَحْسَنْتَ خَلْقيِ فَاَحْسِنْ خُلُقِي

“Allah’ım! Yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlakı mı da güzel yap.”[564]

اَللَّهُمَّ اهْدِنِى ِﻻَحْسَنِ اْﻻَعْمَالِ وَأحْسَنِ اْﻻَخْلاَقِ، َﻻ يَهْدِى ِﻻَحْسَنِهَا إَّﻻ أنْتَ، وَقِنِى سَيِّئَ اﻻعْمَالِ، وَسَيِّئَ اﻻَخْلاَقِ َﻻ يَقِى سَيِّئَهَا إلاَّ أنْتَ.

“Allah’ım! Beni amellerin en iyisine ve ahlakın en iyisine ilet. Amel ve ahlakın en iyisine ancak sen hidâyet edebilirsin. Amellerin kötüsünden ve ahlakın kötüsünden beni koru. Amel ve ahlakın  kötüsünden ancak sen koruyabilirsin.”[565]    

 اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِكَ مِنَ الشِّقَاقِ وَالنِّفَاقِ وَسُوء اﻻﺧْﻼَقِ

“Allah’ım! Ayrılıktan, iki yüzlülükten ve ahlakın kötüsünden sana sığınırım.”[566] diye dua etmiştir.  İnsanları ahlaklı olmaya çağırmış ve;

إنَّ مِنْ أحَبِّكُمْ إلىَّ وَأقْربِكُمْ مِنِّى مَجْلِساً يَوْمَ القِيَامَةِ أحَاسِنُكُمْ أْﺧْﻼقاً

“Sizin bana en sevimli olanınız ve kıyamet gününde bana en yakın olanınız ahlakı en güzel olanınızdır”[567]

إنَّ مِنْ أَخْيَرِكُمْ أَحْسَنَكُمْ خُلُقًا

“Sizin en hayırlınız ahlakı en güzel olanınızdır.”[568]

مَا مِنْ شئ أثْقَلُ في مِيزَانِ المُؤمِنِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ خُلُقٍ حَسَنٍ

“Kıyamet gününde müminin mizanında güzel ahlaktan daha ağır hiç bir şey yoktur”[569]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Razi , Fahruddîn, et-Tefsiru’l  Kebir, XIV,34. Tahran, tarihsiz ayrıca bkz. Ömer Dumlu, Kur’an’da  Salah Meselesi, s.44 vd. Diyanet İşleri  Başkanlığı Yayınları,  Ankara 1992.

Geniş bilgi için bkz. İsmail Karagöz, "Kur’an’da Salih Amel Kavramı, Salih ve Muslih İnsanların Özellikleri”  Diyanet İlmi Dergi, s.60. XXXII, I/2.  Ankara, 1997

İsmail Karagöz, Kur'an'a Göre İnsana Verilen Görev ve Değer, s. 218. Çelik Yay. İst. 1996. bk. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, III, 1740. Eser neşriyat, İstanbul,1971.

Türkiye Diyanet Vakfı  İslam Ansiklopedisi  Ahlak  maddesi : 2/1-4

Türkiye diyanet Vakfı  İslam Ansiklopedisi  Amel  maddesi : 3/13-20

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi  İman  maddesi :  22/212-214

 

 

XLIX-          İNSAN HAKLARI

Zafer KOÇ

A-             I- Konunun Planı

                        A) Genel Olarak Hak Kavramı ve Önemi

                          a) Kur’an’da Hak Kavramı

                          b) Sünnette Hak Kavramı

              B) İslam Dinine Göre Temel Hak ve Hürriyetler

                      a) İnsanın Değeri ve Onuru

                          b) Hayat Hakkı ve Can Güvenliği

                      c) Adalet ve Eşitlik

              C) Mânevi Hak ve Hürriyetler

                      a) İnanç ve İbadet Özgürlüğü

                     b) Düşünce ve İfade Hürriyeti

                      c) Eğitim ve Öğretim Hakkı

               D)  Kişisel Hak ve Hürriyetler

                      a) Kişi Dokunulmazlığı

                      c) Özel Hayatın Gizliliği

              E) Ekonomik ve Sosyal Hak ve Hürriyetler

                     a) Mülkiyet Hakkı

                      b) Çalışma ve Kazanma Hürriyeti

                      c) Sosyal Güvenlik Hakkı

                      d) Aile Kurma Hakkı

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya, hak kavramının açıklamasıyla başlanır ve günümüz dünyasında insan haklarının bir değer olarak gitgide daha bir önem kazandığı, tarihin hiçbir döneminde bugün olduğu kadar hak ve özgürlüklerin bu denli ihlâl edilmediği belirtilir. İnsan haklarının korunmadığı ve güvence altına alınmadığı bir yerde kargaşa ve anarşinin kaçınılmaz olduğunun altı çizilir.  Kur’an’da ve hadislerde hak kavramına verilen önemden bahsedilir. Allah’ın hakkının bütün haklardan öncelikli olduğuna vurgu yapılır. Bütün peygamberlerin gönderiliş gayelerinden birisinin de toplumda insan haklarını hâkim kılmak olduğu, toplumda kâmil insan örneğini oluşturmak için uğraş verdikleri belirtilir. Bir milletin medenî olma ölçütünün, salt sanayileşme veya teknolojik gelişmeyle tamamlanamayacağı; öncelikle insan haklarına gösterilen değerlerle ilişkili olduğu anlatılır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Yeryüzünde insan hakları alanındaki mücadele yeni başlamış olmayıp insanlık tarihi kadar eskidir. Dolayısıyla insan haklarının günümüzün bir buluşu, yeni bir icadı gibi sunulması doğru değildir. İnsanın, doğuştan beraberinde getirdiği ve Allah’ın kendisine bahşettiği dokunulmaz haklarını elinden almaya veya kısıtlamaya hiçbir kimsenin hakkı yoktur. 

Yüce Allah’ın güzel isimlerinden biri olan “hak” kelimesinin çoğulu olan hukukun gayesi, hakların kime âit olduğunun belirlenmesi, hakların korunması ve haklara yapılan tecavüzün, zorbalıkların ortadan kaldırılmasıdır. Dolayısıyla insanın kanı akıtılmaz, canına kıyılmaz, dini inancına, namusuna, toprağına, mesleğine, meskenine ve cinsiyetine dokunulmaz. İslam dininin gerçekleştirmeyi hedeflediği beş temel husus, insanlar arası ilişkilerin tamamını kapsar.

İnsan, eşref-i mahlukattır.[570] Yeryüzünde insanların gerçekleşmesini isteği en önde gelen değerlerin başında adâlet ve eşitlik ilkesi gelmektedir.[571]  İslâm’da fertler arasında ırk, renk, soy, sop, makam, mevki, fakirlik, zenginlik, şan, şöhret gibi hususlarda üstünlük yoktur.[572] Hz. Peygamber, kanun önünde herkesi bir tarağın dişleri gibi eşit olarak değerlendirmiştir.[573]  

İslâm, “hürriyeti” insan hayatının anlamını gerçekleştiren bir unsur olarak görmektedir. Din, vicdan ve ibâdet hürriyeti, insanın temel hak ve hürriyetlerinin en önemlilerindendir.[574] İktisadî hak ve hürriyetler, İslâm’ın kabul ettiği diğer hürriyetleri tamamlayan hususlar olarak kabul edilmektedir.

İslam’da insan hakları sadece kanunla belirlenmiş olmayıp, özellikle ahlaki boyut insanı tüm varlıklara karşı sorumlu görür. Dolayısıyla insan, yaptığı her davranışın mutlaka karşılığını göreceğinin şuuru içinde yaşamalıdır.[575]  

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

İnsan haklarının en başında yaşama hakkı ve can güvenliği gelmektedir.  Allah’ın verdiği cana kimsenin kıyma hakkı yoktur:

مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُ مَن قَتَلَ نَفْساً بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعاً وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعاً

“Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmıştır” [576]

Bir başka ayette canın kutsiyeti şöyle belirtilmektedir:“Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın”[577] 

Hiç kimse bir dini veya düşünceyi başkalarına dayatma hakkına sahip değildir, herkes inancında hürdür:

لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ  بِالطَّاغُوتِ  وَيُؤْمِن  بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لاَ انْفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ.

“Dinde zorlama yoktur.Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır” [578]

Yüce Allah, tüm delillere rağmen kendisine inanmayanların en büyük zulmü (haksızlığı) işlediklerini ve bunların lanetlendiğini belirtmiştir: “Kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir? İşte bunlar, Rablerine arz edilecekler ve şâhitler de, “Rablerine karşı yalan söyleyenler işte bunlardır” diyeceklerdir. Biliniz ki, Allah’ın lâneti zalimler üzerinedir.”[579]

İslâm’da fertler arasında ırk, renk, soy, sop, makam, mevki, fakirlik, zenginlik, şan, şöhret gibi hususlarda üstünlük yoktur:

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır” [580]

Yeryüzünde insanların aradığı ve gerçekleşmesini isteği en önde gelen değerlerin başında adâlet ve eşitlik ilkesi gelmektedir:

“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” [581]

Konu işlenirken başvurulacak diğer ayetler için bakınız: En’âm, 6/151; Yunus, 10/99; Kehf, 18/28,29,32-43; Sebe, 34/28,35; Enbiyâ, 21/107; Kasas, 28/56,76-82; Yusuf, 12/103; Şûra, 42/40; Tevbe, 9/24-25; Ta-ha, 20/131; Abese, 80/1-12; Hud, 11/18; Mâide, 5/8; İsrâ, 17/26; Rûm, 30/38.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

İnsan, her şeyden önce kendini düzeltmeli ve kimseye zarar vermemelidir:

المسلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ، وَالْمُؤْمِنُ مَنْ أمِنَهُ الناَّسُ عَلىَ دِماَئِهِمْ وَأمْوَالِهِمْ.

"Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mü'min de, halkın, can ve mallarını kendisine karşı emniyette bildikleri kimsedir."[582]

Hz. Peygamber (a.s), hüküm verirken hiç kimseye iltimas, imtiyaz ve ayrıcalık tanımamış; zengin, fakir, soylu, asil herkese aynı mesâfede davranmıştır.

İnsan haklarına saygı, herkese eşit davranmayı ve sevmeyi iktiza etmektedir:

ﻻ يُؤْمِنُ اَحَدُكُمْ حتَّى يُحِبَّ ِﻷخِيهِ ما يُحِبُّ لِنَفْسِهِ.

"Sizden biri, kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe gerçek imana eremez."[583]

Hz Peygamber, insan yaşamı ve değeri üzerinde çokça durmuş ve târihî vedâ hutbesinde can, mal, ırz ve namus güvenliğine vurguda bulunmuş, insanların sulh, sükûnet içerisinde birbirlerinin haklarına riâyet ederek yaşamalarını istemiştir:

عَنْ عَبْدِ اللّهِ بْنِ مَسْعُودٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ عَلى نَاقَتِهِ الْمُخَضْرَمَةِ بِعَرَفَاتٍ فَقَالَ: أتَدْرُونَ أيُّ يَوْمٍ هذَا وَأيُّ شَهْرٍ هذَا وأيُّ بَلَدٍ هذَا؟ قَالُوا: هذَا بَلَدٌ حَرَامٌ وَشَهْرٌ حَرَامٌ وَيَوْمٌ حَرَامٌ. قَالَ: أَﻻ وَأنَّ أمْوَالَكُمْ وَدِمَاءَكُمْ عَلَيْكُمْ حَرَامٌ كَحُرْمَةِ شَهْرِكُمْ هَذَا فِي بَلَدِكُمْ هَذَا فِي يَوْمِكُمْ هَذَا.

Abdullah İbnu Mes'ud (r.a) anlatıyor: "Resûlullah (A.S), Arafat'ta kulakları kesik gibi küçük olan devesinin üstünde olduğu halde şöyle buyurdular: "Bugünün hangi gün olduğunu, bu ayın hangi ay olduğunu, bu beldenin hangi belde olduğunu biliyor musunuz? Halk: "Burası haram beldedir, bu ay haram aydır, bugün kurban günüdür" diye cevap verdiler. Hz. Peygamber sözlerine şöyle devam etti: "Bilesiniz ki, mallarınız, kanlarınız birbirinize karşı haramdır, tıpkı şu ayınızın şu belde ve şu gündeki haramlığı gibi”[584]

Hz. Peygamber (a.s), hiçbir canlıya zarar verilmemesini ve af yönünün tercih edilmesini istemiştir:

أَنَّ رَسُولَ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَضَى أنْ ﻻَ ضَرَرَ وَﻻَ ضِرَارَ.

"Resûlullah (a.s) şöyle hükmetmiştir: "Zarara sokmak ve zarara karşı zarar vermek yoktur."[585]

Hz. Peygamber, insanın dirisine değer verdiği gibi ölüsüne de değer vermiştir. Bir gün ashabıyla otururken yanlarından bir Yahudi cenazesinin geçtiğini fark edince hürmeten ayağa kalkmıştır. Yanındakiler bu durumu yadırgamış olmalılar ki, “Ya Rasûlallah, bu bir Yahudi cenazesidir.” deyince Hz. Peygamber,

اَلَيْسَتْ نَفْساً

“O insan değil midir?” cevabını ermiştir.[586]

Konu ile ilgili hadisler için bakınız: Buhârî, Hudûd, 9, c.8, s.15; ll, c.8, s.16; Diyât, 6, c.8, s.38; Mezâlim, 33, c.3, s.108; İlim, 37, c.1, s.34; Megâzî, 77, c.5, s.123; Edeb, 33, c.7, s.79; Müslim, İmân, 14,17,20, (H.No: 63,71,78), c.1, s.65,67,69; Hudud, 2, (H.No: 8,11), c.2, s.1315; Zekât, 16, (H.No:53), c.1, s.697; İmare, 38, (H.No: 133), c.2, s.1506; Birr, 10 (H.No: 32), c.3, s.1986; Kasâme, 9, (H.No: 29-30), c.2, s.1305,1306; Hacc, 19, (H.No: 147), c.1, s.886-892; Nesâî, İman 8, 9 (H.No:4992, 4993), c.8, s.104-105; 19, (H.No:5010), c.8, s.114; Ebû Dâvûd, Cihâd, 2, (H.No:2481), c.3, s.9; Hudûd, 4, (H.No:4373), c.4, s.537; Edeb, 60,115 (H.No:4946,5129), c.5, s.234,346; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyamet, 60, (H.No:2518), c.4, s.668; İlim, 14, (H.No:2671), c.5, s.41; Zühd, 22, (H.No:2330), c.4, s.566; İbnu Mâce, Mukaddime 9, (H.No:66,68), c.1, s.26; Muvatta’, Akdiye, 26, (H.No: 31), c.2, s.745; Müsned, Ahmet b. Hanbel, c.V, s.327.  

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, I-II, terc., Salih Tuğ, İrfan Yay, İstanbul 1991.

2. İlmihal  I-II, Heyet (Islâm ve Toplum II), İSAM, Ist., 1999.

3. İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, Dâru’l-Maarif, Kahire.

4. Cevherî, İsmail b. Hammad, es-Sıhâh, Mısır. 1982.

5. Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur'ân , Kahraman Yay., İst., 1986.

6. Muhammed Tâhir b. Âşûr, Mekâsıdu’ş-Şerîati’l-İslâmiyye (İslâm Hukuk Felsefesi Gaye Problemi), terc. Vecdi Akyüz-Mehmet Erdoğan, Rağbet Yay.,İst., 1999.

7. Abdullah, Draz, İslâm’ın İnsana Verdiği Değer, terc., Nureddin Demir, Kayıhan Yay., Ist., 1983.

8. İslam Ansiklopedisi, Hak Mad., D.İ.A. XV, 139, İst., 1997.

9. İbn Hişâm, Abdülmelik b. Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, thk., Süheyl Zekar, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1992.

10.İbnü'1-Esîr el-Cezerî, Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed, el-Kâmil fi’t-Târîh, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, Beyrut, trs.

11.Akgündüz, Ahmet, İslam’da İnsan Hakları Beyannamesi, Timaş Yay., İst., 1991,  

12.Abdullah Draz, İslâm’ın İnsana Verdiği Değer, terc., Nureddin Demir, Kayıhan Yay., Ist., 1983.

13. Armağan Servet, İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, D.İ.B.Yay., Ank., 1987.

14.Gazâli, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed, el-Mustasfâ (İslâm Hukukunda Deliller ve Yorum Metodolojisi I- II), terc., Yunus Apaydın, Rey Yay., Kayseri, 1994.

15.Karaman Hayreddin, İslâm’a Göre İnsan Hakları ve Ödevleri, Yeni Türkiye, sayı: 21, Ank., 1998.

16. Salih Tuğ, İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İrfan Yay., İst., 1969.

17.Şâtıbî İbrahim b. Musa (ö.790/1388), el-Muvâfakât I-IV, terc., Mehmet Erdogan, İz Yay., İst., 1993.

18.Şekerci Osman, İnsan Hakları Alanında Temel Belgeler ve İslâm, Nûn Yay., İst., 1996.

19.Umara, Muhammed, Adalet Öğretisinde İnsan Hakları, terc., Ali Arslan, Denge Yay., İst., 1996. 

20.Demir, Fahri, İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Ankara 1988.

 

 

L-          İNTİHAR BÜYÜK GÜNAHTIR

Ercan ESER

A-             I- Konunun Plânı

A) İntihar kavramı

B) İntihar ecel ilişkisi

C) İntihar Kader bağlantısı

D) Kuranda intihara bakış

E) Hadislerde intiharın yer alışı

F) İntiharın fıkhi hükmü

G) İntiharın ahiret yönü

H) Diğer Dinlerin intihara bakışı

I ) Düşman tecavüzu ve işkencesine maruz kalan veya hastalıktan acı çekenin ilaçla intiharı

J) İntihar edenin tevbesi kabul olur mu?

K) İntiharın sosyolojik ve psikolojik zararları

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

İntihar kavramı ve çeşitleri izah edilerek vaaza başlanır. Sonra intihar, ecel ve kader ilişkileri üzerinde durulur. Kuran ve hadislerde geçen intiharla ilgili hususlar açıklanmaya çalışılır. İntiharın fıkhı hükmü iman ilişkisi üzerinde durulur. Diğer dinlerin intihara bakışından bahsedilir. Zaruri durumlarda intihar edilebilir mi? Acı çeken insanın hayatına son verip veremeyeceği hususu anlatıldıktan sonra İntiharın sosyolojik ve psikolojik zararları ifade edilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Genel anlamda insan öldürmek büyük günahların en büyüklerindendir. Bir insanı haksız yere öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir. Ayrıca bir insanı ölümden kurtarıp hayata döndüren de bütün insanları hayata döndürmüş gibidir. Zira insan kıymetli bir varlıktır. Bu varlığın canını, malını ve namusunu islam korumaya almıştır ve bu üç şeyine dokunmayı haram etmiştir.

Müslüman hiçbir şekilde başkasını öldüremez. Hatta, içine korku salacağından dolayı şakadan bile olsa, silahını bir müslümana doğru çeviremez. Kur’an-ı Kerimde, rahman olan Allah’ın kullarının özellikleri anlatılırken Allah’ın haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmezler, denmekte bunları yapanların, günahının cezasına kavuşacağı belirtilmektedir. Haklı öldürmeni dışında hiçbir şekilde hayatı sona erdirmenin mümkün olamayacağı ayette vurgulanmıştır. Ayrıca, bir mü’mini kasden öldürmenin cezasının ebedi cehennem olduğu ifade edilmiştir. Kıymetli bir varlık olması itibariyle insanın varlığını hedef alan saldırıların hem dünya hem de ahiret cezası bu ölçüde büyük olacağı bildirilmektedir. 

Dinimiz, insanın kendi kendisini öldürmesini, başkasını öldürmesinden daha vahim ve daha büyük bir günah saymıştır. İnsanın canı kendisine emanettir. Hiç kimse kendi canının sahibi değildir. Hiç kimse kendisi üzerinde dilediği şekilde tasarruf etmeye yetkili de değildir.

Bütün semavî dinlerin günümüze kadar taşıdığı ortak özelliklerinden birisi canı korumaktır. Bu, insan oğluna yüklenen önemli bir sorumluluktur. İnançlı insanlar bu sorumluluğun idraki içinde olduğu içindir ki en ağır hayat şartları karşısında bile böyle bir yola baş-vurmamışlardır ve de vurmazlar. Çünkü inançlı olan kimseler canı korumanın imanın gereği olduğuna inanmışlardır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ إِلاَّ أَن تَكُونَ تِجَارَةً عَنتَرَاضٍ مِّنكُمْ وَلاَ تَقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ إِنَّ اللّهَ كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا

Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helak etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir. [587]

  وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ عُدْوَانًا وَظُلْمًا فَسَوْفَ نُصْلِيهِ نَارًا وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللّهِ يَسِيرًا

Kim haddi aşarak ve zulmederek bunu yaparsa, onu cehennem ateşine atacağız. Bu, Allah’a pek kolaydır.[588]

وَمَن يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُّتَعَمِّدًا فَجَزَآؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا

Kim de bir mü’mini kasden öldürürse, onun cezası, içinde devamlı kalmak üzere, cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, lânet etmiş ve büyük bir azab hazırlamıştır.[589] 

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن أبِى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسولُ اللّهِ: مَنْ تَردّى مِنْ جَبَلٍ فقَتَلَ نَفْسَهُ فَهُوَ في نَارِ جَهَنّمَ يَتَرَدَّى فِيهَا خَالِداً مُخَلّداً فيهَا أبَداً، وَمَنْ تَحَسَّى سُمّاً فَقَتَلَ نَفْسَهُ فَسُمُّهُ في يَدِهِ يَتَحَسّاهُ في نَارِ جَهَنّمَ خَالِداً مُخَلّداً فيهَا أبَداً، وَمَنْ قَتَلَ نَفْسَهُ بِحَدِيدَةٍ، فَحَدِيدَتُهُ فِي يَدِهِ يتَوَجّأُ بِهَا في بَطْنِهِ فِي نَارِ جَهَنّمَ خَالِداً مُخَلّداً فِيهَا أبَداً.

Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim kendisini dağdan atarak intihar ederse o cehennemlik olur. Orada ebedî olarak  kendini dağdan atar. Kim zehir içerek intihar ederse, cehennem ateşinin içinde elinde zehir olduğu halde ebedî olarak ondan içer. Kim de kendisine demir saplayarak intihar ederse, cehennemde ebedî olarak o demiri karnına saplar."[590]

وعن أبي قلابة أن ثابت بن الضحاك رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ: مَنْ حَلَفَ عَلى يَمِينٍ بِمِلَّةٍ غَيْرِ الاِسْلاَمِ كَاذِباً مُتَعَمِّداً فَهُوَ كَمَا قَالَ، وَمَنْ قَتَلَ نَفْسَهُ بِشَىْءٍ عُذِّبَ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَلَيْسَ عَلى رَجُلٍ نَذْرٌ فِيمَا لآ يَمْلِكُ، وَلَعْنُ الْمُؤْمِنِ كَقَتْلِهِ، وَمَنْ رَمَى مُوْمِناً بِكُفْرٍ فَهُوَ كَقْتِلِهِ، وَمَنْ ذَبَحَ نَفْسَهُ بِشَىْءٍ ذُبِحَ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَمَنِ ادَّعى دَعْوَةً كَاذِبَةً لِيَتَكَثَّرَ بِهَا لَمْ يَزِدْهُ اللّهُ إلاَّ قِلَّةً

Ebu Kılâbe merhum anlatıyor: "Sabit İbnu Dahhâk radıyallahu anh anlatmıştı: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Kim, bile bile, yalan yere İslâm'dan başka bir din ile yemin ederse, bu kimse dediği gibidir. Kim kendisini bir şeyle öldürüp (intihar ederse) kıyamet günü o şeyle azab verilir. Kişinin gücü dışında olan bir şey üzerine yaptığı nezir muteber değildir. Mü'mine lanet etmek onu öldürmek gibidir. Bir mü'mine küfür nisbet etmek onu öldürmek gibidir. Kim kendisini bir şeyle keserse kıyamet günü onunla kesilir. Kim malını çok göstermek için yalan bir iddiada bulunursa, Allah onun azlığını artırır."[591]

F-               IV- Yararlanabilecek Bazı Kaynaklar

Kurtubi, el-Cami, I, 401-402; 156, 269-70

İbn Teymiye, Mecmu’u el-Fetava, XXIV, 289-290

Zehebi, el-Kebair, s.134-135

Abdulkadir Udeh, et-Teşri’ul cinaiye el-İslamiyye, Kahire, 1977, s.446-447

Ali Kaya, “İslam Hukukuna göre Ötenazi” UÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, VI, Bursa, 1994, s.1333-146

Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, I, 354-356; II, 282-288.

İslam Ansiklopedisi, “intihar” XXII, s.351-353, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul, 2000,

 

 

LI-     İSLAM BARIŞ DİNİDİR

Mustafa KAHRAMAN

A-             I- Konunun Plânı

A. Barış  Kavramı

1- Barış  nedir? Selam ve İslam kelimelerinin anlamı nedir?

2- Barış kavramının zıddı fitne, savaş, kargaşa ve huzursuzluk kavramları  nelerdir?

B. İslam’da Barış

1- İslamın barışa verdiği önem.

2- Barışın zıddı olan fitnenin zararları nelerdir?

3- Hangi durumlarda savaş yapılabilir?

4- Savaşta uyulması gerekli kurallar nelerdir?

5- Kur’an-ı Kerim’de barış ve savaş ile ilgili ayetler

6- Barış  ile ilgili hadisler

C. Barış ve huzurun topluma sağladığı faydalar ve fitne fesadın topluma zararları nelerdir?

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya barış kavramının ne olduğu açıklanarak başlanır. Daha sonra selam ve İslam kavramları izah edilir. Akabinde barış kavramının zıddı olan fitne, savaş, kargaşa ve huzursuzluk kavramları ele alınır. Ardından İslam’da barış konusuna geçilerek, İslam’ın barışa verdiği önem, barışın zıddı olan fitnenin zararları, hangi durumlarda savaş yapılabileceği, savaşta uyulması gerekli kuralların neler olduğu, anlatılır. Daha sonra konu ile ilgili  ayetler ve  hadisler açıklanır. En sonunda da barış ve huzurun topluma sağladığı faydalar ile fitne fesadın topluma zararları izah edilerek vaaz bitirilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Geniş anlamıyla uyum, karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile oluşturulan ortam anlamına gelen barış, bütün insanların kardeşçe bir uyum içinde bulunmasıdır.  İslâm kelimesi s-l-m kökünden türemiştir. Kelime anlamı olarak barış, esenlik, güven, huzur, itaat, boyun eğme  ve teslimiyet anlamlarına gelmektedir. Buna göre İslâm’ın bir anlamı da barış ve güvenlik demektir. Barış ve esenlik anlamındaki ‘selam’ da bu kökten gelmektedir. Selâm veren kimse selâm vermekle, karşısındaki kimseye güven, barış ve esenlik dilemiş, kendisinden ona bir kötülüğün gelmeyeceğini telkin etmiş olur. Mü’minler cennette  “selam aleyküm” sözü ile karşılanacaklardır. Allah’ın güzel isimlerinden biri de “es-selam”dır. Cennete de ‘daru’s-selam/ barış yurdu’ denir. (Yunus, 25)

Barışın İslamdaki önemi büyüktür. Yüce dinimiz İslam yeryüzünde barış ve adaleti amaçlamış; kini, nefreti,  düşmanlığı, bozgunculuğu, merhametsizliği ve zulmü yasaklamıştır Aslında bütün ilâhi dinlerin mesajları barışa yöneliktir. Zira bütün ilâhi dinlerin gayesi, dünya ve ahirette insanların mutluluğunu, saadet ve selametlerini sağlamaktır..  Gönderilen tüm Peygamberler barışın gerçekleşmesi için çaba harcamışlardır. Özellikle Hz Peygamber,  evrensel barışı gerçekleştirmek için  gönderilmiştir. Kur’anı Kerim Hz peygamberin evrensel barışı temin için gönderildiğini “ Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 21/107) ifadesi ile açıklamaktadır. Peygamberimiz de namazlarda sonra ve diğer zamanlarda dualarında   barış ve huzuru istemiş ve şöyle demiştir: “Allahım barış ve esenlik sensin ve barış ve esenlik ancak senden gelir” Ayrıca Peygamberimiz Medine'ye hicretinden sonra Evs ve Hazreç kabilelerini barıştırmış ve aralarındaki asırlık kan davasına son vermiş, Veda hutbesinde de kan davalarını tamamen kaldırdığını, kaldırdığı ilk kan davasının da   Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nın kan davası olduğunu beyan etmiştir.

Barış; adalet ve insan haklarına saygı ve uzlaşma kültürünü yaygınlaştırarak sağlanabilir. İslam’ın prensipleri, sadece belirli bir coğrafya veya belirli ırklar için gelmemiş,  hükümleri bütün ırkları kapsayan, insanı sosyal konum ve cinsiyetine göre ayırt etmeyen ve bütün insanları muhatap kabul eden bir yapıdadır

Barış ve huzurun zıddı olan fitne ve fesad dinimizce hoş görülmemiş, Kur’an, fitnenin adam öldürmeden daha kötü bir şey olduğunu beyan etmiştir. (Bakara, 2/191)  Yine Kur’an, barışın zıddı olan bozgunculuğun yapılmamasını emretmiştir. (Araf, 7/56) Savaş ise bir emir olmayıp sadece haklı sebeplerle yapılmasına müsaade edilen bir izin durumudur. (Hac, 22/39) İslâm’da savaşın meşru amaçlarından biri zulmü, haksızlığı ortadan kaldırmaktır. İslâm’da savaş başkalarına zulmetmek için değil, yapılan zulmü ve haksızlığı ortadan kaldırmak için meşru kılınmıştır. Onun için savaşta düşmana zulmedilmez, savaşmayan yaşlılara, kadınlara, çocuklara, din adamlarına, mabetlere dokunulmaz. Dinimizde savaşta haddi aşmak da doğru görülmemiştir. (Bakara, 194). Ayrıca, savaşta karşı taraf barış yapmak isterse, müslümanların buna uyması istenmiştir. (Nisa, 4/90)

Sonuç olarak barışın tüm toplumlara faydası vardır. Barışın ve huzurun olduğu yerde insanlar mutlu ve huzurlu olurlar. İslam dininin gayesi insanı hem bu dünyada hem de Ahirette mutluluğa erdirmektir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ ادْخُلُواْ فِي السِّلْمِ كَآفَّةً وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ

“Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” [592]

 Konu ile ilgili olarak faydalanılabilecek  diğer ayetler ise şunlardır.  Hucurat, 49/9-10;  Bakara, 2/191, 194; Nisa, 4/ 90, 114, 128; Araf, 7/56, 85; Hac, 22/39; Maide, 5/32. Ra’d, 13/25.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ  أَنَّ أُنَاسًا، مِنْ بَنِي عَمْرِو بْنِ عَوْفٍ كَانَ بَيْنَهُمْ شَىْءٌ، فَخَرَجَ إِلَيْهِمُ النَّبِيُّ ص فِي أُنَاسٍ مِنْ أَصْحَابِهِ يُصْلِحُ بَيْنَهُمْ

Sehl b. Sa’d (ra) dan: Amr bin Avf oğulları arasında problem çıktı. Peygamber (sav) ve ashabı onların arasını bulmak ve barıştırmak için oraya gitti. [593]

عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ أَنَّ أَهْلَ، قُبَاءٍ اقْتَتَلُوا حَتَّى تَرَامَوْا بِالْحِجَارَةِ، فَأُخْبِرَ رَسُولُ اللَّهِ ص بِذَلِكَ فَقَالَ ‏"‏ اذْهَبُوا بِنَا نُصْلِحُ بَيْنَهُمْ ‏"‏‏.‏

Sehl b. Sa’d (ra) dan: Kuba halkı birbirlerini taşa tutarak kavga ettiler. Bu durum Peygamberimize haber verildi. O’da  yanında bulunan ashabına “ Oraya gidip onları barıştıralım” dedi.[594]

عَنْ عَمْرِو بْنِ عَوْفٍ الْمُزَنِيُّ اَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ص قَالَ ‏"‏الصُّلْحُ جَائِزٌ بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ اِلاَّ صُلْحًا حَرَّمَ حَلاَلاً اَوْ اَحَلَّ حَرَامًا وَالْمُسْلِمُونَ عَلَى شُرُوطِهِمْ اِلاَّ شَرْطًا حَرَّمَ حَلاَلاً اَوْ اَحَلَّ حَرَامًا ‏"‏

Amr bin Avf el-Müzeni (ra) den , Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: Haramı helal, helalı haram kılmadığı müddetçe Müslümanlar arasında sulh yapmak caizdir. Yine helalı haram, haramı helal kılmadığı müddetçe Müslümanlar şartlara uymalıdırlar.[595]

عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ص كَانَ إِذَا سَلَّمَ قَالَ ‏"‏ اللَّهُمَّ أَنْتَ السَّلاَمُ وَمِنْكَ السَّلاَم ُتَبَارَكْ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالإِكْرَامِ ‏"  

Hz. Aişe (ra) den: Peygamber namazdan çıkıp selam verdiği zaman “Allahım barış ve esenlik sensin ve barış ve esenlik ancak senden gelir. Ey celal ve ikram sahibi sen yüceler yücesisin” derdi.[596]   

عَنُْ أُمَّ كُلْثُومٍ بِنْتَ عُقْبَةَ :سَمِعَتْ رَسُولَ اللَّهِ ص يَقُولُ ‏"‏ لَيْسَ الْكَذَّابُ الَّذِي يُصْلِحُ بَيْنَ النَّاسِ ‏

Ümmü Gülsüm binti Ukbe (ra) den: Peygamber (sav)’in şöyle dediğini işittim:“ İnsanların arasını bulmak, insanları barıştırmak için yalan söyleyen kimse gerçekte yalancı değildir”.[597]

عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِب قَالَ صَالَحَ النَّبِيُّ ص الْمُشْرِكِينَ يَوْمَ الْحُدَيْبِيَةِ

Bera b. Azib (ra) den: Peygamber Hudeybiye’de müşriklerle sulh yaptı.[598]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص ‏"‏ كُلُّ سُلاَمَى مِنَ النَّاسِ عَلَيْهِ صَدَقَةٌ، كُلَّ يَوْمٍ تَطْلُعُ فِيهِ الشَّمْسُ يَعْدِلُ بَيْنَ النَّاسِ صَدَقَةٌ ‏"‏‏.‏

Ebu Hüreyre (ra) den: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: Her gün, sizin her bir mafsalınız için bir sadaka terettüp etmektedir.  Üzerine güneşin doğduğu her gün insanlar arsında adil davranmak yine  sadakadır.[599]

عَنِ ابْنِ عُمَرَ، قَالَ وُجِدَتِ امْرَأَةٌ مَقْتُولَةً فِي بَعْضِ تِلْكَ الْمَغَازِي فَنَهَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنْ قَتْلِ النِّسَاءِ وَالصِّبْيَانِ ‏.‏

İbn Ömer (ra) den: Bazı savaşlarda savaş alanlarında öldürülmüş kadınlar bulundu. Peygamber bunun üzerine kadınların ve çocukların öldürülmesini nehyetti.[600]

أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ  رضى الله عنه قَالَ قَبَّلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الْحَسَنَ بْنَ عَلِيٍّ وَعِنْدَهُ الأَقْرَعُ بْنُ حَابِسٍ التَّمِيمِيُّ جَالِسًا‏.‏ فَقَالَ الأَقْرَعُ إِنَّ لِي عَشَرَةً مِنَ الْوَلَدِ مَا قَبَّلْتُ مِنْهُمْ أَحَدًا‏.‏ فَنَظَرَ إِلَيْهِ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ثُمَّ قَالَ ‏"‏ مَنْ لاَ يَرْحَمُ لاَ يُرْحَمُ ‏"‏‏.‏

Ebu Hüreyre (ra) den: Hz. Peygamber (sav) yanında Akra b. Habis et-Temimi oturuyorken torunu Hasan (ra) ı öptü. Akra: Benim on çocuğum var, onlardan hiç birini öpmedim deyince O’da “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez”  dedi.[601] 

 عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ الرَّاحِمُونَ يَرْحَمُهُمُ الرَّحْمَنُ اِرْحَمُوا مَنْ فِي الأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ الرَّحِمُ شُجْنَةٌ مِنَ الرَّحْمَنِ فَمَنْ وَصَلَهَا وَصَلَهُ اللَّهُ وَمَنْ قَطَعَهَا قَطَعَهُ اللَّهُ ‏"‏

Abdullah b. Amr (ra) dan: “ Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semâda bulunanlar da size rahmet etsinler. Rahim (akrabalık bağı) Rahmân'dan bir bağdır. Kim bunu korursa Allah onunla (rahmet bağı) kurar, kim de koparırsa, Allah da ondan (rahmet bağını) koparır." [602]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص‏ ‏"‏‏.‏ إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ، وَلاَ تَحَسَّسُوا، وَلاَ تَجَسَّسُوا، وَلاَ تَبَاغَضُوا، وَلاَ تَدَابَرُوا، وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا ‏"‏‏

Hz. Ebu Hüreyre (ra) den : Resulullah aleyhissalâtu vessalâm buyurdular ki: "Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, rekâbet etmeyin, hasedleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah'ın kulları, Allah'ın emrettiği şekilde kardeş olun.” [603]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَخُونُهُ وَلاَ يَكْذِبُهُ وَلاَ يَخْذُلُهُ كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ عِرْضُهُ وَمَالُهُ وَدَمُهُ التَّقْوَى هَاهُنَا بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْتَقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ ‏"‏ ‏.‏

Hz. Ebu Hüreyre (ra) den : "Resulullah  (sav) buyurdu : Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona (ihânet etmez), zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkir etmezHer müsiümanın malı, kanı ve ırzı diğer müslümana haramdır.  Takva şuradadır -eliyle göğsünü işaret etti- : Kişiye şer olarak, müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir.[604]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1- İslam’ın Barış Çağrısı, Hamdi Mert

2- Kur’an ve Hz. Peygamberi Barış Anlayışı, Mustafa Çetin (SDÜ İlahiyat Fak. II.Kutlu Doğum Sempozyumu,)

3- İslam Barış Dinidir , Durak Pusmaz (Diyanet Aylık dergi, Nisan 2002)

 

 

LII-                        İSLÂM ŞİDDETE KARŞIDIR

Dr. Yaşar YİĞİT

A-             I- Konunun Plânı

1- Şiddetin Tanımı ve Kapsamı

2- Din ve Şiddet

3- Âyet  ve Hadislerde Şiddetin Yasaklanması

4- Merhamet-Af ve Şiddet İlişkisi

5- İnsanlık Tarihinde Şiddet Örnekleri

6- Savaş ve Şiddet

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya şiddet kavramı açıklanarak başlanır. Tarihsel süreçte insanların din eksenli yaptıkları şiddetlere temas edilir. Dinlerin şiddet aracı değil insanlığa huzur ve mutluluk getirmesi gereği üzerinde durulur. Ayet  ve   hadislerde şiddetin yasaklanması, merhamet ve affın ön plana çıkarılmasına vurgu yapılır. Savaş ve şiddet ilişkisine temas edilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Şiddetin, hemen hemen insanlığın tarihi kadar eski ve de köklü bir olgu olduğunu ifade etmek mümkündür. Tarihsel süreç içinde insanlar arasında şiddet, daima varlığını sürdüre gelmiştir. Nitekim nitelik ve niceliği değişsse de şiddet, çağımızda da değişik versiyonları ile gündeme gelmektedir. Aslında insanlık, hiçbir zaman şiddeti ve zulmü onaylamamış ama  yine de bu illetten kurtulma bahtiyarlığına ulaşamamıştır.

İslâm, hiçbir şekilde şiddete onay vermediği gibi mensuplarına da mağdûr tarafın kimliğini dikkate almaksızın şiddeti yasaklamıştır. O, müslümanlar arasında şiddeti yasakladığı gibi diğer dinlere mensup kişilere karşı  da şiddet kullanımını  tasvip etmez. Müslüman ülkelerde diğer din mensuplarına karşı gösterilen müsamaha ve hoşgörü, bunun en güzel kanıtıdır. Bu hoşgörü ortamının temelleri, barışı, din ve inanç özgürlüğünü dahası insana saygıyı ve merhameti öneren  âyet ve hadislere dayanmaktaydı. Nitekim Peygamber (s.a.s);

عن النَّبيِّ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسَلَّم قال: "ألاَ مَنْ قَتلَ نَفْساً مُعاهِداًً لَهُ ذِمَّةُ اللَّهِ وَذِمَّةُ رَسولِ اللَّهِ فَقَدْ اَخْفَرَ بِذِمَّةِ اللَّهِ فَلا يُرَحْ رَائِحَةَ الْجَنَّةِ وَإنَّ رِيحَها َلَتوُجَدُ مِنْ مَسِيرَةِ سَبْعِينَ خَرِيفاً".

 “Allah ve Resûlünün zimmetini kabul etmiş zimmî (gayr-i müslim vatandaşlar) veya müste’meni (İslâm ülkesindeki vizeli gayr-i müslimler)  öldüren kimse, Allah’ın ahdini bozmuştur. Bundan dolayı o, cennet kokusunu alamaz. Halbuki cennetin kokusu 70 yıllık mesafeden hissedilir.”[605] buyurmaktadır.

İstisnalar ve kişisel sapmalardan kaynaklanan keyfi uygulamalar bir tarafa bırakılırsa, İslâm ülkelerinde gayr-i müslimler kendi dindaşlarından dahi göremedikleri bir hoşgörü ortamı içinde yaşamışlardır. Hz. Ali’nin (ö.41/661) zimmîlerin statüleri ile ilgili olarak söyelediği,  “Cizye vergisini kabul etmeleri durumunda malları,  mallarımız gibi, canları da canlarımız gibidir.”[606] sözü,  İslâm ülkelerinde yaşayan gayr-i müslimlere bakış açısı konusunda bizlere yeterli fikir verecek güçtedir. Gerçek şu ki, İslâm, her ne şekilde olursa olsun, şiddete karşıdır. Aslında ilâhî kaynaklı hiçbir din veya insanca değerler içeren hiçbir ideoloji, şiddete taraftar değildir. Ama ne yazık ki, insanlık tarihindeki şiddet kullanımını, genelde ya din ya da ideolojilerin yaygınlaştırılmasında odaklanmıştır. Günümüzde de aslında özü itibari ile şiddete karşı olan dinler ya da ideolojiler adına insanlar kurban edilmektedir. Bunun yanında ırk ve düşünceye dayalı, şiddet kullanımı da dünyamızda yaygındır.

İslâm’da bir insana zulmedilmesi, onun sahip olduğu hakların çiğnenmesi yasaklanmıştır. Zira kişilerin sahip oldukları haklar,  bu hakkın ait olduğu kişinin dini, inancı veya toplum hayatındaki statüsü ne olursa olsun kutsaldır. Çağımızda temel hak ve hürriyetler bağlamında dile getirilen hak ve özgürlükler, İslâm’da da temelini bulan hak ve hürriyetlerdir. Bu hak ve hürriyetler, hiçbir şekilde ihlal edilemez. Daha genel bir ifade ile, insanın, insanca yaşaması ve varlığını sürdürebilmesi için gerekli her hakkı İslâm, insana tanımakta ve onu kutsal kabul etmektedir. Söz konusu hakları zedeleyici hiçbir eylem ve davranışa izin vermediği gibi, bu eylem ve davranışlara değişik türden yaptırım uygulanmasını öngörür.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا ضَرَبْتُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَتَبَيَّنُواْ وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ أَلْقَى إِلَيْكُمُ السَّلاَمَ لَسْتَ مُؤْمِناً تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فَعِندَ اللّهِ مَغَانِمُ كَثِيرَةٌ كَذَلِكَ كُنتُم مِّن قَبْلُ فَمَنَّ اللّهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُواْ إِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيراً

“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, “Sen mü’min değilsin” demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (Müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” [607]

وَمَن يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُّتَعَمِّداً فَجَزَآؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِداً فِيهَا وَغَضِب اللّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظِيماً

 “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”[608]

مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُ مَن قَتَلَ نَفْساً بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعاً وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعاً وَلَقَدْ جَاءتْهُمْ رُسُلُنَا بِالبَيِّنَاتِ ثُمَّ إِنَّ كَثِيراً مِّنْهُم بَعْدَ ذَلِكَ فِي الأَرْضِ لَمُسْرِفُونَ

 “Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitapta) şunu yazdık: “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller (mucize ve âyetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hâlâ) yeryüzünde aşırı gitmektedir.”[609]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

قالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيهِ وسَلَّم:الْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَخُونُهُ وَلاَ يَكْذِبُهُ وَلاَ يَخْذُلُهُ كُلُّ اْلمُسْلِمِ عَلى اْلمُسْلِمِ حَرَامٌ عِرْضُهُ وَمالُهُ وَدَمُهُ التَّقوى هَهُناَ بِحَسَبِ امْرِئٍ مِن الشَّرِّ أنْ يَحْتَقِرَ أخَاهُ الْمُسْلِمَ

 “Müslüman müslümanın  kardeşidir. Ona zulmetmez, ihanet etmez, yalan söylemez ve onu sıkıntıda bırakmaz. Her Müslüman, diğer müslümanın kanı (canı), namusu ve malı haramdır. Takva işte buradadır (kalptedir). Bir kimsenin müslüman kardeşini hor görmesi kendisine yapacağı kötülük olarak  yeter.” [610]

أنَّ النَّبيَّ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسَلَّم قال: "لَزَوَالُ الدُّنياَ أهْوَنُ عَلى اللَّهِ مِنْ قَتْلِ رَجُلٍ مُسْلِمٍ

“Dünyanın yok olması, Allah katında  bir müslümanın öldürülmesinden daha ehven (hafif) dir.”[611]

عن رسُولِ اللَّهِ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسَلَّم قال: "لَوْ أنَّ أهْلَ السَّماءِ وَأهْلَ الأرْضِ اِشْتَرَكوُا فِي دَمٍ مُؤْمِنٍ لَأكَبَّهُمُ اللَّهُ فِي النَّارِ".

“Dünya ve sema ehli bir mü’minin öldürülmesinde ortaklaşsalar, Allah onları ateşin içinde bırakırdı.”[612]

عن النَّبيِّ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسَلَّم قال: "ألاَ مَنْ قَتَلَ نَفْساً مُعاهِدَةً لَهُ ذمَّةُ اللّهِ وَذِمَّةُ رَسولِ اللّهِ فَقَدْ اِخْفرَ بِذِمَّةِ اللّهِ فَلاَ يُرِحْ رَائِحَةَ الجنَّةِ وَإنَّ رِيحَهاَ لَتُوجَدُ مِنْ مَسِيرَةِ سَبْعِينَ خَريفاً".

“ Allah ve Resûlünün zimmetini kabul etmiş zimmî (gayr-i müslim vatandaşlar) veya müste’meni (İslâm ülkesindeki vizeli gayr-i müslimler)  öldüren kimse, Allah’ın ahdini bozmuştur. Bundan dolayı o, cennet kokusunu alamaz. Halbuki cennetin kokusu 70 yıllık mesafeden hissedilir.”[613]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Dr. Yaşar YİĞİT, İslam ve Şiddet, Diyanet Avrupa, Haziran-Temmuz, sy. 27.

Dr. Yaşar YİĞİT, İslâm, Şiddet ve Teröre Karşıdır, Diyanet Avrupa, sy. 70, Şubat 2005.

NEVEVİ, Riyazü’s-Salihin, Ter. Hasan Hüsnü Erdem ve Kıvamuddin Burslan, DİB yayınları, Ankara 1972.

Türkçe Tercüme ve Şerhi: Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar. Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 1997.

 

 

LIII-                   İSLAM VE İLİM

Bünyamin OKUMUŞ

A-             I- Konunun Plânı

B-              A-İslâm’da ilim ve ilme verilen önem

                                          i.                        1-Kur’ân-ı Kerimde ilim

                                       ii.                        2-Hadis-i Şeriflerde ilim

                                    iii.       3-İbadet merkezleri olduğu kadar eğitim ve öğretim kurumları olarak cami ve medreseler

C-              B-İslâm’da ilim öğrenmenin maksadı

                                          i.                        1-Tevhidin esası

                                       ii.                        2-İnsanın ve toplumun eğitimi

D-             C-Dini ilimler ve Pozitif ilim

                                          i.                        1-Dinî ilimlerin kaynağı

                                       ii.                        2-Pozitif bilimlerin kaynağı

                                    iii.                        3-Vahiy ve Akıl Çelişmezliği

E-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

İslâm’ın ilme ve ilim sahiplerine verdiği değer ilgili âyet ve hadisler zikredilerek vurgulanır. İlimde öncelikli maksadın Allah’ın tevhidini bilmek olduğu, tevhidin açılımını insanlara öğretmek ve hayata geçirilmesini temin için Yüce Allah’ın peygamberler gönderdiği hatırlatılır. İslâm’da ilmin, eğitim ve öğretimle yakından ilgili olduğu; bundan maksadın da bireysel ve toplumsal olarak ahlakî değerlerin kazanımı ve uygulanması olduğu belirtilir. Bu amaçla Hz. Peygamberden beri İslâm’ın ilk dönemlerinde camilerin ibadet merkezi olmakla birlikte aynı zamanda eğitim ve öğretim merkezleri olduğu da örneklendirilir. İslâm’ın ilk dönemlerinden beri hayatın idamesi için pozitif bilimlere ve bu konudaki araştırmalara büyük önem verildiği, İslâm âleminde tıp, matematik, kimya ve sosyal bilimlerde önemli merhaleler kat edildiği, bu konularda İbn Sîna, İbn Heysem, Birûnî ve İbn Haldûn gibi âlimlerin yetiştiği örneklendirilir. Dolayısıyla vahiyle akıl arasında bir çelişki olmadığı, vahyi kaynak alan dini ilimlerle aklı ve tecrübeyi esas alan fenni ilimlerin sahalarının farklı olduğu üzerinde durulur. İslam’ın temel kaynakları olan Kur’ân ve hadislerin akla büyük önem verdiği, bu iki kaynağın insana tefekkürü ve ilmi araştırmaları emrettiği hatırlatılır. Sonuç olarak İslâm’ın terakkiye mani olduğu iddiasının İslam’a yapılan bir bühtan ve iftira olduğu ifade edilir.

F-               III- Konunun Özeti

“De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” [614]âyetinden hareketle İslâm dininin ilmi, üstünlük sebebi olarak kabul ettiği belirtilir. Ancak Kur’ân, hayatı sadece maddî ve tek boyutlu bir olgu olarak görmediğinden bilgi edinme yoluyla elde edilen kazanımın da sadece maddi bir menfaat ve üstünlükten ibaret olmadığı da hatırlatır. İlimden asıl maksadın Allah’ı bilmek suretiyle ahlak ve adalete dayalı birey ve toplum oluşturmak olduğu belirtilir. Bu bağlamda ilim mücerret bilmekten ibaret kalmayıp uygulamaya dönüşürse, maddi olduğu kadar manevi üstünlük sebebi de olur. Bu takdirde, o kimse, Allah katında üstün bir rütbeye sahip olmuş demektir. İslâm’da ilim ve ilmi araştırmalar her zaman teşvik edilmiş hatta bu konuda Müslümanların diğer milletlerle yarışması ve onlardan ileri durumda olmasını bir mesuliyet olarak Müslümanlara yüklenmiştir. Sonuç olarak ilim ve ilmî araştırmalar, insanın ve toplumun lehine ise; insanı şerre değil hayra sevk ediyorsa faydalı, aksi takdirde şerre ve kötülüğe götürüyorsa zararlı olduğu ifade edilir. 

G-            IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Âyetler

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولـئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً

“Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi ondan sorumludur.”[615]

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ

“De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” [616]

Konuyla İlgili diğer Âyet-i kerimeler: 

Hucurât, 49/6; Mücâdele, 58/11.

H-             V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

وعن أبي الدرداء رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّه صلى الله عليه وسلم يَقُولَ: مَنْ سَلَكَ طَرِيقاً يَطْلُبُ فيهِ عِلْماً سَلَكَ اللّهُ بِهِ طَرِيقاً مِنْ طُرُقِ الْجَنَّةِ. وَإنَّ الملاََئِكَةَ لَتَضَعُ أجْنِحَتَهَا رِضىً لِطَالِبِ الْعِلْمِ، وَإنَّ الْعَالِمَ لَيَسْتَغْفِرُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَواتِ وَمَنْ في الارْضِ وَالْحِيتَانُ فِي جَوْفِ المَاءِ، وَإنَّ فَضْلَ الْعَالِمِ عَلى الْعَابِدِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ عَلى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ، وَإنَّ الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ ا‘نْبِيَاءِ، وَإنَّ الانْبِيَاءَ لَمْ يُورِّثُوا دِينَاراً وََلا دِرْهَماً وَلكِنْ وَرَّثُوا الْعِلْمَ فَمَنْ أخَذَهُ أخَذَهُ بِحَظِّ وَافِرٍ.

Ebu'd-Derda (ra)’dan Resûlullah (sav)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Kim ilim öğrenmek için bir yol tutarsa, Allah da onu cennete giden yollardan birine dahil eder. Melekler, ilim öğrenmesinden hoşnut olarak o kimseyi korurlar. İlim öğrenen için göklerde ve yerde olanlar, hatta denizdeki canlılar bile istiğfar ederler. Âlimin ibadet edene üstünlüğü, dolunaylı gecede ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne de dirhem miras bırakırlar, ama ilim miras bırakırlar. Kim ilme sahip çıkarsa, büyük bir nasip elde etmiş olur.”[617]

عن حميد بن عبدالرحمن قال: سمعت معاوية رَضِيَ اللّهُ عَنْه يقول: سمعت رسول اللّه صلى الله عليه وسلم يقول: مَنْ يُرِدِ اللّهُ بهِ خَيْراً يُفَقِّهْهُ فِي الدِّينِ.

Humeyd İbni Abdirrahmân'dan rivayet edildiğine göre o, Hz. Muâviye’nin Resulullah (sav)'ın şöyle buyurduğunu işittiğini söylüyor: “Allah hakkında hayır dilediği kimseyi dinde fakih kılar.”[618]

 عن أبي أمامة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ذُكِرَ لِرَسُولِ اللّهِ صلى الله عليه وسلم رَجَُل عَابِدٌ وَعَالِمٌ. فقَالَ: فَضْلُ الْعَالِمِ عَلى الْعَابِدِ كَفَضْلِي عَلى أدْنَاكُمْ .

Ebu Ümâme (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav)'a biri âbid diğeri  âlim iki kişiden bahsedilmişti.  Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Âlimin âbide üstünlüğü, benim sizden en basitinize olan üstünlüğüm gibidir” buyurdu.[619]

وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولِ اللّهِ صلى الله عليه وسلم: مَنْ خَرَجَ فِي طَلَبَ العِلْمِ فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللّهِ حَتّى يَرْجِعَ.

Enes (ra)’dan Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu rivayet ediliyor: “İlim talebi için yola çıkan kimse dönünceye kadar Allah yolundadır.”[620]

و عن سخبرة مرفوعاً: مَنْ طَلَبَ العِلْمَ كَانَ كَفَّارَةً لِمَا مَضىَ.

Sahbere (ra)'dan merfu olarak rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kim ilim öğrenmeği talep ederse, bu onun geçmişteki günahlarına kefaret olur.”[621]

عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رسولُ اللّهِ صلى الله عليه وسلم: الْكَلِمَةُ الْحِكْمَةُ ضَالَّةُ الْمُؤْمِنِ فَحَيْثُ وَجَدَهَا فَهُوَ أحَقُّ بِهَا.

Ebu Hüreyre (ra) “Resûlullah (sav)’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Hikmet, mü'minin yitiğidir. Mümin hikmeti nerde bulursa onu sahiplenir.”[622]

عن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ صلى الله عليه وسلم: إنَّ اللّهَ لا يَقْبِضُ الْعِلْمَ اِنْتِزَاعاً يَنْتَزِعُهُ مِنَ النَّاسِ وَلكِنْ يَقْبِضُ الْعِلْمَ بِقَبْضِ الْعُلَمَاءِ حتَّى إذَا لَمْ يُبْقِ عَالِماً اتَّخَذَ النَّاسُ رُؤُساً جُهَّاًلا، فَسُئِلُوا فَأفْتَوْا بِغَيْرِ عِلْمٍ فَضَلُّوا وَأضَلُّوا.

İbn Amr İbni'l-Âs’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah, ilmi insanlardan söküp almak suretiyle yok etmez. Fakat ilim, alimlerin ölümüyle yok olur. Öyle ki, tek bir âlim kalmaz, halk da cahilleri (alim sanarak ilimde) önder edinir. Bunlar kendilerine sorulan meselelere bilgisizce fetva verirler. Hem kendilerini hem de başkalarını yanıltırlar.”[623]

İ-                 VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1-Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “İlim” maddesi, c. 22, s. 109-114.

2-Nasr, Seyyid Hüseyin, İslam ve İlim, çeviren, İlhan Kutluer, İnsan yayınları, 1989.

3-Bilgiz, Musa, Kur’anda Bilgi, İnsan yayınları, 2003.

4-Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi, çeviren, Mehmet Yazgan, İstanbul, 2004, c. 2, s. 626-669.

5- Afzalur Rahman, Sîret Ansiklopedisi, İstanbul 1996, c. 4, s. 135-309; c. 5, s. 289-350.

6-Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1982, c. 2, s. 1439; c. 3, s. 1885; c. 4, s. 2513; c. 7, s. 4794; c. 9, s. 6184. 

 

 

LIV-                   İSLAM’DA AHLAKİ VECİBELER

Bahattin AKBAŞ

A-             I- Konunun Plânı

A. Ahlak Kavramı

B. Ahlakın Çeşitleri, Önemi ve Arınmaya Etkisi

C. Kur’an’ın Ahlaka Bakışı

D. Hadislerde ve Sünnette Ahlak

E. Kötü Ahlakın Zararları

F. Ahlaki Vecibeler

1-İlahi Vecibeler

2-Şahsa ait Görevler

3-Ailevi Görevler

4-Toplumsal Görevler

5-İslam’da Beşeri Münasebetler

6-Güzel ve Çirkin Huylar

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya ahlak kavramı açıklanarak başlanır. Daha sonra ilgili ayet-i kerimeler ve hadislerle ahlakın dini açıdan izahına gidilir. Ahlakın nevileri, önemi, manevi yönden nefsi arındırmada etkisi anlatılır. İslam Dininin mahza güzel ahlak olduğu üzerinde durularak, Hz. Peygamber’in gönderilme misyonunun güzel ahlakı tamamlamak ve en güzel örnek olduğu vurgulanır. Vaazın gelişme bölümünde kötü ahlakın zararları, ahlaki vecibelerin neler olduğu, toplumun huzuru ve bekası için bu vecibelere riayetin önemi, ibadet- ahlak münasebeti anlatılır. Güzel ve çirkin huylar kısaca açıklandıktan sonra genel bir değerlendirme ve özet yapılır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Sözlükte huy, seciye, tabiat, mizaç, karakter gibi anlamlara gelen hulk veya huluk kelimesinin çoğuludur. İnsanın fiziki yapısı için çoğunlukla halk, manevi yapısı için ise hulk kelimesi kullanılmaktadır. Bir terim olarak ise “insanın iyi veya kötü olarak nitelendirilmesine sebep olan mânevi vasıfları, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlarının bütününe” verilen addır. Ayrıca bu konuları inceleyen bilim dalına da ahlâk adı verilir. Ahlak özellikleri  güzel ve çirkin huylar olarak iki kısma ayrılır. Ahlakın dinle çok yakın münasebeti vardır. Hak dine bağlanan ve dayanan, bu itibarla ilahi bir mana taşıyan ahlak müessesesi, insanın manevi ihtiyaçlarını karşılar ve yücelmesini sağlar. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimizin en güzel ahlak üzere bulunduğunu bildirmektedir

Kur'an-ı Kerim' de insan davranışlarına hakim olan belirgin görünümler hakkında bilgi verilir ve değerlendirmelerde bulunulur. Özellikle yüksek ahlakdeğerlerini gerçekleştirme doğrultusunda, özünde saklı bulunan insani varlık nitelikleri uyandırılmaya çalışılır. İnsanlar bencil davranışlardan alıkonulmak üzere uyarılır. Kur'an-ı Kerim’de ahlaki vecibeler hususunda temel alınması üzerinde durulan nokta “Allah’ın hoşnutluğunun kazanılması” esasıdır.  Hz. Peygamber’in ve bütün inananların dar ve geniş anlamdaki bütün kulluk eylemleri, hayati faaliyetleri Allah içindir.

Kaynağını Kur'an-ı Kerim'den alan ahlak ilkeleri toplumdan topluma, çağdan çağa özü değişmeden çeşitli isimlerle karşımıza çıkar. Kur'an-ı Kerim'de ana ahlaki vecibelerden bazıları İsra Suresi 22-37. ayetlerde özet olarak şu şekilde sıralanmıştır:

1- Allah'tan başkasını ilah edinme, O'ndan başkasına tapma.

2- Anana, babana iyilikte bulun ve iyi davran.

3- Akrabaya, yoksula, yolda kalana hakkını ver.

4- Harcamalarında orta yolu tut, saçıp savurma.

5- Geçim kaygısı, yoksulluk korkusuyla çocuklarını öldürme.

6- Zinaya yaklaşma! Çünkü o iğrenç bir iştir

7- Allah’ın saygın kıldığı cana kıyma, onu öldürme.

8- Yetimin malına iyilik dışında yaklaşma.

9- Verdiğin sözü yerine getir.

10- Ölçü ve tartıda hile yapma.

11- Hakkında kesin bilgin olmayan şeye uyma.

12- Yeryüzünde böbürlenerek yürüme.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَاي وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.”

Kur'an'da bildirilen ahlak değerleri evrensel olup bütün insanlığa hitap eder.

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلَّا تَعْدِلُوا اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

" Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

Ahlaki vecibelere riayetin karşılığı olarak uhrevi mükafat vaat edilmiştir.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن أبي الدَّرداء:ِ أنَّ النَّبيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيهِ وسَلَّم قال: مَا مِنْ شئ أثْقَلُ في مِيزَانِ المُؤمِنِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ خُلُقٍ حَسَنٍ، وَإنَّ اللّهَ تَعالى ليُبْغِضُ الفَاحِشَ الْبَذِئَ َ

Ebu’d-Derda’(r.a.)’dan; Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet gününde (ameller tartılırken) müminin mizanında güzel ahlaktan daha ağır (gelecek) bir şey yoktur.Şüphesiz ki Allah Teala, kötü huylu, çirkin sözlü kimseleri sevmez”

عن أبي ذَرٍّ قال:قال لي رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيهِ وسَلَّم: ِاتَّقِ اللهَ حَيْثُ ماَ كُنْتَ وَأتْبِعِ السَّيِّئةَ الحسَنَةَ تَمْحُهاَ وَخاَلِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ .

Ebu Zer(r.a.)’den Rasulullah (s.a.v.) bana şöyle buyurdu:

“Nerede olursanız olun, Allah’a karşı gelmekten sakının ve kötülüğün peşinden hemen iyiliği yetiştirin ki, onu silip yok etsin. Ayrıca insanlarla güzelce geçinin.

عن معاذ بن جبل رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: قالَ رسولُ اللّهِ يَا مُعَاذُ، أحْسِنْ خُلُقَكَ لِلنَّاسِ.

Hz. Muâz İbnu Cebel (r.a.) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v.) bana: "Ey Muâz, insanlara karşı iyi ahlâklı ol!" dedi." 

عن عائشة رحمها اللّه قالت:

سمعت رسول اللّه صلى اللّه عليه وسلم يقول: "إنَّ الْمُؤْمِنَ لَيُدْرِكُ بِحُسْنِ خُلُقِهِ دَرَجَةَ الصَّائِمِ القَائِمِ".

Aişe (r.a.) dan Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“ Mümin güzel ahlak sahibi olmakla gündüz oruç tutan ve gece namaz kılan kimse gibi ecir ve mükafat elde eder.”

عن سالم، عن أبيه،أن النبي صلى اللّه عليه وسلم قال: "المُسْلِمُ أخُو اْلمُسْلِمِ، لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ؛ مَنْ كانَ فِي حاجَةِ أخِيهِ فإِنَّ اللَّهَ فِي حاَجَتِهِ، وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللّهُ عَنْهُ بِهاَ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ القِيامَةِ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِماً سَتَرَهُ اللّهُ يَوْمَ القِياَمَةِ".

Salim (r.a.) ın babasından Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:

Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır.Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onun(kusurunu) örter.“

وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّهِ إنَّ مِنْ أحَبِّكُمْ إلىَّ وَأقْربِكُمْ مِنِّى مَجْلِساً يَوْمَ القِيَامَةِ أحَاسِنُكُمْ أخْلاَقاً وَإنَّ أبْغَضَكُمْ إلىَّ وَأبْعَدَكُمْ مِنِّى مَجْلِساً يَوْمَ الْقِيَامَةِ الثَّرثَارُونَ وَالمتَشَدِّقُونَ وَالمُتَفَيْهِقُونَ. قالُوا: يَا رَسولَ اللّهِ، مَا المُتَفَيْهقُونَ؟ قال: المُتَكَبِّرُونَ

Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Bana en sevgili olanınız, kıyamet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır. Bana en menfur olanınız, kıyamet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız, gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır." (Cemaatte bulunan bâzıları): "Ey Allah'ın Resûlü! Yüksekten atanlar kimlerdir?" diye sordular. "Onlar mütekebbir (büyüklük taslayan) kimselerdir!" cevabını verdi." 

وعن النوّاس بن سمعان رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال:سَأَلْتُ رسولَ اللّهِ   عَنِ الِبرِّّ وَا“ثْمِ، فقَالَ: البِرُّ حُسْنُ الخُلُقِ، وَالإثْمُ: مَا حَاكَ في صَدْرِكَ وَكَرِهْتَ أنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ النَّاسُ.

Nevvâs İbnu Sem'an (r.a.) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v.)'a iyilik (birr) ve günah hakkında sordum. Bana şu cevabı verdi: "İyilik (birr), güzel ahlâktır. Günah da içini rahatsız eden ve başkasının muttali olmasından korktuğun  şeydir."

İslâm ahlâkının kaynağı Kur’an ve sünnettir. Bu iki kaynak dînî ve dünyevî hayatın genel çerçevesini çizmiş, ameli kurallarını ortaya koymuş, başta fakihler ve muhaddisler olmak üzere kelamcılar, mutasavvıflar ve filozoflar tarafından geliştirilen ahlâk anlayışının temellerini oluşturmuştur. Allah insanı en güzel bir biçimde (kıvamda) yaratmış, ona kendi ruhundan üflemiştir. Bu sebepledir ki, Allâh’ın emriyle melekler, insanlığın atası olan Hz. Adem (a.s) karşısında saygı ile eğilmişlerdir.

Hadislerden genel olarak çıkarılabilecek ahlaki vecibeler şu şekilde özetlenebilir: Kendisi için istediğini başkası için de istemek, kendisi için arzulamadığını başkaları için de arzulamamak, Olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmak, Küçüklere sevgi büyüklere saygı, Affetmek, hoşgörülü davranmak, başkalarının kusurlarını araştırmamak, Öfkeye hakim olmak, Sözünde durmak, ahde vefa göstermek, Doğruluk ve dürüstlükten taviz vermemek, Güvenilir olmak, Kibirden gururdan sakınmak mütevazî olmak, Cimrilikten, tamahtan uzak durmak,cömert olmak, Her hususta sabırlı olmak, Asla adaletten ayrılmamak, Maddi ve manevi temizliğe riayet etmek, Allah’ın kendisine verdiği sağlığına ve sıhhatine çok dikkat etmek, Boş vakitlerini hayırlı işlerde değerlendirmektir.

F-               IV- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Ali-İmran, 3/103-104 ; Şuara, 26/137; Kalem, 68/4; Tin, 95/4; Hicr, 15/29; Bakara, 2/165,169-170-171; Enbiya, 21/107; Furkan, 25/43; Casiye, 45/23; İbrahim, 14/7;  Maide,5/119; Tevbe, 9/72; Ahzab,33/21; Hadid, 57/27; Hucurat, 49/7,14; Kalem,68/4; Tîn, 95/4; Hicr, 15/29; Şems, 91/9-10

Buhârî, Mezâlim, 3; İman, 2/4;7 Ebu Davud, Edeb,46;

Riyazu’s-Salihin  Tercemesi, M.Yaşar Kandemir v.d. Erkam Yay.İst.2004, II/331,III/448,555 Ankara, 1976,

Diyanet İslam Ansiklopedisi, Ahlak Mad. II/1-9

Buhari, Kitabu’l-İman, 6-7 ;Edeb, 29;  Müslim, İman, 17; Ebu Davud, Edep, 1-58; Tirmizi, Birr,61;

Özet Olarak İslam, 13

Diyanet İşleri Başkanlığı, Web Kütüphanesi

 

 

LV-       İSLAM’DA DOĞRULUK

A-              N. Sabri AKIN

B-              I- Konunun Planı

A-Doğruluğun Mahiyeti

B-İslam’ın Doğruluk ve Yalancılığa Bakışı

C Kur’an’da Doğruluk

D-Hadislerde Doğruluk

E-Doğruluğun Faydaları

F-Yalancılığın Zararları

C-             II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya doğruluk, dürüstlük, sadakat ve istikamet kavramları izah edilerek başlanır. İlgili ayet ve hadislerle doğruluğun önemi anlatılır. Daha sonra doğruluğun cennete sevk ettiği, yalancılığın ise cehenneme götüreceği mukayeseli bir şekilde açıklanır. Doğrulukla bağdaşmayan diğer davranışlardan bahsedilir. Doğruluğun (özde doğruluk, sözde doğruluk ve işte doğruluk gibi) çeşitleri maddeler halinde izah edilir. Zaman zaman doğrulukla ilgili söylenmiş güzel söz ve şiirlerle sohbete renk katılır. Doğruluğa ulaşabilmek için  gerekli olan (halis niyet , doğru sözlü olma, azimde doğruluk, verdiği sözde durma, doğru iş yapma gibi) vasıflar belirtilir. Sıddıkların (sabır, itaat, infâk, istiğfar, ihlâs, takva, haya, emanet gibi) özelliklerinden ana hatlarıyla bahsedilir.  Kur’an-ı Kerim’den, Hz. Peygamber’in hayatından ve Ashab-ı kiramdan misaller verilir. Sohbetin sonunda kısa bir özet yapılarak, doğrular zümresine eriştirmesi için Yüce Allah’a dua ve niyazla vaaz tamamlanır.

D-             III- Konunun Özet Sunumu

Dürüstlük, sadâkat, istikamet, hidâyet gibi kelimelerle izah edilen doğruluk, Allah'ın emrine ve koyduğu kurallara uygun bir yol izlemek ve insanların haklarına riâyet etmek demektir. İman eden ve inancını hayata geçiren doğru insan, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in güzel ahlâkını örnek alır.Kur'ân-ı Kerim’de, doğruluğa dair birçok âyet-i kerime yer almaktadır. Bir ayet-i kerimede "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (Hûd, 11/112; eş-Şûrâ, 42/15) buyurularak Hz. Peygamberin şahsında Müslümanların da doğru olmaları istenmektedir. Allah Teala, müminlerin kendisinden korkmalarını (saygılı olmalarını), sözlerinde olduğu kadar özlerinde de doğru olmalarını emretmektedir. Yüce Allah, hâlis kullarını azmış şeytanın şerrinden korumaktadır (bk. Hicr Süresi). Sözünde doğru olması için uyarılan müminler, doğrulukları karşılığında cennet'e gireceklerdir. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Doğruluğun karşısında yalancılık, dalâlet gibi vasıflar yer almaktadır. Muttakiler asla yalan söylemezler. Hz. Peygamber, "el-Emîn" olarak tanınmıştı. Müminler söz söylerken doğruyu söyler, gereksiz yere konuşmaz, kötü söz söylemezler; ya hayır konuşurlar yahut susarlar.

Doğruluk; düşüncede, sözde, niyette, iradede, azimde, vefâ ve amelde doğruluk şeklinde tezâhür eder. Öte yandan, düşünce ve eylem birliği doğruluğun esasıdır.

İnsana sadâkat yakışır görse de ikrah

Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah (Ziya Paşa)

Doğruluk Peygamber'lerin ahlâkıdır; Diğer peygamberler gibi Hz. Peygamber (s.a.s.)’in en önemli vasıflarından biri doğruluk üzere olmasıydı. O, "emrolunduğun gibi dosdoğru ol" ayeti indikten sonra "Hûd sûresi beni kocalttı" buyurmuş ve böylece dinimizde doğruluğun ne denli önemi haiz olduğunu göstermiştir.

Doğru sözlülüğün mukabili yalancılıktır. Yalancılık ise kötü bir huy ve münafıklık belirtisidir. Mü'min yalan konuşmaz ve yalan ile iş yapmaz.

Yalan söylemek haramdır. Yalan söylemek ancak üç yerde caizdir. Harpte, iki müslümanı barıştırmak ve hanımı ile iyi geçinmek için.

Geçmiş büyüklerimiz, yalan söylemek icap ettiği yerde, sözün manasını değiştirerek, doğru söylemeyi tercih etmişlerdir. Mesela  Muaz b. Cebel hazretleri, vazifesinden dönünce, eşi “Bu kadar çalıştın, zekat topladın, bize ne getirdin?” dedi. O da, “Beni gözeten vardı, bir şey getiremedim” diye cevap verdi. O, bu sözle Allah Teâlâ’yı kastetti. Eşi ise, Hz. Ömer’in onu kontrol eden birini gönderdiğini sandı. Eşi, Hz. Ömer’in evine gidip, kızarak, “Muaz, Resulullahın ve Ebu Bekr-i Sıddıkın yanında emin idi. Siz niçin onun peşine adam takıyorsunuz?” dedi. Hz. Ömer, Hz. Muaz’dan işin aslını öğrenince güldü ve eşine vermesi için ona bir miktar hediye verdi.Her doğru her yerde söylenmemelidir. Nitekim atalarımız, Söz, doğru olmalı, ama her doğru her yerde söylenmemeli! demişlerdir.Mümin, her hatayı işleyebilir ancak, hainlik yapamaz ve yalan söyleyemez.

Doğru ile yalan, biri diğerini çıkarıncaya kadar kalbde mücadele eder.

İçi dışına, sözü işine uymamak, nifak alametidir. Nifakın temeli ise yalandır. Ashab-ı kiram nezdinde yalandan daha kötü bir şey yoktur. Çünkü, onlar, yalanla imanın bir arada bulunamayacağını bilirlerdi.

E-              IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ

"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol"[624]

إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ

"Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra da doğrulukta devam edenlere gelince, onların üzerine melekler iner ve derler ki'' Korkmayın, üzülmeyin, size va'dedilen cennetle sevinin"[625]

Konu ile ilgili başvurulabilecek diğer ayetler:

Maide, 5/119; Fâtiha, 1/1-6; Tevbe, 9/119; Hacc, 22/60; Saff,61/22; Ahzab,33/23-24,35; Şûrâ, 42/15; Muhammed, 47/21; Ahkaf, 46/13-14; En’am, 6/115; Necm, 53/37; Meryem, 19/41,54; İsra,17/80; Şu’ara, 26/84.

F-               V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَن ابْنِ مَسْعُودٍ رضي اللَّه عنه عن النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « إِنَّ الصَّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الجَنَّةِ ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يُكتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقاً ، وإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الفجُورِ وَإِنَّ الفجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ حَتَّى يُكتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّاباً ».

Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Şüphesiz ki (sözde ve işte) doğruluk iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücûr) sürükler. Fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır. ”[626]

عَنْ أبي عمرو ، وقيل أبي عمْرة سُفْيانَ بنِ عبد اللَّه رضي اللَّه عنه قال: قُلْتُ : يا رسول اللَّهِ قُلْ لِي في الإِسلامِ قَولاً لا أَسْأَلُ عنْه أَحداً غيْركَ . قال: « قُلْ : آمَنْت باللَّهِ: ثُمَّ اسْتَقِمْ ».

Ebû Amr (veya Ebû Amre) Süfyân İbni Abdullah radıyallahu anh şöyle dedi:

– Yâ Resûlallah! Bana İslâmı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim, dedim.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

– “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!” buyurdu. [627]

عَنْ أبي مُحَمَّدٍ الْحَسنِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ أبي طَالِبٍ ، رَضيَ اللَّهُ عَنْهما ، قَالَ حفِظْتُ مِنْ رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « دَعْ ما يَرِيبُكَ إِلَى مَا لا يَريبُكَ ، فَإِنَّ الصِّدْقَ طُمَأْنِينَةٌ، وَالْكَذِبَ رِيبَةٌ ».

Ebû Muhammed Hasan İbni Ali İbni Ebû Tâlib radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den: “Şüpheliyi bırak, şüphe vermeyene bak. Zira gönül, (sözde ve işde) doğrudan huzur, yalandan kuşku duyar” buyurduğunu belledim. [628]

عنْ أبي سُفْيانَ صَخْرِ بْنِ حَربٍ رضيَ اللَّه عنه . في حديثِه الطَّويلِ في قِصَّةِ هِرقْلَ ، قَالَ هِرقْلُ : فَماذَا يَأْمُرُكُمْ يعْني النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ أَبُو سُفْيَانَ: قُلْتُ : يقول « اعْبُدُوا اللَّهَ وَحْدَهُ لا تُشرِكُوا بِهِ شَيْئاً ، واتْرُكُوا ما يَقُولُ آباؤُكُمْ ، ويَأْمُرنَا بالصَّلاةِ والصِّدقِ ، والْعَفَافِ ، والصِّلَةِ » .

Ebû Süfyân Sahr İbni Harb radıyallahu anh, Bizans Kralı Herakliyus ile aralarında geçen uzun konuşmayı naklederken şöyle dedi:

Herakliyus:

– O (peygamber olduğunu söyleyen) adam size neleri emrediyor? diye sordu. Ben de:

– Sadece Allah’a kulluk ediniz, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayınız. Atalarınızın iman ettiklerini söyledikleri şeyleri terkediniz, diyor ve bize namaz kılmayı, sözde ve işde doğruluğu, iffetli yaşamayı ve akraba ile ilgilenmeyi emrediyor, dedim. [629]

عنْ أبي هُريْرة رضي اللَّه عنه : قال قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « قَارِبُوا وَسَدِّدُوا ، وَاعْلَمُوا أَنَّه لَنْ ينْجُوَ أحدٌ منْكُمْ بِعَمَلِهِ » قَالوُا : وَلاَ أنْت يَا رسُولَ اللَّه؟ قال « ولا أَنَا إلاَّ أنْ يتَغَمَّدَنِي اللَّهُ بِرَحْمةٍ مِنْهُ وَفضْلٍ ».

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “(İşlerinizde) orta yolu tutunuz, dosdoğru olunuz. Biliniz ki, hiç biriniz ameli sâyesinde kurtuluşa eremez. ” Dediler ki:

– Sen de mi kurtulamazsın, ey Allah’ın elçisi?

– “(Evet) ben de kurtulamam. Şu kadar var ki Allah rahmet ve keremi ile beni bağışlamış olursa, o başka!”[630]

عَنْ أبي ثَابِتٍ ، وقِيلَ : أبي سعيدٍ ، وقِيلَ : أبي الْولِيدِ ، سَهْلِ بْنِ حُنَيْفٍ ، وَهُوَ بَدْرِيٌّ ، رَضِيَ اللَّهُ عنه ، أَن النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « مَنْ سَأَلَ اللَّهَ تعالَى الشِّهَادَة بِصِدْقٍ بَلَّغهُ اللَّهُ مَنَازِلَ الشُّهدَاء ، وإِنْ مَاتَ عَلَى فِراشِهِ ».

Ebû Sâbit, Ebû Saîd ve Ebû Velîd künyeleriyle tanınan ve Bedir mücâhidlerinden olan Sehl İbni Huneyf radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bütün kalbiyle şehid olmayı isteyen kişiyi Allah, yatağında ölse bile, şehidler mertebesine ulaştırır. ”[631]

عن أبي خالدٍ حكيمِ بنِ حزَامٍ . رضِيَ اللَّهُ عنه ، قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « الْبيِّعَانُ بِالخِيارِ ماَ لَمْ يَتَفَرَّقاَ ، فإِنْ صَدَقَا وَبيَّناَ بوُرِكَ لهُمَا فِي بَيْعِهِماَ ، وإِنْ كَتَماَ وَكَذَبَا مُحِقَتْ بَرَكَةُ بَيْعِهِماَ ».

Ebû Hâlid Hakîm İbni Hizâm radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Satıcı ve alıcı (söz kesip) pazarlığı bitirdikten sonra birbirlerinden ayrılmadıkça alış–verişi bozup bozmamakta serbesttirler. Eğer onların her biri karşılıklı olarak doğru söyler (mal ile paranın durumunu olduğu gibi) açıklar ise, alış–verişleri bereketli olur. Yok eğer gizler ve yalan beyânda bulunurlarsa, alış–verişlerinin bereketi kalmaz.”[632]

(أرْبَعُ خِلاَلٍ) أرْبَعٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ كانَ مُناَفِقاً خاَلِصاً وَمنْ كانَتْ فِيهِ خَصْلَةٌ مِنْهُنَّ كانِتْ فِيهِ خَصْلَةٌ مِنَ النِّفاَقِ حَتىَّ يَدَعَهاَ: إذاَ حَدَّثَ كَذَبَ، وَإذاَ وَعَدَ أخْلَفَ، وَإذاَ عاهَدَ غَدَرَ، وَإذاَ خاَصَمَ فَجَرَ

"Dört şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse katıksız münafık olur. Kimde bunlardan bir şey bulunursa -onu bırakıncaya kadar- kendisinde nifaktan bir haslet var demektir. (Bunlar): Konuştu mu yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, va'dederse va'dinden döner, bir dava ve duruşma esnasında haktan ayrılır:"[633]

عن عبد الله بن عامر أنه قال:دَعَتْنِي أمِّي يَوْماً وَرَسولُ الله صلى الله عليه وسلم قاَعِدٌ فِي بَيْتِناَ فَقالَتْ: هاَ تَعالَ أُعْطِيَكَ.فقالَ لَهاَ رَسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم: "وَماَ أرَدْتِ أنْ تُعْطِيَهُ؟"قالتْ: أُعْطِيهِ تَمْراً.فَقالَ لَهاَ رَسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم: "أماَ إنَّكِ لَوْ لَمْ تُعْطِيَهُ شَيْئاً كُتِبَتْ عَلَيْكِ كَذِبَةٌ".

Abdullah b. Âmir (r.a.) anlatıyor: "Rasulüllah (s.a.v.) evimizde bulunduğu bir günde annem beni yatıştırmak için: ‘Yavrum, gel sana bir şey vereceğim’, diye beni çağırdı. Peygamber efendimiz anneme:‘Çocuğa ne vermek istedin?’ diye sordu. Annem: ‘Hurma vermek istedim’, dedi. Bunun üzerine Hz.Peygamber: ‘Eğer bir şey vermeseydin (de çocuğu aldatmış olsaydın) sana bir yalan günahı yazılırdı’, uyarısında bulundu.[634]

قال النبي صلى الله عليه وسلم: ألاَ أُنَبِّئُكُمْ بِأكْبَرِ الكَبائِرِ. ثَلاثاً، قالوُا: بَلىَ ياَ رَسولَ اللهِ، قالَ: الإشْرَاكُ بِاللهِ، وَعُقُوقُ الوَالِدَيْنِ  وَجَلَسَ وَكانَ مُتَّكِئاً، فَقالَ  ألاَ وَقَوْلُ الزُّورِ. قالَ: فَماَ زَالَ يُكَرِّرُهاَ حَتىَّ قُلْناَ: لَيْتَهُ يَسْكُتُ.

Hz. Peygamber (s,a.v.)" ‘Büyük günahların en büyüğünü size haber vereyim mi?’ buyurdu. dinleyenler:

‘Evet, bildir, ey Allah'ın Resûlü’, demeleri üzerine, Peygamber efendimiz:

‘Allah'a ortak koşmak, anne ve babaya karşı gelmek’, buyurdu. Sonra da yatmakta olduğu yerden doğrulup oturdu ve: ‘İyi dinleyin, bir de yalan şahitliğidir’, buyurdu. Bu sözü durmadan tekrar ediyordu.

Orada bulunanlar:

-‘Keşke sükut buyursalar’, dediler” [635]

عن أبي هريرة؛ أنَّ رَسولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم مَرَّ عَلىَ صُبْرَةِ طَعاَمٍٍ. فَأَدْخَلَ يَدَهُ فِيهاَ. فَناَلَتْ أصاَبِعَهُ بَلَلاً. فَقَالَ "ماَ هَذاَ ياَ صاَحِبَ الطَّعاَمِ؟" قاَلَ: أصَابَتْهُ السَّماَءُ. ياَ رَسولَ اللهِ! قالَ " أفَلاَ جَعَلْتَهُ فَوْقَ الطَّعاَمِ كَيْ يَرَاهُ الناَّسُ؟ مَنْ غَشَّ فَلَيْسَ مِنيِّ".

Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayete göre, şöyle demiştir: "Peygamberimiz bir gün bir ekin yığınına uğramış; mübarek elini onun içine daldırmış da parmaklarına ıslaklık dokunmuş. (Yani ekinin üstü kuru altının ise yaş olduğunu görmüş) Bunun üzerine ekin sahibine:

Bu ne? diye sormuş. Ekin sahibi:

Onu yağmur ıslattı, ey Allah'ın Resulü, deyince, Peygamberimiz:

O ıslak kısmı insanların görmesi için onu ekinin üstüne koysa idin ya. Aldatan benden değildir,  buyurdu.”[636]

G-            VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

M. Yaşar Kandemir, Örnekleriyle İslam Ahlakı,

Hilmi Ziya Ülken, İş Ahlakı,

Talat Koçyiğit, Hadisler Işığında İman, İbadet, Ahlak,

İmam Gazali, İhya,

Nevevi, Riyazu’s-Salihin, Terceme ve şerhi: Trc., M. Yaşar Kandemir ve diğerleri,

T.D.V. (İsam) İlmihal II,

Süleyman Uludağ, İslamda Emir ve Yasakların Hikmeti.

 

 

LVI-                   İSLAM’DA EVLİLİK VE KARI KOCA HAKLARI

N. Sabri AKIN

A-             I- Konunun Plânı

A-Evliliğin Mahiyeti

B-İslam’da Evlilik

C-Kur’an’da Evlilik

D-Hadislerde Evlilik

E-Evliliğin faydaları

1-Ferdi(bedeni ve sıhhi) faydaları

2-Sosyal faydaları

3-Ahlaki faydaları

F-Bekarlığın zararları (Toplumun çöküşü)

G-Evliliğin mesuliyeti(Evlenecek çiftlerin evlilik ve çocuk eğitimi konularında yeterince bilinçlendirilmelerinin gerekliliği)

H-Eş seçimi

1-Erkekte aranan özellikler

2-Kadında aranan özellikler

I-Evlilik akdi (nikah-mehir) ve düğün merasimi

J-Eşlerin Birbirine Karşı Hak ve Vazifeleri

1.Kocanın görevleri (Kadının kocası üzerindeki hakları)

2.Hanımın görevleri (Erkeğin hanımı üzerindeki hakları)

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya evlilik kavramı ve mahiyeti açıklanarak başlanır. Daha sonra ilgili ayet ve hadislerle evliliğin İslam’daki yeri ve önemi anlatılır. Evliliğin faydalarından ve bekarlığın zararlarından bahsedilerek ailenin önemi misallerle izah edilir. Evliliğin insan fıtratının bir gereği olduğu hususu, başta Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) olmak üzere, diğer Peygamberler ve Allah’ın salih kullarından misaller verilerek açıklanır. Bu arada evliliğin getirdiği sorumluluklar konusunda gençlerin bilinçlendirilmesi hususuna değinilir. Ayrıca eş seçimi, nikah ve düğün merasimleri ile eşlerin birbirine karşı görev ve sorumlulukları ayet ve hadisler ışığında açıklanır. Vaazın sonunda konu özetlenir ve kısa bir dua ile bitirilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Toplumu meydana getiren öğelerin başında aile gelmektedir. Ailenin oluşması için de evlilik gereklidir. Evlilik ise, Allah'ın koyduğu prensipler çerçevesinde bir erkekle bir kadın arasında yapılan bir akitle meydana gelir.Evlilik fıtri bir olgudur. İslâm dininde (ruhbanlık) evlenmeme, dünya ile irtibatı kopararak yalnız başına yaşama yoktur.

İslam dininde evlenme teşvik edilmiş, evlenmenin kolaylaştırılması, nişan, nikah ve düğün törenlerinde gösteriş ve israftan kaçınılması tavsiye edilmiştir. Ayet ve hadislerle karı-kocanın birbirlerine karşı hak ve sorumlulukları belirtilmiştir. Kuşkusuz belirlenen kurallara uyulduğu takdirde sağlıklı bir yuva kurulacak ve kurulan bu yuvada aile fertleri ömür boyu mutlu bir hayat sürerler. Evliliğin ferdi, sosyal ve ahlaki bir çok yararları vardır. Bu yararların başında insan varlığının devamı ve nesebin korunması gelmektedir. Evlilik sayesinde,toplumundaki bir kısım hastalıklar asgariye iner, bireyler rûhî ve nefsi rahatlığa kavuşurlar. Bu sayede toplum, zinânın bir sonucu olarak ortaya çıkacak olan bulaşıcı hastalıklardan kurtulmuş; hayasızlığın yayılması önlenmiş ve harama giden yollar kapanmış olur.

Evlenip yuva kurmak isteyen kişi, nikahın önemini, evliliğin sorumluluk ve mahremiyetini, hayat arkadaşını seçerken nelere dikkat etmesi gerektiğini ve eşine, çocuklarına ve akrabasına karşı vazifelerinin neler olduğunu, önceden öğrenmelidir. Her konuda bizler için en güzel örnek olan Peygamber efendimiz, evlilik ve aile hayatı hususunda da biz Müslümanlar için en güzel numunedir. O halde onu kendimize rehber edinmeli ve gösterdiği nurlu yolda yürümeliyiz ki aile ve toplum hayatımız huzurlu ve mutlu, ahiretimiz parlak olsun.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

"Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır."[637]

وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ

“Onlarla iyi geçinin.” [638]

Konu ile ilgili başvurulabilecek diğer ayetler:

Bakara, 2/221, 228, 233, 237; Nisa, 4/12, 19, 34, 35; En’am, 6/151; Nahl, Nisa: 4/34 16/72; İsra, 17/32; Nur, 24/31, 32, 33; Rum, 30/21;  Hucurat, 49/13; Tahrim, 66/6;

E-             V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

جاءَ ثَلاثُ رَهْطٍ إلىَ بُيوُتِ أزْوَاجِ النَّبِيِّ صلىَّ اللهُ عليه وَسلَّمَ، يَسْألُونَ عَنْ عِبادَةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَليْهِ وَسلَّمَ، فَلَّماَ أُخْبِرُوا كَأنَّهُمْ تَقاَلُّوهاَ، فَقاَلوُا: أيْنَ نَحْنُ مِنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ؟ قَدْ غَفَرَ اللهُ لَهُ ماَ تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ وَماَ تَأخَّرَ، قالَ أحَدُهُمْ: أماَ أناَ فَإنِّي أُصَلِّي اللَّيْلَ أبَداً، وَقالَ آخَرُ: أناَ أصُومُ الدَّهْرَ وَلاَ أَفْطِرُ، وَقالَ آخَرُ: أناَ أعْتَزِلُ النِّساَءَ فَلاَ أتَزَوَّجُ أبَدًا، فَجَاءَ رَسولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقالَ: (أنْتُمْ الَّذِينَ قُلْتُمْ كَذاَ وَكَذَا؟ أماَ وَاللهِ أنىَّ لَأخْشاَكُمْ لِلَّهِ وَأتْقاَكُمْ لَهُ، لَكِنيِّ أصُومُ وَأُفْطِرُ، وَأُصَليِّ وَأرْقُدُ، وَأتَزَوَّجُ النِّساَءَ، فَمَنْ رَغِبَ عَنْ سُنَّتيِ فَلَيْسَ مِنيِّ).

Üç heyet, Resulullah'ın yanına gelerek, onun ibadetini sordular. Kendilerine Allah Resulü'nün ibadeti hakkında bilgi verilince, -Onun ibadetini az bulacaklar ki şöyle dediler: "Resulullah ile biz bir olabilir miyiz! Onun geçmişteki ve gelecekteki günâhlârı bağışlanmıştır. İçlerinden biri tüm geceyi namaz kılmakla geçireceğini, diğeri devamlı oruç tutacağını ve üçüncüsü de kadınlara yaklaşmayacağını ifade ettiler." Daha sonra Rasûlullah (s.a.s.) bu durumu öğrenince onları çağırıp şöyle buyurdu: "Allah'a yemin olsun ki ben sizin Allah'tan en çok korkanınız ve O'ndan en fazla sakınanızım; fakat zaman zaman oruç tutar ve iftar ederim; namaz kılar ve uzanıp yatarak istirahatte bulunurum; kadınlarla da evlenirim. Benim sünnetimden yüz çeviren benden (benim ümmetimden) değildir."[639]

ياَ مَعْشَرَ الشَّباَبِ مَنِ اسْتَطاَعَ مِنْكُمْ الباَءَةَ فَلْيَتَزَوَّجْ، وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَعَلَيْهِ بِالصَّوْمِ فَإنَّهُ لَهُ وِجاَءٌ

"Ey gençler, sizden evlenmeye gücü yeten kimse hemen evlensin; zira evlilik gözü haramdan en iyi koruyan ve tenasül uzvunun en sağlam kalesidir. Evlenmeye imkânı olmayan ise oruç tutsun; zira oruç şehveti kırmaktadır.[640] 

قِيلَ لِرَسولِ اللهِ أيُّ النِّساءِ خَيْرٌ قاَلَ اَلَّتِي تَسُرُّهُ إذاَ نَظَرَ وَتُطِيعُهُ إذاَ أمَرَ وَلاَ تُخَالِفُهُ فِي نَفْسِهاَ وَماَلِهاَ بِماَ  يَكْرَهُ

" Hz. Peygamber’e (s.a.v) “Hangi kadın daha hayırlıdır?” diye soruldu; o da:", Kocası yüzüne baktığı zaman onu sevindiren, emrettiği vakit itaat eden, yanında bulunmadığı vakit malını ve iffetini koruyandır"  cevabını vermiştir.[641]

تُنْكَحُ المَرْأةُ لِأرْبَعٍ: لِماَلِهاَ وَلِحَسَبِهاَ وَجَماَلِهاَ وَلِدِينِهاَ، فَاظْفَرْ بِذَاتِ الدِّينِ تَرِبَتْ يَدَاكَ

 

“Kadın dört (hal ve sıfatı) için nikâh olunur: Malı için, soyu için, güzelliği için, dîni için. (Ey mümin sen bunlardan) dindâr olanı tercih et”.[642]

اسْتوْصُوا بِالنِّساءِ خيْراً ، فإِنَّ المرْأَةَ خُلِقَتْ مِنْ ضِلَعٍ ، وَإِنَّ أَعْوَجَ ماَ فِي الضِّلَعِ أَعْلاَهُ ، فَإِنْ ذَهَبْتَ تُقِيمُهُ كَسَرْتَهُ ، وإِنْ تَرَكْتَهُ ، لَمْ يَزَلْ أَعْوَجَ ، فَاسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ ». وَفِي رِوَايَةٍ فِي الصَّحِيحَيْنِ:« المرْأَةُ كَالضِّلَعِ إِنْ أَقَمْتَهاَ كَسَرْتَهَا ، وَإِنِ اسْتَمْتعْتَ بِهَا،اِسْتَمْتَعْتَ وَفِيهاَ عِوَجٌ». وَفيِ رِوَايَةِ لِمُسْلِمٍ : « إِنَّ المرْأَةَ خُلِقَتْ مِنْ ضِلَعٍ ، لَنْ تَسْتقِيمَ لَكَ علَى طَرِيقَةٍ ، فَإِنْ اسْتَمْتَعْتَ بِهَا ، اِسْتَمتَعْتَ بِهَا وفِيها عِوَجٌ ، وإِنْ ذَهَبْتَ تُقِيمُهاَ كَسَرْتَهَا ، وَكَسْرُهَا طَلاَقُهاَ.

“Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyyetimi tutunuz. Zira kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır. Eğri kemiği doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan, yine eğri kalır. Öyleyse kadınlar hakkındaki tavsiyemi tutunuz. ”[643]

Buhârî ile Müslim’deki diğer bir rivayete göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kadın kaburga kemiği gibidir. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle de faydalanabilirsin. ”[644]

Müslim’deki bir başka rivayete göre ise Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:

“Kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Hep seni hoşnut edecek şekilde davranamaz. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle de faydalanabilirsin. Şayet doğrultayım dersen kırarsın. Kadının kırılması da boşanmasıdır. ”[645]

عن عبد اللَّه بن زَمْعَةَ رضي اللَّهُ عنه ، أَنه سمعَ النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يخْطُبُ ، وَذَكَرَ النَّاقَةَ وَالَّذِى عَقَرَهَا ، فَقالَ رَسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ : "إِذِ انْبَعَثَ أَشْقَاهَا"  اِنْبَعَثَ لَهاَ رَجُلٌ عَزِيزٌ، عاَرِمٌ مَنِيعٌ فِي رَهْطِهِ. ثُمَّ ذَكَرَ النِّساءَ ، فَوَعَظَ فِيهِنَّ ، فَقالَ : يَعْمِدُ أَحَدُكُمْ فَيَجْلِدُ امْرأَتَهُ جَلْدَ الْعَبْدِ فلَعلَّهُ يُضاَجِعُهَا مِنْ آخِرِ يَوْمِهِ  ثُمَّ وَعَظَهُمْ فِي ضَحِكِهِمْ مِن الضَّرْطَةِ وَقالَ : لِمَ يَضْحَكُ أَحَدُكُمْ مِمَّا يَفْعَلُ ؟.

Abdullah İbni Zem`a radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm’ı birgün hutbe okurken dinledi.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Sâlih aleyhisselâm’ın dişi devesinden ve onu öldüren adamdan bahsederek:

 “Onların en azgını ileri atıldı” âyetini okudu ve Semûd kavminde gücü kuvveti ile tanınan ve son derece fena olan bir adam deveyi öldürmek için ileri fırladı, diye açıkladı.

Sonra kadınlardan bahsetti. Onlar hakkında nasihat ederek şöyle buyurdu:

“Sizden biriniz karısını köleyi döver gibi dövmeye kalkışıyor. Belki de o akşam onunla aynı yatakta yatacaktır. ”

Sonra yellenmeden ötürü gülmemelerini tavsiye ederek şöyle buyurdu:

“İnsan bizzat kendisinin de yaptığı bir şeye ne diye güler?”[646]

لا يَفْرَكْ مُؤْمِنٌ مُؤْمِنَةً إِنْ كَرِه مِنْهاَ خُلُقاً رَضِيَ مِنْهاَ آخَرَ

“Bir kimse karısına kin beslemesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir. ” [647]

عن عَمْرو بنِ الأَحْوَصِ الجُشميِّ رضي اللَّه عنه أَنَّهُ سمِعَ النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في حَجِّةِ الْوَداع يقُولُ بَعْدَ أَنْ حَمِدَ اللَّهَ تَعالىَ ، وَأَثنَى علَيْهِ وذكَّر وَوَعَظَ ، ثُمَّ قالَ: « أَلاَ وَاسْتَوْصوُا بِالنِّساءِ خَيْراً ، فَإِنَّمَا هُنَّ عَوَانٍ عِنْدَكُمْ لَيْس تَمْلِكُونَ مِنْهُنَّ شَيْئاً غَيْرَ ذَلِكَ إِلاَّ أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبيِّنَةٍ ، فإِنْ فَعلْنَ فَاهْجُروهُنَّ فِي المَضَاجعِ ، وَاضْرِبُوهنَّ ضَرْباً غَيْرَ مُبرِّحٍ فإِنْ أَطَعْنَكُمْ فَلاَ تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَبِيلاً، أَلاَ إِنَّ لَكُمْ عَلَى نِسائِكُمْ حَقًّا ، وَلِنِسائِكُمْ عَلَيْكُمْ حَقاًّ، فَحَقُّكُمْ عَلَيْهِنَّ أَنْ لاَ يُوطِئْنَ فُرُشَكمْ منْ تَكْرَهُونَ ، وَلا يَأْذَنَّ فِي بُيُوتِكُمْ لِمَنْ تَكْرَهوُنَ ، أَلاَ وَحَقُّهُنَّ عَلَيْكُمْ أَن تُحْسِنُوا إِليْهِنَّ فِي كِسْوتِهِنَّ وَطَعاَمِهِنَّ».

Amr İbni Ahvas el-Cüşemî radıyallahu anh, Vedâ haccı’nda Peygamber aleyhisselâm’ı dinlediğini, Allah’a hamd ü senâ edip halka öğüt verdikten sonra Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu söylemektedir:

“Ashâbım! Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Vasiyetimi tutunuz. Zira onlar sizin idarenize ve himâyenize verilmişlerdir.

Kesin olarak bildiğiniz bir ahlâksızlık yapmadıkları takdirde, onlar üzerinde zorbalık kurmaya hakkınız yoktur. Eğer ahlâk dışı bir hareket yaparlarsa, onları yataklarında yalnız bırakın. Bir yerlerini incitmeyecek şekilde tedip edin. Şayet size itaat ederlerse, artık onlara zarar verecek bir şey yapmayın.

Şunu bilin ki, sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır.

Sizin onlar üzerindeki haklarınız, yatağınızı yabancılardan korumaları, istemediğiniz kimseleri evinize almamalarıdır.

Onların sizin üzerinizdeki hakları ise, giyim kuşam ve yeme içme konularında kendilerine iyi imkânlar sağlamanızdır. ”[648]

عن مُعَاويَةَ بنِ حَيْدةَ رضي اللَّه عنه قال : قلتُ : يا رسول اللَّه ما حَقُّ زَوْجَةِ أَحَدنَا عَلَيْهِ ؟ قال : « أَن تُطْعِمَها إِذَا طَعِمْتَ ، وتَكْسُوهَا إِذَا اكْتَسيْتَ ولا تَضْربِ الْوَجهَ، وَلاَ تُقَبِّحْ ، ولاَ تَهْجُرْ إِلاَّ في الْبَيْتِ ».

Muâviye İbni Hayde radıyallahu anh şöyle dedi:  Yâ Resûlallah! Kadınlarımızın bizim üzerimizdeki hakkı nedir? diye sordum. Şöyle buyurdu: ”Yediğiniz ölçüde yedirmek, giydiğiniz seviyede giydirmek, yüzlerine vurmamak, yaptıkları işin ve kendilerinin çirkin olduğunu söylememek, onları yataklarında yalnız bırakmak gerekirse, bu işi sadece evde yapmaktır. ”[649]

أَكْمَلُ المُؤْمِنِينَ إِيمَاناً أَحْسنُهُمْ خُلُقاً ، وَخِيارُكُمْ خِيارُكُمْ لِنِسَائِهِمْ

“Mü’minlerin îmân bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır. Hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlardır. ”[650]

لاَ تَضْربُوا إِمَاءَ اللَّهِ » فَجاءَ عُمَرُ رضي اللَّه عنه إلى رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، فَقَالَ : ذَئِرْنَ النِّساءُ عَلَى أَزْواجهنَّ ، فَرَخَّصَ في ضَرْبِهِنَّ فَأَطاف بِآلِ رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم نِساءٌ كَثِيرٌ يَشْكونَ أَزْواجَهُنَّ ، فقالَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « لَقَدْ أَطَافَ بآلِ بَيْت مُحمَّدٍ نِساءٌ كَثيرٌ يشْكُونَ أَزْوَاجَهُنَّ لَيْسَ أُولِئك بِخِيارِكُمْ »

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Kadınları dövmeyiniz” buyurmuştu.

Hz. Ömer Peygamber aleyhisselâm’ın huzuruna çıkarak:

– Kadınlar kocalarını dinlemez oldular, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber kadınların dövülmesine izin verdi.

Bu defa birçok kadın Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımlarına gelerek kocalarını şikâyete başladılar.

Bunun üzerine Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

–”Birçok kadın Muhammed ailesine gelerek kocalarını şikâyet ediyorlar. Kadınlarını döven o kimseler, sizin hayırlınız değildir. ”[651]

الدُّنْيَا مَتَاعٌ ، وَخَيْرُ مَتاَعِهَا المَرْأَةُ الصَّالِحَةُ

“Dünya geçici bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı dindar kadındır. ”[652]

لا يَحِلُّ لِامْرَأَةٍ أَنْ تَصُومَ وَزَوْجُهَا شَاهِدٌ إِلاَّ بِإِذْنِهِ ، وَلاَ تَأْذَنْ فِي بَيْتِهِ إِلاَّ بِإِذنِهِ

“Bir kadın kocası yanındayken onun izni olmadan oruç tutamaz. Kocasının izni olmadan bir kimseyi evine alamaz. ”[653]

إِذَا دعاَ الرَّجُلُ زَوْجَتَهُ لِحَاجتِهِ فَلْتَأْتِهِ وإِنْ كَانَتْ عَلَى التَّنُّورِ

“Bir koca karısına ihtiyaç duyup da onu yanına çağırdığında, kadın ocak başında bile olsa, hemen kocasının yanına gelsin. ”[654]

أَيُّماَ اِمْرأَةٍ ماتَتْ وَزَوْجُهَا عَنْهاَ رَاضٍ دَخَلَتِ الجَنَّةَ.

“Kocasını memnun ederek ölen kadın cennetliktir. ”[655]

دِينَارٌ أَنْفَقْتَهُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ، وَدِينَارٌ أَنْفَقتَهُ فيِ رَقَبَةٍ ، وَدِينَارٌ تَصَدَّقْتَ بِهِ عَلَى مِسْكِينٍ، وَدِينَارٌ أَنْفَقْتَهُ علَى أَهْلِكَ ، أَعْظمُهَا أَجْراً الَّذي أَنْفَقْتَهُ علَى أَهْلِكَ

“Allah yolunda (cihâd edilmesi için) sarfettiğin para, köle âzâd etmek için harcadığın para, fakire sadaka verdiğin para ve bir de aile fertlerinin ihtiyaçları için harcadığın para var ya! İşte bunların içinde sana en çok sevap kazandıracak olanı, ailen için harcadığın paradır.[656]

عن أُمِّ سلَمَةَ رضي اللَّهُ عنها قَالَتْ : قُلْتُ ياَ رَسولَ اللَّهِ ، هَلْ لِي أَجْرٌ فِي بَنِي أبِي سَلَمَةَ أَنْ أُنْفِقَ عَلَيْهِمْ ، وَلَسْتُ بِتَارِكَتِهِمْ هَكَذَا وهَكَذَا ، إِنَّما هُمْ بَنِيَّ ؟ فقال : « نَعَمْ لَكِ أَجْرُ ما أَنْفَقْتِ علَيهِم » .

Ümmü Seleme radıyallahu anhâ şöyle dedi:

– Ey Allah’ın Resûlü! (Eski kocam) Ebû Seleme’nin çocuklarına para harcamak bana sevap kazandırır mı? Onları öyle muhtaç durumda bırakacak değilim ya! Onlar benim kendi çocuklarımdır, diye sordum.

Resûlullah şöyle buyurdu:

“Evet, onlara yaptığın harcamanın sevabı senindir. ”[657]

إِذَا أَنْفَقَ الرَّجُلُ عَلىَ أَهْلِهِ نفقَةً يَحْتَسِبُها فَهِيَ لَهُ صَدَقَةٌ

“Bir adam Allah’ın rızasını umarak ailesinin geçimini sağlarsa, harcadıkları onun için birer sadaka olur. ”[658]

كَفَي بِالمرْءِ إِثْماً أَنْ يُضَيِّعَ مَنْ يَقُوتُ

“Geçimini sağlaması gerekenleri ihmâl etmek, insana günah olarak yeter. ”[659]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Nevevi, Riyazu’s-Salihin, Terceme ve şerhi: Trc., Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir ve diğerleri, Erkam Yay., İst.,II/241, 315-338, 339-357, 378-392, 553;

Diyanet İslam İlmihali, 109, 398, 402; 

T.D.V. (İSAM) İLMİHAL II/198 vd.,217-223,518-520;

M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s- Sahabe, Trc., Ahmet Meylani, Divan Yay., İst., III/288-336;

Gazali, Kimya-i Saadet, Trc. Ali Arslan, Arslan Yay., İst.,s., 190-207;

İslami İlimler Araştırma Vakfı, Hz. Peygamber ve Aile Hayatı;

Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Örnekleriyle İslam Ahlakı;

Doc. Dr. İsmail Karagöz, Aile ve Gençlik (T.D.V.);

Ali Fikri Yavuz, İslam’da Evlilik ve Aile Hukuku;

Abdullah Aydın-Salih Uçan, İslam’da Evlilik ve Mahremiyetleri;

M. Necati Bursalı, İslam’da Kadın ve Evlilik;

Ali Eren, İslamda Evlilik ve Aile Eğitimi;

Mehmet Paksu, Kadın, Evlilik ve Aile.  

 

 

LVII-              İSLAM’DA KADIN VE KADIN HAKLARI

Ercan ESER

A-             I- Konunun Plânı

A) Kuranda kadının yer alması

B) İslamdan önce kadının durumu

C) Hz.Peygamber ve Kadınlar

E) İslamın Kadınlar arasında yayılması

F) Kadınların dini faaliyetlere katılması

G) Eğitim alanında kadın

H) Aile hayatında kadın

1) Eş olarak kadın

2) Anne olarak çocuk terbiyesindeki önemi

İ) İslamda kadın ve erkek ayrımın olmaması

J) İslamda kadın hakları

1) Tahsil hakkı

2) Mülkiyet hakları

3) Miras hakkı

4) Evlenme hakkı

K) İslami tebliğde kadının durumu

L) İbadetlerde kadınlara tanınan kolaylıklar

M) Sosyal hayatta kadın

1) savaşlarda Kadının rolü

2) Ticaret hayatında kadın

3)Yardıma muhtaç kadınların toplumdaki durumu

N) Örnek kadınlar

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Kuranda kadının nasıl anlatıldığı ve islam öncesi ve sonrası kadının durumu hakkında bilgi verilerek vaaza başlanılır. İslamda kadın erkek ayrımının olmadığını insan olarak herkesin eşit olarak yaratıldığından söz edilir. Daha sonra kadının kuran ve sünnette ifade edilişlerine dikkat çekilir. Kadının sahip olduğu haklar sayılarak izah edilmeye çalışılır. Diğer taraftan kadının sosyal hayattaki rolü üzerinde durulur. İslami tebliğ konusunda kadınların durumu ibadetlerde onlara tanınan kolaylıklar ile Kuran ve hadislerde ifade edilen örnek kadınların tarihi süreç içerisinde gösterdikleri başarılardan söz edilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Kadın toplumların huzur ve mutluluğu, nesillerini devam ettirmeleri için Allah tarafından verilmiş bir imkan olarak görülmelidir. İyi eğitilmiş kadınların çocuklarına güzel değerleri benimsetip, manevi duygularla iyi derecede yetiştirerek, güven huzur ve kardeşlik duygularının oluşmasına, ülkenin kalkınmasına önemli derecede katkı sağlayacağı gerçeği görmezlikten gelinemez. Kadın insan olma açısından erkek gibidir. Bu konuda Cenab-ı Hak insanları tek bir nefisten yarattığını, (Nisa 4/24 ), kadın ve erkek, iman eder ve ibadet yaparlarsa cennete gireceklerini, küfredip isyan ederlerse cezalandırılacaklarını, (Nahl 16/97) erkek kadın, hiçbir çalışanın çabasını zayi etmeyeceğini, (Al-i İmran,3/195) belirtmiştir. Başka ayetlerde de, müslüman erkek ve kadınlar ile mümin erkekler ve kadınlardan, itaat eden,  doğruluk sahibi, sabreden, Allah'a gönülden saygılı olan, sadaka veren ırzlarını koruyan, Allah'ı çok zikredenlere, bağış ve büyük bir mükafat hazırladığını açıklamıştır. (Ahzab, 33/35)

Kuranı kerim, erkeklerin kadınlar üzerinde  haklarının bulunduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde haklarının olduğunu (Bakara, 2/228) belirtirken, kadına miras hakkı tanımıştır. Diğer taraftan Kuranı kerim, müşriklerden birinin kız çocuğu olduğu zaman öfkeyle yüzünün kapkara kesildiğini, ondan utanarak toprağa gömme arzusu içinde olduğunu (Ahzab,33/58-59) belirterek, islam öncesi Arapların ve diğer milletlerin kadında bulunduğuna inandıkları uğursuzluk düşüncelerini ve kadından dolayı utanma duygularını tamamen yok etmiştir

İslam, erkeklerin ve kadınların kazandıklarından kendilerine birer pay olduğunu, (Nisa, 4/ 32) vurgulayarak  kadına mülkiyet hakkı tanımıştır.

İslam, kadını cehaletten kurtarmış, durumunu yükselterek şerefli kılmıştır. Eğitilmiş müslüman kadınların eğitim ve öğretime büyük ölçüde katkı sağladıklarına dair islam tarihinde bir çok örnekler mevcuttur. Kısaca islam dini, insanın, ana babasına iyilik etmesini tavsiye etmiş, özellikle, anasının onu zahmetle taşıdığı ve doğurduğu hususuna Kuran-ı kerimde dikkat çekerek kadınlara her durumda ikram edilmesinin gerektiğini ifade etmiştir.(Ahkaf, 46/44)

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَاءَ كَرْهًا وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَا

اتَيْتُمُوهُنَّ اِلَّا اَنْ يَاْتينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ فَاِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسى اَنْ تَكْرَهُوا شَيًْا وَيَجْعَلَ اللّهُ فيهِ خَيْرًا كَثيرًا

Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal değildir. Açık bir hayasızlık yapmış olmaları dışında, kendilerine verdiklerinizin bir kısmını onlardan geri almak için onları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur.[660]  

وَلَنْ تَسْتَطيعُوا اَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَميلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ وَاِنْ تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَحيمًا

Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaleti yerine getiremezsiniz. Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.[661]

وَمِنْ ايَاتِه اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً اِنَّ فى ذلِكَ لَايَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.[662]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ أَبِي  هُرَيْرَةَ؛ قَالَ: قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: اللَّهُمَّ! إنِّى أُحَرِّجُ حَقَّ الضَّعِيفَيْنِ: اَلْيَتِيمِ وَالْمَرْأةِ.

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki "Allahım! Ben şu iki zayıfın hakkının çiğnenmesinden cidden sakındırırım: Yetim ve kadın."[663]

 أَلاَ فاَسْتَوْصُوا بِالنِّساءِ خَيْراً فَاِنَّهُنَّ عَوَانٌ عِنْدَكُمْ لَيْسَ تَمْلِكُونَ مِنْهُنَّ شَيْئاً غَيْرَذَلكَ إلاََّ أنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ، فَإنْ فعَلْنَ فَاهْجُروهُنَّ فِي الْمَضاَجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ ضَرْباً غَيْرَ مُبَرِّحٍ، فَإنْ اَطَعْنَكُمْ فلاَ تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَبِيلاًً، ألاَ وَإنَّ لَكُمْ عَلى نِسائِكمْ حَقاًّ، وَلِنِسائِكُمْ عَلَيْكُمْ حَقّاً: فَأماَّ حَقُّكُمْ عَلى نِساَئِكُمْ فََلاَ يُوطِئْنَ فُرُشَكُمْ مَنْ تَكْرَهُونَ، وَلاَ يَأْذَنَّ فِي بُيوُتِكُمْ لِمَنْ تَكْْرَهُونَ، أَلاَ وَ إنَّ حَقَّهُنَّ أنْ تُحْسِنُوا إلَيْهِنَّ فِي كِسْوَتِهِنَّ وَطَعَامِهِنَّ

Sakın ha, kadınlara da iyi muamele yapın. Çünkü onlar yanınızda esir durumundadır. Onlara iyi muamelenin dışında (terk etmek dövmek gibi) bir başka şey yapmak hakkına sâhip değilsiniz. Ancak açık bir çirkinlikte bulunulursa o hâriç. Çirkin iş yapmaları hâlinde, önce yataklarını ayırın, (yine de devam edecek olurlarsa) yaralamıyacak şekilde dövün. Bundan sonra itaat ederlerse, (onların yaptığına ayırmadövme gibi muamelelere) zulmen devam etmek için bir yol (bir bahâne) aramayın. Bilin ki, sizin kadınlarınız üzerinde bazı haklarınız var. Kadınlarınızın da sizler üzerinde bazı hakları vardır. Kadınlarınız üzerindeki haklarınız istemediğiniz kimselere yatağınızı çiğnetmemeleri, evlerinize hoşlanmadıklarınızın girmesine izin vermemeleridir. (Onların sizdeki hakları ise) yiyecek ve giyeceklerinde iyi davranmanızdır.Haberiniz olsun, şeytan şu beldenizde kendisine ebediyen tapılmayacağını idrak etmiştir. Fakat, sizin önemsemediğiniz şeylerde ona itaat devam edecek, bunlar da onu  memnun kılacak (menfî neticeler hâsıl edecek)tır.[664]

وَعَنْ جَابِرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لآَ يَفْرُكْ مُؤْمِنٌ مُؤْمِنَةٌ. إِنْ كَرِهَ مِنْهَا خُلُقًا رَضِىَ آخَرَ.

Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir mü'min erkek, bir mü'min kadına buğzetmesin. Çünkü onun bir huyunu beğenmezse başka bir huyunu beğenir."[665]

وَعَنْ حكيم بن معاوية عن أبيه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ: مَا حَقُّ زَوْجَةِ أَحَدِنَا عَلَيْهِ: قَالَ: أَنْ تُطْعِمَهَا إِذَا طَعِمْتَ، وَأنْ تَكْسُوَهَا إِذَا اكْتَسَيْتَ، وَلآ تَضْرِبِ الْوَجْهَ، وَلآ تُقَبِّحْ، وَلآَ تَهْجُرْ إِلاَّ فِي الْبَيْتِ.

Hakîm İbnu Mu'âviye babası Mu'âviye (radıyallahu anh)'den anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü! bizden her biri üzerinde, zevcesinin hakkı nedir?"diye sordum."Kendin yiyince ona da yedirmen, giydiğin zaman ona da giydirmen, yüzüne vurmaman, takbîh etmemen, evin içi hariç onu terketmemen."buyurdu.[666]

وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: قالَ رَسولُ اللّهِ: أكْمَلُ الْمُؤْمِنِينَ إيمَاناً أحْسَنُهُمْ خُلُقاً، وَخِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ لِأهْلِهِ.

Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mü'minler arasında imanca en kâmil olanı, ahlâkça en güzel olanıdır. En hayırlınız da ailesine hayırlı olandır."[667]

F-               VI- Yararlanabilecek Bazı Kaynaklar

Ömer Nasuhi. Bilmen, Huk. İsl. ve Ist. Fıkh. Kâmûsu, c. II, s. 223.

İbrâhim Cânân, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Terc. ve Şerhi, c. II, s:484.

Mustafa Eriş, Seâdet Çağından Sîmâlar, s: 65.

Mehmed Dikmen, İslâm’da Kadın Hakları, s: 54.

Aysel Zeyneb Tozduman, İslâm’da Kadının Hakları, s: 36.

Vehbe Zuhayli, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, c. IX, s: 13.

Bekir Topaloğlu, İslâm’da Kadın.

Hamdi Döndüren, Âile İlmihali, 181-182.

Hüseyin Hâtemî, Kadının Çıkış Yolu, s: 41.

Hayreddin Karaman, Mukâyeseli İslâm Hukûku, s: 286. 

Rızâ Savaş, Hz. Muhammed (s.a.v.) Devrinde Kadın, s: 271. 

Vehbi Vakkasoğlu, Bilinmeyen Kadın

Sâdık Dânâ, İslâm Kahramanları, c. IIIM.

Necâti Bursalı, Mübârek Hanımlar.

Türkiye Diyânet Vakfı, İslâm Ansk. c. VI, s: 108, 112.

Osman Karabulut, İslâm’da Evlilik ve Mahremiyetleri.

Mehmed Saîd, Âilede Seâdet Prensipleri, s: 5-6.

 

 

LVIII-         İSLAMDA SOSYAL ADALET VE DAYANIŞMA

Doç. Dr. Nihat HATİPOĞLU

A-             I- Konunun Plânı

A- Sosyal adalet Kavramı

1. Sosyal adaletsizlik ve Boyutları

2. Sosyal Hayattaki Maddi Dengesizlik

3. Sosyal Hayattaki Manevi Dengesizlik

4. Sünnetullah’ta Öngörülen Sosyal Adalet

5. Nefisle Muamelede Sosyal Adalet

6. İnsanlarla İlişkilerde Sosyal Adalet

7. Çevreyle İlişkilerde Sosyal Adalet

8. Diğer Canlılarla İlişkilerde Sosyal Adalet

          B- İbadette Dayanışma (Zekat Örneği)

          C- Kainatı Paylaşımda Dayanışma ve Adalet

          D-.Yardımlaşmada Adaleti Korumak

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Cenab-ı  Allah (c.c.) kainatı belli bir denge içinde yaratmıştır. İnsan da bu kainatın bir parçasıdır. Kainat içinde kendi nefsiyle hemcinsleriyle, hayvanlarla ve hem de kainatla (çevreye) uyumlu ve dengeli yaşaması şarttır. Kurulmuş bulunan nizamı şahsi menfaatleri adına bozmadan, kainattaki  Sünnetullaha uyması gerekir. Aslında bu çerçeve ve ilişkiler İslam’ın  öngördüğü “Sosyal adaletin” çerçevesini ifade eder.

Sosyal adaletin sağlanması ancak; sorumluluk, hakkaniyet, dürüstlük, iyilik, acıma,  davranışlardan dolayı hesap verme gibi duyguların cemiyete hakim kılınmasıyla elde edilebilir.  Bunların sağlayacak olan esas unsur dini duygudur.

Sosyal adalet iç alemden dış dünyaya kadar bütün boyutları kapsamalıdır.

Kişinin bedeninin ihtiyacını gidermesi bunun gereğidir.

Ailesinin, çocuklarının ihtiyacını giderip onlara insanca muamele etmesi adaletin gereğidir.

Diğer insalara iyilikte bulunması, zayıflara merhamet etmesi, yetimi beslemesi bu duygunun gereğidir.

Hayvanlara merhamet etmek, ekolojik dengeyi bozmamak sosyal adaletin miheng taşıdır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Kainatta Sosyal adaletin sağlanması ancak ciddi bir dayanışma ile gerçekleşir. Gerek kainatı kullanmamızda ve gerekse de insanlarla ilişkimizde bir çok bozulmaya, haksızlığa, dengesizliğe sebep olmaktayız. Ekolojik dengeyi tahrif eden, hırsızlık ve haksızlığın yayılmasında baş rolü oynayan, iklimleri bozan bizden başkası değildir. Yardımlaşma, sevgi, merhamet, saygı, şefkat, kadirşinaslılık, kollama ve sahiplenme duyguları azılmışsa bunun  mimarları bizden başkası değildir.

Bilinçsizce akıtılan sanayi atıkları, mecraından çıkarılmış nükleer çalışmalar sonucunda bozulan çevre; bir çok hastalığın, kirliliğin maddi ve manevi tahribatın en büyük sebebi değil midir? Torak kirletilmekte, atmosfer bulandırılmakta, genetik doku tahrip edilmekte ve netice itibariyle Yüce Allah’ın bizlere rahmet olarak sunduğu kainat zalimce harcanıp gelecek nesillere hasta ve yıpranmış bir dünya miras olarak bırakılmaktadır. Çok kazanmak hırsıyla sağlıksız ve kirli ortamlarda üretilen gıda bile tek başına bir terörden daha tahrip edici değil midir? Bütün bunların sorumlusu insanlar değil mi? Peki bu zulümler karşılıksız mı kalacak. Elbette hayır.Cezası hem bu dünyada ve hem de ahirette acı olarak tattırılacaktır. Kur’an-ı Kerim bu ayetiyle teknolojik çağdaki maddi kirlenmeye ve manevi  çöküşe  ne kadar güzel işaret etmiştir.

Sosyal dayanışma ve adaleti canlandıran en önemli müesseselerden biri zekattır. Zekat yılda bir defa hesaplanır ve kazanılan malı temizlemek gayesiyle ödenir. Kur’an-ı  Kerim’de zekat şu kelimelerle anlatılır: Sadakat (Tevbe, 9/60), Nasip (Nahl 16/56) infak (Bakara,2/267)  Bütün bu kelimelere ve özellikle de “Hakk” (Zariyat, 51/19) kelimesine dikkat ettiğimizde zekatın zengin  üzerinde fakirin bir  alacağı (hakkı) olduğuna işaret edildiğini görürüz.

Zekatın verileceği  bütün unsurların (Tevbe 9/60) kişi, şahıs endeksli olduğu dikkat çeker. Şöyle düşünelim: Bir zengin kendi alın terinden hiçbir zorlama olmadan, fakire, yoksula, borçluya, yolda kalmışa ve ayette belirtilen diğer sınıflara gelirinden pay ayırıyor. Sen, bu kazançta şu miktarda benimle ortaksın diyor. Bunun sağlayacağı manevi ve sosyal dayanışmayı düşünelim. Kainattaki sosyal denge ve adaleti tevzi eden bir şuur oluşumunda, bunun rolü çoktur.

Allah (c.c.) kainatı ve içindeki nimetleri insanlar aralarında adilce paylaşsınlar diye yaratmıştır. Herkes  çalışması  karşılığında ondan istifade edecektir. Bunun için emek sarf edecektir ve herkes emeği kadar ürün devşirecektir.

İnsan sadece çalışmasının karşılığını almak için değil, kainattaki görevini yerine getirmek için de çalışmak zorundadır. Aksi takdirde kainattaki denge bozulur, adalet tevzi edilemez, sosyal dayanışmayı sağlayacak merdivenin basamakları kırılır. Her türlü iş dağılımı ve yetki bu dayanışmayı sağlayan birer görev gibi kabul  edilmelidir.  

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

“Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardı.”[668]

Ayrıca şu ayetlere bakılabilir:

Rûm 30/41; Zâriyât 51/19; Meâric, 70/25; Tevbe 9/60; Necm 53/24; Mâide, 5/2; Rahman, 55/60; Al-i İmran, 3/113.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Mutlaka herkesin yapabileceği bir iyilik vardır.

وعن أبى موسى رضى اللّه عنه قالَ رَسُولُ اللّهِ : عَلىَ كُلِّ مُسْلِمٍ صَدَقَةٌ، قِيلَ أرَأيْتَ إنْ لَمْ يَجِدْ؟ قالَ: يَعْمَلُ بِيَدَيْهِ فَيَنْفَعُ نَفْسَهُ وَيَتَصَدَّقُ. قالَ: أرَأيْتَ إنْ لَمْ يَسْتَطِعْ؟ قالَ يُعِينُ ذاَ الحاَجِةِ الْمَلْهُوفَ. قالَ: أرَأيْتَ إنْ لَمْ يَسْتَطِعْ؟ قالَ: يَأْمُرُ بِالْمَعْرُوفِ أوْ الْخَيْرِ. قالَ: أرَأيْتَ إنْ لَمْ يَفْعَلْ؟ قالَ: يُمْسِكُ عَنِ الشَّرِّ فَإنَّهَا صَدَقَةٌ.

Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Her Müslümanın sadaka vermesi gerekir" buyurdu. Kendisine: "Ya bulamayan olursa?" diye soruldu. "Eliyle, çalışır, hem şahsı için harcar, hem de tasadduk eder" cevabını verdi. "Ya çalışacak gücü yoksa?" diye soruldu "Bu durumda, sıkışmış bir ihtiyaç sâhibine yardım eder" dedi. "Buna da gücü yetmezse?" dendi. "Ma'rufu veya hayrı emreder" dedi. "Bunu da yapmazsa?" diye tekrar sorulunca: "Kendini başkasına kötülük yapmaktan alıkor. Zîra bu da bir sadakadır" buyurdu.[669]

İyilik yapana en azından dua etmek, memnuniyeti izhar etmek dayanışmayı güçlendirir.

وعَنْ جابِرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قالَ قالَ رَسولُ اللّهِ : مَنْ أُعْطِىَ عَطَاءً فَلْيَجْزِ بِهِ إنْ وَجَدَ، فَإنْ لَمْ يَجِدْ فَلْيُثْنِ بِهِ، فَإنَّ مَنْ أثْنَى بِهِ فَقَدْ شَكَرَهُ، وَمَنْ كَتَمَهُ فَقَدْ كَفَرَهُ

Hz.Câbir (radıyalahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Kim bir ihsana mazhar olursa, bulduğu takdirde karşılığını  hemen versin, bulamazsa, verene senâda bulunsun. Zira onu övmekle, teşekkürünü yerine getirmiş olur. Ketmeden (karşılık vermeyen) nankörlük etmiş olur" dedi."[670]

İnsanın güzel ahlakıyla topluma örneklik teşkil etmesi, yerine göre cemiyete yapılabilecek en büyük iyiliktir.

وعَنْ النَوَّاسِ بْنِ سَمْعاَنَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: سَأَلْتُ رَسوُلَ اللَّهِ  عَنِ الِبرِّ وَالإثْمِ فقَالَ: البِرُّ حُسْنُ الخُلُقِ، وَالإثْمُ: مَا حَاكَ في صَدْرِكَ وَكَرِهْتَ أنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ النَّاسُ.

(حاكَ): أى تردَّد في الصَّدْر .

Nevvâs İbnu Sem'an (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a iyilik (birr) ve günah hakkında sordum. Bana şu cevabı verdi: "İyilik (birr), güzel ahlâktır. Günah da içini rahatsız eden ve başkasının muttali olmasından korktuğun  şeydir."[671]

Bazen affedicilik yapılabilecek en büyük iyiliktir. Cemiyet fertleri arasında dayanışmayı sağlayan  ve hastalıkları gideren bir neşterdir.

قالَ رَسُولُ اللّهِ: أدِّ اْلاَماَنةَ إلىَ مَنْ ائْتَمَنَكَ، وَلآ تَخُنْ مَنْ خَانَكَ

Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in şu sözünü rivayet etmiştir: "Sana emanet bırakanın emânetini geri ver. Sana ihânet edene ihânet etme"[672]

İyilik herkesi kuşatmalıdır. En yakından uzağa doğru daire genişletilmelidir.

وعن بهز بن حكيم عن أبيه عن جده معاوية بن حيدة القشيرى رضى اللّه عنه قال:قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ مَنْ أبَرُّ؟ قالَ أُمَّكَ. قُلْتُ ثُمَّ مَنْ؟ قالَ أُمَّكَ. قُلْتُ ثُمَّ مَنْ؟ قَالَ أمَّكَ. قُلْتُ ثُمَّ مَنْ؟ قالَ أباَكَ ثُمّ الْاَقْرَبَ فَالاَقْرَبَ.

Behz İbnu Hakîm babası tarikiyle dedesi Mu'aviye İbnu Hayde el-Kuşeyrî (radıyallahu anh)'den naklediyor. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e: "Ey Allah'ın Resûlü, kime iyilik yapayım? diye sordum. Bana: "Annene" diye cevap verdi. "Sonra kime?" diye tekrar ettim. "Annene" dedi. "Sonra kime?" dedim. "Annene" dedi. "Sonra kime?" dedim, bu dördüncüde "Babana, sonra da tedrici yakınlarına" diye cevap verdi."[673]

عن سَهْلِ بنِ سعْدٍ رضى اللّه عنه قالَ رَسُولُ اللّهِ:أنَا وَكاَفِلُ اليَتِيمِ فِي الْجَنَّةِ هَكَذَا، وَأشَارَ بِالسَّبَابَةِ وَالوُسْطَى، وَفَرَّجَ بَيْنَهُمَا

Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Ben ve yetime bakan kimse cennette şöyleyiz" Orta parmağı ile baş parmağını yan yana getirip aralarını açıp kapayarak işaret eti."[674]

عن صفوانَ بن سليم رضى اللّه عنه قالَ رَسُولُ اللّهِ: السَّاعِى عَلى الاَرْمَلَةِ وَالْمِسْكِينِ كَالْمُجاَهِدِِ فِي سَبِيلِ اللّهِ، أوْ كَالَّذِى يَصُومُ النَّهارَ وَيَقُومُ اللَّيْلَ.

Safvân İbnu Süleym (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Dul ve kimsesizler için çalışan, Allah yolunda cihad eden veya gündüzleri oruç tutup geceleri de ibadet eden kimse gibidir"[675]

İyilik, merhamet ve rahmet kainattaki her canlıyı kapsamalıdır. İnsanlara iyilik yapıp da kendileri korumaktan aciz olan hayvanlara acımasız olan adalet terazisini bozar.

وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال:قالَ رسولُ اللّه: جَعَلَ اللّهُ الرَّحْمَةَ مِائَةَ جُزْءٍ فَأمْسَكَ عِنْدَهُ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ وَأنْزَلَ فِي الاَرْضِ جُزْءاً وَاحِداً. فَمِنْ ذلِكَ الجُزْءِ تَتَرَاحَمُ الْخَلاََئِقُ حَتَّى تَرْفَعَ الدَّابَّةُ حَافِرَهَا عَنْ وَلَدِهَا خَشْيَةَ أنْ تُصِيبَهُ

Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhisselâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah rahmeti yüz parçaya böldü. Bundan doksandokuz parçayı kendine ayırdı. Yer yüzüne geri kalan bir cüzü indirdi. (Bunu da -cin, insan ve hayvan- mahlûkâtı arasında taksim etti.) Bu tek cüz(den nasibine düşen pay sebebiyledir ki mahlûkat birbirlerine karşı merhametli davranır. At, (hayvan) yavrusuna basmamak endişesiyle ayağını bu sayede kaldırır."[676]

عن عَائِشَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْها قَالَت:قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: الرَّحِمُ مُعَلَّقَةٌ بِالْعَرْشِ. تَقُولُ: مَنْ وَصَلَنِي وَصَلَهُ اللّهُ. وَمَنْ قَطَعَنِى قَطَعَهُ اللّه.

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Rahim Arş'a asılıdır, der ki: "Kim beni sıla ederse Allah da ona sıla etsin. Kim benden koparsa Allah da ondan kopsun."[677]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Şirvani, (Ter. Kemal KUŞCU),

İslamda Siyasi Düşünce ve İdare (İrfan 1965);

Karaman, Prof. Dr. Hayrettin, Günün Meseleleri,

Diyanet İslam Ansiklopedisi, Adalet Maddesi, 1, 341-344; Adl. Maddesi, 1, 387-388;

İzzüddin Belik, Minhacü’s-Salihin, (Daru’l-Fikr),

Askalani, İbn Hacer, el Metalibü’l-Aliye, 3, 5; 2, 365 - 372;

Beşer Faruk, İslamda Sosyal Güvenlik, (DİB. Y. 1987);

Yahya ez-Zemmar, Tasfiyetü’l-Kulub, 399-407;

ed-Dımyati, el-Metcerü’r-Rabih, (Sakafe, Beyrut) 339-366;

Kutub, Prof. Dr. Seyyid, İslamda Sosyal Adalet.

 

 

LIX-  İSLÂM’DA SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA

Dr. Muhlis AKAR

A-             I- Konunun Plânı

A. Dayanışma ve Yardımlaşma Kavramları

B. İslâm’ın Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmaya Verdiği Önem (Ayet Ve Hadislerle İzahı)

C. Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşmayı Sağlayan Müesseseler

1-Namaz, Ramazan ve oruç

2-Zekat ve sadaka ( fıtır sadakası, fidye ve kefaretler vb…)

3-Hac

4-Kurban

5-Vakıf müessesesi

6-Ve diğerleri…

D. Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşmayı Engelleyen Unsurlar:

1-Adam öldürmek ve Kan davası gütmek

         2-Haset etmek

         3-İsraf, lüks ve gösteriş tüketiminde bulunmak, cimrilik etmek

         4-Yalan ve iftira

5-Gıybet ve Kötü zanda bulunmak

         6-Fuhuş ve zina

         7-Hırsızlık ve gasp

         8-İhtikar ve karaborsacılık

         9-İçki ve kumar

10-Rüşvet, faiz  vb.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya yardımlaşma ve dayanışma kavramlarının açıklaması yapılarak başlanabilir. Devamında İslâm’ın sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya verdiği önem âyet ve hadislerle izah edilir. Daha sonra sosyal dayanışma ve yardımlaşmayı sağlayan unsurlar veya müesseseler anlatılır ve bunların yardımlaşma ve dayanışmaya maddî ve manevî olarak ne tür katkılar sağlayacağından söz edilir. Bu arada sosyal dayanışma ve yardımlaşmayı engelleyen unsurlar anlatılarak bu tür negatif tavır ve davranışlardan sakınılması gerektiği vurgulanır. Vaazın sonunda konunun genel bir değerlendirmesi yapılır, bazı tarihi veya güncel örnekler verilir, sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya teşvik edici sonuç cümleleriyle vaaza son verilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Dayanışma ya da yardımlaşmak, toplum fertlerinin, kişilerin ortak çıkarlarının sağlanması, bütünlüğün korunması için karşılıklı olarak  birbirlerine bağlılık göstermeleri, birbirlerine dayanıp çeşitli alanlarda yardımlaşarak birbirini tamamlamalarıdır. Sosyal dayanışma, çalışma güç ve kudretinde olmayan ya da çalışmakla ihtiyaçlarını tamamen karşılayamayan fakir ve yetimlerin, muhtaç ve düşkünlerin temel ihtiyaçlarının toplum tarafından karşılanmasıdır. Kısaca sosyal dayanışma; toplumdaki her bir ferdin, kendi üzerinde topluma karşı yerine getirilmesi gerekli olan bir takım görev ve sorumluluklarının olduğunu bilmesi, hissetmesi ve bu uğurda üzerine düşen görevi yapması demektir. Çünkü bu konudaki ihmal ve kusurlar cemiyet binasının çöküşüyle sonuçlanır ki, bundan o toplumun bütün fertleri zarar görürler.

İbadet müesseselerimiz sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı sağlayan en en güzel unsurlardır; namaz, ramazan ayı ve orucu, zekat, sadaka ( Fıtır sadakası, fidye ve kefaretler), hac, kurban,vb..

Bu konudaki bir çok âyet ve hadisle birlikte Hz. Peygamberin fiili örnekliği, Müslümanlarda kesintisiz hayır işleme bilincini ve dayanışma anlayışını geliştirmiş ve bunun bir sonucu olarak da vakıflar ortaya çıkmıştır. Bizzat Hz. Peygamber kendileri, Medine-i Münevvere’de yedi parça mülkünü vakfettiği gibi sahabe-i kiram’ın ileri gelenleri de bir çok vakıf bırakmışlardır. Öyle ki bu anlayış, Müslümanlar arasında "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan; malın en hayırlısı, Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın en hayırlısı da insanların en çok ihtiyaç duydukları şeyleri karşılayandır" şeklinde bir ilkenin yerleşmesini sağlamıştır.

Dini kavramlarımızdan biri olan ‘Sadaka-i câriye’ de sürekli sevap kazandıran sadaka anlamına gelir. Bir hadiste sürekli sevap kaynağı olan ameller şöyle belirlenir: "Ademoğlu öldüğü zaman, amel defteri kapanır. Üç kimse bundan müstesnadır. Kesintisiz sadaka (sadaka-i câriye) meydana getirenler, topluma yararlı bir ilim (talebe/eser)bırakanlar ve kendisine hayır dua eden hayırlı çocuk yetiştirenler" [678] Hadiste geçen "sadaka-i câriye" nin, vakfı da kapsamına aldığında şüphe yoktur. Dolayısıyla, hadiste anılan sadaka-i câriye; yol, köprü, çeşme, mescid, yoksullar için aş evi, hastane ve okul gibi hayır yerlerini kapsamına alır. İnsanlar bu gibi yerlerden yararlandığı sürece, bunları yaptıranlar, yapılmasına sebep olanlar, yol gösterenler ve destek olanlar, gerek sağlıklarında ve gerekse vefatlarından sonra sevap kazanmaya devam ederler.

Böylece İslam medeniyetinin adeta simgelerinden biri olan vakıflar, Hz. Peygamber döneminden itibaren tarih boyunca İslam toplumlarında sosyal yapıyı sağlamlaştırmada, devletin yetişemediği alanlarda sosyal dengeyi sağlamada ve yaraları sarmada etkin bir rol üstlenmişlerdir. Bunun bir sonucu olarak, fakir ve kimsesizlerin yiyecek, giyecek ve barınaklarının temin edilmesi, imkanı bulunmayan hastaların tedavisi, ilmin yaygınlaştırılması, fakir öğrencilerin desteklenmesi, hayvanların ve çevrenin  korunması, ibadethanelerin ve toplumun ihtiyacı olan bir çok  tesisin yapılması, bakım ve onarımı gibi toplum yararına olarak nitelendirilebilecek hemen hemen her alanda büyük hizmetler görmüşlerdir.

 İslâm dini bu konuya o kadar önem vermiştir ki, kefaretleri bile sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın sağlanması için değerlendirmiştir. Keffaretlerle, bir yandan  içinde bulunduğu durum sebebiyle psikolojik eziklik içinde kıvranan Müslüman’a hatalarını telafi imkanı verilirken; diğer taraftan ödediği meblağla hem günahlarından arındırılması hem de bu arada toplumun fakir kesimlerine gelir transferinin yapılması sağlanmış olmaktadır.

Kısaca İslâm, mü’minler arasında dayanışmanın oluşmasına ve sürdürülmesine büyük önem vermiş, dayanışmayı sağlayacak ilkeler, vasıtalar ve müesseseler koymuş, yardımlaşma ve dayanışmayı engelleyen her türlü negatif/olumsuz davranışları yasaklamıştır. Bu nedenle iyilik ve hayırda yarışmak, Allah yolunda harcamada bulunmak ve toplumdaki kimsesiz, fakir ve düşkünlere yardım elini uzatmak, Kur’ân-ı Kerim’in en çok üzerinde durduğu ve teşvik ettiği hususlardandır. Bir çok âyet ve hadis, kalıcı olanın, bu tür dayanışma ve yardımlaşmalar olduğunu bildirmektedir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

Kur'ân-ı kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ

" Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir."[679]

Bazı ayetlerde de “Hayırda yarışın”[680] tavsiyesi yapılmaktadır.

"وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِإِذْنِ اللَّهِ ذَلِكَ هُو الْفَضْلُ الْكَبِيرُ"

“Onlardan Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur.’ [681] mealindeki âyet-i kerime ise hayır yarışına katılan Müslümanların ne kadar büyük bir ilahi lütuf elde etmiş olacaklarını haber vermektedir

Böylece İslâm dini  insanların hayırlarda  ve meşru işlerde yarışıp yardımlaşmalarını istemiş, günah ve düşmanlık üzere dayanışma ve yardımlaşma içerisinde olmalarını ise yasaklamıştır. Yüce Allah Mâide sûresinde bu konuda şöyle buyuruyor:

وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُواْ عَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

“İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.[682]

Dayanışma ve yardımlaşmaya kişinin yakınlarından başlaması gerekir. Böylelikle sosyal birlik ve bütünlüğün fertlerin kendilerinden, ailelerinden, en yakın çevrelerinden, komşularından ve akrabalarından başlayarak çevreye doğru yaygınlaştırılması sağlanmış olur.  Çünkü kendi yakınlarının ve komşusunun halini bilmeyen ve onlarla ilgilenmeyen bir Müslüman’ın, uzaktakilerle ilgilenmesi çoğu kere lafta kalır.  Nisâ sûresinde ise bu konuda şöyle buyrulmaktadır:

" وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا الَّذِينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَيَكْتُمُونَ مَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا"

“Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez. Bunlar cimrilik eden, insanlara da cimriliği emreden ve Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimeti gizleyen kimselerdir. Biz de o nankörlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” [683]

Yine Nahl sûresinde de yüce Allah soysal dayanışma, yardımlaşma ve sosyal düzeni sağlayacak üç temel görevi emrederken; bunları ihlal edecek ve ortadan kaldıracak davranışları da yasaklamaktadır:

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ. وَأَوْفُواْ بِعَهْدِ اللّهِ إِذَا عَاهَدتُّمْ وَلاَ تَنقُضُواْ الأَيْمَانَ  بَعْدَ تَوْكِيدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّهَ عَلَيْكُمْ كَفِيلاً إِنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ

 “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. Antlaşma yaptığınız zaman, Allah’a karşı verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılarak pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı bilir.”[684]

Şu ayetler de soysal yardımlaşma ve dayanışmayı teşvik etmektedirler:

يَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلْ مَا أَنفَقْتُم مِّنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا تَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ

“Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Hayır olarak ne harcarsanız o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir.” [685]

وَمَا تَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللّهُ وَتَزَوَّدُواْ فَإِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوَى وَاتَّقُونِ يَا أُوْلِي الأَلْبَابِ

Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. (Ahiret için) azık toplayın. Kuşkusuz, azığın en hayırlısı takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma)dır. Ey akıl sahipleri, bana karşı gelmekten sakının.[686]

"فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ"

Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükafatını görecektir.”[687]

إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ

“Şüphesiz biz, ölüleri mutlaka diriltiriz. Onların yaptıklarını ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) bir bir kaydetmişizdir.”[688]

وَأَنْفِقُوا مِنْ مَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلَا أَخَّرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُن مِّنَ الصَّالِحِينَ وَلَن يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْسًا إِذَا جَاء أَجَلُهَا وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

“Herhangi birinize ölüm gelip de, “Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!” demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın. Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimseyi asla ertelemez. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” [689]

Ayrıca haşr sûresinin 9. ayetinde de soysa yardımlaşma ve dayanışmada en güzel örneği sergilemiş, hatta bunun da ötesinde Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacir kardeşleri için diğergamlık yapmış olan Medine’li Müslümanlar (Ensar) övülmekte ve bunların davranışları Müslümanlara örnek gösterilmektedir:

  وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُون فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِّمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

 Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”[690]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Şüphesiz, dinimizde Allah’a imandan insanlara kötülük yapmamaya kadar uzanan binlerce hayır ve iyilik yolu bulunmaktadır ki, bunların her biri aynı zamanda soysal yardımlaşma ve dayanışma vasıtalarıdır. Meselâ Allah’a iman, İş yapana yardım etmek, işini beceremeyenin işini yapmak, çalışıp kazanmak, ürettiğinden hem kendisi ve ailesini faydalandırmak hem de başkalarına vermek, insanlara sıkıntı ve eziyet veren maddeleri yollardan kaldırmak, çevreye karşı duyarlı olmak, insanlar arasında adâletle hüküm vermek, dargınları barıştırmak, güzel söz söylemek, iyilikleri emredip, kötülüklerden sakındırmak, insanlara  olduğu gibi diğer canlı varlıklara da şefkat ve merhamet göstermek, eliyle ve dilliyle insanlara zarar vermemek ve insanlara maddi ve manevi yönden faydalı olmak vb..

Sevgili peygamberimiz bu hususu değişik hadislerinde ifade etmektedirler. Bunlardan bazıları şunlardır:

« عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ صدقةٌ » قال : أَرَأَيْتَ إِنْ لَمْ يَجدْ ؟ قالَ : « يَعْمَل بِيَدَيْهِ فَينْفَعُ نَفْسَه وَيَتَصدَّقُ » : قَال : أَرَأَيْتَ إِنْ لَمْ يسْتطِعْ ؟ قال : يُعِينُ ذَا الْحَاجَةِ الْملْهُوفَ » قالَ : أَرأَيْتَ إِنْ لَمْ يسْتَطِعْ قالَ : « يَأْمُرُ بِالمَعْرُوفِ أَوِ الْخَيْرِ » قالَ : أَرأَيْتَ إِنْ لَمْ يفْعلْ؟  قالْ : «يُمْسِكُ عَنِ الشَّرِّ فَإِنَّهَا صدَقةٌ » متفقٌ عليه

“Ebû Mûsâ (el-Eş’arî) (ra) den rivayet edildiğine göre Nebi (sav) (bir keresinde) “Sadaka vermek her müslümanın görevidir” buyurdu.

Sadaka verecek bir şey bulamazsa? dediler.

“Amelelik yapar, hem kendisine faydalı olur, hem de tasadduk eder” buyurdu.

Buna gücü yetmez (veya iş bulamaz) ise? dediler.

“Darda kalana, ihtiyaç sahibine yardım eder” buyurdu.

Buna da gücü yetmezse? dediler.

“İyilik yapmayı tavsiye eder” buyurdu.

Bunu da yapamazsa? dediler.

“Kötülük yapmaktan uzak durur. Bu da onun için sadakadır”[691] buyurdu.

عن أَبِي هريرة رضي اللَّه عنه قال : قال رسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: « كُلُّ سُلاَمَى مِنَ النَّاسِ علَيْهِ صدَقةٌ كُلَّ يَوْمٍ تَطْلُعُ فيه الشَّمْسُ : تَعْدِلُ بَيْنَ الإثْنَيْنِ صدَقَةٌ ، وتُعِينُ الرَّجُلَ فِي دَابَّتِهِ ، فَتَحْمِلُهُ عَلَيْهَا ، أوْ ترْفَعُ لَهُ عَلَيْهَا متَاعَهُ صَدَقةٌ ، وَالكَلِمَةُ الطَّيِّبةُ صَدَقةٌ، وَبِكُلِّ خَطْوَةٍ تَمْشِيهاَ إلىَ الصَّلاَةِ صَدقَةٌ ، وَتُميطُ الأذَى عَنْ الطَّرِيقِ صَدَقةٌ »

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: “İnsanların her bir eklemi için her gün bir sadaka gerekir. İki kişi arasında adâletle hükmetmen sadakadır. Bineğine binmek isteyene yardım ederek bindirmen yahut yükünü bineğine yüklemen sadakadır. Güzel söz sadakadır. Namaz için mescide giderken attığın her adım bir sadakadır. Gelip geçenlere eziyet veren şeyleri yoldan gidermen de sadakadır. ”[692]

«اَلْمُسْلِمُ أَخُــو الْمُسْلِمِ لاَ  يَظْلِمُهُ ولاَ يُسْلِمُهُ . ومَنْ كَانَ فِي حاَجَةِ أَخِيهِ كانَ اللَّهُ فِي حاَجَتِهِ، وَمَنْ فَرَّجَ عنْ مُسلمٍ كُرْبةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهاَ كُرْبةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ القِياَمَةِ ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِماً سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِياَمَةِ »

“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez. Din kardeşinin ihtiyacını karşılayanın, Allah da ihtiyacını karşılar. Müslümandan bir sıkıntıyı giderenin Allah da kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Bir müslümanın ayıbını örtenin, Allah da kıyamet gününde ayıplarını örter. ” [693]

 وعن أَبي هريرة رضي اللَّه عنهُ ، عن النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُؤْمِنٍ كُرْبةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيا ، نَفَّسَ اللَّهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيامَةِ ، وَمَنْ يَسَّرَ عَلىَ مُعْسِرٍ يَسَّرَ اللَّهُ عَليْهِ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرةِ ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِماً سَترَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْياَ وَالآخِرَةِ ، وَاللَّهُ فِي عَوْنِ العَبْدِ ماَ كانَ العَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ ، وَمَنْ سَلَكَ طَرِيقاً يَلْتَمِسُ فِيهِ عِلْماً سَهَّلَ اللَّهُ لَهُ بِهِ طَرِيقاً إلىَ الجَنَّةِ . وَماَ اجْتَمَعَ قَوْمٌ فِي بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِ اللَّهِ تَعالَى ، يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ ، وَيَتَداَرَسُونَهُ بَيْنَهُمْ إلاَّ نَزَلَتْ عَلَيْهِمُ السَّكِينَةُ ، وَغَشِيَتْهُمُ الرَّحْمَةُ ، وَحَفَّتْهُمُ المَلائِكَةُ ، وَذَكَرَهُمُ اللَّهُ فِيمَنْ عِنْدَهُ . وَمنْ بَطَّأَ بِهِ عَمَلُهُ لَمْ يُسْرِعْ بِهِ نَسَبُهُ »

Bir kimse, bir mü’minden dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da kıyamet gününde o mü’minin sıkıntılarından birini giderir. Bir kimse darda kalana kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve âhirette kolaylık gösterir. Bir kimse, bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve âhiretteki ayıplarını örter. Mü’min kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da o kulun yardımındadır. Bir kimse ilim elde etmek için bir yola girerse, Allah da ona cennetin yolunu kolaylaştırır. Bir cemaat, Allah Teâlâ’nın evlerinden bir evde toplanıp Allah’ın kitabını okur ve onu aralarında müzakere eder, anlayıp kavramaya çalışırlarsa, üzerlerine sekinet iner ve kendilerini rahmet kaplar. Melekler onları kuşatırlar, Allah Teâlâ da onları kendi nezdinde bulunanların arasında anar. Amelinin kendisini geride bıraktığı kişiyi, nesebi öne geçirmez. ”[694]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1. Mehmet ŞEKER, İslâm’da Sosyal Dayanışma Müesseseleri, Diyanet İşleri Bşk Yay;

2. Muhammed Ebu Zehra, İslâm’da Sosyal Dayanışma, YağmurYay.

3. Mustafa ÇAĞRICI, D.İ.A. “Hayır”  Mad, , XVII/46.

4. Kerim BULADI, Kur’anda Sosyal Dayanışma, Kayıhan Yay.

 

 

LX- İSLAM’DA TEVEKKÜL

N. Sabri AKIN

A-              I- Konunun Plânı

A-Tevekkülün mahiyeti

B-İslam’ın tevekkül ve kadere bakışı

C-Kur’an’da tevekkül

D-Hadislerde tevekkül

E-Tevekkülün faydaları

F-Tembelliğin zararları

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya tevekkül kavramı açıklanarak başlanır. Sonra ilgili ayet ve hadisler ışığında tevekkülün dinimizdeki yeri ve önemi açıklanır. Daha sonra tevekkül ile kader konusu mukayeseli olarak Hz. Peygamber’in ve sahabenin hayatından örnekler verilerek canlı bir tablo halinde anlatılır. Tembellik ve kader konusunu yanlış anlamanın sakıncaları ile tevekkülün yararları hadislerden misaller verilerek açıklanır. Kaza ve kader konusu cemaatin anlayabileceği şekilde basit misallerle anlatılır. Sohbetin sonunda özet bilgi verilerek kısa bir dua ile vaaz tamamlanır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Tevekkül, hedefe ulaşmak için gerekli olan maddi ve manevi sebeplerin hepsine başvurduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra Allah’a dayanıp güvenmek ve ondan ötesini Allah'a bırakmak demektir.

Tevekkül, Müslümanların kadere olan inançlarının tabii bir sonucudur. Tevekkül eden kişi Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş kişidir. Tevekkül etmek, tembellik ve miskinlik olmadığı gibi, çalışma ve ilerlemeye engel de değildir. Tevekkül, çalışıp, çabalamak, çalışıp çabalarken Allah'ın bizimle beraber olduğunu hatırdan çıkarmamak ve sonucu Allah'a bırakmaktır.

Kısaca tevekkül, kul olarak bize düşeni yaptıktan sonra sonucu Allah Teâlâ'ya havale etmektir. Kader ise, bizim yaptıklarımızı Cenab-ı Hakk'ın önceden bilip takdir buyurması ve zamanı gelince de, olayın Allah'ın takdirine uygun olarak meydana gelmesidir.

Tevekkül, insanın her işinde Allah'a güvenmesi ve O'na dayanmasıdır. Bu inanç insana güç ve kuvvet verir.

Tevekkül gibi kader de pek çoğumuzun yanlış anladığı konulardan birisidir.   Kader, Allah'ın ezelden ebede kadar meydana gelecek olayların zamanını, yerini ve niteliklerini önceden bilmesi ve takdir etmesidir.

Allah Teâlâ insanları yaratmış, onlara diğer yaratıklardan farklı olarak akıl, irade ve güç vermiştir. İnsan akıl ve iradesi ile iyi olanı seçecek, kötü olandan sakınacaktır. İnsanın bu iyiyi seçme ve kötüden sakınma gücüne "irade-i cüz'iyye'' denir. Bu gücü kullanarak, iyi, kötü, faydalı ve zararlı olandan hangisini seçersek Allah da onu isteğimize uygun olarak yaratır. Seçtiğimiz şey iyi ise sevap kazanırız, kötü ise günah işlemiş oluruz. Ancak, irademizin dışında meydana gelen olaylardan sorumlu olmayız. Dolayısıyla, müslüman irade-i cüziyyesini kullanarak kendisine düşeni yaptıktan sonra sonucu Allah’a havale edecektir.

D-             IV-.Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“(Ey Muhammed) Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever”[695]

وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى

“İnsan için ancak çalıştığı vardır”[696]

Konu ile ilgili başvurulabilecek diğer ayetler:

Ankebut, 29/58-59; İbrahim, 14/12;  Âl-i İmrân, 3/122, 159, 160; Nisâ, 4/81; Enfâl, 8/2, 49, 60, 61; Hûd, 11/88, 123; Furkân, 25/58; Suarâ, 26/217; Neml, 27/78,79; Ahzâb, 33/3, 48; Mâide, 5/11, 23; İbrahim, 14/11, 12; Talak, 65/2, 3; Tevbe, 9/51; Yûnus, 10/71, 84, 85, 86; Yusuf, 12/67; Mülk, 67/29.

E-              V-.Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عنْ عمرَ رضي اللَّهُ عنه قال : سمعْتُ رَسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ: « لَوْ أنَّكُمْ تَتَوَكَّلونَ عَلى اللَّهِ حَقَّ تَوَكُّلِهِ لَرَزَقَكُمْ كَماَ يَرْزُقُ الطَّيْرَ ، تَغْدُو خِماَصاً وترُوحُ بِطَاناً»

Ömer İbnü’l–Hattâb radıyalluha anh’den rivayet edildiğine göre “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim” demiştir:

“Eğer siz Allah’a gereği gibi güvenseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları halde akşam dolu kursaklarla dönerler. ”[697]

" قالَ رَجلٌ: ياَ رَسولَ اللّهِ، أعْقِلُهاَ وَأتَوَكَّلُ أوْ أُطْلِقُهاَ وَأتَوَكَّلُ؟ قالَ: اِعْقِلْهَا وَتَوَكَّلْ".

Peygamber efendimizi ziyarete gelen Bedevî: "Deveyi bağlayıp ta mı yoksa salıverip de mi Allah'a tevekkül edeyim'' diye sorunca, Peygamber (s.a.v.) efndimiz: "Deveni bağla da öyle tevekkül et" buyurmuştur .[698]

"إذاَ سَمِعْتُمْ بِهِ بِأرْضٍ، فَلاَ تَقْدُموُا عَلَيْهِ. وَإذاَ وَقَعَ بِأرْضٍ وَأنْتُمْ بِهاَ، فَلاَ تَخْرُجُوا فِرَارًا مِنْهُ"

"Bir yerde veba olduğunu duyduğunuz vakit, o yere gitmeyin. Bu hastalık bir yerde çıkar, siz de orada bulunursanız, ondan kaçmak için o yerden ayrılmayınız"[699]

عَن أمِّ سَلَمَةَ "أنَّ الْنَّبيَّ صَلَّى اللَّهُ عَليْهِ وسَلَّم كَانَ إذا خرَجَ مِنْ بَيْتِهِ قَالَ: بِسْمِ اللَّهِ تَوَكَّلتُ عَلَى اللَّهِ الَّلهُمَّ إنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ أنْ نَزِلَّ أوْ نَضِلَّ أوْ نَظْلِمَ أوْ نُظْلَمَ أو نَجْهَلَ أو يُجْهَلَ عَلَيْنَا".

Ümmü Seleme (r.a) anlatıyor. Peygamberimiz (a.s.) evinden çıkarken şöyle dua ederdi. "Allah'ın ismine sığınıyor ve Allah'a tevekkül ediyorum. Allah'ım, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan kaymaktan ve kaydırılmış olmaktan haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlığa uğramaktan sana sığınırım"[700]

عَن ابْن عَبَّاسٍ رضي اللَّهُ عنهما قال : قال رسولُ اللَّه صلى اللَّه عليه وآله وسلم : « عُرِضَتْ عَليَّ الأمَمُ ، فَرَأيْتُ النَّبِيَّ وَمعَه الرُّهيْطُ والنَّبِيَّ ومَعهُ الرَّجُلُ وَالرَّجُلاَنِ ، وَالنَّبِيَّ وَليْسَ مَعهُ أحَدٌ إذْ رُفِعَ لِى سَوادٌ عَظِيمٌ فَظَنَنْتُ أَنَّهُمْ أُمَّتِي ، فَقِيلَ لِى: هَذَا مُوسىَ وَقَوْمُهُ وَلَكِنْ اُنْظُرْ إلىَ الأُفُقِ فَإذاَ سَوادٌ عَظِيمٌ فَقِيلَ لِى اُنْظُرْ إلىَ الأفُقِ الآخَرِ فَإذاَ سَوادٌ عَظِيمٌ فَقِيلَ لِي : هَذِهِ أُمَّتُكَ ، وَمَعَهُمْ سَبْعُونَ أَلْفاً يَدْخُلُونَ الْجَنَّة بِغَيْرِ حِسَابٍ وَلاَ عَذَابٍ » ثُمَّ نَهَضَ فَدَخَلَ مَنْزِلَهُ ، فَخَاضَ النَّاسُ فِي أُولَئِكَ الَّذِينَ يَدْخُلُونَ الْجنَّةَ بِغَيْرِ حِساَبٍ وَلاَ عَذَابٍ ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ : فَلَعَلَّهُمْ الَّذِينَ صَحِبُوا رسولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ ، وقَال بَعْضُهُم : فَلعَلَّهُمْ الَّذِينَ وُلِدُوا فِي الإسْلامِ ، فَلَمْ يُشْرِكُوا بِاللَّهِ شَيْئاً وَذَكَرُوا أشْياءَ فَخَرَجَ عَلَيْهمْ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَقَالَ: «مَا الَّذِي تَخُوضُونَ فِيهِ ؟ » فَأخْبَرُوهُ فَقَالَ : « هُمْ الَّذِينَ لا يَرْقُونَ، وَلا يَسْتَرْقُونَ ، وَلاَ يَتَطَيَّرُونَ ، وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ » فَقَامَ عُكَّاشَةُ بنُ مِحْصَنٍ فَقَالَ : اُدْعُ اللَّهَ أنْ يجْعَلَنِي مِنْهُمْ  فَقَالَ : « أنْتَ مِنْهُمْ » ثُمَّ قَامَ رَجُلٌ آخَرُ فَقَالَ : اُدْعُ اللَّهَ أنْ يَجْعَلَنِي مِنْهُمْ فقال : «سَبَقَكَ بِهَا عُكَّاشَةُ.

Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“(Geçmiş) ümmetler bana gösterildi. Peygamber gördüm, yanın–da üç-beş kişilik küçük bir grup vardı. Peygamber gördüm, yanında bir iki kişi bulunuyordu. Ve peygamber gördüm, yanında kimsecikler yoktu. Bu arada önüme büyük bir kalabalık çıktı. Kendi ümmetim sandım. Bana ‘Bunlar Mûsâ’nın ümmetidir, sen ufka bak!’ dediler. Baktım; (çok) büyük bir karaltı. ‘İşte bunlar senin ümmetindir. İçlerinden hesapsız–azabsız cennete girecek yetmiş bin kişi vardır’ dediler. ”

(İbni Abbas diyor ki) Söz buraya gelince Peygamber aleyhisselâm kalkıp evine gitti. Oradaki sahâbîler bu hesapsız–azabsız cennete girecek yetmiş bin kişinin kimler olabileceği hakkında konuşmaya başladılar: Kimileri, “Bunlar peygamberin sohbetinde bulunanlar olmalıdır” derken, kimileri, “Bunlar İslâm geldikten sonra doğup, şirki tanımamış olanlardır” dediler. Daha başka birçok görüş ileri sürenler oldu.

Onlar bu meseleyi tartışırken Peygamber aleyhisselâm çıkageldi.

“Ne hakkında konuşuyorsunuz?” diye sordu.

Hesapsız–azabsız cennete gireceklerin kim oldukları hakkında konuşuyoruz, dediler.

Bunun üzerine Nebi sallallahu aleyhi ve sellem:

“Onlar büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rablerine güvenenlerdir” buyurdu.

Ukkâşe İbni Mihsan yerinden fırladı ve:

Beni de onlardan kılması için Allah’a dua et (Yâ Resûlallah)! dedi.

Peygamber aleyhisselâm da:

“Sen onlardansın!” buyurdu. Sonra bir başka kişi daha kalktı ve:

Beni de onlardan kılması için dua buyur, dedi.

Peygamber aleyhisselâm bu defa:

“Fırsatı değerlendirmekte Ukkâşe senden önce davrandı” buyurdu.[701]

عَنْ ابْن عبَّاس رضي اللَّه عنهما أَنَّ رسولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كاَنَ يَقُولُ : «اللَّهُم لَكَ أسْلَمْتُ وَبِكَ آمنْتُ ، وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ ، وَإلَيْكَ أنَبْتُ ، وَبِكَ خاَصَمْتُ . اللَّهمَّ أعُوذُ بِعِزَّتِكَ لاَ إلَهَ إلاَّ أنْتَ أنْ تُضِلَّنِي أنْتَ الْحيُّ الَّذِي لاَ تَمُوتُ ، وَالْجِنُّ وَالإِنْسُ يَمُوتُونَ»

Abdullah İbni Abbas radıyalluha anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle söylemeyi itiyat edinmişti:

“Allah’ım! Sana teslim oldum, ben sana inandım, sana dayandım. Yüzümü gönlümü sana çevirdim, senin yardımınla düşmanlara karşı mücâdele ettim.

Allah’ım! Beni saptırmandan yine sana, senin büyüklüğüne sığınırım, ki senden başka ilah yoktur–. Ölmeyecek diri yalnız sensin. Cinler ve insanlar ise, hep ölümlüdürler!”[702]

عن ابْنِ عَبَّاس رضي اللَّه عنهما قال : «حسْبُنَا اللَّهُ ونِعْمَ الْوكِيلُ قَالَهَا إبْراهِيمُ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حِينَ أُلْقِىَ فِي النَّارِ ، وَقالهَاَ مُحمَّدٌ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حيِنَ قَالُوا: «إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إيمَاناً وَقَالُوا : حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ »

Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

“Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” sözünü, ateşe atıldığında İbrahim aleyhisselâm söylemiştir. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de bu sözü “Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın çaresine bakınız!” dediklerinde söylemiştir. Nitekim bu haber müslümanların imanını arttırmıştı ve onlar hep birlikte “Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” demişlerdi.[703]

عن أبي عِمَارةَ الْبراءِ بْنِ عازِبٍ رضي اللَّه عنهما قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « يا فُلانُ إذَا أَويْتَ إِلَى فِرَاشِكَ فَقُل : اللَّهمَّ أسْلَمْتُ نفْسي إلَيْكَ ، وَوَجَّهْتُ وَجْهِي إِلَيْكَ ، وَفَوَّضْتُ أمْرِي إِلَيْكَ ، وَألْجَأْتُ ظَهْرِي إلَيْكَ . رَغْبَةً وَرَهْبةً إلَيْكَ ، لاَ مَلْجَأَ وَلاَ مَنْجىَ مِنْكَ إلاَّ إلَيْكَ ، آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذِي أنْزَلْتَ، وَبِنَبِيِّكَ الَّذيِ أرْسَلْتَ ، فَإِنَّكَ إنْ مُِتَّ مِنْ لَيْلَتِكَ مُِتَّ عَلَى الْفِطْرَةِ ، وإنْ أصْبَحْتَ أصَبْتَ خَيْراً »

Ebû Ümâre Berâ İbni Âzib radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

– “Ey falân! Yatağına yattığında şöyle dua et:

Allah’ım! Kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. İşimi sana ısmarladım, işimde sana güvendim. (Rızânı) isteyerek, (azâbından) korkarak sırtımı sana dayadım, sana sığındım. Sana karşı yine senden başka sığınak yoktur. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere inandım.

Eğer bu duayı yapıp yattığın gece ölürsen, iman üzere ölürsün, ölmez de sabaha çıkarsan hayra kavuşursun. ”[704]

عنْ أبي بَكْرٍ الصِّدِّيق رضي اللَّه عنه عبدِ اللَّه بنِ عُثْمانَ بنِ عامِرِ بنِ عُمَرَ ابن كعب بن سعد بْنِ تَيْمِ بْن مُرَّةَ بْنِ كَعْبِ بْن لُؤيِّ بْنِ غَالِب الْقُرَشِيِّ التَّيْمِيِّ رضي اللَّه عنه وهُو وأبُوهُ وَأُمُّهُ صَحابَةٌ ، رَضِي اللَّهُ عَنْهُمْ قال : نَظَرْتُ إلى أقْدَامِ المُشْرِكِينَ وَنَحْنُ فِي الْغَارِ وَهُمْ علَى رُؤُوسِناَ فَقُلْتُ : ياَ رَسولَ اللَّهِ لَوْ أَنَّ أحَدَهُمْ نَظرَ تَحْتَ قَدَمَيْهِ لَأبْصَرَنا فَقالَ: « مَا ظَنُّكَ ياَ أباَ بَكْرٍ بِاثْنَيْنِ اللَّهُ ثالثُِهُماَ »

Ebû Bekir es–Sıddîk, Abdullah İbni Osman İbni Âmir İbni Ömer İbni Kâ’b İbni Sa’d İbni Teym İbni Mürre İbni Kâ’b İbni Lüey İbni Galib el–Kureşî et–Teymî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre –ki Allah kendilerinden razı olsun, kendisi, babası ve annesi sahâbîdir– o şöyle demiştir:

(Hicret yolculuğunda) biz Resûlullah ile mağaradayken, tepemizde dolaşıp duran müşriklerin ayaklarını gördüm ve:

Ey Allah’ın elçisi! Eğer şunlardan biri eğilip aşağıya bakacak olsa mutlaka bizi görür, dedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyor (ve haklarında neler düşünüyor)sun, Ebû Bekr?”[705]

عَنْ أُمِّ المُؤمِنِينَ أُمِّ سلَمَةَ رضي اللَّهُ عنها أن النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كانَ إذَا خَرجَ مِنْ بيْتِهِ قالَ : « بِسمِ اللَّهِ، تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ، اللَّهُمَّ إِنِّي أعُوذُ بِكَ أنْ أَضِلَّ أو أُضَلَّ ، أَوْ أَزِلَّ أوْ أُزلَّ أوْ أظْلِمَ أوْ أُظلَمَ ، أوْ أَجْهَلَ أو يُجْهَلَ عَلَيَّ ».

Ümmü Seleme radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem evinden çıkacağı zaman şöyle dua ederdi:

“Allah’ın adıyla çıkıyorum, Allah’a güveniyorum. Allah’ım sapmaktan, saptırılmaktan, kaymaktan kaydırılmaktan, haksızlık yapmaktan, haksızlığa uğramaktan, câhilce davranmaktan ve câhillerin davranışlarına muhatap olmaktan sana sığınırım. ”[706]

عنْ أنسٍ رضيَ اللَّهُ عنه قال : قال رَسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ قَالَ يَعْنِي إذاَ خَرَجَ مِنْ بيْتِهِ : بِسْم اللَّهِ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ ، ولاَ حَوْلَ ولاَ قُوَّةَ إلاَّ بِاللَّهِ ، يُقالُ لَهُ هُدِيتَ وَكُفِيتَ وَوُقِيتَ ، وَتَنَحَّى عَنْهُ الشَّيْطَانُ  فَيَقولُ :يَعْنِي الشَّيْطَانَ لِشَيْطانٍ آخَرَ : كَيْفَ لَكَ بِرَجُلٍ قَدْ هُدِيَ وَكُفِيَ وَوُقِىَ»؟

 

Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kim, evinden çıkarken:

“Allah’ın adıyla çıkıyor, Allah’a güveniyorum. Günahlardan korunmaya güç yetirmek ve taate kuvvet bulmak, ancak Allah’ın tevfik ve yardımıyladır” derse kendisine:

“Doğruya iletildin, ihtiyaçların karşılandı, düşmanlarından korundun, diye cevap verilir. Şeytan da kendisinden uzaklaşır. ”

Şeytan, diğer şeytana: Hidâyet edilmiş, ihtiyaçları karşılanmış ve korunmuş kişiye sen ne yapabilirsin ki? der. [707]

F-               VI-.Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Nevevi, Riyazu’s-Salihin, Terceme ve şerhi: Trc., M. Yaşar Kandemir ve diğerleri, Erkam Yay., İst.,I, 333-363;

Diyanet İslam İlmihali, 61; T.D.V. (İSAM) İLMİHAL, I, 137-140;

M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s- Sahabe, Trc., Ahmet Meylani, Divan Yay., İst., III/223-238;

Gazali, Kimya-i Saadet, Trc. Ali Arslan, Arslan Yay., İst.,s., 639-667;

TDV. İslam Ansiklopedisi, “Kaza” ve “Kader” maddeleri;

M. Yaşar Kandemir, Örnekleriyle İslam Ahlakı;

M. Kenan Çığman, Kaza-Kader, Hayır, Şer, rızık, Ecel ve Tevekkül;

Mustafa Utku, Rızık Anahtarı ve Tevekkül.

 

 

LXI-                   İSLÂM’IN EKONOMİK HAYATA GETİRDİĞİ

LXII-              TİCARİ VE AHLÂKİ PRENSİPLER

Dr. Muhlis AKAR

A-             I- Konunun Plânı

A. Giriş

B. İslâm’da Ticarete Verilen Önem

C. Ticarî Ve Ahlakî Prensipler

1-Müşteriyi Aldatmamak:

2-Yalan Yere Yemin Etmemek:

3-Hileli Ölçüp Tartmamak:

4-İhtikâr (Spekülasyon) Yapmamak:

5-Müşteriye İyi Davranmak:

6-Müşteri Kızıştırmamak (Neceş)

7-Malları Pazar Dışından Karşılayarak Üretici Ve Tüketicilere Zarar Vermemek:

8-Ticari İşlemleri Kayıt Altına Almak:

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Bu vaazda  İslam’ın ticarete verdiği önem vurgulanarak, İslâm’ın ekonomik hayata getirdiği ticarî ve ahlakî prensipler ana hatlarıyla anlatılacaktır. Konuyu işlerken ilgili ayet ve hadisler okunup açıklanacak ve aşağıda özet sunumda işlendiği şekilde konu ele alınıp değerlendirilecektir. Sonunda genel bir değerlendirme yapılıp, ulaşılan sonuçlar  cemaate maddeler halinde derli toplu bir şekilde sunulacaktır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İslam’da ibadetler yalnızca namazla, oruçla sınırlı değildir. Yüce Allah’ın hoşnut ve razı olduğu bütün söz, fiil ve davranışlar geniş anlamda ibadet kapsamındadır. Bu bağlamda, kişinin yoldan bir taşı kaldırması veya yoldaki bir çukuru onarması, yükünü sırtına alamayan birisine destek vermesi, araca binemeyen hasta, yaşlı ve özürlülere yardımcı olması ibadet olduğu gibi;[708] kazancını helâl yoldan elde etmesi, İslâmî prensiplere uygun olarak ticarî ve iktisadî davranışlarda bulunması, iş ve icraat yapması[709] da ibadettir. Kısaca hayatın bütün alanlarını geniş anlamda ibadet kapsamına alan İslam; ticareti de ibadet olarak değerlendirmiş; bunun gerçekleşmesi için ticari hayatta uyulması gerekli  ahlaki prensipler getirmiştir.

Şüphesiz  helâl ve meşrû bir ticaret yapabilmek için ticari prensipleri, diğer bir ifadeyle ticaret ahlâkını öğrenmek şarttır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

Bakara: 188, 198, /275, 282, 283 ;Nisâ: 29 Hacc:28; Nûr:37; Cuma:10-11; Müzzemmil:20; Fatır:12; Rûm: 46; Neml:40; Fâtır:5; Âl-i İmrân:77;En’âm:152; İsrâ:35; Mutaffifîn:1-7; Şuarâ:181-183; Hud: 84-95; Şuara:176-189; Rahmân:9; İsrâ:35; A’raf:185

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

1- Müşteriyi Aldatmamak:

Tacir, dürüstlüğü ve doğru sözlülüğü ile müşteriye güven vermelidir. Rasulullah (s.a.v.) doğru sözlü ve güvenilir tüccarı

"التاَّجِرُ الصَّدُوقُ الأَمِينُ، مَع النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهدَاءِ"

“Doğru sözlü ve güvenilir tüccar (ahirette) peygamberler, sıddîkler ve şehitlerle beraber bulunacaktır”[710] hadisiyle övmüştür.

Müşterinin gafletinden veya bilgisizliğinden faydalanıp, sağlam ve kullanılışlı olmayan bir malı ona satmak İslâm ahlakıyla bağdaşmaz. Nitekim bir gün peygamberimiz (s.a.v.) Pazarı dolaşırken tahıl satan birisinin yanına gelmiş, elini buğday yığınına daldırmış, altının ıslak olduğunu görünce sormuş: “Nedir bu?”. Satıcı: “Yağmur yağmıştı, ondan dolayı ıslandı” diye cevap verince; Rasulullah: “Niçin o ıslak tarafı halkın görebilmesi için üste getirmedin?” diye sert bir şekilde mukabelede bulunduktan sonra;

"مَنْ غَشَّناَ فَلَيْسَ مِناَّ"

“Bizi aldatan bizden değildir”[711]  buyurmuş ve;

وَلاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ بَاعَ مِنْ أَخِيهِ بَيْعاً، فِيهِ عَيْبٌ، إِلاَّ بَيَّنَهُ لَهُ

“Kusurlu bir malı, ayıbını söylemeden satmanın bir Müslüman’a  helâl olmayacağını”[712] kesin bir şekilde belirtmiştir.

2- Yalan Yere Yemin Etmemek:

Ticari maksatla veya başka maksatla yalan söylemek, yalan yere yemin etmek, Allah’ın yüce adını onun haram kıldığı hususlarda kullanmak, basit menfaatler için insanları “vallahi, billahi... vs.” diyerek, “Allah (ın adı) ile aldatmak”[713], daha sonra yaptıkları “yeminlerini az bir bedele satmak” büyük günahlardandır. “Kıyâmet gününde Yüce Allah bunlarla konuşmayacak, yüzlerine rahmet nazarıyla bakmayacak, onları temize çıkarmayacaktır. Ve onlar için çok acıklı bir azap olacaktır.[714]

Peygamberimiz bir hadislerinde;

" ثَلاثَةٌ لاَ يُكَلِّمُهُمُ اللهُ يَوْمَ القَياَمَةِ، وَلاَ يَنْظُرُ إلَيْهِمْ، وَلاَ يُزَكِّيهِمْ، وَلَهُمْ عَذاَبٌ ألِيمٌ" قالَ فَقَرَأهاَ رَسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم ثَلاثَ مِرَارٍ. قالَ أبوُ ذَرٍّ: خَابوُا وَخَسِرُوا. مَنْ هُمْ ياَ رَسولَ اللهِ؟ قالَ" اَلْمُسْبِلُ وَالْمَنَّانُ وَالْمُنَفِِّقُ سِلْعَتَهُ بِالْحَلِفِ الكَاذِبِ".

Kıyamet günü, Allah’ın kendileriyle konuşmayacağı, yüzlerine rahmet nazarıyla bakmayacağı ve kendilerine azap edeceği bu kimseleri açık ve net bir şekilde ifade ediyorlar. Bunlar: “Elbisesini kibirle yerlerde sürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve yalan yere yemin ederek ticaret malını fâhiş bir fiyatla satmaya çalışanlardır.[715]

3- Hileli Ölçüp Tartmamak:

Ölçme ve tartma konusunda dürüst davranmak, hile yapmamak, eksik ölçü ve tartı ile satış yapmaktan sakınmak, Kur’an-ı Kerim’in bir çok âyetinde Müminlere emredilmektedir.[716]

Toplumları temelinden sarsan, çöküş ve yıkılışlarına sebep olan ahlaksızlık türlerinden biri de ölçü ve tartıda haksızlık yapmaktır.[717] Nitekim Kur’an-ı Kerim, Hz. Şuayb’ın peygamber olarak gönderildiği “Medyen-Eyke” halklarını helake götüren sebeplerden biri olarak ölçü ve tartıda hile yapmalarını gösterir.[718]

4- İhtikâr Yapmamak:

Bir ticari emtiayı (malı) pahalanması gayesiyle stoklayıp piyasaya arzını geciktirmek anlamına gelen ihtikar; fiyatların yapay bir şekilde yükselmesine ve normal piyasa seviyesinin üzerine çıkmasına sebep olur. İhtikâr yapmak, özellikle temel ihtiyaç maddeleri söz konusu olduğunda toplumun zarar görmesine sebebiyet verdiği gibi, uzun müddet devamı halinde de sosyal ve iktisadi bunalımlara yol açabilir.[719] “Karaborsacı ne fena bir kuldur; fiyatların düştüğünü öğrenince üzülür, yükseldiğini duyunca da sevinir”[720] hadis-i şerifi, bu tip kimselerin ruhi durumunu ve insanlık bakımından düştüğü seviyeyi açık bir şekilde ifade etmektedir.[721]

5- Müşteriye İyi Davranmak:

Alış-verişte alıcı ve satıcı birbirine iyi davranmalıdır. Bakara sûresi 280. âyetinde yüce Allah:

وَإِن كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ وَأَنْ تَصَدَّقُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِنْ كُنتُمْ تَعْلَمُونَ

“Eğer borçlu darlık içindeyse ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin. Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır” buyurarak satıcının, gerektiğinde müşterisinin lehine bazı özel durumlarda fedakarlıkta bulunmasının kendi hayrına olacağını vurgulamaktadır

Peygamberimiz de;

رَحِمَ اللهُ رَجُلاً، سَمْحاً إذاَ باعَ، وَإذاَ اشْتَرَى، وَإذاَ اقْتَضَى

“Satarken ve alırken, borcunu isterken ve öderken kolaylık gösteren kimseye Allah merhamet eylesin”[722] hadisiyle Allah’ın rahmet ve sevgisinin birbirine iyi davranan alıcı ve satıcıların üzerine olması için dua etmiştir.

6- Müşteri Kızıştırmamak

Çoğunlukla malın fiyat ve sürümünü arttırmaya yönelik bir hîle şeklinde ortaya çıkan neceş; bu yönüyle haksız rekabet çeşitlerinden biri sayılmaktadır. Şöyle ki, bir pazarlık esnasında satıcı ile anlaşmalı olan üçüncü bir kişi (veya kişiler) sanki alıcıymış gibi devreye girerek gerçek müşterinin verdiğinden daha yüksek bir fiyat teklif etmek suretiyle onu yanıltır. Böylece talip olduğu malı başkasına kaptırmak istemeyen ilk teklif sahibi ister istemez daha yüksek meblağ ödemek zorunda kalabilmektedir. Bu durum pazarlık halindeyken olabileceği gibi akdin kesinleşmesinden sonra da vuku bulabilmektedir.[723] İşte serbest rekabet ortamını zedeleyip haksız rekabete yol açan, kardeşlik ilişkilerini zedeleyen ve bir rantiye sınıfı oluşturarak tüketicinin zarar görmesine zemin hazırlayan bu tür muameleler Hz. Peygamber tarafından yasaklanmış;[724] “Bir malı alıyor görünerek kıymetini (değerini) artırmayınız”[725]

عن أبي هريرة رضي الله عنه قالَ نَهَى رَسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلَّمَ أنْ يَبِيعَ حَاضِرٌ لِباَدٍ، وَلاَ تَناَجَشوُا، وَلاَ يَبِيعُ الرَّجُلُ عَلىَ بَيْعِ أخِيهِ

“Neceş yapmayın. Bir kimse kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık yapmasın”[726] gibi hadislerle Müslüman tüccarın bu tür olumsuz davranışlardan sakınması gerektiği vurgulanmıştır.

7- Piyasaya Arz Edilmeden Önce Dışarıdan Malları Karşılayarak Üretici ve Tüketicilere Zarar Vermemek:

İslâm dini karaborsayı yasakladığı gibi, fiyatların sun’î olarak yükselmesine sebep olan simsarlığı da yasaklamıştır.[727]

Hz. Peygamber (s.a.v.), şehre dışardan mal getirenlerin yolda karşılanarak ellerindekinin ucuza kapatılmasını menetmiş; böylelikle üretici ve tüketicilerin zarar görmelerini önlemiştir.[728] Bir hadislerinde: “Şehirli, köylü adına satış yapmasın. İnsanları kendi hallerine bırakın, Allah onları birbirlerinden rızıklandırır”[729] buyurmuştur.

8- Ticari İşlemlerin Kayıt Altına Alınması:

Ticari hayatta görülen kötü ilişkilerin ve olumsuz sonuçların nedenlerinden biri de tarafların antlaşma maddelerini açıklıkla yazmamalarıdır.[730] İslâm, ölçü ve tartıda dürüst davranılmasını, taraflar arasında iyi niyet ve güvenin kurulmasını istemekle beraber; alış veriş ve borçlanma işlemlerinin yazılmasını da tavsiye etmiştir: Kur’an-ı Kerim’de:

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا تَدَايَنتُمْ بِدَيْنٍ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى فَاكْتُبُوهُ.

“Ey inananlar, belli bir süreye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın”[731] buyrulması, ticari işlemlerin kayıt altına alınmasının önemine işaret etmektedir.

O halde  Müslüman işadamının (tüccarın) kişisel menfaatlerini düşünüp koruması onun en doğal hakkı olmakla beraber; özgürlüklerinden, yasal ve doğal haklarından yararlanırken, başkalarına zarar vermekten de kaçınması gereklidir. Ayrıca, hak ettiğinden daha fazlasını kazanmaya talip olmamalı, işçilerinin haklarını tam ve zamanında ödemeli ve müşterilerine de makul fiyattan mal satmalıdır. İş ilişkilerinde dürüst olmalı, yanıltıcı ve aldatıcı reklam kampanyalarından sakınmalı, verdiği sözü tutmalıdır. Ekonomik gücünü bir baskı ve tahakküm aracı olarak kullanmamalıdır. Kısacası Müslüman bir iş ve ticaret adamı her şeyiyle emniyet ve güven insanı olmalıdır.

Şu hadislerden de yararlanılabilir:  Buhârî Nefekât: 1; Büyû:15, 19, 26 ; Müslim, İman, 164, 117, 171; Müsakat 131 Ebû Dâvûd, Büyû, 50; Tirmizi, Büyû; 4, 9; İbn Mâce; Ticârât, 1, 45;Dârimî, Buyû: 8 ;Ahmed b. Hanbel, Müsned, Çağrı Yay. 2. Bsk., III, 466; IV, 141; Buhârî, Büyû: 60; Müslim, Büyû: 13 ;Buhârî, Büyû, 58, 64, 70; Müslim, Büyû: 11.

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1.Bu  konuda Diyanet İlmi Dergi’nin Ocak-Şubat-Mart 2003, cilt 39, sayı 1 de Dr. Muhlis AKAR’ın “İslamın Ekonomik Hayata Getirdiği Ticari ve Ahlaki Prensipler” adıyla yayınlanan makalesinden yararlanılabilir. 

2.Komisyon; İlmihal II, İsam Yay. İstanbul 2002, sh. 342-343.

3.Yunus, Vehbi YAVUZ; Çalışma Hayatı ve İslâm, Tuğra yay. İst.1992, sh. 26.

4.Günenç, Halil; İslâm’da Ticaret, F.F.K. Kültür Yay. İstanbul, Trs., sh. 9-10.

5.Hayreddin KARAMAN; Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, Nesil Yay. İstanbul 1987, sh. 74-75;

 

 

LXIII-         İSLAMIN ENGELLİLERE BAKIŞI

Ercan ESER

A-             I- Konunun Plânı

A) Kuranın engellilere bakışı

B) Engelli olmanın sebepleri

C) Hz. Peygamber’in Sünnet ve Hadislerinde Engellilerle İlişkiler

1. Hz. Peygamber, sahabe ve engellilerle ilişkiler

2. Engellilere verilen görevler

3. Engelli sahâbîler:

D) İslâm’ın Engelliye Yaklaşımı

1. Kur'ân’ın Özürlüye Yaklaşımı:

2. Sünnetin Özürlüye Yaklaşımı

3. Hastalık ve Engelliliğin Ahiret Boyutu:

E) Hz. Peygamber Döneminde Bedensel Engellilerin İstihdâmı

F) Hasta ve engellilerin ibadetleri

G) Engellilerin medeni tasarrufları

H) Engellilerin savaştan muaf tutulması

J)  İslam kültüründe engelli meşhurlar ya da islam kültüründen insan manzaraları

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Vaaza engellilerin kuran ve hadislerde ifade edilişleri ve  tanımlarıyla başlanır. Sonra Peygamberimizin engellilerle olan ilişkileri üzerinde durularak örneklendirme yapılır. Diğer taraftan islamın engellilere yaklaşımı anlatılır. Engellilerin ibadet durumları, medeni tasarrufları, İslam kültrüründe meşhur olan engellilerin hayatlarıyla konu açıklanmaya çalışılır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Yaratıkların en mükemmeli, ve en şereflisi olan, alemde var olan her şey hizmetine sunulan insanın Allah katındaki değeri îman, ibadet, sâlih amel, takva ve güzel ahlakı nispetindedir. Çünkü Allah insanları bu açıdan değerlendirmekte, onların fizik yapılarına, renklerine, ırklarına, cinsiyetlerine, sağlam veya engelli oluşlarına bakmamaktadır.

Kur’ân’da dünya veya âhiret hayatında, hakîkî, çoğunlukla mecâzî anlamda görme, işitme, konuşma, ortopedik ve zihinsel engellilik ile genel anlamda hastalıklardan söz edilmektedir. Hakîkî anlamdaki engellilik, ya benzetme veya dîni görevlerde ruhsat bildirme veya tedâvi etme veya değer verme bağlamında geçmektedir.

Kur'ân'da, fiziksel anlamda çeşitli musibetlere maruz kalan peygamberlerden söz edilmiş ve bu sıkıntılar karşısında metanet ve sabır göstermelerinden dolayı örnek olarak övgüyle zikredilmişlerdir. Mecâzî anlamda engellilik; îman etmeyen insanların ilâhî gerçekleri anlamamaları, görmemeleri, duymamaları ve konuşamamaları bağlamında Kuranda, geçmektedir. Ahiret hayatında görme, duyma ve konuşma engelli olmak; hakîkî ve mecâzi anlamda, kâfirler için gerçekten kör, sağır ve dilsiz olmaları veya kendilerini sevindirecek şeyleri görememeleri, duyamamaları ve delil ile konuşamamalarıdır.

En güzel biçimde yaratılan insanın fizîkî ve ruhî varlığını sağlıklı olarak, sürdürmesi temel görevidir. Bu görevin ihmali, insanda bir takım özürlerin meydana gelmesine sebep olabilmektedir. Öte yandan insan, ölümü ve hayatı ile imtihan halindedir. Bazen nimetlerle bazen de musibetlerle imtihan olur. Dolayısıyla başına gelen her sıkıntının müsebbibi bizzat kişinin kendisi olmayabilir. İlâhî imtihanın yanı sıra, anne-baba ve toplumun da ihmal ve kusurları olabilir.

İster ilâhî bir imtihan sonucu, isterse kendisi ve diğer insanların kusuru sebebiyle olsun bir musibetle karşılaşsın insanın her şeyden önce metanet ve sabır gösterebilmesi gerekir. Bu, sıkıntılarından kurtulmak için maddî ve manevi çarelere başvurmasına engel değildir. Çarelere başvurur ancak “musibet ancak Allah’ın izni ve takdiri ile olmuştur, O, izin vermeseydi olmazdı, bunda da bir hayır vardır diyerek” rahat olma bilincini kazanabilmesi, insanın Allah’a olan imanının sonucudur.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ

Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya da güçlük yoktur.[732]

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ

Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.[733]

وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى

Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.[734]

عَبَسَ وَتَوَلَّى أَنْ جَاءهُ الْأَعْمَى

Kendisine o âmâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü. [735]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

فقَالَ رسولُ اللّهِ: قَارِبُوا وَسَدِّدُوا فَفِى كُلِّ مَا يُصَابُ بِهِ الْمُسْلِمُ كَفَّارَةٌ حَتَّى النَّكْبَةِ يُنْكَبُهَا وَالشَّوْكَةِ يُشَاكُهَا

Peygamber şöyle tavsiye etti: "Amellerinizde orta yolu ve doğruyu bulmaya çalışın. Mü'mine musibet nevinden her ne ulaşır ise günahlarına bir kefâret olur. Musibet, beklenmedik bir hâdise olmuş, ayağına batan bir diken olmuş farketmez." [736]

ولهما عن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ: كلُّ سُلاَمىَ مِنَ النّاَسِ عَلَيْهِ صَدَقَةٌ، كُلَّ يَوْمٍ تَطْلُعُ فِيهِ الشَّمْسُ. قالَ: تَعْدِلُ بَيْنَ الإثْنَيْنِ صَدَقَةٌ، وَتُعِينُ الرَّجُلَ فِي دَابَّتِهِ فتَحْمِلُهُ عَلَيْهاَ أوْ تَرْفَعُ لَهُ عَلَيْهاَ مَتاَعَهُ صَدَقَةٌ، قالَ: وَالكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ صَدَقةٌ، وبِكُلِّ خَطْوَةٍ تَمْشِيهَا إلَى الصَّلاَةِ صَدَقةٌ، وتُمِيطُ الأذَى عَنِ الطَّريقِ صَدَقَةٌ.

Ebu Hüreyre'den (r.a.) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: "Güneşin doğduğu  her yeni günde kişiye, her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. İki kişi arasında adâlet yapman bir sadakadır. Kişiye hayvanını yüklerken yardım etmen bir sadakadır. Güzel söz  sadakadır, namaza gitmek üzere attığın her adım sadakadır. Yoldan rahatsız edici bir şeyi kaldırıp atman sadakadır." [737]

وعن أبي هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّه صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: يقُولُ اللّهُ عَزَّ وَجَلَّ مَنْ أَذْهَبْتُ حَبِيبَتَيْهِ فَصَبَرَ وَاحْتَسَبَ لَمْ أَرْضَ لَهُ ثَواباً دُونَ الجَنَّةِ. عن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: سَمِعْتُ النَّبىَّ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: إِنَّ اللّهَ تَعَالى قالَ: إِذَا ابْتَلَيْتُ عَبْدِي  بِحَبِيبَتَيْهِ، ثُمَّ صَبَرَ عَوَّضْتُهُ عَنهُماَ الجَنَّةَ: يُرِيدُ عَيْنَيْهِ وَاللّهُ أعْلَمُ

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâla hazretleri şöyle demiştir: "Ben kimin iki sevdiğini almışsam ve o da sevabını umarak sabretmişse, ona cennet dışında bir mükâfaat vermeye razı olmam." Derim ki: "Bu hadisi Buharî de tahric etti. Ondaki ibare şöyle: "Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Allah Teâla hazretleri buyurdu ki: "Ben kulumu iki sevdiğiyle imtihan edersem o da sabır gösterir (ve sevap umarsa) onlara bedel cenneti veririm." [Buradaki "iki sevdiği" ile gözlerini kastediyor." Doğruyu Allah bilir."[738]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

İbn Raceb el-Hanbelî, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hıkem, II. 77. tah. Şuayp el-Arnavut, Ibrahim Bacis, Beyrut-1991, II. baskı.,

Ebû Avâne, el-İsferâînî, el-Musned, I. 277, tah. Eymen b. Arif ed-Dimeşkî, Beyrut-1998, Dâru’l-Ma’rife, (I-V), 

Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, VIII. 226.,İbnu’l-Esîr, Usdu’l-Gâbe, IV. 207-8.,

İbn Kuteybe, el-Maârif, s. 589. tah. Servet Ukkâşe, Kahire-1960, (ofset), Dâru’l-Maârif, IV. baskı.,

İslam’ın Engellilere Bakışı, WWW.tsd.org/istatistik/islam.doc,

Engelliler Sempozyumu, WWW.diyanet.gov.tr

 

 

LXIV-          İSLÂM’IN ÖNGÖRDÜĞÜ İNSAN / MÜSLÜMAN MODELİ

Dr. Muhlis AKAR

A-             I- Konunun Plânı

A. Kur’an’da Öngörülen İnsan/Müslüman Modeli:

1.  Allah’a ortak/şirk koşmaz.

2. Anne ve babasına iyilik eder. Allah’a ortak koşmaya  zorlamaları dışında anne-babasına itaat eder.

3. Allah’a gönülden saygı duyarak huşû ile  namazını dosdoğru kılar, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirir ve bu uğurda başına gelenlere sabreder.

4.  Yersiz bir gurura kapılarak insanlara üstünlük taslamaz ve yeryüzünde böbürlenerek yürümez

5.  Davranışlarında dengeli ve ölçülü olur.

6.  Boş ve anlamsız şeylerden yüz çevirir.

7.  Sürekli arınma çabası içinde olup zekatını verir.

8. İffetini korur, mahrem yerlerini haramdan sakınır, zina yapmaz, içki içmez, yuşturucu maddeleri kullanmaz, kumar oynamaz.

9.  Emanete riayet eder, sözleşmelerine sadakat gösterir.

10.Allah’ın dokunulmaz ve haram kıldığı bir cana haksızca kıymaz.

11.Yetim malı yemez.

12.Ölçü ve tartıda adil davranır, haksızlık yapmaz.

13.Bilmediği şeyin peşine düşmez, bilmediği konuda fikir beyan etmez.

14.Kimseyle alay etmez, Müslüman kardeşlerinde kusur aramaz, onlara kötü lakap takmaz.

15.Zandan/spekülasyon yapmaktan sakınır, tecessüs edip insanların gizli hallerini araştırmaz.

16.Bir başkasının gıybetini yaparak arkasından çekiştirmez.

17.Doğru sözlüdür.

18.Yapmayacağı şeyi söylemez.

19.Bollukta da darlıkta da sadaka verir, öfkesine hakim olur, insanların kusurlarını bağışlar.

20.Hatalı tutum ve davranışlarında ya da günahlarında ısrar etmez, tekrarlamaz ve  onlara yürekten tevbe-istiğfar eder.

21.Adildir, hakkı ve adaleti ayakta tutar. Kin beslemez, düşmanına bile adil davranır. Kendisinin ve yakınlarının aleyhinde bile olsa adaletle şahitlik eder.

22.Kötülüklere karşı en güzel bir tarzda mücadele eder; kötülükleri iyilikle savar; insanları güzel öğütle ve hikmetle Allah’ın yoluna davet eder

23.Yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara zekat ve sadakayı sevdiği mallardan verir; ama gereksiz yere de saçıp savurmaz.

24.Hayır işlerinde, iyilik ve takva üzere yardımlaşır, düşmanlık üzere yarış ve dayanışma içinde olmazlar.

25.İşlerini istişare üzere yaparlar

26.Harcadıklarında ne israf ederler, ne de cimrilik  ederler. Harcamaları bu ikisi arasında dengeli olur.

27.Allah’ın ayetlerine karşı kör ve sağır davranmazlar.

28.Yala yere şahitlik etmezler, boş söz ile karşılaştıkları zaman oradan vakar ile geçip giderler.

B. Hadislerde Öngörülen İnsan Ve Müslüman Modeli:

1. İyi niyetlidir; inancında, düşüncesinde, söz, iş, icraat ve ibadetlerinde samimidir.

2. İnandığı dinin temel prensiplerine kayıtsız ve şartsız teslim olmuştur.

3. Kur’an’a ve onun hayata tatbik edilmiş şekli olan sünnete bağlıdır.

4. Her türlü hurafe ve batıl inanışlardan uzaktır.

5. İbadetlerinde ve hayır-hasenatında devamlıdır.

6. Günah ve hatalarında ısrarcı değildir. Günah işlediğini ya da hata yaptığını anladığında derhal  yaptıklarından tevbe eder.

7. Güzel ahlâk sahibidir.

8. Elinden ve dilinden kimseye zarar gelmez. Her yönüyle güven ve emniyet insanıdır.

9. Hayır sahibi  ve hizmet ehli bir insandır. “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı  olandır” hadisini kendisine düstur edinmiştir.

10.Duyarlıdır; başkalarının acı ve ıstıraplarına karşı duyarsız kalmaz.

11.Kardeşlik hukukuna riayet ederek bütün Müslümanları kardeş bilir.

12.Uyanıktır.

13.Dost ve arkadaş seçimine dikkat eder.

14.Malayani ile boş vakit geçirmez.

15.Yaptığı her işi sağlam yapar.

16.Müslüman olarak yaşayıp Müslüman olarak ölmek en büyük arzusudur.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

“İslâm’ın Öngördüğü İnsan- Müslüman  Modeli” adıyla hazırlanacak vaaza öncelikle ilgili âyet ve hadisleri  bir araya getirerek başlanabilir. Daha sonra tesbit edilen ayetlerin tefsirlerinden, hadislerin de şerhlerinden yararlanılarak İslâm’ın istediği örnek ve model Müslümanların hangi özelliklere sahip olmaları gerektiği ortaya konulur. Şüphesiz bu konuda örnekliği şahsında en güzel şekilde temsil eden Rasûlüllah’ın hayatından ve diğer örnek şahsiyetlerin yaşantılarından da bölümler aktarılarak konunun  daha iyi ve net anlaşılması sağlanabilir.

Konu işlenirken ilgili âyetlerden, hadislerden ve bu konuda yapılmış çalışmalardan faydalanılabilir.

Not:Bu konu seri halinde en az dört gün veya  daha  fazla işlenebilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İslâm dininin temel iki kaynağı olan Kur’an ve onun hayata uygulanmış şekli olan sünnet ideal bir mümin tipi çizer ve muhataplarına böyle bir şahsiyet kazanmalarını sağlayacak bir dizi ilke ve davranış önerir. Zaten Kur’an’ı bizlere ulaştıran Allah Resulü’nün hayatı da Kur’an’da öngörülen model insanın ta kendisidir. Hz. Ayşe validemizin ifadesi ile “Onun ahlâkı, Kur’an ahlâkıdır.”

O halde Kur’an ve Sünnete muhatap olan her mümin, “Yüce Allah benim nasıl bir insan ve  Müslüman olmamı istiyor?” sorusuna cevap arayarak Kur’an ve Sünnetten yukarıda yer verebildiğimiz ve yer veremediğimizprensipleri öğrenir ve hayatına tatbik ederse, o zaman İslâm’ın öngördüğü bir insan ve kâmil bir mümin olur.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

Şu âyetlerden Kur’an’ın tanımladığı mü’min tipini öğrenebiliriz;

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَّهُمْ دَرَجَاتٌ عِندَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ

ٌMü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onun ayetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçekten mü’minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır. [739]

قَدْأَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

Mü’minler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.

الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ

Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler

وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُون

Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler

وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ

Onlar ki, zekatı öderler

وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ

 Onlar ki, ırzlarını korurlar.

 إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ

Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar

وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ

Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler.

وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُون

َOnlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler

 أُوْلَئِكَ هُمُ الْوَارِثُون الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

İşte bunlar varis olanların ta kendileridir Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır [740]

Not: Geniş bilgi için şu âyetlere bakılabilir: Furkan 25/63-77; Lokman 31/13-19; Müminun 23/1-11, 61; İsrâ 17/ 26-27, 32-38; Hucurat 49/ 6-12; Furkân 25/63-77; Ahzap 33/70; es-Saff 61/2; Âl-i İmran 3/103-104, 118, 134-135; Tahrîm 66/ 8; A’râf 7/55-56, 205; Nisâ 4/135; Mâide 5/8; 90-92; R’ad 13/22; Nahl 16/ 125; Kasas 28/ 54; Ankebût 29/46; Fussilet 41/34; Bakara 2/ 43-44, 177; Enfal 8/ 2-4, 46,74 ; Şûrâ 42/38; Asr 103/1-3; Tevbe 9/71-72;  Bu konuda Kur’an’dan daha başka ayetler de bulunabilir…

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Müminin kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi:

عَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي اللَّهُ عنهُ قال : قالَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : مِنْ حُسْنِ إِسْلامِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَالاَ يَعْنِيهِ »

Ebû Hüreyre (r.a.) den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:

“Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terketmesi, kişinin iyi müslüman oluşundandır. ”[741]

Müminin insanlarla iyi geçinmesi:

عن أبي ذَرٍّ جُنْدُبِ بْنِ جُنَادةَ ، وأبي عبْدِ الرَّحْمنِ مُعاذِ بْنِ جبل رضيَ اللَّه عنهما ، عنْ رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، قال : « اِتَّقِ اللَّهَ حَيْثُمَا كُنْتَ وأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا، وخَالقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ »

Ebû Zer Cündeb İbni Cünâde ve Ebû Abdurrahman Muâz İbni Cebel (r.a.) den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:“Nerede ve nasıl olursan ol, Allah’dan kork. Kötülük işlersen, hemen arkasından iyilik yap ki, o kötülüğü silip süpürsün. İnsanlarla güzel geçin!” [742]

Mümin dosdoğru olmalıdır:

وَعَنْ أبي عمرو ، وقيل أبي عمْرة سُفْيانَ بنِ عبد اللَّه رضي اللَّه عنه قال: قُلْتُ : ياَ رَسولَ اللَّهِ قُلْ لِي في الإِسلامِ قَولاً لا أَسْأَلُ عَنْهُ أَحَداً غَيْرَكَ . قالَ: « قُلْ : آمَنْتُ بِاللَّهِ: ثُمَّ اسْتَقِمْ » رواه مسلم .

Ebû Amr (veya Ebû Amre) Süfyân İbni Abdullah (r.a) şöyle dedi: Yâ Resûlallah! Bana İslâmı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim, dedim.  Resûlullah (s.a.v.): “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!” buyurdu. [743]

Mümin akıllı ve uyanık olmalıdır:

وعَنْ أبي هُريْرةَ رضي اللَّه عنْهُ أنَّ النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَال : « لا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ مَرَّتَيْنِ

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resûl–i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Mü’min bir yılan deliğinden iki defa ısırılmaz. ”[744]

Mümin nimete şükreder, belaya sabreder, Allah’a dayanıp tevekkül eder:

وَعَنْ أبي يَحْيَى صُهَيْبِ بْنِ سِنَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : «عَجَباً لِأمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ لَهُ خَيْرٌ ، وَلَيْسَ ذَلِكَ لأِحَدٍ إِلاَّ للْمُؤْمِنِ : إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْراً لَهُ ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خيْراً لَهُ » رواه مسلم .

Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân (r.a.)den rivâyet edildiğine göre Resûl–i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur. ”[745]

عن أبي هريرة رضي اللَّه عنه قال: قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «اَلْمُؤْمِنُ الْقَوِيُّ خيرٌ وَأَحبُّ إِلى اللَّهِ مِنَ المُؤْمِنِ الضَّعِيفِ وفِي كُلٍّ خَيْرٌ. اِحْرِصْ عَلَى مَا يَنْفَعُكَ، وَاسْتَعِنْ بِاللَّهِ وَلاَ تَعْجَزْ. وإنْ أصابَكَ شَيْءٌ فَلاَ تَقُلْ: لَوْ أَنِّي فَعلْتُ كانَ كَذَا وَكذَا، وَلَكِنْ قُلْ: قدَّرَ اللَّهُ، ومَا شَاءَ فَعَلَ، فَإِنَّ لَوْ تَفْتَحُ عَمَلَ الشَّيْطَانِ»

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu “Kuvvetli mü’min, (Allah katında) zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevimlidir. (Bununla beraber) her ikisinde de hayır vardır. Sen, sana yararlı olan şeyi elde etmeye çalış. Allah’dan yardım dile ve asla acz gösterme. Başına bir şey gelirse, “şöyle yapsaydım, böyle olurdu” diye hayıflanıp durma. “Allah’ın takdiri bu, O, ne dilerse yapar” de. Zira “eğer şöyle yapsaydım” sözü şeytanı memnun edecek işlerin kapısını açar. ”[746]

وعن أبي هريرة رضي اللَّه عنه أنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « مَنْ كانَ يُؤمنُ بِاللَّه واليَومِ الآخِرِ فَلْيُكرِمْ ضَيفَهُ ، وَمَنْ كَانَ يُؤمِنُ بِاللَّه واليَوم الآخِرِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَاليَوْمِ الآخِرِ فَلْيَقلْ خَيْراً أَوْ لِيَصْمُتْ »

“Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!”[747]

Mümin kardeşlik hukukunun gereğini yerine getirir:

لاَ تَحاَسَدُوا. وَلاَ تَناَجَشوُا، وَلاَ تَباَغَضُوا، وَلاَ تَدَابَرُوا، وَلاَ يَبِعْ بَعْضُكُمْ عَلىَ بَيْعِ بَعْضٍ. وَكوُنوُا، عِباَدَ اللهِ! إخْوَاناً. اَلْمُسْلِمُ أخُو المُسْلِمِ. لاَ يَظْلِمُهُ، وَلاَ يَخْذُلُهُ، وَلاَ يَحْقِرُهُ. التَّقْوَى هَهُناَ" وَيُشِيرُ إلَى صَدْرِهِ ثَلاثَ مَرَّاتٍ "بِحَسَبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أنْ يَحْقِرَ أخاَهُ المُسْلِمَ. كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلى المُسْلِمِ حَرامٌ. دَمُهُ وَمالُهُ وَعِرْضُهُ".

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: Birbirinizle hasetleşmeyiniz. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için artırmayınız. Birbirinize kin ve nefret beslemeyiniz. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyiniz. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olunuz. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki; Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı, başka müslümana haramdır. ” [748]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

İzzeddin BELİK, Ayet ve Hadislerle İslâmî Hayat I:II:III:IV (Trc: Vecdi AKYÜZ; Salim ÖĞÜT; Mehmet Erdoğan) Hikmet Neşriyat.

İsmail Lütfi ÇAKAN, İYİ MÜSLÜMAN, Diyanet Vakfı Yay.

M. Yaşar KANDEMİR, İ.L. ÇAKAN, R. KÜÇÜK,  Riyazü’s-Salihîn, Terceme ve şerhi: Erkam Yay, İst, II/285 vd.

 

 

LXV-               İSLÂMÎ KİMLİKTEKİ AŞINMAYI DURDURMA ZARURETİ

Dr. Ekrem  KELEŞ

A-             I- Konunun Plânı

              A. İslamî Kimlikteki Aşınma

1-Söz ile eylem arasındaki çelişki

2-İslâmî Kimlikteki Aşınmanın İslam’ın Yanlış Tanınmasına Yol Açması

3-İslâmî kimlikteki aşınma emareleri

a-Özü Sözü Bir Olmama

b-Bencillik, Oportünizm, menfaatçilik, fırsatçılık

c-İslâmî Kaygıları Bir kenara Bırakma

d-Güvensizlik

e-İffet problemi

f-Yalan

g-Emanete riayetsizlik. Emanetin ganimet sayılması

h-Bilgisizlik /cahiliye toplumu haline gelme temayülü

i-Taklitçilik

     B. İslamî Kimlikteki Aşınmayı Durdurma Zarureti

1-Somut örnek Gösterme İhtiyacı

2-Hz. Peygamberin Örnekliği

3-İslam, Ancak Yaşantısı ile Söylediği Uyuşan İnsanlarla Temsil Edilebilir

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konunun açılımında yapılabilecek bazı vurgular:

Prensipler, teorik olarak ne kadar güzel olursa olsun, hayata geçirilemedikleri ve uygulamaya konamadıkları takdirde hiçbir anlam ifade etmezler. Çünkü güzelliklerin güzelliği, ancak bunlar ortaya konabilir ve gösterilebilirse anlaşılabilir.

İslam dininin son hak din olarak insanlığın mutluluğu ve huzuru için en güzel prensipleri ortaya koyduğunda şüphe yoktur. Önemli olan bu güzel prensiplerin hayata geçirilerek güzelliklerinin pratiğe yansıtılabilmesidir. Hayata geçirilemediği takdirde İslam prensiplerinin güzelliğinin insanlara ulaştırılabilmesi pek mümkün olmaz.  Bu bakımdan her alanda İslam’ın ortaya koyduğu prensiplerin hayata geçirilerek uygulamadaki güzel sonuçlarının pratik olarak sergilenebilmesi büyük önem taşımaktadır.

Müslümanın en önemli özelliklerinden biri, söyledikleri ile yaptıkları arasında bir çelişkinin olmamasıdır. Yapamayacakları şeyleri söyleyenleri Yüce Allah, Kur’ân-ı kerim’de şöyle uyarmaktadır:

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” ( Saf suresi 61/2)

Geçmişte Allah’ın kitabını okumalarına rağmen söylediklerine kendileri uymayanlar Cenâb-ı hak tarafından “kendinizi unutup başkalarına iyiliği mi emrediyorsunuz? (Yaptığınızın çirkinliğini) anlamıyor musunuz?” (Bakara 2/44)  şeklinde uyarılmışlardır.

Kişinin güvenilirliğini ortadan kaldıran ve onu söylediklerine güvenilmez bir hale düşüren, söyledikleri ile yaptıkları arasındaki çelişkilerdir. Bu bakımdan her yönüyle güvenilir olması gereken ve Muhammedü’l-Emîn’in ümmeti bulunan Müslümanın, mutlaka söz ve eylem birliği içerisinde bulunması gerekir.       

Kur’ânı kerim, bize, Hz.Muhammed aleyhisselamı en güzel örnek olarak sunmaktadır.( Ahzap suresi 33/21) Hiç şüphesiz onun bu en güzel örnekliği, her alana şamildir. O yalnızca teorik olarak bir  takım güzel prensipler getirmekle kalmamış bu güzel prensipleri hayata geçirerek bunların güzelliğini bizzat uygulamalı olarak göstermiştir. Onun için Onun getirdiği mesaj bu dünyadan gelip geçen ve insanlığı şöyle veya böyle etkilemiş başka insanların getirdiği mesajlardan çok farklı bir şekilde yaygın ve kalıcı tesirler bırakabilmiş ve hayatı bütünüyle etkilemiştir.

Bir Müslüman için şereflerin en büyüğü, dininin güzel bir şekilde tanıtımına katkıda bulunabilmektir.  İşte bu sebeple her Müslümanın, İslam’ın güzelliklerini insanlara ulaştırma ve gösterme gibi yüce bir görevi de  vardır. Böyle ulvi bir görevde  aracı konumunda bulunan kişilerin, İslam’ın güzelliklerini her alanda yaşantıları ve örnek davranışları ile ortaya koyabilmeleri büyük önem taşımaktadır. Bu bakımdan böyle ulvî bir işte kendisine görev düşen Müslümanın en çok dikkat etmesi gereken husus, tıpkı kusursuz bir aynanın  görüntüleri kusursuz olarak yansıtması gibi İslam’ın güzelliklerini bütün incelikleriyle gösterebilme noktasında elinden geleni yapmaktır. Bu noktada yeterince duyarlı davranmamak, aktarıcıdan kaynaklanan kusurların aktarılandan kaynaklandığının zannedilmesi gibi yanlış anlamalara yol açabilir. Bir Müslümanın dinine yapabileceği en büyük kötülük de aslında budur. Yani dini hakkında yanlış bir kanaat uyandırmaktır.

Kişinin söylediklerinin başkaları üzerinde etkili olabilmesi, önce kendisinin söylediklerine inanması ve söylediklerini evvela kendi hayatında göstermesi ile mümkündür. Söylediklerini kendisi hayata geçiremeyen kişilerin sözlerinin başkaları üzerinde beklenen etkiyi göstermesi elbette düşünülemez.

Diğer taraftan insanlar söylenenlerden çok bizzat gördüklerine ve tanık olduklarına inanırlar. Bu bakımdan İslam’ın güzelliklerinin uygulamalı olarak gösterilebilmesi büyük önem taşımaktadır.

Müslümanın her alanda doğru, dürüst, güvenilir olması Müslümanlığının bir gereğidir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Günümüz Müslümanlarının en büyük problemlerinden biri, İslam’ın söylediği ile Müslümanların söz, eylem ve tavırları arsındaki uyumsuzluktur. 

Sözüne güvenilmeyen, işini sağlam ve güzel yapmayan, elinden ve dilinden zarar görülen ve şerrinden emin olunmayan Müslüman tipinin İslam’a verdiği zararı, İslam’ın en azılı düşmanlarının bile verebilmesi mümkün değildir. Hiç şüphesiz bu durum, İslâmî kimlikte önemli bir aşınma meydana getirmiştir. Artık bir kural olarak ‘O, Müslüman’dır, yalan söylemez’ veya ‘O, Müslüman’dır, kimseyi aldatmaz’ yahut ‘O Müslüman’dır, kimsenin ırz ve namusunda gözü olmaz’ gibi genel hükümler verilmesine vesile olacak Müslümanların oluşturduğu geniş kitlelerden söz edebilmek pek mümkün olmamaktadır. Bu tablo İslâmî kimlikte önemli bir aşınma bulunduğunu ortaya koymaktadır. Buna mukabil sözünde ve işinde güvenilir ahlâkî niteliklere sahip gayr-ı Müslimlerin oluşturduğu kitleler ‘Dinleri işimiz gibi, işleri dinimiz gibi’ sözünün meşhur olmasına yol açmıştır.

Böyle bir tablonun Muhammedü’l-Emîn’in ümmetini yansıtmayacağı açıktır. İşte bu sebeple öncelikle İslâmî kimlikte meydana gelen aşınmanın durdurulması gerekmektedir. Bu aşınmayı durdurmadan ne dinimizi doğru dürüst anlatabilmek ve ne de İslam’ın yüceliğini temsil edebilmek mümkündür.

İslam dini insanların ve toplumların mutluluğunu sağlayacak en güzel prensipleri ortaya koymuştur. Bu prensipleri güzelce hayata geçirilebilen insanların, sözüne işine güvenilen, elinden ve dilinden kimsenin zarar görmediği iyi insanlar olacaklarında şüphe yoktur. Arzu edilen bu insan tipiyle pek çok günümüz Müslüman’ının çizdiği profil arasındaki fark, İslâmî kimlikte nasıl bir aşınma meydana geldiğini göstermektedir. Bu aşınmayı durdurmadan ne İslâm’ın öngördüğü toplum modelini oluşturabilmek ve ne de İslam’ı insanlığa doğru ve güzel bir şekilde ulaştırabilmek mümkündür.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?”[749]

أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّوَتَنسَوْنَ أَنفُسَكُمْ وَأَنتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ

“kendinizi unutup başkalarına iyiliği mi emrediyorsunuz? Yaptığınızın çirkinliğini anlamıyor musunuz?”[750]

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً

“Andolsun, Allah’ın Resülünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.[751]

Ayrıca şu ayet-i kerimelere de bakılabilir

7/169; 19/59; 11/112,113,116; 17/16; 21/11-13;

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ أبي عمرو ، وقيل أبي عمْرة سُفْيانَ بنِ عبد اللَّه رضي اللَّه عنه قال: قُلْتُ : ياَ رَسولَ اللَّهِ قُلْ لِي فِي الإِسْلامِ قَوْلاً لاَ أَسْأَلُ عَنْهُ أَحَداً غَيْرَكَ . قالَ: « قُلْ : آمَنْتُ بِاللَّهِ: ثُمَّ اسْتَقِمْ ».

Ebû Amr (veya Ebû Amre) Süfyân İbni Abdullah radıyallahu anh şöyle dedi:

Yâ Resûlallah! Bana İslâmı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim, dedim.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!” buyurdu. [752]

عن ابنِ مسْعُودٍ رضي اللَّه عنه أَنَّ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : «مَا مِنَ نَبِيٍّ بَعَثَهُ اللَّهُ فِي أُمَّةٍ قَبْلِي إِلاَّ كانَ لَهُ مِن أُمَّتِهِ حَوَارِيُّونَ وَأَصْحَابٌ يَأْخُذُونَ بِسُنَّتِهِ وَيقْتَدُونَ بِأَمْرِهِ، ثُمَّ إِنَّهاَ تَخْلُفُ مِنْ بعْدِهمْ خُلُوفٌ يقُولُون مَالاَ يَفْعلُونَ ، ويَفْعَلُون مَالاَ يُؤْمَرُونَ ، فَمَنْ جاهَدَهُمْ بِيَدهِ فَهُو مُؤْمِنٌ ، وَمَنْ جاهَدَهُمْ بِقَلْبِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ ، وَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِلِسانِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ ، وَلَيْسَ وَرَاءَ ذلِكَ مِن الإِيمانِ حَبَّةُ خَرْدَلٍ ».

İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ’nın benden önceki her bir ümmete gönderdiği peygamberin, kendi ümmeti içinde sünnetine sarılan ve emrine uyan ihlâslı ve seçkin yakın çevresi ve ashâbı vardı. Bu samimi çevre ve ashâbından sonra, yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıklarını yapan kimseler onların yerini aldı. Böyle kimselerle eliyle cihad eden mü’mindir, diliyle cihad eden mü’mindir; kalbiyle cihad eden de mü’mindir. Bu kadarcığı da bulunmayanda hardal tanesi ağırlığında bile iman yoktur. ” [753]        

 عن أَبي هريرة ، رضي اللَّه عنه ، أن رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال:« آيَةُ المُنَافِقِ ثَلاثٌ: إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ ، وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ ، وإِذَا آؤْتُمِنَ خَانَ » متفقٌ عليه وفي رواية : « وَإِنْ صَامَ وَصَلَّى وَزَعَمَ أَنَّهُ مُسْلِمٌ » .

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Münafığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünden cayar, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder. ” [754]

Bir rivayette: “Oruç tutsa, namaz kılsa ve kendini mümin zannetse bile” buyurulur [755]

عن حُذيْفَة بنِ الْيمانِ ، رضي اللَّه عنه ، قال: حدثنا رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، حَدِيثَيْنِ قَدْ رَأَيْتُ أَحَدَهُمَا ، وَأَنَا أَنْتَظِرُ الآخَرَ : حدَّثَنا أَنَّ الأَمَانَةَ نَزَلَتْ فِي جَذْرِ قُلُوبِ الرِّجَالِ ، ثُمَّ نَزَلَ الْقُرآنُ فَعَلِموُا مِنَ الْقُرْآن ، وَعلِمُوا مِنَ السُّنَّةِ ، ثُمَّ حَدَّثنا عَنْ رَفْعِ الأَمانَةِ فَقال : «يَنَـامُ الرَّجلُ النَّوْمةَ فَتُقْبَضُ الأَمَانَةُ مِنْ قَلْبِهِ ، فَيَظَلُّ أَثَرُهَا مِثْلَ الْوَكْتِ ، ثُمَّ يَنامُ النَّوْمَةَ فَتُقْبَضُ الأَمَانَةُ مِنْ قَلْبِهِ ، فَيَظَلُّ أَثَرُهَا مِثْل أثَرِ الْمَجْلِ ، كَجَمْرٍ دَحْرَجْتَهُ عَلَى رِجْلِكَ ، فَنَفِطَ فتَرَاهُ مُنْتَبِراً وَلَيْسَ فِيهِ شَيءٌ » ثُمَّ أَخَذَ حَصَاةً فَدَحْرَجَهَا عَلَى رِجْلِهِ ، فَيُصْبِحُ النَّاسُ يَتَبايَعوُنَ ، فَلا يَكادُ أَحَدٌ يُؤدِّي الأَمَانَةَ حَتَّى يُقَالَ : إِنَّ فِي بَنِي فُلانٍ رَجُلاً أَمِيناً ، حَتَّى يُقَالَ لِلَّرجُلِ : مَا أَجْلَدَهُ مَا أَظْرَفَهُ ، مَا أَعْقَلَهُ ، وَمَا فِي قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلِ مِنْ إِيمانٍ. وَلَقَدْ أَتَى عَلَيَّ زَمَانٌ وَمَا أُبَالِي أَيُّكُمْ باَيَعْتُ ، لَئِنْ كَانَ مُسْلماً لَيَرُدَّنَّهُ عَليَّ دِينُهُ ، ولَئِنْ كَانَ نَصْرانياً أَوْ يَهُوديًّا لَيَرُدَّنَّهُ عَلَيَّ سَاعِيهِ ، وأَمَّا الْيَوْمَ فَماَ كُنْتُ أُبايِعُ مِنْكمْ إِلاَّ فُلاناً وَفُلاناً » متفقٌ عليه .

Huzeyfe İbni’l–Yemân radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize iki olayı haber verdi. Bunlardan birini gördüm, diğerini de bekliyorum. Hz. Peygamber bize şunları söyledi:

“Şüphesiz ki emanet, insanların kalblerinin ta derinliklerine kök salıp yerleşti. Sonra Kur’an indi. Bu sayede insanlar Kur’an’dan ve sünnetten emaneti öğrendiler. ” Sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize emanetin kalkmasından bahsetti ve şöyle dedi:

İnsan bir kere uyur ve kalbinden emanet çekilip alınır, ondan belli belirsiz bir iz kalır. Sonra bir kere daha uyur, yine kalbinden emanet alınır; bu defa da ayağının üzerinde yuvarladığın korun bıraktığı iz gibi bir eseri kalır. Sen onu içinde hiçbir şey olmadığı halde kabarık görürsün. ” Daha sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem eline çakıl taşları alarak ayağının üzerinde yuvarladı. Sözlerine de şöyle devam etti:

Neticede insan o hale gelir ki, insanlar alış–veriş yaparlar da, neredeyse emaneti yerine getirecek bir kişi bile kalmaz. Hatta şöyle denilir:

Filan oğulları arasında emin bir adam varmış.  Bir başka kişi hakkında da: “Ne kadar cesur, ne kadar zarif, ne kadar akıllı bir kişi” denilir. Oysa kalbinde hardal tanesi kadar bile iman yoktur. ”

Şüphesiz ki bir zamanlar, sizin hanginizle alış-veriş yapacağıma aldırmazdım. Çünkü alış-veriş yaptığım kişi müslümansa, dini kendisini benim hakkımı vermeye yöneltirdi. Şayet hıristiyan veya yahudi ise, valisi benim hakkımı vermeye onu sevkederdi. Fakat bugün sizden sadece belli birkaç kişiyle alış-veriş yapıyorum. [756]

وعن عبد اللَّه بن عَمْرو بن الْعاص رضي اللَّه عنهما عن النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : «الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسانِهِ ويَدِهِ ، والْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ ما نَهَى اللَّه عَنْهُ » متفق عليه .

Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ’ dan rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir. Muhâcir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir. ” [757]

عن جابر رضي اللَّه عنه أَن رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « اتَّقُوا الظُّلْمَ فَإِنَّ الظُّلْمَ ظُلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ، واتَّقُوا الشُّحَّ فَإِنَّ الشُّحَّ أَهْلَكَ مـَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ ، حَمَلَهُمْ عَلى أَنْ سَفَكَوا دِماءَهُمْ واسْتَحَلُّوا مَحارِمَهُمْ » رواه مسلم .

Câbir radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Zulümden sakınıp kaçınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde zâlime zifiri karanlık olacaktır. Cimrilikten de sakınınız. Çünkü cimrilik sizden önceki ümmetleri helâk etmiş, onları birbirlerinin haksız yere kanlarını dökmeye, haramlarını helâl saymaya sevketmiştir. ”[758]

عن أَبي هريرة رضي اللَّه عنه ، أَن رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : «أَتَدْرُونَ مَنْ الْمُفْلِسُ ؟» قالُوا : الْمُفْلسُ فِينَا مَنْ لاَ دِرْهَمَ لَهُ وَلا مَتَاعَ . فقالَ : « إِنَّ الْمُفْلِسَ مِنْ أُمَّتِي مَنْ يَأْتِي يَوْمَ الْقِياَمةِ بِصَلاةٍ وَصِيَامٍ وَزَكَاةٍ ، وَيَأْتِي وَقَدْ شَتَمَ هَذَا ، وَقذَفَ هذَا وَأَكَلَ مالَ هَذَا، وَسَفَكَ دَمَ هذَا ، وَضَرَبَ هَذا ، فيُعْطَى هَذَا مِنْ حَسَنَاتِهِ ، وَهَذا مِنْ حَسَنَاتِهِ ، فَإِنْ فَنِيَتْ حَسَناتُه قَبْلَ أَنْ يُقْضيَ مَا عَلَيْهِ ، أُخِذَ مِنْ خَطَايَاهُمْ فَطُرِحَتْ علَيْه ، ثُمَّ طُرِحَ في النَّارِ» رواه مسلم .

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâb:

Bizim aramızda müflis, parası va malı olmayan kimsedir, dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina isnâd ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu se–beple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir” buyurdular. [759]

عن أَنسٍ رضي اللَّه عنه عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « لا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حتَّى يُحِبَّ لأَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ » متفقٌ عليه .

Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz. ” [760]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

AFZALURRAHMAN, Sîret Ansiklopedisi, Inkılâb Yayınları, İstanbul 1996

NEVEVÎ, Ebu Zekeriyya Yahya b. Şeref en-Nevevî(v.676/1277), Riyâzü’s-Salihîn, Ter. Hasan Hüsnü Erdem ve Kıvâmüddin Burslan, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Ank. 1972, I/1-16.

Türkçe Trecüme ve Şerhi: Riyâzü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar: Prof. Dr. M. Yaşar kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İst. 1997, I-VIII C.  Not: Hadis Mealleri bu kitaptan iktibas edilmiştir.

 

 

LXVI-          İYİ İNSAN VE İYİ MÜSLÜMAN OLMA TAAHHÜDÜ

LXVII-      KELİME-İ ŞEHÂDET

Dr. Ekrem KELEŞ

A-             I- Konunun Plânı

A. Kelime-i Şahadet’le Gerçekleşen  Manevi Sözleşmenin Muhtevası

  1. Kelime-i Şahadet Sözleşmesiyle Verdiğimiz Taahhüt
  2. Kelime-i Şahadet Sözleşmesiyle Elde Ettiğimiz kazanımlar

B. Kelime-i Şahâdet Sözleşmesinin Müslüman’a Yüklediği Kişisel Sorumluluk

1- İslam’ın Güzelliğini Fiili Olarak Hayatımızda Gösterme Sorumluluğu

a.İslam’ı Doğru Öğrenme

b.İslam’ı Yaşama

c.İslam’ı Tanıtma

2- İslam’a Söz getirmeme Duyarlılığı

C. Kelime-i Şahâdet Sözleşmesinin Müslüman’a Yüklediği Toplumsal Sorumluluk

D. Sonuç

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Bu konu şöyle bir yaklaşımla ele alınabilir: Müslüman Kelime-i Şahadetle adeta manevi bir sözleşme imzalamış olmaktadır. Bu sözleşme, Müslüman’a, Müslüman olmanın ve İslam toplumunun bir üyesi bulunmanın tüm maddi ve manevi kazanımlarını sağlamaktadır. Buna mukabil kendisine bireysel ve toplumsal olarak bir takım ödevler ve sorumluluklar yüklemektedir. Kişisel olarak İslam’ı öğrenme, yaşama, yaşatmaya ve tanıtmaya çalışma, İslam’a leke getirmeme olarak özetlenebilecek bu ödevler, toplumsal olarak da Müslümanların derdiyle dertlenme, her türlü sosyal yardımlaşma ve dayanışma da dahil o toplumun her bakımdan aktif bir üyesi olma şeklinde ifade edilebilir.

Bu doğrultuda Müslüman’ın, İslam’ı bir bütün olarak benimseyip tasdik ettiğini gösteren sözleşme cümlesi olarak Kelime-i şahâdetin ilk önce Müslüman’a kazandırdıkları ele alınabilir. Bu çerçevede;

مَنْ قالَ لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ دَخَلَ الْجَنَّةَ  

 Hadis-i şerifinin bir gereği olarak Ahiretteki kazanımlarına kısaca temas edilebilir.

Mehmet Akif’in:

İmandır o cevher ki ilâhî ne büyüktür

İmansız olan paslı yürek sînede yüktür

mısraı doğrultusunda iman sahibi olmanın kişiyi dünyada nasıl kendisine ve çevresine faydalı bir insan haline getireceği ve insana iç huzuru vereceği anlatılarak bu doğrultudaki kazanımlara işaret edilebilir.

Kelime-i şahadeti söyleyen kimsenin, son ilahi kitap Kur'an-ı Kerim'i bütünüyle benimsemiş ve Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed'e vahiy yoluyla bildirdiği, Onun da insanlara tebliğ ettiği her şeyi tamamen kabul etmiş olacağı ifade edilir.

Konunun açılımı şöyle sürdürülebilir:

İman etmek için kimse zorlanamaz. İslâm’a girmek isteyen kendi isteğiyle girer. İman etmeden önce araştırma yapılabilir, zihinde oluşan her türlü tereddüt ve şüphenin cevabı aranabilir. Ancak iman ettikten sonra iyi bir mümin, iyi bir Müslüman olabilmek için kalpten her türlü tereddüdü söküp atmak gerekir. Çünkü imanla tereddüt bir arada olmaz. Bu yüzden iman, insanın kalbinin derinliklerine öylesine kök salmalı ki onu İslâm’a aykırı davranışlardan alıkoymalı, onun zihniyetinin, ahlâkının ve davranışlarının İslâm’a göre şekillenmesine imkan vermeli.

Müslüman’ın İslâm’ı doğru bir şekilde öğrenme gayreti içinde olması gerekir. Çünkü İslâm’ın temel ve vazgeçilmez öğretilerini bilmeden İslâm’ı tam manasıyla yaşayabilmek pek mümkün olmaz. Gerçek bir mümin, İslâm’ı iyi tanımalı, ona bilinçli bir şekilde sarılmalı ve onu hayata geçirmeye çalışmalıdır.

İman ettikten sonra bu imanın gereklerini yerine getirmemek, bir çelişki olur. Huzurlu olabilmek için çelişkilerden kurtulmak gerekir. Çünkü çelişkiler içinde bocalayan bir kimsenin huzurlu olması düşünülemez.

Müslümanlık bir giyim kuşam ve sekil değişikliğinden veya mücerret bazı sözler söylemekten ibaret değildir. O bir zihniyettir. İste bu sebeple Mümin, Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed’le kemale erdirdiği dini gönülden ve içten benimseyerek onu hayata geçirme gayreti içinde olur.

Samimi bir mümin, her hareketinin ve davranışının Allah’ın rızasına uygun olup olmadığını göz önünde bulundurur. Böyle hareket ettiği takdirde yaptığı her meşru fiil bir ibadet hükmünü almaya baslar.

İslâm ahlakını özümseme ve hayata geçirme de İslâm'ı yasamanın en önemli bölümlerinden birini oluşturur. Denilebilir ki; hiç bir dinde ve hiç bir düşünce sisteminde İslâm’da güzel ahlaka verilen önem kadar önem verilmemiştir. Hatta Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed "Ben ancak ahlaki faziletleri tamamlamak için gönderildim" buyurmuştur. Bu yüzden Müslüman’ın ahlakını güzelleştirmesi en temel hedeflerden biri olmalıdır. Bu amaçla Mümin, İslâm'ın kendinden istediği kişisel ve toplumsal görevlerini öğrenmek ve bunun sonucunda güzel hareketlerle bezenmek, çirkin alışkanlıklardan kaçınmak zorundadır.

C-              III- Konunun Özet Sunumu

"Kelime-i Şahadet" İslam’ı bütünüyle kabul ve tasdik etmeyi ifade eden bir anahtar cümledir. Bu bakımdan Kelime-i Şahadet getiren kişi, adeta İslâm’a giriş sözleşmesi yapmış olmaktadır. Bu sözleşmeyi yapan insan, Allah'a büyük bir söz vermiş, O'nun emirlerini tereddütsüz bir şekilde kabul edip yerine getirmeyi,yasaklarından kaçınmayı ve Onun istediği şekilde iyi bir Müslüman ve iyi bir insan olmayı taahhüt etmiş olmaktadır.

İyi bir Müslüman, yaptığı bu sözleşmeye aykırı hareket etmez ve elinden geldiğince bu sözleşmenin gereğini yerine getirmeye çalışır. Diğer taraftan, Kelime-i Şahadeti söyleyerek yapılan bu sözleşmeye bütün mahlukat şahit oluyor. Şayet bu sözleşme bozulursa, sözleşmeye aykırı hareket edildiğine tanık olan yeryüzündeki ve gökyüzündeki her şey, Allah’ın huzurunda aleyhimize şahitlik eder. Bu duyarlılıkla hareket eden Müslüman, kötülüklere dalamaz. Dolayısıyla Kelime-i şahâdet, nerede olursa olsun Müslüman’ın, daima  İslâmî ölçüler içerisinde yaşamasını gerektiren bir taahhüt olarak kendini gösterir. Bu taahhüde aykırı hareket eden Müslüman asla huzurlu olamaz.

Ayrıca, bu sözleşme ile Müslüman, İslam toplumunun bir üyesi haline gelir ve İslam kardeşliğinin gerektirdiği hak ve sorumluluklara bağlı kalmayı taahhüt etmiş olur.

Kısacası, Kelime-i şahâdet, İslam’ı bir bütün olarak kabullenme ve yaşama sözleşmesidir. Bu sözleşmeyi yapan kişi bir taraftan maddi ve manevi pek çok kazanımlar elde ederken diğer taraftan da kişisel ve toplumsal bir takım ödev ve sorumluluklar üstlenmiş olmaktadır. Dolayısıyla kelime-i şahâdet getiren Müslüman’dan beklenen, bu sözleşmenin gereklerini yerine getirmektir. İslam’ın kesin ve açık bir şekilde ortaya koyduğu bütün prensipleri, helalleri, haramları gönülden benimseyip hayata geçirmeye çalışmak, bu sözleşmenin bir gereğidir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّهِ وَلاَ يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُوءَ الحِسَابِ  وَالَّذِينَ صَبَرُواْ ابْتِغَاء وَجْهِ رَبِّهِمْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرّاً وَعَلاَنِيَةً وَيَدْرَؤُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ أُوْلَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالمَلاَئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِم مِّن كُلِّ بَابٍ  سَلاَمٌ عَلَيْكُم بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ وَالَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ اللّهِ مِن بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَاأَمَرَ اللّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الأَرْضِ أُوْلَئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ

“Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, (onu bilemeyen) kör gibi olur mu? (Bunu) ancak akıl sahipleri anlar. Onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren ve sözleşmeyi bozmayanlardır. Onlar, Allah’ın riâyet edilmesini emrettiği haklara riâyet eden, Rablerine saygı besleyen ve kötü hesaptan korkanlardır. Onlar, Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldıranlardır. İşte bunlar için dünya yurdunun iyi sonucu vardır. Bu sonuç da Adn cennetleridir. Atalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlarla beraber oraya girerler. Melekler de her bir kapıdan yanlarına girerler (ve şöyle derler): ‘Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!’ Allah’a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanlar, Allah’ın korunmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lânet onlara, yurdun kötüsü (cehennem) de onlaradır.” (Ra’d, 13/ 19-25)

Konuyla ilgili olarak şu ayetlere de bakılabilir:

 Bakara 2/25; Secde 32/17; Yunus  10/9; İbrahim 14/23; Taha, 20/112

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

قالَ رَسوُلُ اللّهِ: مَنْ قَالَ: رَضِيتُ بِاللّهِ تَعاَلى رَبّاً، وَبِالإسْلامِ دِيناً، وَبِمُحَمَّدٍ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ  رَسُولاً وَجَبَتْ لَهُ الجَنَّةُ

Rasulullah (as) şöyle buyurmuştur: "Kim: Rab olarak Allah'ı, din olarak İslâm'ı, Resûl olarak Hz. Muhammed’en hoşnudum derse, cenneti hak eder." [761]

قالَ رَسولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ: مَنْ كَانَ آخِرُ كَلاَمِهِ لا َ إلَهَ اِلاََّ اللّهُ دَخَلَ الجَنَّةَ.

Rasulullah (as) şöyle buyurmuştur: "Kimin (hayatta söylediği) en son sözü Lâ ilâhe illallah olursa cennete gider" [762]

الإيمَانُ بِضْعٌ وَسِتُّونَ شُعْبَةً، وَالْحَياءُ شُعْبَةٌ مِنَ الإيماَنِ.

“İman, yetmiş küsur bölümdür. Haya da imandan bir bölümdür.”[763]

المُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِساَنِهِ وَيَدِهِ، وَالْمُهاَجِرُ مَنْ هَجَرَ ماَ نَهَى اللهُ عَنْهُ.

“Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kişidir. Muhacir de Allah’ın yasakladıklarını terk eden kişidir.”[764]

لاَ يُؤْمِنُ أحَدُكُمْ حَتىَّ يُحِبَّ لِأخِيهِ ماَ يُحِبُّ لِنَفْسِهِ.

Kişi, kendisi için istediğini, kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.[765]

ثَلاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلاَوَةَ الإيماَنِ: أنْ يَكوُنَ اللهُ وَرَسوُلُهُ أحَبَّ إلَيْهِ مِمَّا سِوَاهمُاَ، وَأنْ يُحِبَّ المَرْءَ لاَ يُحِبُّهُ إلاَّ ِللهِ، وَأنْ يَكْرَهَ أنْ يَعوُدَ فِي الكُفْرِ كَماَ يَكْرَهُ أنْ يُقْذَفَ فِي الناَّرِ.

“Şu üç özellik kimde bulunursa imanın zevkini tadar: Allah ve Rasulünü, herkesten ve her şeyden fazla sevmek, sevdiği kişiyi sırf Allah için sevmek, nasıl ateşe atılmak istemezse, küfre dönüşü de o kadar istememek.” [766]

أُمِرْتُ أنْ أُقاتِلَ الناَّسَ حَتىَّ يَشْهَدُوا أنْ لاَ إلَهَ إلاَّ اللهُ وَأنَّ مُحَمَّداً رَسوُلُ اللهِ، وَيُقِيمُوا الصَّلاةَ، وَيُؤْتوُا الزَّكاةَ، فَإذاَ فَعَلوُا ذَلِكَ عَصَموُا مِنيِّ دِماَءَهُمْ وَأمْوَالَهُمْ إلاَّ بِحَقِّ الإسْلامِ، وَحِساَبُهُمْ عَلىَ اللهِ.

“Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna iman edip, namazı dosdoğru kılıncaya (Müslim, İman, 36)

آيَةُ الْمُناَفِقِ ثَلاثٌ: إذاَ حَدَّثَ كَذَبَ، وَإذاَ وَعَدَ أخْلَفَ، وَإذاَ اؤْتُمِنَ خانَ.

“Münafığın alameti üçtür. Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edilince hıyanet eder.”[767]

مَنْ ماتَ وَهُوَ يَعْلَمُ أنَّهُ لاَ إلهَ إلاَّ اللهُ دَخَلَ الْجَنَّةَ.

“Allah’tan başak ilah olmadığını bilerek ölen Cennete girer.”[768]

اَنَّ رَسُولَ اللَّهِ  صلى الله عليه وسلم  سُئِلَ أَىُّ الْعَمَلِ أَفْضَلُ فَقَالَ « إِيمَانٌ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ » . قِيلَ ثُمَّ مَاذَا قَالَ « الْجِهَادُ فِى سَبِيلِ اللَّهِ » . قِيلَ ثُمَّ مَاذَا قَالَ « حَجٌّ مَبْرُورٌ » .

Rasulullah (as)’a : En üstün amel nedir? diye soruldu.- Allah ve Rasûlüne inanmaktır, buyurdu. Sonra nedir? denildi.Allah yolunda cihad etmektir, cevabını verdi.Sonra hangisidir? diye soruldu. Rasulullah (s.a.v) de; Mebrur olan hacc'tır, buyurdu" [769]

عن أبى سَعيدِ سَعْدِِ بنِ مالكِ بنِ سِنَانٍ الخُدْرىِّ رضى اللّه تعالى عنْهُماَ أنَّ النَّبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ  قالَ: يَخْرُجُ مِن النَّارِ مَنْ كَانَ فِي قَلْبهِ مِثْقالَُ ذَرَّةٍ مِنْ إيمَانٍ قالَ أبوُ سَعِيدٍ: فَمَنْ شَكَّ فَلْيَقْرَأْ: إنَّ اللّهَ لآ يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ .

 Ebu Sa'îd İbnu Mâlik İbni Sinân el-Hudrî (radıyallahu anh) hazretleri demiştir ki: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:

"Kalbinde zerre miktarı iman bulunan kimse ateşten çıkacaktır."

Ebu Sa'îd der ki: "Kim (bu ihbarın ifade ettiği hakikatten) şüpheye düşerse şu ayeti okusun: "Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz" (Nisa: 4/40).[770]

 قالَ رَسولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ : إذاَ أسْلَمَ العَبْدُ فَحَسُنَ إسْلاَمُهُ كَتَبَ اللّهُ لَهُ كُلَّ حَسَنَةٍ كَانَ أزْلَفَهَا، وَمُحِيَتْ عَنْهُ كُلَّ سَيِّئَةٍ كَانَ أزْلَفَهَا. وَكَانَ بَعْدَ ذلِكَ القِصاَصُ: كُلُّ حَسَنَةٍ بِعَشْرِ أمْثاَلِهاَ إلَى سَبْعِمِائَةِ ضِعْفٍ، وَالسَّيئَةُ بِمِثْلِهَا إلاَّ أنْ يَتَجاَوَزَ اللّهُ عَنْهاَ.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:

"Bir kul İslâm'a girer ve bunda samimi olursa, daha önce yaptığı bütün hayırları Allah, lehine yazar, işlemiş olduğu bütün şerleri de affeder. Müslüman olduktan sonra yaptıkları da şu şekilde muâmele görür: Yaptığı her hayır için en az on misli olmak üzere yediyüz misline kadar sevap yazılır. İşlediği her bir şer için de,Allah affetmediği takdirde- bir günah yazılır."[771]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

ELMALILI, Muhammed Hamdi Yazır, (ö. 1942), Hak Dîni Kur'an Dili, Eser Neşriyat, İstanbul 1979, I/ 177 vd

AFZALURRAHMAN, Sîret Ansiklopedisi, Inkılâb Yayınları, İstanbul 1996

AHMET NAİM VE KAMİL MİRAS, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Üçer Ofset Matbaası, Ankara 1970, I/28 vd

DAVUDOĞLU, Ahmed,  Sahih-i Müslim Tercemesi ve Şerhi, Sönmez Neşriyat, ist. İst 1977, I/95 vd

CANAN, İbrahim, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/197

ÇAKAN, İsmail Lütfü, İyi Müslüman, Türkiye Diyanet Vakfı Yayını.

 

 

LXVIII-                       İYİLİĞİ İYİLİĞİ EMRETMEK, KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK

Mustafa KILIÇ

A-             I- Konunun Plânı

            A-İyilik ve kötülük kavramları

            B-Emir ve yasak kavramları ve hükümleri

         C-Kur’an’da iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamakla ilgili esaslar

D-Hadislerde iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamakla ilgili esaslar

E-İyiliği emretmenin ve kötülüğü yasaklamanın toplumsal faydaları

         1-Kötülüklerin kişilere ve topluma zararları

         2-İyiliklerin kişilere ve topluma getireceği faydalar

         3-İnsanların iyi tavsiyelere ihtiyacı

         4-İyi ve kötü davranışlardan örnekler

         5-Kötülüklerden kurtulma çareleri

         6-Küçük yaşta iyi alışkanlıklar kazanmanın önemi

         7-İyi davranışlarla ve sözlerle  örnek olmak

         8-İyilik yapanların kazanacakları mükafatlar

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya iyilik ve kötülük, emir ve yasak  kavramları açıklanarak  başlanır. Daha sonra ilgili ayet ve hadislerle iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamanın dini durumu anlatılır. İyi işleri kendi hayatımızda uygulayarak, iyiliği emretmenin ve kötülükten sakındırmanın toplumsal faydaları,  buna karşılık kötü davranışların şahıslara ve topluma vereceği zararları anlatılır. Peygamberimizin ve sahabe-i kiramın hayatından, Türk büyüklerinin davranışlarından örnekler verilerek vaaz zenginleştirilir. Va’zın sonuna doğru genel bir değerlendirme yapılarak ve dua edilerek  va’z bitirilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak kavramları; Kur’an-ı Kerimde ve hadislerde “emri bil ma’ruf  ve nehyi anil münker” tabirleriyle ifade edilmiştir.  Maruf yada iyilik; bilinen, tanınan şey, ikram, gönül okşayıcı söz  ve davranış, cömertlik, ihsan, iyi ve güzel kabul edilen inanç, düşünce ve davranışlardır.  Münker yada kötülük ise; bunların zıddı olan, yani gönül incitici,  insanın vicdanını rahatsız ve huzursuz edici söz ve davranışlar, kötü ve çirkin kabul edilen;  inanç,  düşünce ve hareketlerdir.

İslam dininin  getirdiği hayat  tarzına, görgü kurallarına uygun olan söz ve davranışlar iyilik, uygun olmayanlar da kötülük olarak kabul edilmiştir. İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak ifadeleri,  Kur’an-ı Kerimin dokuz ayetinde geçmektedir.[772] Konu ile ilgili olarak sevgili Peygamberimizin de pek çok hadis-i şerifi bulunmaktadır. İslam alimleri de iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın farz olduğunda ittifak etmişlerdir.

İyiliğin ve adaletin hakim kılınması  ve  yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi, bunun sayesinde de faziletli bir toplumun oluşturulması için,  her devirde iyiliği emreden kötülüğü yasaklayan çalışmalar yapılmıştır.  Okullarda verilen eğitim ile bizim camilerde sunduğumuz vaaz hizmetleri de bu çalışmaların bir parçasıdır.

Dünya ve ahiret mutluluğuna erişebilmemiz için, Kur’an ve sünnetin gösterdiği iyilik yolunda yürürken, başkalarına da iyiliği emredip kötülükleri yasaklayarak mutlu bir toplum oluşturmaya çalışmalıyız.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُون بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ 

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” [773]

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” [774] 

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْض ٍيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَه ُأُوْلَـئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[775]

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır: Bakara,  2/195, 216,  Al-i imran,  3/ 113-114, 180  Tevbe,  9/ 112,  Nahl, 16/128,  Kehf, 18/30, Ankebut, 29/69,  Sâffât, 37/78-80, Yunus,  10/11, 28.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن طارق بن شهاب قالَ أبو سعيد الخدرى رَضِىَ اللّهُ عنهُ سمعتُ رسُولَ اللّهِ  يقُولُ: مَنْ رأى مِنْكُمْ مُنْكراً فلْيُغيرْهُ بيدِه، فإن لم يستطعْ فبلسانهِ، فإن لم يستطعْ فبقَلْبِهِ، وذلك أضْعَفُ الايمانِ .

"Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir." [776]

 عَنْ قَيْسِ بن أبى حازِمٍ قالَ: قالَ أبوُ بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ، بَعْدَ أنْ حَمِدَ اللّهَ تَعالى وَأثْنَى عَليْهِ: ياَ أيّهاَ النّاسُ إنَّكُمْ تَقْرَؤُنَ هَذِه الاَيَةَ وَتَضَعُونَهَا عَلى غَيْرِ مَوْضِعِهاَ (يَا أيَّهاَ الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أنْفُسَكُمْ لآ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إذاَ اهْتَدَيْتُمْ) وَإنّاَ سَمِعْنَا رَسُولَ اللّهِ يَقُولُ: إنَّ النّاَسَ إذاَ رَأَوْا الظاَّلِمَ فَلمْ يَأْخُذُوا عَلى يَدِهِ أوْشَكَ أنْ يَعُمَّهُمُ اللّهُ تَعالى بِعِقَابٍ، وَإنِّى سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ يَقولُ: مَا مِنْ قَوْمٍ يُعْمَلُ فِيهِمْ بِالْمَعاصِى ثُمَّ يَقدِرُونَ عَلى أن يُغَيِّرُوا فَلَمْ يُغَيِّرُوا إلاَّ يوُشَكُ أنْ يَعُمَّهُم اللّهُ بِعِقاَبٍ. أخرجهما أبو داود والترمذى. ومعنى »يوشكُ« يَقرُبُ ويُسرِعُ .

“Kays İbnu Ebî Hâzım anlatıyor: "Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) Cenâb-ı Hakk'a hamd ve senadan sonra buyurdu ki: "Ey insanlar! Sizler şu âyeti okuyor ve fakat yanlış anlıyorsunuz: "Ey iman edenler, siz kendinize bakın. Doğru yolda iseniz sapıtan kimse size zarar veremez" (Maide: 5/105). Biz  Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in: "İnsanlar, zâlimi görüp elinden tutmazlarsa, Allah'ın, hepsine ulaşacak umumî bir belâ göndermesi yakındır" dediğini işittik." Keza ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "İçlerinde kötülükler işlenen bir cemiyet, bu  kötülükleri bertaraf edecek güçte olduğu halde, seyirci kalır, müdâhale etmezse, Allah'ın hepsini saran umumî bir  belâ göndermesi yakındır" dediğini işittim.”[777]

وعن أبى سعيدٍ رَضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ: إنَّ مِنْ أعْظَمِ الْجِهَادِ كَلِمَةَ عَدْلٍ عِنْدَ سُلْطاَنٍ جاَئِرٍ. أخرجه أبو داود والترمذى .

“Ebu Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Zâlim sultanın yanında gerçeği söylemek en büyük cihaddandır”[778]

عن حذيفة رَضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ : وَالَّذِى بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنْ الْمُنْكَرِ أوْ لَيُوشِكَنَّ اللّهُ أنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقاباً مِنْهُ ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلآ يُسْتَجَابُ لَكُمْ. أخرجه الترمذى .

Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Nefsimi kudret elinde tutan Zat'a kasem olsun, ya ma'rufu emreder ve münkerden de yasaklarsınız veya Allah'ın katından umumî bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez."[779]

عَنْ ابنِ مَسْعودٍ رَضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ:إنَّكُمْ مَنْصُورُونَ وَمُصِيبُونَ وَمَفْتُوحٌ لَكُمْ: فَمَنْ أدْرَكَ ذَلِكَ مِنْكُمْ فَلْيَتَّقِ اللّهَ تَعالىَ وَلْيَأْمُرْ بِالْمَعْروفِ وَلْيَنْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ،وَمَنْ كَذَبَ عَلىَّ مُتَعَمِّداً فَلْيَتَبَوّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النّاَرِ.

İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizler yardım görecek, ganimetler elde edecek ve birçok memleketleri fethedeceksiniz. Sizden kim bu vakte ererse, Allah'tan çekinsin, ma'rufu emredip, münkerden de nehyetsin. Kim de bile bile bana yalan nisbet ederse, ateşteki yerini hazırlasın."[780]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Buhârî, Sahih, Tevhîd,  97/50. (VIII, 212),  Zekât,  24/30, (II, 131), Edeb,   78/33, (VII, 79); İstikraz, 4-6, (III, 83), Sulh, 53/11,  (III, 171), Cihâd, 56/72, (III, 224);  Müslim,  Sahih, Zekât, 12/55,  (I, 699), Zikir,  48/2-3, (III, 2061-2062), 48/ 20-22, (III, 2067-2068), Tevbe, 49/1, (III, 2102), Zühd, 53/5,  (III, 2273), Müsâfirîn, 6/84, (I, 499), Zekât,  12/56,  (I, 699),  İman, 1/78, (I, 69);  Ebu Davud,   Sünen, Melâhim, 31/17, (IV, 514),  Tirmizî,  Sünen, Birr,28/28, (IV, 333),  Zühd, 37/21,22, (IV, 565-566),   37/46, (IV, 47), Fiten,  34/77,78,  (IV, 528-529),  34/8, (IV, 468), Tefsir, 48/6, (V, 258), Nesâî,  Zekât, 23/72,  (V, 82),  Cenâiz, 21/52, (IV, 53),  İbn Mace, Sünen,  Mukaddime, 19, (I, 9),  Fiten,  36/20 (II, 1327),  Edeb,   33/58,  (II,  1259),  Ahmed b. Hanbel,  Müsned, II, 68, III, 19, IV, 274, Malik b. Enes, Muvatta, Taharet, 2/32;  Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı,

Diyanet İslam Ansiklopedisi, emir bilma’ruf nehiy anil münker Mad.XI/138/141;

Gazaliye Göre İslam Ahlakı, İstanbul 1982, İslam Düşüncesinde Ahlak, İstanbul 1989, Gazali, İhya,

 

LXIX-           KADİR GECESİ

Gazi ERDEM

A-             I- Konunun Plânı

A-Mübarek geceler nelerdir

1.Mevlid kandili

2.Regaib kandili

3.Berat kandili

4.Mirac kandili

5.Kadir gecesi

B-Kadir gecesi

1.Kadir gecesinin mübarek geceler içindeki yeri

2.Kadir gecesinin önemi

3.Kadir gecesi nasıl değerlendirilmeli

4.Kadir gecesi ile ilgili ayetler

5.Kadir gecesi ile ilgili hadisler  

C-Mübarek gün ve gecelerin toplumsal hayata katkıları

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya  mübarek gecelerin önemi  ve bunların neler olduğu anlatılarak başlanır. Daha sonra kadir gecesinin mübarek geceler içindeki yeri ve önemi anlatılır. Akabinde mübarek gün ve gecelerin toplumsal hayata katkıları anlatılarak vaaz bitirilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Mübarek gün ve geceler toplumumuzda büyük şevk ve iştiyakla kutlanan gecelerdir. Bu geceler bayram havası içeriisnde geçmektedir. İşte bu gecelerden biri de Kadir gecesidir. Kadir; değer, kıymet ve itibar demektir. Bu geceye Kadir Gecesi denilmesi şeref ve kiymetinden dolayıdır. Zaman ve mekanlar; kendilerinde meydana gelen önemli olaylarla değer kazanırlar. Kadir Gecesini bu derece değerli kılan en önemli sebep de Kur’ân-ı Kerîm’in bu gece indirilmeye başlanmış olmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in nüzulü ve Peygamberimizin insanlığa son peygamber olarak gönderilmesi, dünya tarihinin en önemli hadisesidir.

İslam alimleri Kadir gecesinin Ramazan’ın 27. gecesi olduğu konusunda ittifak etmiş olmalarına rağmen, İslâm kaynaklarında belirtildiğine göre Allah Teâlâ bir takım hikmetlere dayanarak Kadir gecesini ve onun dışında daha bazı şeyleri de gizli tutmuştur. Bunlar: Cuma günü içerisinde duanın kabul olacağı saat; beş vakit içerisinde Salât-ı vusta; ilâhî isimler içerisinde İsm-i Azam; bütün taatlar ve ibadetler içerisinde rızay-ı ilâhî; zaman içerisinde kıyamet ve hayat içerisinde ölümdür. Bunların gizli tutulmasından maksat mü'minlerin uyanık, dikkatli ve devamlı Allah'a ibadet ve taat içerisinde olmalar]. sağlamaktır. Mü'minler bu geceyi gaflet içerisinde geçirmemeli, ibadet ve taatle değerlendirmelidir.

Kadir Gecesini gereği gibi anlayıp hakkıyla değerlendirmenin yolu, Kur’ân-ı Kerîm’in eşsiz mesajlarını anlamaktan geçer. Bu itibarla, Kadir Gecesi Kur’ân-ı öğrenme ve Rasûlüllah’ı tanıma, onların öngördüğü fazilet ilkeleri doğrultusunda yaşama ve her türlü kötülüğü terketme vesilesi kabul edilmelidir. Zira, insanlara dünya ve âhiret mutluluğunu sağlamayı hedefleyen ve manevi varlığımızı karartan her türlü olumsuzluktan arındırarak, bizi üstün ahlâkî değerlere yönelten Kur’ân’dır. O’nun getirdiği ilke ve prensiplerin özünde aydınlık, hoşgörü, dostluk ve kardeşlik vardır. O, insanlar arasında sevgi, uzlaşma, yardımlaşma, kardeşlik ve istikrarı sağlayacak; fert ve toplum planında pek çok ahlâkî ve sosyal problemin hak ve adalet çerçevesinde çözülmesine ışık tutacak ve insanlara gelişme yollarını göstererek onları geleceğe hazırlayacak ilâhî ölçüleri içeren bir kitaptır. Kur’ân’ın bu özelliği, “Gerçekten bu Kur’an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan mü’minler için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler”[781] “Biz Kur’an’dan, mü’minler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz.”[782] ayetleriyle  dile getirilmektedir. Ayrıca bu geceyi, namaz kılarak, Kur'ân-ı Kerim okuyarak, tevbe, istiğfâr ederek ve dua yaparak değerlendirmeli, geçen hayatımızın Kur’an ve Sünnet’e uygun olup olmadığının muhasebesini yapmalıyız. Dargınlık, kırgınlık, kin ve nefretin yerine sevgi, saygı, hoşgörü, dostluk ve kardeşliği hâkim kılmalıyız. Yetimlerin, kimsesizlerin, fakir ve muhtaçların yüzünü güldürmeli, onlara yardım elimizi uzatmalıyız bu gece büyük bir fırsattır. Bu nedenle manen bin aydan daha hayırlı olduğu müjdelenen, dolayısıyla, yaklaşık 80 küsur yıllık bir insan ömrüne bedel olan bu geceden gerektiği şekilde istifade etmeliyiz. Sayısız manevî güzelliğin yaşandığı ve mükafatların sınırsız olarak verildiği bu gecede; özümüze dönerek gaflet içinde geçen günlerimizi sorgulamalı, kendimizle hesaplaşmalı, iyi ve güzel davranışlarımızı artırmaya, kötü davranışlardan uzaklaşarak kalbimizdeki manevî kirleri temizlemeye çalışmalıyız.

Bu gibi mübarek gün ve geceleri değerlendirirken gözden uzak tutulmaması gereken bir durum ise,  ibadet ve taatlerimizi sadece bu geceye hasretmemeli, her zaman Allah’ın kulu ve Hz. Muhammed (sav)in ümmeti olduğumuzu hatırda tutup, ona göre hayatımızı yönlendirmeliyiz.

Müberek gün ve geceler toplumsal hayata pek çok yönden katkı sağlamakta, bu gün ve geceler vesilesi ile insanlar birbirlerini ve yakınlarını aramakta, yetimler ve fakirler gözetilmekte, hastalar ziyaret edilmekte ve dargınlar barışmaktadır.

D-                      IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْر وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْر لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍتَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّنْ كُلِّ أَمْر سَلَامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ

“Şüphesiz, biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesi’nde indirdik.  Kadir gecesi’nde olduğunu sen ne bileceksin! Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.” [783]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَرَأَيْتَ إِنْ عَلِمْتُ أَىُّ لَيْلَةٍ لَيْلَةُ الْقَدْرِ مَا أَقُولُ فِيهَا قَالَ ‏"‏ قُولِي اللَّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّي ‏"‏

Hz. Aişe validemiz demiştir ki; Rasûlüllah (sav)'e: "Ey Allah'ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?" diye sordum. Rasûlüllah (sav):" Allah'ım sen çok affedicisin, affi seversin, beni affet." diye dua et, buyurdu.[784]

عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ص قَالَ ‏"‏ تَحَرَّوْا لَيْلَةَ الْقَدْرِ فِي الْوِتْرِ مِنَ الْعَشْرِ الأَوَاخِرِ مِنْ رَمَضَانَ ‏"‏‏

Hz. Aişe (sav) den: Peygamber şöyle buyurdu: Kadir gecesini Ramazanın son on gününün tek gecelerinde arayınız.[785]

عَنْ زِرَّ بْنَ حُبَيْشٍ، يَقُولُ سَأَلْتُ أُبَىَّ بْنَ كَعْبٍ - رضى الله عنه - فَقُلْتُ إِنَّ أَخَاكَ ابْنَ مَسْعُودٍ يَقُولُ مَنْ يَقُمِ الْحَوْلَ يُصِبْ لَيْلَةَ الْقَدْرِ ‏.‏ فَقَالَ رَحِمَهُ اللَّهُ أَرَادَ أَنْ لاَ يَتَّكِلَ النَّاسُ أَمَا إِنَّهُ قَدْ عَلِمَ أَنَّهَا فِي رَمَضَانَ وَأَنَّهَا فِي الْعَشْرِ الأَوَاخِرِ وَأَنَّهَا لَيْلَةُ سَبْعٍ وَعِشْرِينَ ‏.‏ ثُمَّ حَلَفَ لاَ يَسْتَثْنِي أَنَّهَا لَيْلَةُ سَبْعٍ وَعِشْرِينَ فَقُلْتُ بِأَىِّ شَىْءٍ تَقُولُ ذَلِكَ يَا أَبَا الْمُنْذِرِ قَالَ بِالْعَلاَمَةِ أَوْ بِالآيَةِ الَّتِي أَخْبَرَنَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنَّهَا تَطْلُعُ يَوْمَئِذٍ لاَ شُعَاعَ لَهَا ‏.‏

Zir b. Hubeyş diyor ki, Übey b. Ka'b'a sordum: Kardeşin Abdullah b. Mes'ud: "Yil boyunca ibadet eden Kadir gecesine isabet eder" diyor, dedim. Übey b. Ka'b dedi ki: "Allah İbn Mes'ud'a rahmet eylesin. O, insanların Kadir gecesine güvenmemelerini istemiştir. Yoksa Kadir gecesinin, Ramazanda, Ramazanın da son on günü içerisinde yirmi yedinci gecesinde olduğunu biliyordu" dedi."- Bunu neye dayanarak söylüyorsun, Ey Ebü'l-Münzir (Übey b. Ka'b'ın lakabı)" dedim. Übey;"- Ben bunu Rasûlüllah (s.a.s)'in bize haber vermiş oldugu alametle söylüyorum ki, o da, "o gün güneş şuasiz olarak doğar" dedi. [786]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

DİA “Kadir Gecesi” maddesi,

Buhârî, Kitabü Fadl-i Leyleti’l-Kadr.,

M. Asım Köksal, Kadir Gecesi,

S. Daim Duran, Mübarek Geceler,

Kazım Öztürk, İslamda Kutsal Gün ve Geceler

 

 

LXX-               KAZA VE KADERE İMAN

Hüseyin YILMAZ

A-             I- Konunun Plânı

A- Giriş

1. İman nedir?

2. İman esasları nelerdir?

B- Kaza ve Kadere İman

1. Kader kavramı

2. Kaza kavramı

3. Kur”an-ı Kerim”de kaza ve kadere iman ile ile ilgili ayetler

4. Kaza ve kadere iman ile ilgili hadisler

C- Tevekkül kavramı

1. Tevekkülün tarifi

2. Tevekkül ile ilgili ayetler

3. Tevekkül ile ilgili hadisler

4. Tevekkülün kaza ve kaderle ilişkisi

D- Kaza ve kaderde insan iradesinin rolü

1. İrade-i külliye

2. İrade-i cüz’iyye

3. İnsanın yapıp ettiklerinden sorumlu olması

E- Kaza ve kader değişir mi?

F- Kaza ve kadere imanın insana sağladığı faydalar.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya iman kavramı açıklanarak başlanır. Daha sonra iman esaslarının nelerden oluştuğu açıklanır. İman eden kimselerin cennete, iman etmeyen kimselerin ise cehenneme gidecekleri ayeti kerimelerden örnek verilerek açıklanır. Bundan sonra kaza ve kadere imana geçilir. Kader ve kaza kavramları açıklanır. Bu arada tevekkül kavramına girilir, kaza ve kaderle ilişkisi açıklanır. Kaza ve kadere imanın insana sağladığı psikolojik faydalardan bahsedilerek vaaz bitirilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İnsanlar yaratılış itibarı ile bir yaratıcıya iman etmeye meyilli olarak yaratılmıştır. En ilkel ya da ücra  topluluklarda bile insanların bir şeylere inanmış olmaları kişide  yüce bir yaratıcıya inanma duygusunun fıtri olduğunu gösteren enaçık delildir. Tarihen görülmüştür ki, çok mükemmel olan insan aklı  tek başına Allah’ı bulmada yeterli olsa da, onun sıfatları konusunda ve  detaylarda  yolunu şaşırmış ve çoğunlukla da Yüce yaratıcıyı müşahhaslaştırıp elle tutulur gözle görülür hale getirmiştir. Bu ise yanlıştır. Doğru olan ise yüce yaratıcıyı ve inanılması gereken şeyleri doğru kaynaktan yani Kur’an’dan öğrenmektir.  Kur’an da ise kaza ve kadere imana işaret eden ayetler vardır.

Sözlükte ölçmek, tahmin etmek ölçüp takdir ederek tayin etmek; güç yetirmek ve kudret anlamlarına gelen kader, dinî bir terim olarak, Allah'ın ebede kadar olacak şeyleri, bunların zaman ve yerini, özellik ve niteliklerini, nasıl ve ne zamanda olacaklarsa onların tamamını ezelde bilip bu bilgi doğrultusunda takdir etmesine denir. Bu durumda kader Allah'ın ilim sıfatını ilgilendirmektedir. O halde kader, Allah'ın ilmi doğrultusunda, kainatı ve ondaki her şeyi belli bir düzen ve ölçüye göre idare eden ilâhî bir kanundur. Bu konuda Kur'an’da şöyle buyurulmaktadır: “Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.” (Kamer 54/49); “Allah her dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin artırdığı şeyi ve eksilttiği şeyi bilir. Her şey O'nun katında bir ölçüyledir.” (Ra’d,13/8); “Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçü ile indiririz.” (Hicr 15/21); “… O her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.” (Furkân,25/2). "Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır." (Hadîd 57/22).

Kazâ ise, Cenab-ı Hakk'ın ezelde irade etmiş olduğu ve takdir buyurduğu şeylerin, zamanı gelince her birisini ezelî ilim, irade ve takdirine uygun bir biçimde meydana getirmesi ve yaratmasıdır. Bu takdirde kaza, Allah'ın tekvin sıfatını ilgilendiren bir konu olmaktadır. Bu tanım, İmam Mâtüridî ve taraftarlarına göredir. Eş’arîler ise kazayı daha farklı bir şekilde tarif etmişlerdir: Kaza; hüküm mânâsınadır. Allah'ın eşyayı sonradan nasıl olacaksa ezelde öylece irade etmesidir. Kader ise, Allah'ın her şeyi vakti gelince, ezelî ilmine uygun olarak, irade ettiği şekilde yaratmasıdır.

Tevekkül ise müslümanların kadere olan inançlarının tabii bir sonucudur. Tevekkül eden kimse Allah'a kayıtsız şartsız teslim olmuş, kaderine razı bir kimsedir. Fakat kadere inanmak da tevekkül etmek de tembellik, miskinlik demek olmadığı gibi, çalışma ve ilerlemeye mani de değildir. Çünkü her müslüman olayların, ilahî düzenin ve kanunların çerçevesinde, sebep-sonuç ilişkisi içerisinde olup bittiğinin bilincindedir. Yani tohum ekilmeden ürün elde edilmez. İlaç kullanılmadan tedavi olunmaz. Salih ameller işlenmedikçe Allah'ın rızası kazanılmaz ve dolayısıyla cennete girilmez. Öyleyse tevekkül, çalışıp çabalamak, çalışıp çabalarken Allah'ın bizimle olduğunu hatırdan çıkarmamak ve sonucu Allah'a bırakmaktır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

مَا أَصَابَ مِنْ مُّصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنْفُسِكُمْ إِلَّا فِي كِتَابٍ مِّن قَبْلِ أَن نَّبْرَأَهَا إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ

Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. [787]

Aşağıdaki ayet kişilerin yapıp ettiklerinden cüz’i iradeleri olması sebebi ile sorumlu olduklarını göstermektedir.

وَمَا أَصَابَكُمْ مِّنْ مُّصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ

Başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.[788]

Kaza, kader ve tevekkül ile ilgili olarak faydalanılabilecek  diğer ayetler ise şunlardır: Furkan 25/2; Tevbe, 9/51; Al-i İmran 3/159, 122, 160; Maide 5/11; İbrahim 14/11;Teğabun 64/13; Talak 65/3, Kamer 54/49; Ra’d, 13/8; Hicr, 15/21.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنِ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ قَالَ بَيْنَمَا نَحْنُ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ ص ذَاتَ يَوْمٍ إِذْ طَلَعَ عَلَيْنَا رَجُلٌ شَدِيدُ بَيَاضُ الثِّيَابِ شَدِيدُ سَوَادِ الشَّعَرِ لاَ يُرَى عَلَيْهِ أَثَرُ السَّفَرِ وَلاَ يَعْرِفُهُ مِنَّا أَحَدٌ حَتَّى جَلَسَ إِلَى النَّبِيِّ ص فَأَسْنَدَ رُكْبَتَيْهِ إِلَى رُكْبَتَيْهِ وَوَضَعَ كَفَّيْهِ عَلَى فَخِذَيْهِ وَقَالَ يَا مُحَمَّدُ أَخْبِرْنِي عَنِ الإِسْلاَمِ ‏.‏ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص ‏"‏ الإِسْلاَمُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ وَتُقِيمَ الصَّلاَةَ وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ وَتَصُومَ رَمَضَانَ وَتَحُجَّ الْبَيْتَ إِنِ اسْتَطَعْتَ إِلَيْهِ سَبِيلاً قَالَ صَدَقْتَ. قَالَ فَعَجِبْنَا لَهُ يَسْأَلُهُ وَيُصَدِّقُهُ ‏.‏ قَالَ فَأَخْبِرْنِي عَنِ الإِيمَانِ ‏.‏ قَالَ ‏"‏ أَنْ تُؤْمِنَ بِاللَّهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ ‏"‏ ‏.‏ قَالَ صَدَقْتَ ‏.‏ قَالَ فَأَخْبِرْنِي عَنِ الإِحْسَانِ ‏.‏ قَالَ ‏ أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ ‏"‏ ‏.‏ قَالَ فَأَخْبِرْنِي عَنِ السَّاعَةِ ‏.‏ قَالَ‏ مَا الْمَسْئُولُ عَنْهَا بِأَعْلَمَ مِنَ السَّائِلِ ‏"‏ ‏.‏ قَالَ فَأَخْبِرْنِي عَنْ أَمَارَتِهَا ‏.‏ قَالَ ‏"‏ أَنْ تَلِدَ الأَمَةُ رَبَّتَهَا وَأَنْ تَرَى الْحُفَاةَ الْعُرَاةَ الْعَالَةَ رِعَاءَ الشَّاءِ يَتَطَاوَلُونَ فِي الْبُنْيَانِ ‏"‏ ‏.‏ قَالَ ثُمَّ انْطَلَقَ فَلَبِثْتُ مَلِيًّا ثُمَّ قَالَ لِي يَا عُمَرُ أَتَدْرِي مَنِ السَّائِلُ‏.‏ قُلْتُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ ‏.‏ قَالَ ‏"‏ فَإِنَّهُ جِبْرِيلُ أَتَاكُمْ يُعَلِّمُكُمْ دِينَكُمْ ‏"‏

Abdullah b. Ömer(ra) den: Babam Ömer İbnu'l-Hattâb (ra) bana şunu anlattı: "Ben Hz. Peygamber (sav)'in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber (sav)'in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı: Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver! Haz. Peygamber (sav) açıkladı: "İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir." Yabancı: "-Doğru söyledin" diye tasdîk etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik.Sonra tekrar sordu: "Bana iman hakkında bilgi ver?"Hz. Peygamber (sav) açıkladı: "Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır." Yabancı yine: "Doğru söyledin!" diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: "Bana ihsan hakkında bilgi ver?"Hz. Peygamber (sav) açıkladı: "İhsan Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor."Adam tekrar sordu: "Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?"Hz. Peygamber (sav) bu sefer: "Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor!" karşılığını verdi. Yabancı: "Öyleyse kıyametin alâmetinden haber ver!" dedi. Hz. Peygamber (sav) şu açıklamayı yaptı: "Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir -Müslim'in rivayetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir." Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. -Bu ifade Müslim'deki rivayete uygundur. Diğer kitaplarda "Ben üç gece sonra Hz. Peygamber (sav)'le karşılaştım" şeklindedir- Hz. Peygamber (sav) Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" deyince şu açıklamayı yaptı: "Bu Cebrail (as)di. Size dininizi öğretmeye geldi."[789]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ خَرَجَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ ص وَنَحْنُ نَتَنَازَعُ فِي الْقَدَرِ فَغَضِبَ حَتَّى احْمَرَّ وَجْهُهُ حَتَّى كَأَنَّمَا فُقِئَ فِي وَجْنَتَيْهِ الرُّمَّانُ فَقَالَ ‏"‏ أَبِهَذَا أُمِرْتُمْ أَمْ بِهَذَا أُرْسِلْتُ إِلَيْكُمْ إِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ حِينَ تَنَازَعُوا فِي هَذَا الأَمْرِ عَزَمْتُ عَلَيْكُمْ أَلاَّ تَتَنَازَعُوا فِيهِ ‏"‏ ‏.‏ قَالَ أَبُو عِيسَى وَفِي الْبَابِ عَنْ عُمَرَ وَعَائِشَةَ وَأَنَسٍ ‏.‏ وَهَذَا حَدِيثٌ غَرِيبٌ لاَ نَعْرِفُهُ إِلاَّ مِنْ هَذَا الْوَجْهِ مِنْ حَدِيثِ صَالِحٍ الْمُرِّيِّ ‏.‏ وَصَالِحٌ الْمُرِّيُّ لَهُ غَرَائِبُ يَنْفَرِدُ بِهَا لاَ يُتَابَعُ عَلَيْهَا ‏.

 Ebu hüreyre (ra) den rivayet olunmuştur. Bir gün biz kader hakkında konuşuyorken peygamber çıkageldi. Bize kızdı. Kızgınlığından yüzü kızardı. Hatta  nar gibi kızardı. Ve dedi ki: "Siz bununla mı emrolundunuz? Veya ben bunun için mi peygamber olarak gönderildim? Şunu biliniz ki sizden önceki ümmetler bu tür tartışmalara başladıkları zaman helak olmuşlardır. Böyle tartışmalara girmemelisiniz"[790]

عَنْ سَلْمَانَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص ‏"‏ لاَ يَرُدُّ الْقَضَاءَ إِلاَّ الدُّعَاءُ وَلاَ يَزِيدُ فِي الْعُمُرِ إِلاَّ الْبِرُّ

Selman (ra) dan rivayet edilmiştir. Peygamber (sav ) şöyle buyurmuştur. “ Allah’ın kaza’sı ancak dua ile değişir. Ömür de ancak iyilikle uzar.”[791] 

عَنْ عَلِيٍّ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص ‏"‏ لاَ يُؤْمِنُ عَبْدٌ حَتَّى يُؤْمِنَ بِأَرْبَعٍ يَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنِّي مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ بَعَثَنِي بِالْحَقِّ وَيُؤْمِنُ بِالْمَوْتِ وَبِالْبَعْثِ بَعْدَ الْمَوْتِ وَيُؤْمِنُ بِالْقَدَرِ ‏"‏ ‏.‏

Ali (ra) dan: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “ Bir kul şu dört şeye inanmadıkça iman etmiş olamaz. 1-Allahtan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın  göndermiş olduğu hak rasulü olduğuma 2-Ölüme 3- öldükten sonra dirilmeye 4- Kadere” .[792]

عَنْ سَعْدٍ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص ‏"‏ مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ رِضَاهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ وَمِنْ شَقَاوَةِ ابْنِ آدَمَ تَرْكُهُ اسْتِخَارَةَ اللَّهِ وَمِنْ شَقَاوَةِ ابْنِ آدَمَ سَخَطُهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ

Sa’d (ra) dan: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “ Allah’ın kazasına kulun rıza göstermesi Ademoğlunun mutluluğundandır. Allah’tan hayır istemeyi terk etmesi ve Allah’ın kendisi ile ilgili olarak  hükmettiği şeye kızması insanoğlunun şakiliğindendir.” [793]  

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ كَانُوا يَحُجُّونَ وَلاَ يَتَزَوَّدُونَ قَالَ أَبُو مَسْعُودٍ كَانَ أَهْلُ الْيَمَنِ أَوْ نَاسٌ مِنْ أَهْلِ الْيَمَنِ يَحُجُّونَ وَلاَ يَتَزَوَّدُونَ وَيَقُولُونَ نَحْنُ الْمُتَوَكِّلُونَ فَأَنْزَلَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ وَتَزَوَّدُوا فَإِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوَى ‏- الآيَةَ-.

İbn Abbas (ra) dan: Bir kısım kimseler yanlarına azık almadan haccediyorlar (dileniyorlardı). Ebu Mes’ud dedi ki: Bunlar yemen halkı ya da yemen halkından bir gurub idi. Haccediyorlar ama azık almıyorlar (dileniyorlar) ve biz tevekkül ediyoruz diyorlardı. Bunun üzerine “Azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı  takvadır” ( Bakara, 2/ 197) ayeti nazil oldu.[794]

أنَّ عُمَرَبْنَ الخَطاَّبِ أتىَ عَلىَ قَوْمٍ فَقالَ : ما أنْتُمْ ؟ قَالوُا : نَحْنُ الْمُتَوَكِّلُونَ ،قالَ بَلْ أنْتُمْ الْمُتَّكِلوُنَ ، ألاَ أخْبِرُكُمْ بِالْمُتَوَكِّلِينَ ؟ رَجُلٌ ألْقَى حَبَّةً فِي بَطْنِ الأرْضِ ثُمَّ تَوَكَّلَ عَلىَ رَبِّهِ

Hz.Ömer bir topluluğa geldi ve onlara sordu.Sizler kimsiniz? Onlar- Bizler tevekkül’de bulunanlarız dediler. O da, Hayır siz mütevekkil değil hazır yiyicilersiniz, Size mütevekkilin kim olduğunu haber vereyim mi? dedi ve ekledi Mütevekkil kişi toprağı sürüp tohumu eker sonra rabbine tevekkül eder. dedi.[795]  

عَنْ الْمُغِيرَةِ بْنِ أَبِي قُرَّةَ السَّدُوسِيُّ، قَالَ سَمِعْتُ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ، يَقُولُ قَالَ رَجُلٌ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَعْقِلُهَا وَأَتَوَكَّلُ أَوْ أُطْلِقُهَا وَأَتَوَكَّلُ قَالَ ‏"‏ اِعْقِلْهَا وَتَوَكَّلْ ‏"‏

Müğıre bin Ebi Gurre es-Sedüsiyyü (ra) den: Enes İbn Malik (ra) ‘in şöyle dediğini duydum : Bir adam devesi ile beraber geldi ve dedi ki: Ey Allah’ın rasülü  Deveyi bağlayıpda mı tevekkül edeyim yoksa bırakıpda mı  tevekkül edeyim? Peygamber cevaben şöyle dedi : Deveni bağla ondan sonra Allah’a tevekkül et. [796]

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ، أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ ـ رع ـ خَرَجَ إِلَى الشَّأْمِ حَتَّى إِذَا كَانَ بِسَرْغَ لَقِيَهُ أُمَرَاءُ الأَجْنَادِ أَبُو عُبَيْدَةَ بْنُ الْجَرَّاحِ وَأَصْحَابُهُ، فَأَخْبَرُوهُ أَنَّ الْوَبَاءَ قَدْ وَقَعَ بِأَرْضِ الشَّأْمِ‏.‏ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فَقَالَ عُمَرُ ادْعُ لِي الْمُهَاجِرِينَ الأَوَّلِينَ‏.‏ فَدَعَاهُمْ فَاسْتَشَارَهُمْ وَأَخْبَرَهُمْ أَنَّ الْوَبَاءَ قَدْ وَقَعَ بِالشَّأْمِ فَاخْتَلَفُوا‏.‏ فَقَالَ بَعْضُهُمْ قَدْ خَرَجْتَ لأَمْرٍ، وَلاَ نَرَى أَنْ تَرْجِعَ عَنْهُ‏.‏ وَقَالَ بَعْضُهُمْ مَعَكَ بَقِيَّةُ النَّاسِ وَأَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ ص وَلاَ نَرَى أَنْ تُقْدِمَهُمْ عَلَى هَذَا الْوَبَاءِ‏.‏ فَقَالَ ارْتَفِعُوا عَنِّي‏.‏ ثُمَّ قَالَ ادْعُوا لِي الأَنْصَارَ‏.‏ فَدَعَوْتُهُمْ فَاسْتَشَارَهُمْ، فَسَلَكُوا سَبِيلَ الْمُهَاجِرِينَ، وَاخْتَلَفُوا كَاخْتِلاَفِهِمْ، فَقَالَ ارْتَفِعُوا عَنِّي‏.‏ ثُمَّ قَالَ ادْعُ لِي مَنْ كَانَ هَا هُنَا مِنْ مَشْيَخَةِ قُرَيْشٍ مِنْ مُهَاجِرَةِ الْفَتْحِ‏.‏ فَدَعَوْتُهُمْ، فَلَمْ يَخْتَلِفْ مِنْهُمْ عَلَيْهِ رَجُلاَنِ، فَقَالُوا نَرَى أَنْ تَرْجِعَ بِالنَّاسِ، وَلاَ تُقْدِمَهُمْ عَلَى هَذَا الْوَبَاءِ، فَنَادَى عُمَرُ فِي النَّاسِ، إِنِّي مُصَبِّحٌ عَلَى ظَهْرٍ، فَأَصْبِحُوا عَلَيْهِ‏.‏ قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ بْنُ الْجَرَّاحِ أَفِرَارًا مِنْ قَدَرِ اللَّهِ فَقَالَ عُمَرُ لَوْ غَيْرُكَ قَالَهَا يَا أَبَا عُبَيْدَةَ، نَعَمْ نَفِرُّ مِنْ قَدَرِ اللَّهِ إِلَى قَدَرِ اللَّهِ، أَرَأَيْتَ لَوْ كَانَ لَكَ إِبِلٌ هَبَطَتْ وَادِيًا لَهُ عُدْوَتَانِ، إِحْدَاهُمَا خَصِبَةٌ، وَالأُخْرَى جَدْبَةٌ، أَلَيْسَ إِنْ رَعَيْتَ الْخَصْبَةَ رَعَيْتَهَا بِقَدَرِ اللَّهِ، وَإِنْ رَعَيْتَ الْجَدْبَةَ رَعَيْتَهَا بِقَدَرِ اللَّهِ قَالَ فَجَاءَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ عَوْفٍ، وَكَانَ مُتَغَيِّبًا فِي بَعْضِ حَاجَتِهِ فَقَالَ إِنَّ عِنْدِي فِي هَذَا عِلْمًا سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ ‏"‏ إِذَا سَمِعْتُمْ بِهِ بِأَرْضٍ فَلاَ تَقْدَمُوا عَلَيْهِ، وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلاَ تَخْرُجُوا فِرَارًا مِنْهُ ‏"‏‏.‏ قَالَ فَحَمِدَ اللَّهَ عُمَرُ ثُمَّ انْصَرَفَ‏.‏

İbni Abbâs (ra) den rivayet edildiğine göre, Ömer İbni Hattâb (ra) Şam'a doğru yola çıktı. Serg denilen yere varınca, kendisini orduların başkomutanı Ebû Ubeyde İbni Cerrâh ile komuta kademesindeki arkadaşları karşıladı ve Şam'da vebâ hastalığı baş gösterdiğini ona haber verdiler. İbni Abbâs'ın dediğine göre, Hz. Ömer ona: – Bana ilk muhacirleri çağır, dedi; ben de onları çağırdım. Ömer, onlarla istişare etti ve Şam'da vebâ salgını bulunduğunu kendilerine bildirdi. Onlar, nasıl hareket edilmesi gerektiğinde ihtilaf ettiler. Bazıları: – Sen belirli bir iş için yola çıktın; geri dönmeni uygun bulmuyoruz, dediler. Bazıları da:– Halkın kalanı ve Resûlullah (sav)in ashabı senin yanındadır. Onları bu vebânın üstüne sevk etmenizi uygun görmüyoruz, dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer:– Yanımdan uzaklaşınız, dedi. Daha sonra:– Bana ensarı çağır, dedi; ben de onları çağırdım. Fakat onlar da muhacirler gibi ihtilâfa düştüler. Hz. Ömer: Siz de yanımdan gidiniz, dedi. Sonra:

Bana Mekke'nin fethinden önce Medine'ye hicret etmiş olan ve burada bulunan Kureyş muhacirlerinin yaşlılarını çağır, dedi. Ben onları çağırdım; onlardan iki kişi bile ihtilaf etmedi ve:

Halkı geri döndürmeni ve bu vebânın üzerine onları götürmemeni uygun görüyoruz, dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer insanlara seslendi ve:– Ben sabahleyin hayvanın sırtındayım, siz de binin, dedi. Ebû Ubeyde İbni Cerrâh (ra):Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun? dedi. Hz. Ömer:Keşke bunu senden başkası söyleseydi ey Ebû Ubeyde! dedi. Ömer, Ebû Ubeyde'ye muhalefet etmek istemezdi. Sözüne şöyle devam etti:Evet Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz. Ne dersin, senin develerin olsa da iki tarafı olan bir vadiye inseler, bir taraf verimli diğer taraf çorak olsa, verimli yerde otlatsan Allah'ın kaderiyle otlatmış; çorak yerde otlatsan yine Allah'ın kaderiyle otlatmış olmaz mıydın? İbni Abbâs der ki:O sırada, birtakım ihtiyaçlarını karşılamak için ortalarda görünmeyen Abdurrahman İbni Avf (ra) geldi ve: Bu hususta bende bilgi var; Resûlullah (sav): "Bir yerde vebâ olduğunu işittiğinizde oraya girmeyiniz. Bir yerde vebâ ortaya çıkar, siz de orada bulunursanız, hastalıktan kaçarak oradan dışarı çıkmayınız" buyururken işitmiştim, dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) Allah'a hamd etti ve oradan ayrılıp yola koyuldu.[797]

F-             VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar:

G-             1- DİA Kaza ve kader maddesi.

H-             2- Buhari, Sahih, Kitabü’l- Kader; Müslim, Sahih, Kitabü’l- Kader;

İ-                 3- İslam inancında temel kavramlar : Allah, melek, kitap, peygamber, hesap günü ve kaza kader ,Taner Cücü.

J-                4- Kaza-kader : hayır ve şer: rızık, ecel ve tevekkül ,M. Kenan Çığman.

 

 

LXXI-          KAZANÇTA HELAL VE HARAM BİLİNCİ

Dr. Muhlis AKAR

A-             I- Konunun Plânı

A. Helal Ve Haram Konusunda Genel Prensipler Şunlardır:

1.Helal ve Haram kılma yetkisi Allah’a aittir.

2.Harama götüren şeyler de haramdır.

3.Haram konusunda hile yapmak haramdır.

4.Haram olan şeyler her mekanda ve zamanda haramdır.

5.Haramdan ve harama yol açan vasıtalardan  kaçınmak gerektiği gibi, haram şüphesi taşıyan işlerden ve kazançlardan da uzak durmak tavsiye edilmiştir

6. Zaruretler kendi miktarınca haramları mübah kılar.

7."Eşyada asıl olan mübahlıktır" kuralına göre belirli sayıdaki haramların dışında kalan şeyler mübah (helâl)tır.

B. Helal Kazancın Önemi

C. Meşru Bir Emek Karşılığı Elde  Edilen Kazanç En Helal Kazançtır

D. Haramlara İhtiyaç Duymayacağımız Kadar Helaller  Vardır.

E. Helal Kazanç Duyarlılığının Azalması Toplumsal Bir Felakettir.

F. Haram Kazanç Yollarından Kaçınmak;

1.Müşteriyi aldatmamak

2.Malın kusur ve ayıbını müşteriye söylemek

3.Ölçü ve tartıda adil olmak

4.Karaborsacılık yapmamak

5.Emeğin/çalışanın hakkını yememek

6.Kamu malını zimmetine geçirmemek

7.Yetim malı yememek

8.Rüşvet alıp-vermemek

9.Kısaca haksız kazanç ihtiva eden kumar,faiz,şans oyunları ve benzeri meşru emek, üretim ve hizmete dayanmayan her türlü iş ve icraatlardan sakınmak

G.Haram Kazancın Zararları;

1.Haram kazanç duaların ve sadakaların kabul olmasını engeller.

2.Toplumda rantiye sınıfının  oluşmasına sebebiyet verir.

3.Üreten değil, tüketen bir toplum yapısı ortaya çıkarır.

4. Emeğin hakkı gasp edilir.

5 .Sosyal ve ekonomik problemler artar.

6. Uzun vadede ülke ekonomisi  dışa bağımlı hale gelir

H. Harama Düşmemek İçin;

1.Takva zırhına bürünmek

2.Şüpheli şeylerden sakınmak

3.Allah’ın koyduğu sınırları ihlal etmemek

4.Kanaat sahibi olmak

5.Lüks ve gösteriş tüketimine kapılmamak

6.Bu konuda toplum olarak örgün ve yaygın eğitime önem vermek

7.Sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı yaygınlaş-tırmak

I. Haram Olarak Kazanılmış Servetin Tevbesi;

1.Hak sahiplerine haklarını ödemek

2.Allah’tan af ve mağfiret dilemek

3.Aynı günaha tekrar dönmemek

4.Helal kazanç elde etmek için çalışmak

İ.Helal Kazanç Duyarlılığına Sahip Örnek Şahsiyetler

J.Genel Değerlendirme ve Sonuç

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya helal-haram kavramının açıklaması yapılarak başlanır ve ilk önce  bu konudaki genel prensipler anlatılır. Daha sonra helal kazancın önemi, Müslüman’ca yaşamak isteyen kişiler için kaçınılmaz oluşu ve haram kazancın dünyevi ve uhrevi olarak zararları ilgili âyet ve hadisler okunup açıklanır. Devamında haramdan ve haram kazançtan korunmak için başvurulabilecek tedbirler üzerinde durulur. Bu arada helal kazanç duyarlılığına sahip örnek şahsiyetlerin helal ve haram konusundaki tavır ve davranışlarına yer verilir. Müteâkiben, kazanılmış haram servetin tevbesi’nin nasıl olacağı konusunda bilgi verilir. Sonunda da genel bir değerlendirme yapılarak ulaşılan sonuçlar maddeler halinde bir bütün olarak cemaate sunulur.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İslâm dini insanoğluna dünya ve ahiret mutluluğunu  kazandıracak prensiplerle doludur. İslam’da çalışma ve helâl kazanç, tıpkı ilim gibi farz telakki edilmiş, kişinin kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürebilmesi, çoluk çocuğunun nafakasını temin etmek maksadıyla meşru yoldan çalışıp kazanması, ibadet ölçüsünde kutsal ve değerli bir davranış olarak kabul edilmiştir.

İslam, kazanç elde etme konusunda önemli bir ilke olan meşruiyet prensibini esas alarak; hırsızlık, gasp, faiz, kumar, rüşvet ve şans oyunları; kamu mallarını zimmete geçirmek, her türlü yolsuzluk, hileli alışveriş, müşteriye birinci kalite diye ikinci kalite mal vermek, eksik tartıp ölçmek, malı fâhiş fiyatla satmak, işçi ve memurun görevini ihmal ve terk etmesi, işverenin çalışanlara hak ettiği ücretlerini, devlete vergisini, fakire zekatını vermemesi ve kalitesiz mal üretip pahalıya satarak servet elde etmesi gibi her türlü gayrı meşru kazancı yasaklamıştır. İslâmi prensiplerle bağdaşan tüm ekonomik faaliyetlere katılma hakkını İslâmiyet insanlara tanımıştır. Ancak, ticari faaliyetlerin dürüst, yararlı ve güven içerisinde yürütülmesini sağlamak amacıyla, bu faaliyetlere ilişkin bazı kurallar da getirmiştir. Bunlar iş adamı ve ticaret erbabı tarafından benimsenip tatbik edildiği takdirde, piyasada görülen bir çok bozukluk ve aksaklıklar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Çünkü İslâm’da ticaret, ahlâkî değerlerle içiçedir. Kişinin yücelmesini ve daha uygar bir şahsiyete dönüşmesini sağlayan bu değerler bir kenara itilirse; o takdirde piyasada tanık olunan rüşvet, yolsuzluk, haksız kazanç, borcunu ödememe, vb... kötülük ve çirkinlikleri sadece yasal tedbirlerle ve cezalarla önlemek mümkün olmaz.Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim’de geçmiş milletlerin çöküş ve yıkılış nedenleri arasında sayılan ticari ahlaksızlık ve haksızlıklardan sakınmalı, haksız kazanca tenezzül ve tevessül etmemeli, ticari ve ekonomik hayatta ahlâkî prensiplere riâyet edilmelidir..Helâl ve meşru işlerde çalışmalı, helalinden kazanmalı, haram gıdalarla beslenmemeli ve çoluk çocuğa da harama yedirmekten sakınmalıdır. Bu husus, hem ibadetlerimizin kabulü hem de sosyal hayatımızın güven ve huzuru için önemlidir.  

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

Yüce Allah Nisa sûresinin 29 âyetinde: 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ إِلاَّ أَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ وَلاَ تَقْتُلُواْ أَنْفُسَكُمْ إِنَّ اللّهَ كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا

“Ey İman edenler! Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin. Karşılıklı rızaya dayalı ticaretle yiyin” buyurmak suretiyle, haksız kazancın haram olduğunu bildirmiştir. Yine aynı surenin 10 ayetinde ise, “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir” buyrularak yetim malı yemenin de ne kadar büyük bir günah ve haram olduğuna dikkat çekilmektedir.

يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُواْ مِمَّا فِي الأَرْضِ حَلاَلاً طَيِّباً وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ

“Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.”[798] 

وَكُلُواْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ حَلاَلاً طَيِّبًا وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِيَ أَنتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ

“Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helal, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının.”[799] anlamındaki âyetler de yenilen rızkın helal ve temiz olmasını emretmektedirler.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Huzurlu bir toplum oluşturmayı hedef alan İslam’ın yüce Peygamberi de, “Kazancın hangisi en iyi ve temiz olanıdır” şeklindeki sorulan bir soruya, “Kişinin el emeği ve aldatma bulunmayan meşru ticaret ile elde edilen kazançtır”[800] cevabını vermiştir. Yine;

« مَا أَكَلَ أَحَدٌ طَعَاماً خَيْراً مِنْ أَنَ يَأْكُلَ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ ، وَإِنَّ نَبيَّ اللَّه دَاوُدَ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ كانَ يَأْكلُ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ » رواه البخاري .

“Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın Peygamberi Dâvûd aleyhisselâm da kendi elinin emeğini yerdi. ”[801]

ماَ أكَلَ أحَدُ طَعاماً قَطُّ خَيْرًا مِنْ أنْ يَأْكُلَ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ

“Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yememiştir”[802] hadisleri de helâl kazancın önemine dikkatlerimizi çekmektedir.

İslam’da asli ve tabii kazanç yolu emektir. Bu bakımdan Müslüman, çalışmadan başkalarının sırtından veya gayri meşru yollardan kazanç elde etmekten şiddetle sakınmalı; kazancının nereden ve nasıl geldiğine dikkat etmeli, kazancı temiz olmalı; hem kendini hem de aile fertlerini helâl gıda ile beslemelidir. Ayrıca Allah yolunda harcayacağı para da temiz bir şekilde kazanılmış olmalıdır. Haram yollardan kazanılmış paranın hayrı olmaz. Bir insanın duasının kabul olması için de helâl gıda ile beslenmesi şarttır. Çünkü haram ile beslenenlerin duaları kabul olmaz. Sevgili peygamberimiz bu konu hakkında şöyle buyuruyorlar:

عَنْ أبي هُريْرَةَ رضي اللَّه عنْهُ قَالَ : قَالَ رسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « أيُّهَا النَّاسُ إنَّ اللَّهَ طَيِّبٌ لاَ يَقْبلُ إلاَّ طَيِّباً ، وَإنَّ اللَّهَ أمَر الْمُؤْمِنِينَ بِمَا أمَرَ بِهِ الْمُرْسَلِينَ ، فَقَالَ تَعَالىَ : {يَا أيُّهاَ الرُّسْلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّباتِ واعْمَلوُا صَالحاً } وَقَالَ تَعالَى:{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمنُوا كُلُوا مِنَ طَيِّبَاتِ مَا رزَقْنَاكُمْ } ثُمَّ ذَكَرَ الرَّجُلَ يُطِيلُ السَّفَرَ أشْعَثَ أغْبَرَ يَمُدُّ يدَيْهِ إلَى السَّمَاءِ : يَاربِّ يَارَبِّ ، وَمَطْعَمُهُ حَرامٌ ، ومَشْرَبُه حَرَامٌ ، ومَلْبسُهُ حَرَامٌ ، وغُذِيَ بِالْحَرامِ، فَأَنَّى يُسْتَجَابُ لِذَلِكَ ، ؟

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ temizdir; sadece temiz olanları kabul eder. Allah Teâlâ peygamberlerine neyi emrettiyse mü’minlere de onu emretmiştir. Cenâb–ı Hak Peygamberlere: ‘Ey peygamberler! Temiz ve helâl olan şeylerden yiyin, iyi ve faydalı işler yapın!’ buyurmuştur. Mü’minlere de:

‘Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin’ buyurmuştur. ”  Resûl–i Ekrem daha sonra şunları söyledi:Bir kimse Allah yolunda uzun seferler yapar. Saçı başı dağınık, toza toprağa bulanmış vaziyette ellerini gökyüzüne açarak: Yâ Rabbi! Yâ Rabbi! diye dua eder. Halbuki onun yediği haram, içtiği haram, gıdası haramdır. Böyle birinin duası nasıl kabul edilir!”[803]

Yine kişi helal rızık için çalışmasının yanı sıra bunun için ayrıca Allah’tan yardım da istemelidir:

وَعنْ عَليٍّ رَضِيَ اللَّه عَنْهُ... « اللَّهمَّ اكْفِنيِ بِحَلاَلِكَ عَنْ حَرَامِكَ ، وَاغْنِنيِ بِفَضْلِكَ عَمَّنْ سِوَاكَ».رواهُ الترمذيُّ وقال : حَدِيثٌ حَسَنٌ .

Ali radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre

Resûlullah (sav) kendisine şu duayı  öğretti ve bu şekilde dua etmesini istedi: Allahım! Bana helâl rızık nasib ederek haramlardan koru! Lutfunla beni senden başkasına muhtaç etme!” [804]

Haramdan ve harama yol açan vasıtalardan kaçınmak gerektiği gibi, haram şüphesi taşıyan işlerden ve kazançlardan da uzak durmak gerekir. Hz. Peygamber’in şu hadisi bu konuda ihtiyat ve takva sahipleri için güzel bir ölçü vermektedir[805]:

وعن النُّعمان بنِ بَشيرٍ رضيَ اللَّه عنهما قال : سَمِعْتُ رسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ يَقُولُ : «إِنَّ الحَلاَلَ بَيِّنٌ ، وإِنَّ الحَرَامَ بَيِّنٌ ، وَبَيْنَهُماَ مُشْتَبِهاتٌ لاَ يَعْلَمُهُنَّ كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ فَمَنْ اتَّقَى الشُّبُهاَتِ ، اِسْتَبْرَأَ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ ، وَمَنْ وَقَعَ فِي الشُّبُهاَتِ ، وَقَعَ فِي الحَرَامِ ، كَالرَّاعي يَرْعَى حَوْلَ الحِمىَ يُوشِكُ أَنْ يَرْتَعَ فِيهِ ، أَلاَ وإِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى ، أَلاَ وَإِنَّ حِمَى اللَّهِ مَحَارِمهُ ، أَلاَ وإِنَّ فِي الجسَدِ مُضْغَةً إذا صَلَحَت صَلَحَ الجسَدُ كُلُّهُ ، وَإِذا فَسَدَتْ فَسَدَ الجَسَدُ كُلُّهُ : أَلاَ وَهِي الْقَلْبُ » متفقٌ عليه . ورَوَياه مِنْ طُرُقٍ بأَلْفاظٍ مُتَقارِبَةٍ .

Nu’mân İbni Beşîr (ra)Resûlullah (sav)i şöyle buyururken dinledim, dedi:

Helâl olan şeyler belli, haram olan şeyler bellidir. Bu ikisinin arasında, halkın birçoğunun helâl mi, haram mı olduğunu bilmediği şüpheli konular vardır.

Şüpheli konulardan sakınanlar,dinini ve ırzını korumuş olur.Şüpheli konulardan sakınmayanlar ise gitgide harama dalar. Tıpkı sürüsünü başkasına ait bir arâzinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu arâziye girme tehlikesi vardır. Dikkat edin! Her padişahın girilmesi yasak bir arâzisi vardır. Unutmayın ki, Allah’ın yasak arâzisi de haram kıldığı şeylerdir. Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur.  İşte bu et parçası kalb'dir”[806]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1.Hayreddin KARAMAN;Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, NesilYay. İstanbul 1987.

2.Hamdi DÖNDÜREN;DelilleriyleTicaret ve İktisat İlmihali, Erkam Yay. İstanbul 1993.

3.Bekir Ali; BİLGİÇ, İslâm’da Kazanç Sistemi ve Çalışma Hayatı; Yunus Vehbi YAVUZ; Çalışma Hayatı ve İslâm, Tuğra yay. İst.1992.

4.Cengiz KALLEK; Devlet ve Piyasa, Bilim ve Sanat Vakfı yay, İstanbul 1992.

5.Kartal, M, Abidin; R.N.’dan İktisadi Prensipler, Yeni Asya yay. İstanbul 1995.

6.Halil GÜNENÇ; İslâm’da Ticaret, F.F.K. Kültür Yay. İstanbul, Trs.

7.M. Yaşar KANDEMİR; Örneklerle İslâm Ahlakı,  Nesil yay. İstanbul 1980;

8.Hüseyin ATAY, Kur’an’a Göre İslâm’ın Temel Kuralları, MEB Yay.

 

 

LXXII-     KİBİR VE GURUR

Doç. Dr. Nihat HATİPOĞLU

A-             I- Konunun Planı

  • Kibir Kavramı
  • Kibrin Çeşitleri
    1. Allah’a Karşı Büyüklenme, Şeytanın Mirasıdır
    2. İnsana Karşı Kibir
    3. Nefse Karşı Kibir
  • Ahirette Kibirlinin Hali
  • Kibrin İlacı Tevazudur

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

İnsan ahlakını  oluşturan huylar  kötü ve iyi olmak üzere ikiye  ayrılır. Güzel ve iyi huyların arasında tevazu, doğruluk, veya sabır, cesaret, emanete riayet, nimet ve iyiliğe şükür, yumuşaklık, sevgi, merhamet, cömertlik, ağırbaşlılık gibi övülen duygu ve hareketler sayılabilir.

Kötü huylar arasında ise, kibir, gazab, zulüm, korkaklık, gaflet, haset, yalancılık, iki yüzlülük, iyiliği başa kakma riya, gösteriş, merak, gururlanma gibi yerilen tavır ve duygular sayılabilir.

Yüce Kitabımızın yerdiği kötü huylardan birisi de “Kibir ve gurur”dur. Kibir ve tekebbür; büyüklenmek, gururlanmak, başkasını küçük görmek, kendinde büyüklük vehmetmek ve başkasına itibar göstermeyip onu yok saymak anlamına gelmektedir. Bu huy ve tavır dinen hoş görülmez.

İnsanın gösterdiği gurur ve büyüklenmeye baktığımızda bunun birkaç türlü ortaya çıktığını görürüz. Bunlardan birincisi ve en tehlikelisi Yüce Allah’a ve peygamberine karşı gösterilen kibir ve gurur; İkincisi ise insana karşı gösterilen kibirdir. Üçüncüsü ise kişinin kendi nefsinde oluşturduğu gururdur ki bu da Hz. Peygamber tarafından kınanmıştır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Kibir ve gururun en tehlikelisi Yüce Allah’a karşı gösterilen gururdur. Bunu ilk örneği şeytanın gösterdiği gururdur.

Şeytanı kafir kılan tavır, şeytanın Yüce Allah’ın emrini tartışması ve kendini Hz. Adem’den üstün saymasıdır.

Hiçbir kimsenin başkasına karşı büyüklenme hakkı yoktur. Çünkü herkesin dedesi Hz. Adem’di, O da topraktandı ve nihayet herkes bir su damlasından yaratılmıştır. O halde hangi hakla, bir kısmımıza lütfedilen bazı hususları diğer insanlara karşı üstünlük sebebi sayalım.

Aslında ahiret gününde, küçümseyenlerle küçümsenenler karşı karşıya geleceklerdir.

Bir başka kibir çeşidi ise, kişinin kendisini nefsini müstağni sayması şeklinde olan kibirdir. Hz Peygamber bu tarz kibri de kınamıştır. Peygamberimiz  Kibirli fakiri kınar. Zira o ve ailesi kibrinden dolayı ihtiyacını gideremeyecek ve belki de bu kibri topluma pahalıya mal olacaktır.

Kibir ve gurur hastalığının ilacı tevazudur. Mümine yakışan mütevazi olmaktır. Zira mütevazi olanı Allah (c.c.) yüceltir. Efendimiz çok mütevaziydi.

Son olarak şu noktayı iletelim, Hıristiyanları, Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu ilan etmeye sürükleyen kalbi maraz da kibirdi. Kur’an onlara işaret ederken (Mesih, Allah’a kul olmaktan çekinmez) Özellikle kulluğa işaret eder. Hıristiyanlar aşırı büyüklenmeden dolayı Hz. İsa’yı kul da ilan edemediler ilah da. Ona Allah’ın oğlu diyerek, haddi aştılar ve sapkınlaştılar.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلاَئِكَةِ اسْجُدُوالآدَمَ فَسَجَدُواْ إِلاَّ إِبْلِيسَ أَبَى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

“Hani meleklere; Adem için saygı ile eğilin demiştik de iblis hariç bütün melekler saygı ile eğilmişler, iblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kafirlerden olmuştu.”[807]

Ayrıca şu ayetlere bakılabilir:

Bakara, 2/34,El-A’raf, 7/12; Sâd, 38/76,Yunus 10/75;Müddessir 74/22-24,Lokman 31/18; A’raf 7/48,Kasas 28/39, 83; Nuh 71/7; Gafir 40/27, 60,Nisa 4/36,173; Necm, 53/32.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ ثَوْبانَ رَضِيَ اللّهُ عَنه قالَ:قَالَ رَسُولُ اللّهِ : مَنْ مَاتَ وَهُوَ بَرِئٌ مِنْ ثَلاَثٍ: الْكِبْرِ، وَالْغُلُولِ، وَالدَّيْنِ دَخَلَ الْجَنَّةَ.

“Hz. Sevban (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim şu üç şeyden berî olarak ölürse cennete girer:Kibir, Gulûl, Borç”[808]Allah’a yalvarmamak, duasız kalmak da kibrin bir çeşididir.

عَنْ النُّعمانِ بنِ بَشير رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قالَ:قالَ رَسولُ اللّهِ : الدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ، ثُمَّ قَرَأَ: وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِى أسْتَجِبْ لَكُمْ .

Nu'man İbnu Beşîr (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Dua ibadetin kendisidir" buyurdular ve sonra şu âyeti okudular. (Meâlen): "Rabbiniz: "Bana dua edin ki size icâbet edeyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir" buyurdu."[809]

وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال:بَيْنَمَا رَجُلٌ يُصَلِّى مُسْبِلاً إزَارَهُ. إذْ قالَ لَهُ رسولُ اللّهِ : ِاذْهَبْ فَتَوضّأْ. فَذَهَبَ فَتَوَضّأَ، ثُمَّ جَاءَ ثُمَّ قالَ: اِذْهَبْ فَتَوَضَّأْ. فَذَهَبَ فَتَوَضّأَ. ثُمَّ جَاءَ فقَالَ رَجُلٌ: يَا رَسولَ اللّهِ  مَالَكَ، أمَرْتَهُ أنْ يَتَوضّأَ؟ فقَالَ: إنَّهُ كَانَ يُصَلِّى وَهُوَ مُسْبِلٌ إزَارَهُ وَإنَّ اللّهَ َ يَقْبَلُ صَلآةَ رَجُلٍ مُسْبِلٍ إزَارَهُ.

Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir adam izarını salmış olarak namaz kılarken, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona:"Git, abdest al!" ferman buyurdu. Adam gitti abdest aldı, sonra gelip tekrar  namaza  durdu. [Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) tekrar]:"Git abdest al!" emretti. Adam gitti, abdest aldı, geri geldi. Bir adam:"Ey Allah'ın Resûlü, ona niye abdest almasını emir buyurdunuz?" diye sordu."O, dedi, izârını sarkıtmış olarak namaz kılıyordu. Allah, izarını sarkıtan erkeğin namazını kabul  buyurmaz.!"[810]İslam, fakirin kibirlisini sevmez. Zira kibirli fakir iyiliğin ulaşmasına engel olduğu gibi, muhtaç durumdaki ailesini de mağdur eder. 

وعن أبِى ذَرٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال:قَالَ رَسُولُ اللّهِ: ثََلاَثَةٌ يُحِبُّهُمْ اللّهُ، وَثَلاََثَةٌ يُبْغِضُهُمْ اللّهُ: فأمَّا الثَّلاََثَةُ الَّذِينَ يُحِبُّهُمْ فَرَجُل أتَى قَوْماً فَسألَهُمْ بِاللّهِ وَلَمْ يَسْألْهُمْ بِقَرابَةٍ بَيْنَهُ وَبَيْنَهُمْ فَمَنَعُوهُ، فَتَخَلّفَ رَجُلٌ بِأعْقَابِهِمْ فأعْطَاهُ سِرّاً لآَ يَعْلَمُ بِعَطِيَّتِهِ إلاَّ اللّهُ وَالَّذِى أعْطَاهُ، وَقَوْمٌ سَارُوا لَيْلَتَهُمْ حَتّى إذَا كَانَ النَّوْمُ أحَبَّ إلَيْهِمْ مِمَّا يُعْدَلُ بِهِ فَنَزَلُوا. فقَامَ رَجُلٌ يَتَمَلَّقُنِى وَيَتْلُو آيَاتِى، وَرَجُلٌ كَانَ في سَرِيَّةٍ فَلَقِىَ الْعَدُوَّ فَانْهَزَمُوا فأقْبَلَ بِصَدْرِهِ حَتّى يُقْتَلَ أوْ يُفْتَحَ لَهُ، وَأمَّا الثََّلاَثَةُ الَّذِينَ يُبْغِضُهُمُ اللّهُ: فَالشَّيْخُ الزَّانِى، وَالْفَقِيرُ الْمُخْتَالُ، وَالْغَنِيُّ الظَّلُومُ.

Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Üç kişi vardır, Allah onları sever, üç kişi de vardır Allah onlara buğzeder.Allah'ın sevdiği üç kişiye gelince: "Bir adam bir cemaate gelir, onlardan Allah adına birşeyler ister, kendisiyle onlar arasında mevcut bir karâbet sebebiyle istemez. Onun başvurduğu kimseler, istediğini vermezler. İçlerinden biri cemaatin arkasına kayıp, isteyen kimseye gizlice ihsanda bulunur. (Öyle gizli verir ki) onun verdiğini sadece Allah'la ihsanda bulunduğu adam bilir.(İkinci adam ise:) Bir cemaat yoldadır. Gece boyu da yürürler. Derken (yorulurlar ve) uyku herşeyden kıymetli bir hal alır. Konaklarlar, [başlarını koyup yatarlar.] Bir adam kalkıp bana karşı tevazu ve tazarruda bulunur, ayetlerimi okur.(Üçüncü adama gelince:) Seriyyeye katılmıştır. Seriyye düşmanla karşılaşır, hezimete uğrarlar. Ancak o ilerler, öldürülünceye veya başarıncaya kadar savaşmaya devam eder.Allah'ın buğzettiği üç kişiye gelince: Bunlar zâni ihtiyar, kibirli fakir, zâlim zengindir."[811] (Konuyla ilgili diğer hadisler için bkz.)[812]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Diyanet İslam Ansiklopedisi “Gıybet” md, XIV, 63-64; Heytemi, İbn Hacer (Terceme, Serdaroğlu, Şentürk),

İslamda Helaller ve Haramlar (Kayıhan, İst.) I, 165; Yıldırım Celal, Büyük Günahlar. (1990, İst.) 252, 405;

El-Münziri, et-Tergib ve’t-Terhib, III, 165: Şenkiti, Edvaü’l-Beyan, (Beyrut);

İbn Mübarek, ez-Zehd (Kütubi’l-İlmiyye): Beyhaki, Ez-Zühdü’l- Kebir (Daru’s-Sekaye),

Es-Sebbağ, min hedyin nübüvveti, 470;

El-Askalani, İbn Hacer, el-Metalibü’l-Aliyye, 2, 431-433 ;

Yahya ez-Zemman, Tasfiyetü’l-Kulub, (Kütübü’s-Sakafe, Beyrut) 95; Makdisi, er-Rikketu ve’l-Büka, (Darul Kalem, Beyrut);

İzzüddin Belik, Minhacü’s-Salihin, 317-320; Gazali, Kalblerin Keşfi.

 

LXXIII-                       KİŞİSEL VE TOPLUMSAL GELİŞİMİN ÖNÜNDEKİ  ENGELLERDEN BİRİ OLARAK HASET

Dr. Muhlis AKAR

A-             I- Konunun Plânı

A-Haset kavramı

B-Haset ile gıpta arasındaki fark

C-Kur’an’ın hasete bakışı

D-Hadislerde haset yasağı

E- Hasedin zararları

1.Psikolojik zararları

2.Sosyal ve ekonomik zararları

F-Hasetten ve hasetçiden korunma yolları

1.İslam’ın müminleri kardeş ilan ettiğini unutmamak

2.İlim,amel, ihlas ve takva  sahibi olmak

3.Allah’a sığınmak (Muavizeteyn surelerini okumak)

4.Allah’ın emir ve yasaklarına uymak

5.Sabırlı olup hasetçiyle çatışmamak

6.Hasetçiye düşüncesinde yer vermemek

7.Hasetçinin kendisine musallat olmasını bir musibet kabul edip, bu musibete sebep olabilecek günahlarından tevbe-istiğfar etmek

8.İkram ve ihsanla hasetçiyi utandırmak

9.Hasetçinin kin ve kıskançlık ateşini ona iyilik ederek söndürmek

10.İsraf, lüks ve gösteriş tüketiminden sakınarak insanların haset duygularını körüklememek

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya haset kavramı açıklanarak başlanır. Daha sonra ilgili âyet ve hadislerle hasedin dini durumu izah edilir. Bu arada haset ile gıpta arasındaki fark söylenir ve yasak olanın gıpta değil, haset olduğu vurgulanır. Vaazın akışı içerisinde Kur’an’da hasetçi özellikleri ön plana çıkarılan İblis, Kabil ve  Hz. Yusuf’un büyük kardeşlerinden örnekler verilerek hasedin, haset edenin bizzat kendisine ve toplumun ekonomik ve sosyal gelişmesine verdiği zararlar anlatılır. Vaazın sonuna doğru genel bir değerlendirme yapılır ve hasetten ve hasetçiden korunma yolları anlatılır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Haset başkalarının sahip olduğu bir nimeti, mevki ve makamı, üstün sayılan bir vasfı çekemeyerek, onun din kardeşinden alınmasını ve yok olmasını istemektedir. Haset, dilimizde kıskançlık ve çekememezlik olarak ifade edilir. Kıskançlık yani haset, insanları mutsuz ve huzursuz eden manevi bir hastalıktır. Bu ateşe gönlünü  kaptıran kimse hem kendi rahatını bozar, hem de başkalarını rahatsız eder, hem de Allah’ın takdirine rıza göstermediği için günahkâr olur. Yüce rabbimiz Kur’an-ı Kerim’inde, sevgili peygamberimiz de hadis-i şeriflerinde mü’minlerin birbirlerine haset etmelerini yasaklamaktadır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَلاَ تَتَمَنَّوْاْ مَا فَضَّلَ اللّهُ بِهِ بَعْضَكُمْ عَلَى بَعْضٍ لِّلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِّمَّا اكْتَسَبُواْ وَلِلنِّسَاء نَصِيبٌ مِّمَّا اكْتَسَبْنَ وَاسْأَلُواْ اللّهَ مِن فَضْلِهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا

“Allah’ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan, onun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”[813]

  أَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلَى مَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ فَقَدْ آتَيْنَآ آلَ إِبْرَاهِيمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَآتَيْنَاهُم مُّلْكًا عَظِيمًا

Yoksa, insanları; Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği şey dolayısıyla kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim ailesine de kitap ve hikmet vermişizdir. Onlara büyük bir hükümranlık da vermiştik.[814]

Haset zararlı bir duygu olduğu için yüce Allah hasetçinin şerrinden kendisine sığınmamızı istemektedir:

            قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ. مِن شَرِّ مَا خَلَقَ . وَمِن شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ .  وَمِن شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ .  وَمِن شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ .

“De ki: “Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım.”[815]Hasetle gıpta birbiriyle karıştırılmamalıdır. Çünkü bunlar farklı şeylerdir. Çünkü haset, “başkalarının sahip olduğu bir nimeti, mevki ve makamı, üstün sayılan bir vasfı çekemeyerek, onun din kardeşinden alınmasını ve yok olmasını istemek” iken; gıpta, hayır işleyen ve iyilik yapan bir kimsenin elindeki nimetin yok olmasını düşünmeden, öyle bir imkâna sahip olmayı arzu etmektir.” Bu nedenle gıpta duygusu yasaklanmamış, aksine bu uğurda yarışılması istenmiştir. Dinimizde buna “Münafese” denir. Şu âyet-i kerime de bu konudaki yarışı teşvik etmektedir.

وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ

“İşte yarışanlar, bunun için yarışsınlar [816]

E-              Ayette sözü edilen yarış (münafese), başkalarının iyi haline imrenip, onlar gibi olmaya, hatta daha ileri gitmeye çalışmak demektir. Bunun ise hasetle ilgisi yoktur. Yukarıda izah edildiği gibi bu durum haset değil, gıptadır.

Not:  Bu Konuda şu âyetlere de bakılabilir:Nisa,4/32,89; 54; Mutaffifin, 83/26; Felak 113/1-5; Sad,38/82-83; Al-i İmran,3/120;Hac,22/60; Talak,65/2-3; Kasas,28/54; Mü’min, 40/56; Fussilet,41/ 34-36;Haşr 59/9;

F-               V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Sevgili Peygamberimiz:

عَنْ أبي هُرَيرة أنَّ النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم  قالَ : « إيَّاكُمْ وَالحَسَدَ ، فَإنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَناَتِ كَما تَأْكُلُ النًارُ الْحَطَبَ ، (أوْ قال) العُشْبَ »

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî (sav) şöyle buyurdu:"Haset etmekten sakının. Zira, ateşin odunu (veya otları) yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir. "[817]

Diğer bir hadislerinde de;

 وعنْ أبي هُريْرةَ رضي اللَّه عنهُ أنَّ رسُول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « إيًاكُمْ وَالظَّنَّ ، فَإنَّ الظَّنَّ أكْذَبُ الْحَدِيثِ ، وَلاَ تَحَسَّسُوا ، وَلاَ تَجسَّسُوا وَلاَ تَناَفَسُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا ، وَلاَ تَباَغَضُوا، وَلاَ تَدَابَروُا ، وَكُونُوا عِبادَ اللَّهِ إخْواناً كَماَ أمَرَكُمْ . المُسْلِمُ أخُو المُسْلِمِ ، لاَ يَظْلِمُهُ وَلا يَخْذُلُهُ وَلا يَحْقِرُهُ ، التَّقْوَى هَهُناَ ، التَّقْوَى هَهُناَ » وَيُشِيرَ إلى صَدْرِه « بِحْسَبِ امْرِيءٍ مِن الشَّرِّ أنْ يَحْقِرَ أخاهُ المُسِْلمَ ، كُلُّ الْمُسْلِمِ على المُسْلِمِ حَرَامٌ : دَمُهُ ، وَعِرْضُهُ ، وَمَالُه، إنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إلىَ أجْساَدِكُمْ، وَلاَ إلىَ صُوَرِكُمْ ، وأعْماَلِكُم وَلَكِنْ يَنْظُرُ إلىَ قُلُوبِكُمْ».وفي رِوَايةٍ : « لا تَحاَسَدُوا ، وَلا تَبَاغَضُوا ، وَلا تَجَسَّسُوا ولا تحَسَّسُوا ولا تَنَاجَشُوا وكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إخْوَاناً » وفِي رِوايةٍ : لاَ تَقَاطَعُوا ، وَلا تَدَابَرُوا ، وَلا تَبَاغَضُوا ولا تحَاسَدُوا ، وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إخْوَاناً » .

Ebû Hüreyre (r.a.) 'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Zandan sakınınız. Çünkü zan (yersiz itham), sözlerin en yalan olanıdır. Başkalarının konuştuklarını dinlemeyin, ayıplarını araştırmayın, birbirinize karşı öğünüp böbürlenmeyin, birbirinizi kıskanmayın, kin tutmayın, yüz çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Allah'ın size emrettiği gibi kardeş olun.

Müslüman müslümanın kardeşidir: Ona haksızlık etmez, onu yardımsız bırakmaz, küçük görmez. (Göğsüne işâret ederek) Takvâ buradadır, takvâ buradadır!” "Kişiye, müslüman kardeşini hor görmesi kötülük olarak yeter. Müslümanın her şeyi, kanı, namusu ve malı müslümana haramdır. ” "Şüphesiz ki Allah, sizin bedenlerinize, dış  görünüşünüze ve mallarınıza değil, kalblerinize kıymet verir. "

Bir rivâyette şöyle buyurulur: "Birbirinize haset etmeyin, kin tutmayın. Başkalarının ayıplarını araştırmayın, konuştuklarını dinlemeyin, müşteri kızıştırmayın. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olun. "

Bir rivayette de şöyle buyurulur: "Birbirinizle alâkayı kesmeyin! Birbirinize sırt dönmeyin! Birbirinize kin tutmayın! Haset etmeyin. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olun!”[818]

Sevgili peygamberimiz bir hadislerinde de;

وعنْ ابنِ مسْعُودٍ ، رضي اللَّه عنْه ، قَال : قَال رسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « لاَ حَسَدَ إلاَّ فِي اثْنَتَيْنِ : رَجُلٌ آتَاهُ اللَّهُ مَالاً فَسَلَّطَهُ عَلىَ هلَكَتِهِ فِي الحَقِّ ، وَرَجُلٌ آتاهُ اللَّهُ الحِكْمَةَ فهُوَ يَقْضِي بِهَا ، وَيُعَلِّمُهَا » مُتَّفَقٌ عَليهِ .

Abdullah İbni Mes'ûd (r.a.) 'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:"Yalnız şu iki kimseye gıbta edilir: Allah'ın kendisine ihsân ettiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse;

Allah'ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına da öğreten kimse. " [819]

G-            VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1. Riyazü’s-salihin, Terceme ve şerhi: M. Yaşar KANDEMİR, İ.L. ÇAKAN, R.   KÜÇÜK,  Erkam Yay, İst, II/194-203; II/413-414; VI/557-558.

2.Mustafa ÇAĞRICI, Diyanet İslâm Ansiklopedisi, Haset Mad, XVI/378-380;

3.Buhari, Mezalim 3, Temenni 5,Tevhid 45, İlim 15, Zekat 5, Ahkam 3, Edep 57,58,62;  Müslim, Birr, 23,24,28,30,32,58, Müsafirin 266-268; Tirmizi, Birr,18; ibn Mace II/1408.

 

LXXIV-                        KOMŞU HAKKI

Dr. Muhlis AKAR

A-             I- Konunun Plânı

A.Genel anlamda Hak Kavramı

B.Kur’anı kerime göre üzerimizde hakkı olan kimseler (Nisa 36) ve komşular

C.Hadis-i şeriflerde komşu hakkının ele alınış şekli

1-Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse komşusuna iyilik eder.

2-Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse komşusuna eziyet etmez.

3-Kötülüklerinden komşusu güven içinde olmayan kimse gerçek anlamda iman etmiş sayılmaz

4-Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olmayan kimse cennete giremez.

5-Müslüman kişi komşusu açken kendisi tok yatmaz

6-Pişirdiği yemekten komşusuna ikram eder

7-Komşu üçe ayrılır

D.Komşu hakları:

1-Yardım istediğinde yardımına koşmak

2-Muhtaçsa ihtiyacını gidermek

3-Hasta olunca ziyaret etmek

4-Ölüsü olunca cenazesine gitmek

5-Sevinçlerini paylaşmak

6-Musibete uğrarsa teselli etmek

7-İzni olmadan evinin önüne havasını kesecek şekilde daha yüksek bina yapmamak

8-Satın aldıklarından komşularına da ikram etmek, veremeyecekse açıkta eve götürmemek

9- Pişirdiği yemeğin kokusuyla komşularını rahatsız etmemek

10-Kendi canını, malını, çocuklarını, namusunu koruduğu gibi, komşusununkilerini de korumak

11- Ve diğer haklar

E.Gerek asri saadetten, gerekse tarihten yaşanmış örnek komşuluk anlayış ve uygulamaları anlatılarak konu zenginleştirilebilir.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya genel anlamda hak kavramının açıklanmasıyla başlanır; üzerimizde  -başta Allah hakkı olmak üzere- hakkı olanlar Nisâ sûresinin 36. ayeti okunarak anlatılır ve bunlar içerisinde vaazın konusu olan komşu hakkı ele alınır.

Komşunun tanımı, komşuluk ilişkilerinin sosyal dayanışma ve yardımlaşma açısından önemi; iyi komşunun faydaları, kötü komşunun ve komşuluğun maddi ve manevi açıdan zararları anlatılır.

Daha sonra ilgili ayet ve hadisler okunarak İslâm dininin komşu hakkına verdiği önem ortaya konulur. Bu arada başta peygamberimiz olmak üzere örnek şahsiyetlerin, iyi komşuluğun nasıl olması gerektiğini gösteren komşuluk ilişkilerinden söz edilerek konunun hem teorik hem de pratik (uygulama) yönü ifade edilir.Vaazın sonunda genel bir değerlendirme yapılıp, elde edilen tesbitler derli toplu bir şekilde cemaate sunulur.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Komşu tabiri birbirine bitişik veya yakın yerlerde yaşayanlar için kullanılır. Komşu olmanın doğurduğu birtakım hak ve görevlerin yanı sıra, aynı zamanda bunların sağladığı bir ilişkiler düzeni de bulunmaktadır. Bunlara genel olarak komşuluk veya komşuluk ilişkileri denilir.

Komşuluk ilişkileri sosyal dayanışma açısından önemli olduğu gibi, ailelerin huzur ve güven içinde yaşamaları açısından da çok önemlidir. İyi komşuluk ilişkileri mutluluk ve sevincin paylaşılmasında, sıkıntı ve kederin göğüslenmesinde ayrı bir öneme sahip olduğundan fert ve ailelere toplum içerisinde destek olup sosyal yapıyı güçlendirir. Kötü komşuluk ilişkileri ise sürekli rahatsızlık, güvensizlik ve yalnızlık hissi uyandırır. Kültürümüzdeki süzülmüş bir anlayışın ifadesi olan,”Ev alma komşu al” özdeyişi, komşuluk ilişkilerinin her iki yönü açısından da son derece isabetli bir tesbiti dile getirmektedir. Yine dilimizdeki “komşu komşunun külüne muhtaçtır”, “komşuda pişer bize de düşer” gibi özdeyişler ve benzeri deyimler, komşuluk ilişkilerinin anlamını ve boyutlarını göstermek bakımından önemlidir.

Sosyal yardımlaşma ve dayanışma açısından insana aileden sonra en yakın sosyal çevreyi komşular oluşturduğu içindir ki, gerek Kur’an’da ve gerekse hadislerde komşuluk ilişkileri üzerinde hassasiyetle durulmuştur.[820]

Özetle; komşuların birbirleri üzerinde çok yönlü hakları vardır; bu haklar ödenmeli, asla ihlal edilmemelidir.

Komşularla iyi geçinmeli, onlara zarar vermemeli, sevinç ve kederlerine ortak olunmalıdır.

Yoksul komşusunu gözetmek, maddi ve manevi ihtiyaçlarının karşılanması için çaba göstermek, varlıklı komşuların görevidir.

Müslüman bir kişinin komşusuyla iyi geçinmesi, onun iyi bir iman ve güzel bir ahlaka sahip olduğunun göstergesidir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

Nisâ sûresinin 36. âyetinde iyilik yapılması gerekenler arasında komşular da sayılmaktadır:

وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا

“Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.”[821]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Sevgili peygamberimiz de değişik boyutlarıyla komşuluk hukukunun önemine şöyle işaret etmişlerdir:

وعن ابنِ عمرَ وعائشةَ رضي اللَّه عنهما قَالا : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم:مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوصِينِي بِالْجَارِ حَتَّى ظَنَنْتُ أَنَّهُ سيُوَرِّثُهُ . متفقٌ عليه .

İbni Ömer ve Âişe radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Cebrâil bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye edip durdu. Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım. [822]

وعن أبي هريرة رضي اللَّه عنه أَن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « وَاللَّهِ لاَ يُؤْمِنُ ، وَاللَّهِ لاَ يُؤْمِنُ ، » قِيلَ : مَنْ ياَ رَسولَ اللَّهِ ؟ قال : « الَّذِي : لاَ يَأْمَنُ جَارُهُ بَوَائِقَهُ» متفق عليه.  

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber (sav):

Vallâhi imân etmiş olmaz. Vallâhi imân etmiş olmaz. Vallâhi imân etmiş olmaz” buyurdu. Sahâbîler: Kim imân etmiş olmaz, yâ Resûlallah? diye sordular.

Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olmayan kimse!” [823]  buyurdu.

Yine Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

وعنه أَن رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ باللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ، فَلا يُؤْذِ جَارَهُ ، وَمَنْ كَان يُؤْمِنُ بِاللَّهِ والْيَوْمِ الآخِرِ ، فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمنُ بِاللَّهِ وَالْيومِ الآخِرِ ، فَلْيَقُلْ خَيْراً أَوْ لِيَسْكُتْ » متفقٌ عليه .

Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse komşusunu rahatsız etmesin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!”[824]

وَاَحْسِنْ جِوَارَ مَنْ جاَوَرَكَ تَكُنْ مُسْلِماً

"Komşularına iyi komşuluk et ki gerçek Müslüman olasın."[825]

Peygamberimizin, “Komşusu elinden ve dilinden emin olmayan kimse mü’min sayılmaz” [826] buyurması  da komşuluk ilişkisinin önemini ve ne kadar hassas bir konu olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.

Bir gün sevgili Peygamberimiz;

وَاللهِ لاَيُؤْمِنُ وَاللهِ لاَيُؤمِنُ وَاللهِ لاَيُؤْمِنُ 

"Vallahi iman etmiş olamaz, vallahi iman emiş olamaz, vallahi iman etmiş olamaz" buyurmuşlar, sahabilerden biri de;

مَنْ ياَ رَسُولَ للهِ؟

"Kim iman etmiş olmaz ey Allah'ın Resülü?" diye sorunca, Resülullah Efendimiz,

قالَ الَّذِى لاَ يَأْمَنُ جَارُهُ بَوَائِقَهُ  

“Kötülüğünden komşusunun emin olmadığı kimse” cevabını vermişlerdir. [827]

Diğer bir hadislerinde de komşuların birbirleri üzerindeki haklarını şöyle sıralamaktadırlar:[828]

Hastalandığında geçmiş olsun ziyaretine gitmek

Öldüğünde cenazesinde bulunmak

Borç istediğinde borç vermek

Darda kaldığında yardımına koşmak

Bir nimete kavuştuğunda tebrik etmek

Başına bir musibet geldiğinde teselli etmek

Evini, komşusunun rüzgarını (güneşini, manzarasını) engelleyecek şekilde yapmamak

Ne pişirdiğini ona belli etmemek, belli ederse pişirdiğinden ona da vermek

Şüphesiz  Hz. Peygamber’in bu tavsiyesi komşuluk ilişkilerine oldukça kuşatıcı bir çerçeve çizmekle birlikte, komşunun komşu üzerindeki bütün haklarını saymayı değil, belki önemli olanlarından bazılarını vurgulamayı amaçlamaktadır.

Bu bakımdan bir Müslümanın komşularıyla iyi ilişkiler içerisinde olması, İslâm’ın yardımlaşma, dayanışma, zarar vermeme, küs durmama ilkeleri doğrultusunda hareket etmesi; yine komşuları rahatsız edecek davranışlardan, evin içinde bile olsa yüksek sesle konuşmaktan, televizyon, teyp, müzik seti gibi cihazların sesini yükseltmekten ve her türlü patırtı ve gürültü yapmaktan kaçınması gerekir.

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1.M. Yaşar KANDEMİR, İ. L. ÇAKAN, R. KÜÇÜK, Riyazü’s-salihin, Terceme ve şerhi, Erkam Yay, İst, II/398-408;(Not, Yukarıdaki hadis mealleri adı geçen kitaptan aktarılmıştır.

2.Hüseyin T. GÖKMENOĞLU, “İslâm’da Hak Kavramının Mahiyeti Ve Boyutları” Diyanet Aylık Dergi Temmuz 2004

3.Yunus APAYDIN, Komşuluk İlişkileri, İlmihal II, Diyanet Vakfı Yay, 470-472.

4.Gazâlî,  İhyaü Ulûmiddîn,, II, 271-272. Kahire, 1386 .

 

 

LXXV-                 KORKU VE ÜMİT ARASINDA YAŞAMAK

LXXVI-             M.Şemsettin ÜNAL

A-             I- Konunun Plânı

1-Korku ve Ümit Kavramı

2-Korku ve Ümidin  Şekli

3-Kur’an’ın Korku ve Ümide Bakışı

4-Hadislerde Korku ve Ümit Kavramı

5-Korku ve Ümit Kavramının Hayatımızdaki Yeri

6-Korku ve Ümit Kavramının Elde Edilişi

7-Ümit ve Korku Kavramının Sahası

a. Ümit ve korku anlayışıyla kulluk bilincini geliştirmek.

b. Ümit, temenni ve gurur kavramlarının açıklanması.

c. Ümit sahibi olabilmek için kulluk görevlerini yerine getirmek.

d. Korku kavramının sahası. Korku, ürkeklik ve ye’s.

e. Allah’tan korkmanın dereceleri

f. Korku ve ümit dengesi. Ümitsizliğe düşmenin hoş telakki edilmeyişi.

g. Allah’tan korkmak ilimle olur.

h. Ümidi elde etmenin yolları.

i. Korku ve ümit sahibi olarak yaşamak

B-              II- Konunun açılışı ve işlenişi:

Konuya korku ve ümit kavramları açıklanarak başlanır, devamla  bu kavramların hayatımızdaki yerine işaret edilir. Daha sonra ilgili ayet ve hadislerle kişilerdeki korku ve ümidin yeri ve nasıl olması gerektiği üzerinde durulur. Bununla ilgili olarak, müminin hayatında dengeli bir korku ve ümit anlayışına sahip olmasının önemi ve bunları elde etmenin yolları izah edilir. Daha sonraki bölümlerde de, dinimizdeki korku ve ümit kavramlarının yaşantımızı dengeli bir şekilde sürdürmemize katkıları  anlatılarak, bu anlayışla hayat sürdürmemizin dünyevi ve uhrevi kazanımları da izah edilir.

C-             III- Konunun özet sunumu:

Korku ve ümit, mü’minin Allah karşısındaki ruhi durumunu belirleyen ve davranışlarını etkileyen iki duygudur. Allah’tan korkmayı ve ondan ümit var olmayı ifade eder. Genel anlamda korku, insanın başına gelmesini istemediği bir şeye karşı duyduğu endişeyi, ümit ise, elde edilmek istenen bir şeye karşı kalbin ilgisi ve duyarlılığıdır.

Mü’minler yaşantılarında Allah’tan korkmakta oldukları kadar ümit kesmemekle de yükümlüdürler. Kur’anda yer alan Allah korkusu, insanı ümitsizliğe ve neticede pasifliğe sevk etmez. Bunun aksine insanı korkunun nedenlerini ortadan kaldıracak tutum ve davranışlara yönlendirir, Allah’ın gazabına, cehenneme girmeye sebep olacak davranış ve yaşayışlardan inananları sakındırır. Bu kontrolle insan Allah’ın emirlerine uymaya, meşru ve güzel bir yaşantıya yönlendirilir.

Aynı zamanda Kur’an , insanların her durumda ümit içinde olmasını da ister. Bunun yanında  ümit sahibi olmanın yollarını gösterir, bunun için kulluk görevlerinin tam olarak yerine getirilmesine de işaret eder. Zira ümitsizlik insanı kendini düzeltme ve arındırma çabalarından yoksun bırakır.

Dinimizdeki korku ve ümit kavramı, birbirini dengeleyen ve tamamlayan, mü’mini olgunlaştıran , o’nu mutluluğa ulaştıran iki niteliktir. Bu nedenle Kur’an’ı-Kerim olgun mü’minleri bu iki hasletle birlikte anar.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفاً وَطَمَعاً وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ.

Onlar, korkarak ve ümid ederek Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar.[829]   

يَا بَنِيَّ اذْهَبُواْ فَتَحَسَّسُواْ مِن يُوسُفَ وَأَخِيهِ وَلاَ تَيْأَسُواْ مِن رَّوْحِ اللّهِ إِنَّهُ لاَ يَيْأَسُ مِن رَّوْحِ اللّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ.

“Ey oğullarım! Gidin Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” [830]

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır;

 A’raf, 7/56,99,    Bakara, 2/218,  Hadid, 57/28,  Al’i-imran, 3/28,175,  Fatır, 35/28, Maide, 5/57,  En’am, 6/147

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulacak Bazı Hadisler:

وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ ﺺ : يَقُولُ اللّهُ تَعالى: يَا ابنَ آدَمَ، إنَّكَ مَا دَعَوْتَنِي وَرَجَوْتَنِي غَفَرْتُ لَكَ عَلى مَا كَانَ مِنْكَ وََﻻ أُبَالِي، يَا ابْنَ آدَمَ لَوْ بَلَغَتْ ذُنُوبُكَ عَنَانَ السَّمَاءِ ثُمَّ اسْتَغْفَرْتَنِي غَفَرْتُ لَكَ يَاابْنَ آدَمَ إنَّكَ لَوْ أتَيْتَنِي بِقُرَابِ اﻷرْضِ خَطَايَا ثُمَّ لَقَيْتَنِي َﻻ تُشْرِكُ بِي شَيْئاًﻷ َتَيْتُكَ بِقُرَابِهَا مَغْفِرَةً.

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâlâ Hazretleri diyor ki: "Ey âdemoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey âdemoğlu! Senin günahın semanın bulutları  kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey âdemoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım." [831] 

وَعَنْ أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال:قالَ رَسولُ اللّهِ: لَوْ يَعْلَمُ الْمُؤْمِنُ مَا عِنْدَ اللّهِ مِنَ الْعُقُوبَةِ مَا طَمِعَ بِجَنَّتِهِ، وَلَوْ يَعْلَمُ الكَافِرُ مَا عِنْدَاللّهِ مِنَ الرَّحْمَةِ لمَاَ قَنَطَ مِنْ جَنَّتِهِ.

Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mü'min, Allah indindeki ukubeti bilseydi, cennetten ümidini keserdi. Eğer kâfir Allah'ın rahmetini bilse idi, cennetten ümidini kesmezdi." [832]

وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: دَخَلَ رَسُولُ اللّهِ ﺺ عَلى شابٍّ وَهُوَ في المَوْتِ، فقَالَ: كَيْفَ تَجِدُكَ؟ فقالَ: أرْجُو اللّهَ تَعالى يَارسُولَ اللّهِ وَأخَافُ ذُنُوبِى. فقَالَ ﺺ: مَا اجْتَمْعَا فِي قَلْبِ عَبْدٍ فِي مِثْلِ هذَا المَوْطِنِ إلاَّ أعْطَاهُ اللّهُ مَا يَرْجُو، وَآمَنَهُ مِمَّا يَخَافُ.

Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ölmek üzere olan bir gencin yanına girmişti. Hemen sordu:"Kendini nasıl buluyorsun?""Ey Allah'ın Resûlü, Allah'tan ümidim var, ancak günahlarımdan korkuyorum" diye cevap verdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da şu açıklamayı yaptı: "Bu durumda olan bir kulun kalbinde (ümit ve korku) birleşti mi Allah o kulun ümid ettiği şeyi mutlak verir ve korktuğu şeyden de onu  emin kılar."[833]

ﻋﻦ سَعِيدٍ الْخُدْرِيَّ يَقُولُ: سَمِعْتُ رَسُولَ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: إنَّ اللّهَ لَيَسْألُ الْعَبْدَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَتَّى يَقُولُ: مَا مَنَعَكَ إذْ رَأيْتَ الْمُنْكَرَ أنْ تُنْكِرَهُ؟ فإِذَا لَقَّنَ اللّهُ عَبْداً حُجَّتَهُ قَالَ يَا رَبِّ! رَجَوْتُكَ وَفَرِقْتُ مِنَ النَّاسِ.

Ebu Sa'îd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah Teâla hazretleri, Kıyamet günü kulu mutlaka hesaba çeker. Hatta şunu da söyler: "Münkeri gördüğün zaman onu tatbik etmene mani olan şey ne idi?" Eğer Allah Teâla hazretleri kula hüccetini söylemeyi telkin ederse kul şöyle der: "Ey Rabbim! Ben senin rahmetini umdum ve insanlardan korktum (ve dinin reddettiği münkerlere müdahaleyi bu sebeple terkettim)."[834]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar:

Buhari, Sahih, Rikak,81/29. ( V/186 ) Müslim, Sahih, Tövbe,49/ 29.( III,2112 ) Tirmizi,Sünen, zühd,37/9.( IV,556 )

Riyazu’s-Salihin Terc. III,145. M.Yaşar Kandemir ve diğerleri.

Kütübü’s-Sitte Tercümesi ve Şerhi, 6/351-3562 İ.Canan.

Kimyay’ı-Saadet, İ.Gazali, Terc. A.F. Meyan, 637-658. İstanbul, 1973. 

Şamil İslam Ansiklopedisi, Korku ve Ümit Mad.

Diyanet İslam Ansiklopedisi, “Havf” mad.

İhya’u-Ulumi’d-din, İ.Gazali, Terc. A. Serdaroğlu, IV,125, Bedir Yayınevi, İstanbul,1975

 

 

LXXVII-       KUL VEKAMU HAKKINA RİAYET ETMEK

Dr. Muhlis AKAR

A-             I- Konunun Plânı

B-              Hak Kavramı Ve Kapsamı:

A-Kul Haklar

1.Cana Yönelik Haklar

a-Anne-Baba Hakkı

b-Eşlerin Birbirlerine Karşı Hakları

c-Çocukların Hakları

d-Komşu Hakkı

e-Yetim Hakkı

f-İşçi-İşveren,Amir-Memur Hakkı

g-Arkadaşlık Ve Kardeşlik Hakkı

2.Namusa Yönelik Haklar

3.Mala Yönelik Haklar

B-Kamu Hakkı

C-              1.Kamu Malı Emanettir

D-             2.Kamu Hakkını İhlal Etmek Ve Kamu Malından Çalmak, Emanete Hıyanettir

3.Kamu Arazilerini İşgal Etmek, Üzerine Bina Yapmak:

                                          i.                        4.Kaçak Elektrik Ve Su Kullanmak:

                   5.Vergi Kaçırmak, Vergi Vermemek:

         C-Kul Ve Kamu Hakkını İhlal Edenlerin Ahiretteki Akibetleri

E-              D-Genel Değerlendirme Ve Sonuç 

F-               II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya hak kavramının tanımı, kapsamı ve tasnifiyle başlanabilir. Daha sonra Hukukullah üzerinde kısaca durduktan sonra kul ve kamu hakkının nelerden ibaret olduğu anlatılabilir. Bu bağlamda cana, mala, namusa/nesle ve inanca yönelik hakların korunmasından bahsedilerek, bu hakları ihlal etmenin dünyada ve ahirette sebep olacağı  ağır sorumluluğa işaret edilir. Bu mevzu anlatılırken; konuyla ilgili âyet ve hadis metin ve mealleri okunarak kul ve kamu hakkına İslam dininin ne denli önem verdiği mesajı verilebilir. Özellikle gerçek müflisin kim olduğu, kişi Şehid olsa bile kamu hakkı ihlalinde bulunmuşsa, bunun hesabından kurtulamayacağı Rasulüllah’ın dilinden bizzat aktarılabilir.

Vaazın sonuna doğru da genel bir değerlendirme ve özet yapılıp, konuyla ilgili elde edilen sonuçlar cemaate topluca aktarılarak konunun derli toplu açık ve net bir şekilde anlaşılması sağlanır. 

G-            III- Konunun Özet Sunumu

Yeryüzündeki varlıkların en mükemmeli insandır. Çünkü o; en güzel bir şekilde yaratılmış, akıl nimetiyle donatılmıştır. İnsan için başka insanlarla tanışmak, yardımlaşmak, onlarla bir arada yaşamak, en tabii bir ihtiyaçtır. Yeryüzünde huzur içerisinde bir hayat sürdürmek, Allah’ın sayısız nimetlerinden meşru ölçüler içerisinde yararlanmak, neslin devamını sağlamak ve ihtiyaçlarını karşılamak, toplu halde yaşamaya bağlıdır. Cemiyet halinde yaşamak ise, karşılıklı hak ve sorumlulukları da beraberinde getirmektedir.

İslâm dininde çok özel bir yeri olan hak kavramı geniş anlamı ile Bir sözü, bir işi, yerinde zamanında ve gerektiği kadar söylemek veya yapmaktır” diye ifade edilmiştir. Özel anlamıyla ise, Hak, hukukun koruduğu menfaattir şeklinde tarif edilmiştir. Demek ki, her hak, bir takım sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Her insanın üzerinde bir çok hak ve sorumluluk bulunmaktadır. İnsan üzerindeki bu haklar, Hukukullah dediğimiz Allah’ın hakları ve hakku’l-ibad denilen yaratılmışların hakları olmak üzere iki kısımda özetlenebilir.

Allah’ın üzerimizdeki hakları, O’nun varlığına ve birliğine inanmak, hiçbir şeyi ortak koşmadan O’na ibâdet edip emirlerini tutmak ve yasaklarından sakınmaktır. Hakkul ibad ise, yaratılmışların hakkıdır. Yaratılmışların başında da, insanlar gelmektedir. İnsanlar arasındaki bütün ilişkiler, “fertlerin karşılıklı hakları” içerisinde yer almaktadır. Ana-baba, evlat, eş, komşu, akraba, arkadaş, işçi-işveren vb. hakları bu tür kul haklarındandır.

Canlı varlıkların da gözetmemiz gereken hakları vardır. Bu haklar onları incitmemek, aç ve susuz bırakmamak, yuvalarını yıkmamak ve yavrularını öldürmemektir. Diğer varlıklardan, meşrû bir çerçevede faydalanıp israf etmemektir. Doğal çevreyi, evimiz gibi korumak, doğal dengeyi bozacak işler yapmamaktır. .

Ayrıca kamu hakları denilen haklar da vardır ki, hem “Hukukullah” hem de hakku’l-ibad, yani kul hakları  kapsamında değerlendirilmektedir.

Müslüman, herkesin hak ve hukukuna saygılı olur. Kul hakkıyla Allah’ın huzuruna çıkmaktan sakınır. Kul ve kamu hakkını, hak sahibi bağışlamadıkça Allah’ın bağışlamayacağını bilir. Dünyadaki bir çok kötülük, kavga ve cinayetlerin, insanlar arasındaki huzursuzlukların, kul haklarına saygı göstermemekten meydana geldiğini asla unutmaz.  

O halde; Müslüman, kul ve kamu  haklarına son derece titizlik göstermelidir. Bilerek veya bilmeyerek başkalarının hakkını alan kimse, o hakkı ödemek ve helalleşmek suretiyle kendisini kurtarmaya çalışmalıdır. Haksızlık edip de, hak sahibine hakkını vermeyenler; Ahirette pişmanlık duyacaklar ve çetin bir azaba uğrayacaklardır.

H-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

Bireysel çıkarlar uğruna kamunun haklarını ihlal etmek, görevi kötüye kullanmak, rüşvet alıp vermek, karaborsacılık yapmak, kamu malını zimmetine geçirmek, vergi kaçırmak, kaçak su ve elektrik kullanmak vb kötülükler gerçek bir müminde asla bulunmaması gereken özelliklerdir. Bu nedenle Her Müslüman, Allâh hakkı olarak da kabul edilen kamu mallarını korumalı, haksız yollarla bunları elde etmeye çalışmamalıdır.. Bunların yarın kıyamet gününde mutlaka hesabını vermekle karşı karşıya geleceğini asla unutmamalıdır.. Çünkü Kamu malları, belirli kişilere değil, bütün topluma aittir. Bu nedenle bunları haksız yere almanın sorumluluğundan kurtulmak oldukça zordur. Zimmete geçirilen ya da ihlal edilen fert ve kamu haklarıyla Allah’ın huzuruna çıkmanın vebali çok ağır olacaktır. Yüce Allâh, haksız yere başkasının malını yemeyi bütün insanlara yasaklamıştır. Kur’an-ı Kerîm’de:

وَلاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُم بَيْنَكُم بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُواْ بِهَا إِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُواْ فَرِيقًا مِّنْ ْ أَمْوَالِ النَّاسِ بِالإِثْمِ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ  

Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hakimlere (rüşvet olarak) vermeyin.”[835] buyrulmaktadır..

Diğer bir âyet-i kerimede de, “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir”[836] buyrularak bir yandan insanın emanet konusunda diğer varlıklardan ayrı olarak taşıdığı sorumluluğun ağırlığına dikkat çekilmekte; diğer yandan da insan oğlunun emanete riayet konusunda genelde vefasızlık göstermeye eğilimli olduğuna işaret edilmektedir. 

 “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir”[837] mealindeki âyette ise, özellikle yöneticilerin hem adalet hem de emanet ehli olmaları emredilmektedir. Çünkü devletin mal varlığı halka aittir; bunda geçmişin, yaşayanların ve gelecek nesillerin hakları vardır. Bu nedenle yöneticilerin, tüyü bitmemiş yetimlerin de hakkı olan bu malları gereksiz yerlerde harcayıp, israf etmeleri haramdır. Zaten yöneticilerin halk ve devlet malı üzerindeki tasarrufları da kamu menfaatine (maslahata, kamu yararına) bağlı olarak caiz kılınmıştır.

Kamuya, yani toplumun bütününe ait mal ve değerler, yöneticiler açısından olduğu kadar, bireyler açısından da birer emanettir. Her birey doğrudan ya da dolaylı olarak bu emanetlerin korunmasından ve yerli yerince kullanılmasından sorumludur.

Ayrıca Al-i İmran Sûresinin 161 âyetinde;

وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَغُلَّ وَمَن يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ

ُKim emanete hıyanet ederse( ganimet veya kamu malından aşırırsa), kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra da hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir.” buyrularak  kamu malına ihanetin cezasının ağırlığına dikkat çekilmiştir.

Şu gerçek hiçbir zaman unutulmamalıdır: Kim iyilik ve kötülük olarak ne yapmışsa; mutlaka karşılığını görecektir. Nitekim Cenâbı Hak, Kur’an-ı Kerim’inde:

 فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ.

“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı kötülük işlerse, onu görür[838] buyurmaktadır.

İ-                 V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Sevgili Peygamberimiz;

عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال:قَالَ رَسُولُ اللّهِ  مَنْ كَانَتْ عِنْدَهُ مَظْلَِمَةٌ ِﻷخِيهِ مِنْ عِرْضِهِ أوْ شَىْءٍ مِنْهُ فَلْيَتَحَلَّلْهُ مِنْهُ الْيَوْمَ مِنْ قَبْلِ أنْ لآ يَكُونَ دِينارٌ وَلآ دِرْهَمٌ، إنْ كَانَ لَهُ عَمَلٌ صَالِحٌ أُخِذَ مِنْهُ بِقَدْرِ مَظْلَمَتِهِ، وإنْ لَمْ تَكُنْ لَهُ حَسَنَاتٌ أُخِذَ مِنْ سَيِّئَاتِ صَاحِبِهِ فَحُمِلَ عَلَيْهِ

Ebû Hüreyre (r.a) den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyamet günü gelmeden önce o kimseyle helalleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm mikdarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir. ) Şâyet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir. [839] buyurmaktadır

Üzerinde kul hakkı bulunan bir insan, muhatabını bulup helâllık dilemek mecburiyetindedir. Bu hâk, gıybet, iftira, yalan isnadı... vs. gibi manevî boyutlu haklar ise, ancak hak sahibiyle açık-seçik konuşularak helâl ettirilebilir. Eğer hakkın borç-alacak gibi maddî boyutu varsa, bunları hemen ödeme cihetine gidilmelidir.

Kul hakkı, insanın can, mal ve namus gibi dokunulmazlıklarına yönelik tecavüz ve haksızlıkların ortaya çıkardığı haktır. İnsana yönelik tecavüz ve haksızlıklar haram ya da mekruh eylemler içinde yer alır. Bu nedenle günah, dolayısıyla ceza konusudur. Kul hakkından doğan günahların ve cezalar Allah tarafından bağışlanmaz. Kul hakkı, ancak hak sahibi kulun bağışlaması ile ortadan kalkabilir.

Hz. Peygamber (s.a.s), başka bir hadisinde Allah'ın huzuruna kul hakkı ile gelen kimseyi müflis olarak tanımlayarak şöyle buyurur:

وعن أَبي هريرة رضي اللَّه عنه ، أَنَّ رَسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ قالَ : «أَتَدْرُونَ مَنْ الْمُفْلِسُ ؟» قاَلُوا : الْمُفْلِسُ فِينَا مَنْ لاَ دِرْهَمَ لَهُ وَلاَ مَتَاعَ . فقالَ : « إِنَّ الْمُفْلِسَ مِنْ أُمَّتِي مَنْ يَأْتِي يَوْمَ الْقِياَمةِ بِصَلاةٍ وَصِيَامٍ وزَكَاةٍ ، وَيَأْتِي وَقَدْ شَتَمَ هَذاَ ، وَقَذَف هَذَا وَأَكَلَ مَالَ هَذَا، وَسَفَكَ دَمَ هذَا ، وَضَرَبَ هَذا ، فيُعْطَى هذَا مِنْ حَسَنَاتِهِ ، وَهَذا مِنْ حَسَنَاتِهِ ، فَإِنْ فَنِيَتْ حَسَناتُه قَبْلَ أَنْ يُقْضَي مَا عَلَيْهِ ، أُخِذَ مِنْ خَطَايَاهُمْ فَطُرِحَتْ علَيْه ، ثُمَّ طُرِحَ فيِ النَّارِ» رواه مسلم .

“Ebû Hüreyre (r.a. )den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v.) “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâb: ‘Bizim aramızda müflis, parası va malı olmayan kimsedir’ dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina isnâd ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir” buyurdular. [840]

Sevgili peygamberimiz diğer bir hadislerinde de, kişi şehit bile olsa kul ve kamu haklarını ihlal etmişse bunun hesabından kurtulamayacağını ifade buyurmaktadırlar:

وعن عمر بن الخطاب رضي اللَّهُ عنه قال : لمَاَّ كانَ يَوْمُ خَيْبَرَ أَقْبَلَ نَفَرٌ مِنْ أَصْحاَبِ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ فَقَالُوا : فُلانٌ شَهِيدٌ ، وَفُلانٌ شَهِيدٌ ، حَتَّى مَرُّوا علَى رَجُلٍ فَقالُوا : فُلانٌ شَهِيدٌ . فَقالَ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « كَلاَّ إِنِّي رَأَيْتُهُ فِي النَّارِ فِي بُرْدَةٍ غَلَّهاَ أَوْ عبَاءَةٍ »

Ömer İbni Hattâb (r.a.) şöyle dedi: ‘Hayber Gazvesi günü idi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından bir grup geldi ve: Falanca şehittir, falanca da şehittir, dediler. Sonra bir adamın yanından geçtiler: Falanca kimse de şehittir, dediler. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Hayır, ben onu, ganimetten çaldığı bir hırka –veya bir abâ– içinde cehennemde gördüm” buyurdu.[841]

J-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Not: Bu konuda Diyanet Aylık Derginin Temmuz 2004 sayısı için  KUL VE KAMU HAKKI konusunda  özel olarak hazırlanmış olan ve aşağıda isimleri geçen şahıslarca yazılmış  olan makalelerden genişçe yararlanılabilir:

1. Fikret KARAMAN, Kul ve Kamu Hakkını Gözetmek (Diyanet Aylık Dergi)

2. Muhlis AKAR, Kamu Malını Korumak (Diyanet Aylık Dergi)

3. Hüseyin T. GÖKMENOĞLU, İslâm’da Hak Kavramının Mahiyeti Ve Boyutları ((Diyanet Aylık Dergi)

4. Süleyman MOLLAİBRAHİMOĞLU, Kul Hakkı

5. Mustafa ÇAĞRICI, Kul Hakkı, Diyanet İslam Ansiklopedisi, XVI/350-351

6. Ferhat Koca, Gulûl Mad, DiA, XIV/191-192

7. Bakara188, Nisâ 58, Ahzab,72;Zilzal,7-8; Hucurat, 12

8. M.Yaşar Kandemir ve Diğerleri, Riyâzü’s Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, Erkam Yay, C 2, S149,162

9.Müsned, [1V,325; Dârimî ,”Siyer” ,50; Ebu Davûd, “Cihâd”,156,Buharî, Hiyel 15, Cum'a 29, Zekât 67, Hîbe 17, Eymân 3, Ahkâm 24, 41; Müslim, İmâret 26- (1832); Ebû Dâvud, İmâre 11, (2946); Nesâî, Zekât 6,; Müslim, İmâre 30; Müsned,V, 424; Muvatta, Cihâd 23, (2, 458); Ebu Dâvud, Cihâd 14 (2710), Nesâî, Cenâiz 66, (4, 64); İbnu Mâce, Cihad 34,  (2848). Ayrıca bkz. İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdü’l-Meâd, Beyrut 1987, I,515, III, 107; Müslim, İman 182. Ayrıca bkz, Dârimî, Siyer 48, Buhari, Eyman, 33; Megazi, 38; EbûDavud, Cihad, 133; Nesâi, Eyman, 38, Muvatta, Cihad, 25; Buhâri, Hums 7 Mezalim 13, Bed'ü'l-Halk 2; ; Tirmizi, Zühd 41, (2375) ;Müslim, Müsâkât, 139-142;  Buhârî, Mezalim 10, Rikak 48; Tirmizî, Kıyamet 2, (2421). Müslim, Birr, 59-60; Tirmizi, Kıyame, 2 ;Ebû Dâvûd, Cihâd, 135; [Buhârî, Mezalim 10, Rikak 48; Tirmizî, Kıyamet 2, (2421); Müslim, Birr, 60; Tirmizi, Kıyame, 2; Buharî, Şehadat 27, Mezalim 16, Hiyel 9, Ahkam 20, 29, 31; Müslim, Akdiye 5, (1713); Muvatta, Akdiye 1, (2, 719); Ebu Davud, Akdiye 7, (3583, 3584); Tirmizî, Ahkam 11, (1339); Nesâî, Kudat 13, (8, 233).]

 

 

LXXVIII-              KUMAR VE  ZARARLARI

Abdurrahman AKBAŞ

A-             I- Konunun Plânı

A. Kumar Kavramı

B. Kumarın Ferde ve Aileye Zararları

C. Kumarın Sosyal ve Ekonomik Zararları (kalkınma ve gelişmeyi   negatif yönden etkilemesi açısından)

D. Haksız kazanç ihtiva eden kumarın, manevi hayata  zararı (dua ve  sadakaların kabul olmasını engellemesi).

E. Helal Kazanç Duyarlılığına Sahip olmanın  Önemi

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya öncelikle kumar kelimesinin  ne anlama geldiği ifade edilir ve kumar kelimesi içerisine şans oyunlarının dahil olduğu  vurgulanır. Yüce dinimiz İslam tarafından kumarın haram kılınmasının hikmet ve sebepleri üzerinde durulur. Özellikle kumarın sosyal ve ekonomik, aileye verdiği  zararları ifade edilir.  Daha sonra helal kazancın önemi, haram kazanç olan kumarın dünyevi ve uhrevi zararları ilgili ayet ve hadisler okunup açıklanır. Devamında kumar ve haram kazançtan korunmak için başvurulabilecek tedbirler anlatılır. Bu arada helal kazanç duyarlılığına sahip örnek şahsiyetlerin helal ve haram konusundaki tavır ve davranışlarına yer verilir. Müteakiben kazanılmış haram servetten arınmanın nasıl olacağı konusunda bilgi verilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Kumar, aile fertlerini ve toplumu menfi yönde etkiler. Sosyal bunalımların kaynağı olan işsiz ve güçsüzlerin artmasına sebep olur. Bu yüzden Kumar ve şans oyunları ittifakla haramdır. Mâide sûresinin 90. âyetinde kumarın (meysir) ve şans oyunlarının (ezlâm) şeytan işi birer pislik olduğu bildirilmektedir. İnsanların bu oyunlara yönelmesi, emek harcamadan servet sahibi olma arzusundan kaynaklanmaktadır. Özellikle medyada yer alan bazı dizilerde gösterilen pembe hayatlar ve lüks yaşam isteği etken olmaktadır. Kumar düşkünü insanlar, çoğu kez hayatlarını zindan etmekte ve her şeylerini kaybetmektedirler. Ayrıca parasını kaybeden insan, kumar arkadaşları ile kavgaya tutuşur ve bu kavga cinayete kadar da gidebilir. Kumar sonucu parasını ve malını kaybeden insan, dışarıda başladığı kavgayı ailesine kadar taşıyabilir. Aile içerisinde meydana gelen bu kavga, aile fertleri arasındaki sevginin ve saygının ortadan kalkmasına ve neticede aile yuvasının yıkılmasına yol açabilir. Vakit insan için çok önemli bir nimettir. Kumara bulaşan insanlar, Allah tarafından kendilerine bahşedilen bu nimeti zayi ederler ve zamanlarını Allah’ın hoşlanmadığı bir fiil ile harcarlar. Kumar, fertler arasında ve toplumda kin, nefret ve düşmanlık tohumlarının yeşermesine sebep olur

İslam’da asli ve tabii kazanç yolu emektir. Bu bakımdan Müslüman, çalışmadan başkalarının sırtından veya gayri meşru yollardan kazanç elde etmekten şiddetle sakınmalı; kazancının nereden ve nasıl geldiğine dikkat etmeli, kazancı temiz olmalı; hem kendini hem de aile fertlerini helâl gıda ile beslemelidir. Ayrıca Allah yolunda harcayacağı para da temiz bir şekilde kazanılmış olmalıdır. Haram yollardan kazanılmış paranın hayrı olmaz. Bir insanın duasının kabul olması için de helâl gıda ile beslenmesi şarttır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَآ أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا وَيَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ كَذَلِكَ يُبيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ.

“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahiri) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.” Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan arta kalanı.” Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.” [842]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْس مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ. إِنَّمَا يُرِيدُالشَّيْطَانُ أَن يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَن ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلاَةِ فَهَلْ أَنتُم مُّنتَهُونَ.

 “Ey iman edenler! Şarap kumar,dikili taşlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.Şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık sokmak,sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?” [843]

Konu İşlenirken başvurulacak diğer  ayetler:

Nisa:4/29; Bakara, 2/168; Maide 5/88.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

ومَنْ قَالَ لِصَاحِبِهِ ، "تَعَالَ اُقَامِرْكَ" فَلْيتَصَدَّقْ.

“Bir kimse arkadaşına ‘Gel, seninle kumar oynayalım’ derse, (vazgeçip) hemen sadaka versin. [844]

عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ مَا أَكَلَ أَحَدٌ طَعَامًا قَطُّ خَيْرًا مِنْ أَنْ يَأْكُلَ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ، وَإِنَّ نَبِيَّ اللَّهِ دَاوُدَ ـ عَلَيْهِ السَّلاَمُ ـ كَانَ يَأْكُلُ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ ‏"‏‏.‏

“Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yememiştir. Davut (a.s.) kendi el emeğiyle geçinirdi.”[845]

:عَنْ أبي هُريْرَةَ رضي اللَّه عنْهُ قَالَ : قَالَ رسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « أيُّهَا النَّاسُ إنَّ اللَّه طيِّبٌ لا يقْبلُ إلاَّ طيِّباً ، وَإنَّ اللَّه أمَر المُؤمِنِينَ بِمَا أمَر بِهِ المُرْسلِينَ ، فَقَال تَعَالى : {يَا أيُّها الرُّسْلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّباتِ واعملوا صَالحاً } وَقَال تَعالَى : { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمنُوا كُلُوا مِنَ طَيِّبَات مَا رزَقْنَاكُمْ } ثُمَّ ذَكَرَ الرَّجُلَ يُطِيلُ السَّفَر أشْعَثَ أغْبر يمُدُّ يدَيْهِ إلَى السَّمَاءِ : يَاربِّ يَارَبِّ ، وَمَطْعَمُهُ حَرَامٌ ، ومَشْرَبُه حَرَامٌ ، ومَلْبسُهُ حَرَامٌ ، وغُذِيَ بِالْحَرامِ، فَأَنَّى يُسْتَجابُ لِذَلِكَ ، ؟

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ temizdir; sadece temiz olanları kabul eder. Allah Teâlâ peygamberlerine neyi emrettiyse mü’minlere de onu emretmiştir. Cenâb–ı Hak Peygamberlere: ‘Ey peygamberler! Temiz ve helâl olan şeylerden yiyin, iyi ve faydalı işler yapın!’ buyurmuştur. Mü’minlere de: ‘Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin’ buyurmuştur. ”Resûl–i Ekrem daha sonra şunları söyledi: “Bir kimse Allah yolunda uzun seferler yapar. Saçı başı dağınık, toza toprağa bulanmış vaziyette ellerini gökyüzüne açarak: Yâ Rabbi! Yâ Rabbi! diye dua eder. Halbuki onun yediği haram, içtiği haram, gıdası haramdır. Böyle birinin duası nasıl kabul edilir!” [846]

النُّعْمَانَ بْنَ بَشِيرٍ، يَقُولُ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ:

الْحَلاَلُ بَيِّنٌ وَالْحَرَامُ بَيِّنٌ، وَبَيْنَهُمَا مُشَبَّهَاتٌ لاَ يَعْلَمُهَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ، فَمَنِ اتَّقَى الْمُشَبَّهَاتِ اِسْتَبْرَأَ لِدِيِنِهِ وَعِرْضِهِ، وَمَنْ وَقَعَ فِي الشُّبُهَاتِ كَرَاعٍ يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى، يُوشِكُ أَنْ يُوَاقِعَهُ‏.‏ أَلاَ وَإِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى، أَلاَ إِنَّ حِمَى اللَّهِ فِي أَرْضِهِ مَحَارِمُهُ، أَلاَ وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ‏.‏ أَلاَ وَهِيَ الْقَلْبُ ‏"‏‏.‏

Nu’mân İbni Beşîr (ra)Resûlullah (sav)i şöyle buyururken dinledim, dedi: “Helâl olan şeyler belli, haram olan şeyler bellidir. Bu ikisinin arasında, halkın birçoğunun helâl mi, haram mı olduğunu bilmediği şüpheli konular vardır. Şüpheli konulardan sakınanlar,dinini ve ırzını korumuş olur.Şüpheli konulardan sakınmayanlar ise gitgide harama dalar. Tıpkı sürüsünü başkasına ait bir arâzinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu arâziye girme tehlikesi vardır. Dikkat edin! Her padişahın girilmesi yasak bir arâzisi vardır. Unutmayın ki, Allah’ın yasak arâzisi de haram kıldığı şeylerdir. Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur.  İşte bu et parçası kalb'dir” [847]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, III,1804, Eser Neşriyat, İstanbul,1979,

Hayreddin KARAMAN; Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, Nesil Yay. İstanbul 1987,

Yusuf KARDAVİ, İslam’da Helal Ve Haram, Hilal yayın, İstanbul,

Hamdi DÖNDÜREN; Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Erkam Yay. İstanbul 1993,

Bekir Ali BİLGİÇ, İslâm’da Kazanç Sistemi ve Çalışma Hayatı.

Yunus Vehbi YAVUZ; Çalışma Hayatı ve İslâm, Tuğra yay. İst.1992. Halil GÜNENÇ; İslâm’da Ticaret, F.F.K. Kültür Yay. İstanbul, Trs.

M. Yaşar KANDEMİR; Örneklerle İslâm Ahlakı,  Nesil yay. İstanbul

Hüseyin ATAY, Kur’an’a Göre İslâm’ın Temel Kuralları, MEB Yay.

 

 

LXXIX-                        KUR’AN VE SÜNNET BÜTÜNLÜĞÜ

Sabri AKPOLAT

A-             I- Konunun Plânı

A- Kur’an nedir ?

B- Sünnet nedir ?

C- Sünnetin Dindeki Yeri ve Önemi.

1- Kur’an’dan Delil

2- Sünnetten Delil

3- Sahabenin Sünnete Karşı Tutumu

4- Aklî Delil

D- Hz. Peygamber’in Kur’an’ı Tebliğ ve Tefsir Görevi.

E- Kur’an’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri

1-Kur’an’ın Hükümlerine Parelel Hükümler Getiren Sünnet

2-Kur’an’ın Hükümlerini Açıklayan Sünnet

3-Kur’an’da Yer Almayan Konularda Müstakil Hüküm Koyan Sünnet

F- Günümüzde Hadise Bakış Tarzı

G- Hadisler Konusunda Oluşturulmaya Çalışılan Tereddütler

1-“Kur’an’da Herşey Var Hadise Gerek Yok” İddiası

2-“Kur’an Korunduğu Halde Hadisler Korunmamıştır” İddiası

3- “Kur’an Yazıldığı Halde Sünnet Yazılmamıştır “İddiası

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

İşleyeceğimiz konu tefsir usulü ve hadis usulünü doğrudan ilgilendirmektedir. Bu konunun vaazda işlenmesi genellikle zordur. Cemaati sıkmadan ve onların anlayabileceği bir üslupla konu işlenmediği takdirde, hem konuşma ilgi çekmeyecek hem de arzu edilen netice elde edilemeyecektir. Bu sebeple, vaazın, kısa kısa mesaj verilip, sonra  da çokca  örneklendirilmesi uygun olur.

Konumuza öncelikle Kur’anı tarif ederek başlayabiliriz. Daha sonra sünnetin tarifini yapar, Kur’an’la sünnet arasındaki farkı belirtmeye çalışırız.

Sünnetin dindeki yeri ve önemini öncelikle Kur’an’dan delillendirerek anlatmaya çalışırız. Konumuzu sünnetten, ashabın uygulamalarından örnekler sunarak ve akli deliller getirerek genişletmeye çalışırız. Bu bölümde, özlü sözlerimizi bol bol örneklerle desteklemeye çalışmalıyız.

Hz. Peygamberin Kur’an ile ilk muhatap olan, ilk muallim, ilk mübelliğ ve ilk müfessir ve Kur’anı en iyi anlayan kişi olduğunu vurgulayacağımız bu bölümde, bir çok dini hükmün farziyyeti Kur’an’da bildirilirken, uygulamalarla ilgili şartlar, sebepler, maniler, kurallar, detaylar ve yapılması gereken şekillerin sünnetle belirlendiğini örneklerle anlatmalıyız. Mesela, Kur’an namazın sadece kılınmasını emreder. Namazla ilgili diğer hükümleren tamamı sünnetle koyulmuştur. Oruç, hacc, zekat, kurban, alışveriş ve hadlerle ilgili hükümler; yeminler, mahkeme davaları ve muâmelata dair hükümlerin hepsi namaz gibidir. Bunların detayını ve yapılması gereken şeklini Kur’an’da bulmak mümkün değildir. Bütün bu hakikatler ortada iken, sünnetin korunmamış olduğunu ve Kur’an varken başka bir şeye ihtiyaç olmadığını söylemek doğru olabilir mi ? Ortada namaz, oruç vb.diye bir şey kalır mı ? 

Sünnet olmadan Kur’an’ı doğru anlayıp, ahkâmını hayatımızda tatbik mümkün değildir. Bu durumu iyi bilen İslam düşmanları, doğrudan doğruya Kur’an’a saldırmaktan bir netice alamayacaklarını bildiklerinden; Hz. Peygamber’in ve O’nun sünnetinin dindeki yerini sarsmaya, hadisler üzerinde şüphe uyandırmaya çalışmaktadırlar.  Oryantalistlerin oluşturmaya çalıştıkları şüpheler İslam aleminde benimsenip savunulmaya başlanmış, “ Aramızda Kur’an varken sünnete gerek yoktur”, “ Sünnetin tedvini geç başlamıştır”, “ Dolayısıyla hadislerin bir çoğu kaybolmuştur.” “Zaten hadislerin sübutu zannidir. Onlarla amel etmek caiz olmaz” gibi iddialar ortaya atılmıştır. Bu sebeple, inananların oyuna gelmemeleri, Hz. Peygamber’in önderliğine ve Onun sünnetinin rehberliğine sımsıkı sarılmaları gerekmektedir. 

Ayrıca sünnet, birbirini hiç görmedikleri halde, müslümanlar arasında davranış, duygu, anlayış, tavır ve düşünce birliği sağlayan önemli bir unsurdur. Sünnetin tahrifi ve sünnete olan itimadın sarsılması, müslümanlar arasında var olan bütün bu birliklerin ortadan kalkması sonucunu da doğuracaktır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Dinin kaynağı olan Kur’an ve sünnet, hem muhteva hem de birbirini tamamlama açısından iç içedirler. Zira çeşitli naslarla kanun koyarken Kur’an’ın yöneldiği manalara baktığımız zaman ahkamdan aynı mana ve maksatların sünnette de bulunduğunu görürüz.

Sünnet, Kur’an’ın anlaşılmasında birinci derece kaynak olduğu gibi şerî hükümlerde de Kur’an’a eşit bir delildir. Kur’an’la hadisin derecelenişi, itibarîdir. Kitapla sünnet, hüccet olma açısından eşittirler.

Kur’an ve sünneti birbirinden ayırmak mümkün değildir. Zira Yüce Allah, dini hükümlerin ilk yarısını Kur’an’da belirtmiş, ikinci yarısını ise elçisinin sünneti ile tamamlamıştır. Ayrıca Kur’an’da kapalı olan ahkamı sünnet tefsir etmiştir. Öte yandan Kur’an hükümlerinin tamamının uygulanması doğrudan elçi kanalıyla gerçekleşmiştir. Bunlara ilaveten, Kur’an’ın sustuğu sahalarda hüküm koyma yetkisi sünnete bırakılmıştır. Sünnet hem Kur’an gibi müstakil hüküm koyar hem de  Kur’an’daki bir asla dayanarak kıyas, ictihad ve ilhak yoluyla yeni hükümler istinbat eder.

İbn Hazm’ın dediği gibi, “ Allah Resulüne ait söz, fiil, iş, takrir ve işaretlerin tümü, Kur’an’ın tefsiridir.”

Söz, fiil ve takrirden ibaret olan sünnet, aynı zamanda, ilahî vahyin iki kısmından birini teşkil eder; diğer kısmı Kur’an-ı Kerimdir. Sünneti Kur’an’dan ayıran en büyük özellik, lafzen vahyedilmiş olmamasıdır. Sünnetin lafızları Kur’an lafızları gibi mûciz değildir; bu lafızlara ve manalarına hakkıyla vakıf olanlarca manen rivayet edilmesi caizdir; okunması ibadet hükmünde sayılmaz. Kur’an Hz. Peygambere vahyedilmiş Allah kelamıdır. Sünnet ise, Hz. Peygambere vahyedilmiş peygamber kelamıdır. Sünnet, ferdî ve sosyal hayatımızı düzenleyen, Hz. Peygamberin davranışlarının bütününü teşkil eder ve Kur’anın bir açılımıdır. Müslüman sünnetten müstağnî kalamaz. Bu itibarla sünnetin doğru anlaşılması ve yorumlanması büyük önem arzeder.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulacak Bazı Ayetler

1-Hz. Peygamber’e İtaatin Lüzumunu İfade Eden Ayetler:

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونى يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَحيمٌ قُلْ اَطِيعُوا اللّهَ وَالرَّسُولَ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِرينَ

“De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.”[848]

Nisa, 4/59,80; Maide,5/92;Ahzab, 33/21,36; Haşr,59/7

2-Hz. Muhammed’in İlk Mübelliğ, İlk Muallim ve İlk Müfessir Olduğunu Beyan Eden Ayetler:

يَا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ اِنَّ اللّهَ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْكَافِرينَ

“Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.”[849]

ayrıca bkz. Nahl,16/44

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulacak Bazı Hadisler

وَعَنْ العِرْباضِ بنِ سارِيةَ رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: صَلَّى بِنَا رَسولُ اللّهِ  ذَاتَ يَوْمٍ ثُمَّ أقْبَلَ عَلَيْنَا بِوَجْهِهِ فَوَعَظَنَا موْعِظَةً بَلِيغَةً ذَرَفتْ مِنْهَا العُيونُ وَوَجِلَتْ مِنْهَا القُلُوبُ، فَقالَ رَجُلٌ: ياَ رسُولَ اللّهِ كَأنَّ هَذِهِ مَوْعِظَةُ مُوَدِّعٍ فََمَاذَا تَعْهَدُ إلَيْنَا؟ فقَالَ أُوصِيكُمْ بِتَقْوَى اللّهِ تَعالَى وَالسَّمْعِ وَالطّاَعَةِ وَإنْ كَانَ عَبْداً حَبَشِيّاً فَإنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ بَعْدِى فَسَيَرَى اِخْتِلاَفاً كَثِيراً، فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفاَءِ الْمَهْدِيِّينَ الرَّاشِدِينَ تَمَسَّكُوا بِهاَ وَعَضُّوا عَلَيْهاَ بِالنَّواجِذِ، وَإياَّكُمْ وَمُحْدَثاتُ الأُمُورِ، فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ، وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلالَةٌ

İrbâd İbnu Sâriye (ra) dedi ki: "Bir gün Resûlullah (a.s) bize namaz kıldırdı. Sonra yüzünü cemaate çevirerek çok beliğ, çok mânidar bir vaazda bulundu. Öyle ki dinleyenlerin gözleri yaşla, kalpleri de heyecanla doldu. Cemaatten biri: "Ey   Allah'ın Resûlü, sanki bu, bir veda konuşmasıdır, bize ne tavsiye ediyorsunuz?" dedi. "Size, buyurdu, Allah'a karşı takvada bulunmanızı, başınızda Habeşli bir köle olsa bile emirlerini dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira, sizden hayatta kalanlar benden sonra nice ihtilaflar görecek. Öyle ise size sünnetimi ve hidayet üzere olan Hülefâ-i Râşidîn'in sünnetini hatırlatırım, bunlara uyun ve dört elle sarılın. Sonradan çıkarılan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık olun. Zira (sünnette bulunana zıt olarak) her yeni çıkarılan şey bir bid'attır, her bid'at de dalalettir, sapıklıktır." [850]

عن مالك أنهُ بلغَهُ أنَّ النَّبِىَّ  قالَ: تَرَكْتُ فِيكُمْ أمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا ما تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا: كِتَابَ اللّهِ تَعالَى، وَسُنّةَ رَسُولِهِ

İmam Malik'e ulaştığına göre, Hz. Peygamber (as) şunu söylemiştir: "Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetce asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitab'ı ve Resûlünün sünneti. [851]

حدثنا عَبْدُ الوَهّابِ بنُ نَجْدَةَ أخبرنا أبو عَمْرِو بنِ كَثِيرِ بنِ دِينَارٍ عنْ حَرِيز ابنِ عُثْمانَ عنْ عَبْدِ الرّحْمَنِ بنِ أبِي عَوْفٍ عنِ المِقْدَامِ بنِ مَعْدِ يكَرِبَ عنْ رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم أنّهُ قالَ: "ألاَ إنّي أُوتِيتُ الْكِتَابَ وَمِثْلَهُ مَعَهُ ألاَ يُوشِكُ رَجُلٌ شَبْعَانُ عَلَى أرِيكَتِهِ يَقُولُ: عَلَيْكُمْ بِهَذَا الْقُرْآنِ فَمَا وَجَدْتُمْ فِيهِ مِنْ حَلاَلٍ فَأَحِلّوهُ وَمَا وَجَدْتُمْ فِيهِ مِنْ حَرَامٍ فَحَرِّمُوهُ. ألاَ لاَ يَحِلّ لَكُم الْحِمَارُ الأهْلِيّ وَلاَ كُلّ ذِي نَابٍ مِنَ السَّبُعِ وَلاَ لُقَطَةُ مُعَاهِدٍ إلاّ أنْ يَسْتَغْنِيَ عَنْهَا صَاحِبُهَا، وَمَنْ نَزَلَ بِقَوْمٍ فَعَلَيْهِمْ أنْ يَقْرُوهُ فَإِنْ لَمْ يَقْرُوهُ فَلَهُ أنْ يَعْقُبَهُمْ بِمِثْلَ قِرَاهُ".

Mikdâm İbnu Ma'dîkerib (ra) anlatıyor: Resûlullah (a.s) buyurdular ki: "Haberiniz olsun, bana Kitap ve bir o kadar da (sünnet) verildi.Haberiniz olsun, rahat koltuğunda otururken kendisine benim bir hadisim ulaştığı zaman kişinin: " Size bu Kur’an yeter. Onda neleri helâl bulmuşsanız onu helal biliniz. Neleri de haram bulmuşsanız onları haram addediniz , diyeceği zaman yakındır. Haberiniz olsun (Kur'an'da zikri geçmiyen) ehlî eşeğin eti de size helâl değildir, vahşi hayvanlardan parçalayıcı dişi (köpek dişi) olanlar, keza muâhedeli olanların yitikleri de haramdır. Ancak eşya sâhibi, ihtiyacı olmadığı için, kasden terketmişse o müstesna. Bir kimse bir kavme uğradığı zaman, ona ikram etmek, o kavme vazife olur. Şayet ikram etmezlerse, o kimse, hak ettiği ikramın mislince onları cezalandırır."[852]

"لاَ أُلْفَيَنَّ أحَدَكُمْ مُتَّكِئاً عَلىَ أرِيكَتِهِ يَأْتِيهِ الأمْرُ مِنْ أمْري مِمَّا أمَرْتُ بِهِ أوْ نَهَيْتُ عَنْهُ فَيَقُولُ: لاَ نَدْرِي، ماَ وَجَدْناَ فِي كِتاَبِ اللهِ اتَّبَعْناَهُ"

“Sakın sizden birinize, rahat koltuğuna oturmuş vaziyette, benim emrettiklerimden bir emir, veya nehyettiklerimden bir nehiy ulaştığı zaman, “böyle bir şey bilmiyorum, biz Allah’ın kitabında ne bulursak ona tabi oluruz,“ derken rastlamayayım.” [853]

F-               Konuyla İlgili Bazı Notlar

1- Benî Esed Kabilesinden bir kadın Abdullah b. Mesud’a gelerek şöyle dedi: Senin “ döğme yapan da yaptıran da lanetlenmiştir ” dediğini duydum. Halbuki ben iki levha arasındakileri ( Kur’an’ı) okudum, fakat senin dediğin gibi bir şeye rastlamadım. Üstelik senin hanımında da döğme olduğunu sanıyorum  dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Mes’ud  Öyleyse içeri gir bak dedi. Kadın girdi baktı, bir şey göremedi. Dışarı çıktı ve bir şey göremediğini söyledi. Bunun üzerine Abdullah b. Mes’ud - Resul size neyi veriyorsa onu alın, neden yasaklıyorsa ondan sakının - ayetini hiç okumadın mı? diye sordu.Kadın  evet okudum, deyince Abdullah b. Mes’ud, işte bu odur dedi.[854]

2- Tabiîlerin ileri gelenlerinden Tâvûs b. Keysan’ın ikindiden sonra iki rekat namaz kıldığını gören sahabî Abdullah b. Abbas ona, bir daha bu namazı kılmamasını söyler. Buna karşılık Tâvûs, Hz. Peygamber’in sünnet haline getirilmesinden çekindiği için bu namazı yasakladığını, devamlı olmamak şartıyla bu iki rekat namazı kılmakta bir sakınca olmadığını söyler. Fakat Abdullah b. Abbas Resulullah’ın ikindiden sonra bir başka namaz kılınmasını kesinlikle yasakladığını söyleyerek - Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman mü’min olan erkek ve kadına kendi işlerinde ona aykırı hareket etmek muhayyerliği yoktur - ayetini okur.[855]

3- Sünnetin Kur’an ayetlerini açıklamadaki önemine işaret eden ilk devir âlimlerinden İmam Evzaî; - sünnetin Kitab’a olduğundan çok, Kitab’ın sünnete ihtiyacı vardır- demiştir. [856]

4- Nisa,4/136’da Hz. Peygamberin risaletine ve Ona indirilene inanılması emredilir. Onun risaletine inanmak, onun sünnetini kabul etmeyi gerektirir.

“Kur’an’da beyan edilmeyen hiçbir şey bırakılmamıştır, bu sebeple sünnete ihtiyaç yoktur”iddiasına karşı şunları söyleyebiliriz: Evet,Kur’an’da her şey beyan edilmiştir. Ancak, herşeyin beyanı iki şekilde olmuştur:

1- Açıkca beyan

2- Hafî olarak beyan. Sünnet, hafi olarak beyan edilen hususları açıklamıştır.

“Allah, Kur’an’ı koruyacağını tekeffül ettiği halde sünneti korumayı tekeffül etmemiştir” iddiasına gelince;

Aslında, Hıcr suresi 9. ayet-i kerime’den sünnetin de korunduğu anlaşılmakla birlikte, hadislerin, sahih, zayıf ve mevzu olarak değerlendirmeye tabi tutulması, sahih-sabit hadisin korunduğunun delilidir. Ayrıca, Tevbe, 9/32’de geçen,söndürülmeye çalışılan “ Allah’ın nuru” nun, Allah’ın, peygamberine vahyettiği ( Kur’an ve diğerleri) olduğu açıktır. Yüce Allah, kendi dinini korumayı tekeffül etmiştir.

“Sünnet yazılmamıştır” iddiasına karşı şunları söyleyebiliriz: Nakledilen ayet ve hadislerin delil oluşunda aslolan, bunların yazılı olması kadar, nakledenlerin de âdil olmasıdır. Zira, Hıristiyan ve Yahudiler, yazılı olan İncil ve Tevrat metinlerini tahrif etmişlerdir.(bkz. Bakara, 2/79)

G-            VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

TDV. İslam Ansiklopedisi, “Hadis” ve “ Ehl-i Hadis”  maddeleri

Necati Kara, Kuran Sünnet Bütünlüğü,Erzurum,1995

Lütfi Şentürk,Güncel Dini Konular (Sünnet ve Teşrideki Yeri), DİB yayını, Ankara, 2000 

Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, Subh es- Sâlih, terc. M. Yaşar Kandemir, Diyanet Yayınlarından,Ankara 1971

Kuran ve Sünnet Bütünlüğü, Ali Çelik, Diyanet İlmi Dergi, c.33,sayı.2,sahife.27,yıl.1997

Mehmet Soysaldı, Kuran ve Sünnet İlişkisi, Diyanet İlmi Dergi, Aralık 2002

İslam Hukuk İlminin Esasları ( Usûlü’l-Fıkh), Zekiyüddin Şaban (terc. İbrahim Kâfi Dönmez), s. 71-81

Yusuf el- Kardâvi, Sünneti Anlamada Yöntem, terc. Bünyamin Erul, Kayseri 1998

Muhammed Tahir Hekim,Sünnetin Etrafındaki Şüpheler,, Çev: Hüseyin Arslan, s: 11, İstanbul, 1985 Pınar yay.

Mehmet Erdoğan, İslam Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, İstanbul,1990

Tâhir b. Muhammed Âşur, İslam Hukuk Felsefesi, ( terc. V.Akyüz-M.Erdoğan),İstanbul,1988.

Muhammed Lokman es-Selefi, es-Sünnetü Hucciyyetüha ve Mekânetüha fi’l- İslam, Medine.

Oryantalizm, Edward SAİD, Çev: Selahaddin AYAZ, İstanbul, 1982, Pınar yay.Hadis Usûlü, Prof. Dr. Talat KOÇYİĞİT, Ankara, 1997, T.D.V. yay.

 

 

LXXX-     KUR’AN-I KERİM’DE ADÂB-I MUAŞERET VE GÖRGÜ KURALLARI

Dr. Muhlis AKAR

A-             I- Konunun Plânı

A-Âdâb-I Muâşeret

1.Tanımı

2.Önemi

3.Kaynağı

B-Özel İlişkilerde Muâşeret Esasları

1.Allah Ve Resûlüyle İlişkişkilerde Âdâp

2.Karı-Koca İlişkilerinde Âdâp

a-Kadın Kocasına İtaat Etmeli

b-Aile Mahremiyetlerini Muhafaza Etmeli

c-Ailenin  Sırlarını Başkalarına Anlatmamalı

d-Erkek (Koca) Helalinden Çalışıp Evin Geçimini Temin Etmeli

e-Hanımıyla Sevgi Ve Saygıya Dayanan Bir Beraberlik Sağlamalı

f-Hoş Görülü Olmalı

g-Hanımıyla Alay Etmemeli

h-Ayıp Ve Kusurlarını Araştırmamalı

3.Anne-Baba Ve Çocuklar Arasındaki  İlişkilerde Âdâp

a-Sevgide Mutedil (Dengeli) Olmak

b-Çocuklarına Karşı Şefkat Ve Merhametli Olmak

c-Kız Erkek Ayırımı Yapmamak

d-Onlara İyi Bir Eğitim Ve Terbiye Vermek

e-Karı-Koca Mahremiyetlerini Çocuklarından Gizli Tutmak

f-Çocukların  Anne Ve Babalarına İtaat Etmeleri

g-Onları Üzecek Söz Ve Davranışlardan Sakınmaları

h-Anne Ve Babaları Nasıl Çocuklarını Besleyip Büyüttü Ve Hayata Hazırladıysalar, Çocuklarında, Yaşlandıkları Zaman Onlara İyi Bakıp Hizmet Etmeleri

4.Öğretmen Ve Öğrenci İlişkilerinde Âdâp:

a-Öğretmen/Hoca İlmiyle Amil Olmalı

b-Öğrencisine Şefkat Ve Merhamet Göstermeli

c-Ders Anlatırken Öğrencilerin Seviyesine İnmeli

d-Sorularını Cevaplayıp, Bilmediği Konularda Susmalı 

e-Öğrenci De Öğretmenine İtaat Etmeli, Onu Can Kulağı İle Dinlemeli

f-Soru Sorma Hakkını İstismar Etmemeli

h-Hocasına Karşı Mütevazi Ve Edepli Olmalı

5.Âmir-Memur, İşçi-İşveren İlişkilerinde Âdâp

(Çalışanların Uymaları Gerekli Âdâp)

a-İzin Âdâbı

b-Giriş Çıkışlarda Dikkat Edilecek Hususlar

c-Yağcılık Yapmamak

d-Yapamayacağı Göreve Talip Olmamak

e-Âmirlerine Karşı Saygılı Olmak

f-Verilen Vazifeyi En İyi Ve Verimli Bir Şekilde Yapmak

(Âmirlerin Uymaları Gerekli Adap)

a-Yönetim Hakka Ve Hukuka Uygun Olarak Yapılmalı, b-Keyfi Hareket Edilmemeli

c-Bağışlayıcı Olmalı

d-Davranışlarında Mütevazi Olmalı

e-Çalışanların Gönüllü Katılımını Sağlamak İçin, Zaman Zaman Onlarla İstişare Etmeli

f-Ararında Sevgi, Saygı Ve Barışı Hakim Kılmalı

g-Çalışanlardan Hediye Almamalı

6.Misafir Ve Misafirlik Âdâbı

(Ev Sahibinin Uymak Zorunda Olduğu Esaslar):

a-Ev Sahibinin Giyim Kuşamına Önem Vermesi

b-Misafiri Güler Yüzle Karşılayıp En Güzel Kabul  Göstermesi

c-Misafirlerin Bir Müddet Yalnız Bırakılması

d-Yemeğin Takdim Şekli

e-Yemekte Misafirlerle İlgilenmek

f-Misafirlere Hizmet

g-Misafirin Uğurlanması

(Misafirin Uymak Zorunda Olduğu Esaslar):

a-Geleceği Zamanı Önceden Bildirmesi (Randevü)

b-Giyim-Kuşamına Ve Temizliğine Özen Göstermesi

c-İzinsiz Ve Selamsız Ev Sahibinin Evine Girmemesi

d-Kapıyı Çalma Şekli

e-Ziyaret Saatinin Ayarlanması

f-Sunulan Yemeği Beğenmemezlik Etmemesi

g-Evde Sağa Sola Gitmemesi Veya Gözleriyle Etrafı Teftiş Etmemesi.

7.Komşuluk İlişkilerinde Adap

8.Fakir Ve Yetimlerle İlişkilerde Adap

9.Başkalarıyla İlişkilerde  Adap

10.Giyim Ve Kuşam Adabı

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya, adâb-ı muâşeret kavramı açıklanarak başlanabilir. Daha sonra İslâm dininin her alanda nezakete, görgü kuralarına, beşeri ilişkilere verdiği önem anlatılır. Müslüman’ın hayatın her alanında söz, fiil ve davranışlarında ölçülü ve dengeli olması gerektiği örneklerle açıklanabilir. Bu bağlamda Allah ve Rasûlüne karşı görev ve sorumluluklarımızı yerine getirirken uymamız gereken edep ve davranışlarımız, karı-koca İlişkilerinde, anne-baba ve çocuklar arasındaki  İlişkilerde, öğretmen ve öğrenci ilişkilerinde, amir-memur, işçi-işveren ilişkilerinde, misafir ve misafirlik ilişkilerinde, komşuluk ilişkilerinde, fakir ve yetimlerle ilişkilerde, başkalarıyla ilişkilerde ve yeme, içme, giyinme ve benzeri, hayatın her alanında uyulması gereken nezaket ve görgü   kuralları anlatılır. Bu konuda ilgili ayetler ve ayetlerin tefsiri ve hayata uygulanış şekli olan hadis-i şeriflerden yararlanılarak insanların anlayacakları tarzda sunum yapılır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Âdâb-ı muâşeret, insana toplum içerisinde yaşamak için gerekli olan nezaket kurallarını öğreten, insani ilişkilerde uyulacak şekil ve ölçüleri ortaya koyan ve şahsı toplum içerisinde saygı ve hürmete layık kılan davranış şekilleridir.

Bir toplumda, âdâba riâyet edilmiyorsa, orada ahlâkın varlığından söz edilemeyeceği gibi; âdâb-ı muâşeret ve ahlâka önem verilmeyen toplumlarda hukuka saygı, nizam ve intizamdan bahsetmek de mümkün değildir. Bundan dolayı, en son ve mükemmel din olan İslâm misâfirperverlikten bayram törenlerine; sosyal yardımlaşmadan, insanların birbirini sevip saymalarına; şahsi hayattan, sosyal hayatın çeşitli yönlerine varıncaya kadar cemiyet hayatında gerekli olan her türlü muâşeret esaslarını ortaya koymuştur.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

Ey iman edenler! Allah’ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ

Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.

إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ

Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, Allah’ın, gönüllerini takvâ (Allah’a karşı gelmekten sakınma) konusunda sınadığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.

إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاء الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُون

Ey Muhammed! Odaların arkasından sana bağıranların çoğu aklı ermeyen kimselerdir

وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

Onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.[857]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَومٌ مِّن قَوْمٍ عَسَى أَن يَكُونُوا خَيْرًا مِّنْهُمْ وَلَا نِسَاءٌ مِّنْ نِّسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِّنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الاِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَن لَّمْ يَتُبْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

" Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.”[858]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ

“Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” [859]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ إِلَّا أَن يُؤْذَنَ لَكُمْ إِلَى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِرِينَ إِنَاهُ وَلَكِنْ إِذَا دُعِيتُمْ فَادْخُلُوا فَإِذَا طَعِمْتُمْ فَانتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍ إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْيِي مِنكُمْ وَاللَّهُ لَا يَسْتَحْيِي مِنَ الْحَقِّ وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَاسْأَلُوهُنَّ مِن وَرَاء حِجَابٍ ذَلِكُمْ أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ وَمَا كَانَ لَكُمْ أَن تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ وَلَا أَن تَنكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِن بَعْدِهِ أَبَدًا إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ عِندَ اللَّهِ عَظِيمًا

 Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz ,hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikahlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu Allah katında büyük bir günahtır. [860]

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”[861]

وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِن صَوْتِكَ إِنَّ أَنْكَرَ الْأَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ

“Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.”

“Yürüyüşünde tabii ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini herhalde eşeklerin sesidir!”[862]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذِينَ مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ وَالَّذِينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنكُمْ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ مِن قَبْلِ صَلاَةِ الْفَجْرِ وَحِينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُم مِّنَ الظَّهِيرَةِ وَمِن بَعْدِ صَلاَةِ الْعِشَاء ثَلَاثُ عَوْرَاتٍ لَّكُمْ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّ طَوَّافُونَ عَلَيْكُم بَعْضُكُمْ عَلَى بَعْضٍ كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

“Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar ve sizden henüz büluğ çağına ermemiş olanlar, günde üç defa; sabah namazından önce, öğleyin elbiselerinizi çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza girecekleri zaman) sizden izin istesinler. Bu üç vakit sizin soyunup dökündüğünüz vakitlerdir. Bu vakitlerin dışında (izinsiz girme konusunda) ne size, ne onlara bir günah vardır. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. Allah, âyetlerini size işte böylece açıklar. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[863]

وَقَضَى رَبُّكَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِندَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُل لَّهُمَآ أُفٍّ وَلاَ تَنْهَرْهُمَا وَقُل لَّهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا  وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُل رَّبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيرًا

“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim!, Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.” [864]

الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

 “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever” [865]

وَإِذَا حُيِّيْتُم بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّواْ بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَسِيبًا

“Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selamla karşılık veri

Şüphesiz Allah her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.” [866]

فَإِذَا دَخَلْتُم بُيُوتًا فَسَلِّمُوا عَلَى أَنْفُسِكُمْ تَحِيَّةً مِّنْ عِنْدِ اللَّهِ مُبَارَكَةً طَيِّبَةً كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُون

Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak, selam verin. İşte Allah, düşünesiniz diye âyetleri size böyle açıklar.” [867]

وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا

  “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” [868]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِن َنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً

Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir” [869]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

وعن أبي هُريرة رضي اللَّه عنه ، أنَّ رَسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قالَ : « الإيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ ، أوْ بِضْعٌ وَسِتُّونَ شُعْبةً ، فَأَفْضَلُهاَ قَوْلُ لاَ إلَهَ إلاَّ اللَّهُ ، وَأدْنَاهاَ إمَاطةُ الأَذَى عَنْ الطَّرِيقِ ، وَالْحَياءُ شُعْبَةٌ مِنَ الإيمَانِ »

Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:“İman yetmiş (veya altmış) kadar daldan ibarettir. Bunların en yükseği lâ ilâhe illallah demek, en aşağısı da insana zarar veren şeyleri yoldan kaldırmaktır. Utanmak da imanın dallarından biridir. ”[870]

وعن أبي هريرة رضي اللَّه عنه أنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قالَ : وَالْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ صَدَقَةٌ.

“Güzel söz sadakadır. ”[871]

وعن أبي هريرة رضي اللَّه عنه أنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « مَنْ كانَ يُؤمنُ بِاللَّه واليَومِ الآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَاليَوْمِ الآخِرِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَاليوْمِ الآخِرِ فَلْيَقلْ خَيْراً أَوْ ليَصْمُتْ »

 “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!”[872]

عن أبي هُريرة رضيَ اللَّه عنه قال: قالَ رَسوُلُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «إِذا دُعِيَ أَحَدُكُمْ، فَلْيُجِبْ، فَإِنْ كانَ صاَئِماً فَلْيُصَلِّ، وَإنْ كانَ مُفْطِراً فَلْيَطْعَمْ» رواه مسلم.

“Biriniz yemeğe davet edildiği zaman gitsin; şayet oruçluysa yemek sahibine dua etsin; oruçlu değilse yesin. [873]

İbni Abbas (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

وعن ابن عباسٍ رضي اللَّه عنهما قالَ: قالَ رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «لا تَشْرَبُوا وَاحِداً كَشُرْبِ البَعِيرِ، وَلكِنْ اِشْرَبُوا مَثْنىَ وَثُلاثَ، وَسَمُّوا إِذا أَنْتُمْ شَرِبْتُمْ، وَاحْمَدُوا إِذا أَنْتُمْ رَفعْتُمْ» رواه الترمذي وقال: حديث حسن.

“Deve gibi bir nefeste içmeyin. İki, üç nefeste için. Bir şey içeceğiniz zaman besmele çekin; içtikten sonra da ‘elhamdülillah’ deyin. ”[874]

وعن أبي هريرة رضي الله عنه قال : قالَ رَسولُ اللهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : إذَا انْتَهَى أحَدُكُم إلى المَجْلسِ فَلْيُسَلِّمْ، فَإذَا أرَادَ أنْ يَقُومَ فَلْيُسَلِّمْ ،فَلَيْسَتْ الأُولَى بِأَحَقَّ مِن الآخِرَةِ» رواه أبو داود ، والترمذي وقال : حديث حسن .

Ebû Hüreyre (r.a.)den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu::

Sizden biriniz bir meclise vardığında selâm versin. Oturduğu meclisten kalkmak istediği zaman da selâm versin. Önce verdiği selâm, sonraki selâmından daha üstün değildir. [875]

Ebû Mûsa el–Eş’arî (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

وعن أبي موسى الأشعري رضي الله عنه قال: قالَ رَسولُ اللهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «اِلاسْتِئْذاُنُ ثَلاَثٌ، فَإِنْ أُذِنَ لَكَ وَ إلاَّ فَارْجِعْ

 İzin istemek üç defadır. İzin verilirse girersin, verilmezse geri dönersin. ”[876]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Not: Bu vaaz projesi, yukarıdaki başlık altında M. Zeki DUMAN tarafından doktora tezi olarak hazırlanmıştır. Dolayısıyla konunun planı da ilgili kitabın bazı bölümlerinden yararlanılarak çıkarılmıştır. Adı geçen kitap temin edilerek vaaz için hazırlık yapılabileceği gibi, başka kaynaklardan da yararlanılabilir.. Bu kaynaklardan bazıları şunlardır:

1.M. Zeki DUMAN, Kur’an-I Kerim’de Adâb-I Muaşeret Ve Görgü Kuralları, Tuğra Neşriyat, İstanbul

2.Abdülaziz BAYINDIR, Diyanet V. İslâm Ansiklopedisi, Âdâp Mad, I/334

3.Mustafa ÇAĞRICI, Diyanet V. İslâm Ansiklopedisi, Edep Mad, X/412-414

4.İzzeddin BELİK, Âyet Ve Hadislerle İslâmî  Hayat, (Trc, komisyon), Hikmet Neşriyat I-IV

5.İmâm Gazâli, İhyâu ulûmi’d-dîn (Trc:Ahmet SERDAROĞLU), Bedir Yay, II/9-220, 389-751

6.Ebü’l-Hasan el-Maverdi, Edebü’d-dünya ve’d-dîn

7.Ayrıca ilgili âyetlerin tefsirlerine ve hadis kitaplarının “Kitabu’l-Edep” bölümlerine bakılabilir.

 

 

LXXXI-                        KUR‘AN‘DAKİ KISSALAR VE HİKAYELER

LXXXII-          M.Şemsettin ÜNAL

A-             I- Konunun Plânı

1-Kıssa  Kavramı

2-Kur’anda  Kıssalara Yer Veriliş Nedeni

3-Kur’anda  Zikredilen Bazı Kıssalar

4-Hadislerdeki Bazı Kıssalar

5-Kıssalardaki Genel Muhtevalara

a.Kıssalar insanları hak yola iletmek için  zikredilmiştir

b.Kıssaların geliş sebeplerinin biri de insanların eğitimidir

c.Kıssalar insanlar için bir öğüttür.

d.Kur’anın metod olarak kullandığı beyan, öğüt ve hikmet unsurları,Kur’andaki kıssalarda bir araya gelmiştir.

e.Kur’andaki kıssaların büyük bir bölümünü ahlaki konudaki kıssalar oluşturur.

f.Kıssanın insan eğitiminde büyük rolü vardır. Kur’an kıssalarında gözetilen amaç, Kur’anın indiriliş amacıyla örtüşür.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi:

Konuya kıssa ve hikaye kavramı açıklanarak başlanılır. Daha sonra Kur’anın genel çerçevesi içinde kıssaların ayrı bir yer oluşturduğuna işaret edilir. Daha sonraki bölümlerde Kur’andaki ve sünnetteki kıssalarla ilgili olarak bazı ayet ve hadislere değinilir, devamla söz konusu kıssaların bu kaynaklarda zikrediliş nedenleri üzerinde durulur, insanların eğitiminde, kulluk görevlerini yerine getirmede ve yaratılıştaki hikmet ve esrarı sezinlemede kıssaların tesirinden bahsedilir. Toplumda meydana gelen bazı ahlaki sapmalar ve neticeleri Kur’an ve hadislerde geçen kıssalarla irtibatlandırılır ve insanların bunlardan öğüt ve ibret almalarının önemi üzerinde durulur.

C-             III- Konunun Özet Sunumu:

Kıssa bir haberi nakletme, bir olayı anlatma, hikaye etmedir. Kısa edebi olarak hikaye anlamında da kullanılır. Bir haber veya hikayenin kıssa olarak isimlendirilmesi için, yaşanmış ve tespit edilmiş olması gerekir. Bu bağlamda Kur’andaki kıssalar bir hikaye olmayıp, gerçek kıssalardır.( Kasasu’l-Hak ) Bu itibarla Kur’anın kıssalarına hikaye denilemez.

Kur’andaki kıssalar yüce kitabımızın bir üslubudur. Kıssalar insanları doğru ve hak yola ulaştırmak için zikredilmiştir. Aynı zamanda Kur’anın ve hadislerin tebliğde bir metod olarak kullandığı beyan, hikmet ve öğüt unsurları kıssalarda bir araya getirilmiştir.

Kıssaların insan eğitiminde büyük rolü vardır. Önceki toplumların ve insanların başından geçen olaylar ve sebeplerini anlatmak, bu günün insanlarına da yol gösterir. Çünkü insan yaratılış ve eğilimleri ile aynı insandır. Diğer taraftan Kur’an ve hadislerde geçen kıssalarda esas gaye tarihi bilgi vermek olmayıp, asıl anlatılmak istenen, muhtelif milletlerin tarihlerindeki ibret alınacak olayları öz olarak açıklamak, neticede hak ve hakikatin galip geldiğini göstermek, Peygambere ve mü’minlere teselli vermek, Allahın emirlerine asi olanların eninde sonunda hüsrana uğradığını tarihi misallerle tespit ederek mü’minlerin azmini kuvvetlendirmektir.

Çocukların, gençliğin ve de bütünüyle insanların eğitiminde tarihi, ahlaki ve her çeşit kıssaların büyük önemi vardır. Kur’anda ve hadislerde geçen bütün kıssaları mü’minler bu çerçevede değerlendirmeli ve bunlardaki ibreti, öğütü ve hikmeti sezinlemeli, buna göre hayatını şekillendirmelidir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِي حَآجَّ إِبْرَاهِيمَ فِي رِبِّهِ أَنْ آتَاهُ اللّهُ الْمُلْكَ إِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّيَ الَّذِي يُحْيِـي وَيُمِيتُ قَالَ أَنَا أُحْيِـي وَأُمِيتُ قَالَ إِبْرَاهِيمُ فَإِنَّ اللّهَ يَأْتِي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذِي كَفَرَ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ .

Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye (şımarıp böbürlenerek) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, “Benim Rabbim diriltir, öldürür.” demiş; o da, “Ben de diriltir, öldürürüm” demişti. (Bunun üzerine) İbrahim, “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir” deyince, kâfir şaşırıp kaldı. Zaten Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. [877]

وَكُـلاًّ نَّقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَاء الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِهِ فُؤَادَكَ وَجَاءكَ فِي هَـذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ

(Ey Muhammed!) Peygamberlerin haberlerinden, kendileriyle senin kalbini pekiştirdiğimiz her bir haberi sana aktarıyoruz. Bunlarda, sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir.[878]  

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır:

Bakara, 2/49,  Al’i-İmran, 3/62,  En’am, 6/86,  A’raf, 7/80-84,  Yusuf, 12/3,4-20,  Ta ha, 20/77,  Ankebut, 29/36

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler:

 عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ ﺼﻟﻌﻢ كَانَ فِيمَنْ كَانَ قَبْلُكُمْ رَجُلٌ يُسَمّى الْكِفْلَ، وَكَانَ َﻻ يَنْزِعُ عَنْ شَىْءٍ فأتَى امْرَأةً عَلِمَ بِهَا حَاجَةً فأعْطَاهَا سِتّينَ دِيناراً. فَلَمَّا أرَادَهَا عَلى نَفْسِهَا ارْتَعَدَتْ وَبَكَتْ. فقَالَ: مَا يُبْكِيكِ؟ فقَالَتْ: ﻷنَّ هذَا عَمَلٌ مَا عَمِلْتُهُ قَطُّ وَمَا حَمَلَنِى عَلَيْهِ إَّﻻ الْحَاجَةُ. فقَالَ: أتَفْعَلِينَ أنْتِ هذَا مِنْ مَخَافَةِ اللّهِ تَعالى؟ فَأنَا أحْرَى بِذلِكِ. فاذْهَبِى، وَلَكِ مَا أعْطَيْتُكِ. وَوَاللّهِ ﻻَ أُعْصِيهِ بَعْدَهَا أبَداً فَمَاتَ مِنْ لَيْلَتِهِ. فأصْبَحَ مكْتُوباً عَلى بَابِهِ: إنَّ اللّهَ تَعالى قَدْ غَفَرَ لِلْكِفْلِ. فَعَجِبَ النَّاسُ مِنْ ذلِكَ حَتّى أوْحَى اللّهُ اِلى نَبِيِّ زَمَانِهِمْ بِشَأنِهِ.

İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Sizden önce yaşayanlar arasında Kifl adında biri vardı. Bildiğinden hiç şaşmazdı. İhtiyaç içinde olduğunu bildiği bir kadına gelerek, altmış dinar verdi. Kadından kâm almak üzere teşebbüse geçince kadın, titredi ve ağladı. "Niye ağlıyorsun?" diye sorunca, kadın:"Bu benim hiç yapmadığım (haram) bir amel. Bu günaha beni razı eden de fakrımdır!" dedi. Adam da:"Yani sen şimdi Allah korkusuyla mı ağlıyorsun? Öyleyse, Allah'tan korkmaya ben senden daha layıkım! Haydi git, verdiğim para da senin olsun. Vallahi ben bundan böyle Allah'a hiç asi olmayacağım!" dedi. Adam o gece öldü. Sabah, kapısında şu yazılı idi:"Allah Kifl'i mağfiret etti!"Halk bu duruma şaşırdı kaldı. Allah o devrin peygamberine Kifl'in durumunu vahyen bildirinceye kadar şaşkınlık devam etti."[879]

عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: قَالَ رَسُولَ اللّهِ : انْطَلَقَ ﺛَﻼََثَةُ نَفَرٍ مِمَّنْ كَانَ قَبْلَكُمْ حَتَّى آوَاهُمُ الْمَبِيتُ اِلى غَارٍ، فَدَخَلُوا فِيهِ فَانْحَدَرَتْ صَخْرَةٌ مِنَ الْجَبَلِ، فَسَدَّتْ عَلَيْهِمُ الْغَارُ. فقَالُوا: إنَّهُ َﻻَ يُنْجِيكُمْ مِنْ هذِهِ الصَّخْرَةِ إَّﻻ أنْ تَدْعُوا اللّهَ بِصَالِحِ أعْمَالِكُمْ. فقَالَ أحَدُهُمْ: إنَّهُ كَانَ لِي أبَوَانِ شَيْخَانِ كَبِيرَانِ، وَكُنْتُ أرْعَى عَلَيْهِمَا وََﻻ أغْبِقُ قَبْلَهُمَا أﻫْﻼً وَ ﻻَمَاﻻً. إنَّهُ نَأَى بِي طَلَبُ الشَّجَرِ يَوْماً فَلَمْ أُرِحْ عَلَيْهِمَا حَتّى نَامَا فَحَلَبْتُ لَهُمَا غُبُوقَهُمَا. فَوَجَدْتُهُمَا قَدْ نَامَا، فَكَرِهْتُ أنْ أَغْبِقَ قَبْلَهُمَا أﻫْﻼً وَﻻَ مَاﻻً، وَكَرِهْتُ أنْ أُوقِظَهُمَا، وَالصِّبْيَةُ يَتَضَاغَوْنَ عِنْدَ قَدَمَيَّ، وَالْقَدَحُ عَلى يَدِي أنْتَظِرُ اسْتِيقََاظَهُمَا حَتّى بَرَقَ الْفَجْرُ: اللّهُمَّ إنْ كُنْتَ تَعْلمُ أنِّي فَعَلْتُ ذلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَفَرِّجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ مِنْ هذِهِ الصَّخْرَةِ. فَانْفَرَجَتْ شَيْئاًَ ﻻيَسْتَطِيعُونَ الْخُروجَ؛ وَقَالَ اﻵخَرُ: اللّهُمَّ إنَّهُ كَانَتْ لِي ابْنَةُ عَمٍّ هِيَ أحَبُّ النَّاسِ اِليَّ، فأرَدْتُهَا عَنْ نَفْسِهَا، فَامْتَنَعَتْ مِنِّي حَتَّى ألَمَتْ بِهَا سَنَةٌ مِنَ السِّنِينَ، فَجَاءَتْنِي، فأعْطَيْتُهَا مِائَةًَ وَعِشْرِينَ دِينَاراً عَلى أنْ تُخَلِّيَ بَيْنِي وَبَيْنَ نَفْسِهَا فَفَعَلَتْ حَتَّى إذَا قَدَرْتُ عَلَيْهَا قَالَتْ: َﻻ يَحِلُّ لَكَ أنْ تَفُضَّ الْخَاتَمَ إَّﻻ بِحَقِّهِ. فَتَحَرَّجْتُ مِنَ الوُقُوعِ عَلَيْهَا فانْصَرَفْتُ عَنْهَا وَهيَ أحَبُّ النَّاس اليّ وَتَرَكْتُ الذّهَبَ؛ اللّهُمَّ إنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَأفْرِجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فيهِ. فَانْفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ، غَيْرَ أنّهُمْ َﻻ يَسْتَطِيعُونَ الْخُرُوجَ. فقَالَ الثّالِثُ: اللّهُمَّ إنِّى كُنْتُ اسْتَأجَرْتُ أُجَرَاءَ فأعْطَيْتُهُمْ أجْرَهُمْ غَيْرَ رَجُلٍ وَاحِدٍ تَرَكَ أجْرَهُ وَذَهَبَ، فَثَمَّرْتُهُ لَهُ حَتَّى كَثُرَتْ مِنْهُ اﻻمْوَالُ، فَجَاءَنِي بَعْدَ حِينٍ فقَالَ: يَا عَبْدَ اللّهِ أدِّ اِليَّ أجْرِي. فَقُلْتُ: كُلُّ مَا تَرَى مِنَ الْبَقَرِ وَالْغَنَمِ وَاِﻻبِلِ وَالرَّقِيقِ أجْرُكَ، اِذْهَبْ فَاسْتَقْهُ. فقَالَ: يَا عَبْدَاللّهِ، َﻻ تَسْتَهْزِئْ بِي فَقُلْتُ: إنِّي َﻻ أسْتَهْزِئُ بِكَ، اِذْهَبْ فَاسْتَقْهُ فَأخَذَهُ كُلَّهُ. اللّهُمَّ إنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَأفْرُجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فيهِ فأنْفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ، فَخَرَجُوا يَمْشُونَ.

İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Sizden önce yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. (Akşam olunca) geceleme ihtiyacı onları bir mağaraya sığındırdı ve içine girdiler. Dağdan (kayan) bir taş yuvarlanıp, mağaranın ağzını üzerlerine kapadı. Aralarında:"Sizi bu kayadan, salih amellerinizi şefaatçi kılarak Allah'a yapacağınız dualar kurtarabilir!" dediler.

Bunun üzerine birincisi şöyle dedi:"Benim yaşlı, ihtiyar iki ebeveynim vardı. Ben onları çok kollar, akşam olunca onlardan önce ne ailemden ne de hayvanlarımdan hiçbirine yedirip içirmezdim. Bir gün ağaç arama işi beni uzaklara  attı. Eve döndüğümde ikisi de uyumuştu. Onlar için sütlerini sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Onlardan önce aileme ve hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun bulmadım, onları uyandırmaya da kıyamadım. Geciktiğim için çocuklar ayaklarımın arasında kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde, onların uyanmalarını bekliyordum.  Derken şafak söktü:" Ey Allahım! Bunu senin rızan için yaptığımı biliyorsan, bizim yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!" Taş bir miktar açıldı. Ama çıkacakları kadar değildi.

 İkinci şahıs şöyle dedi: "Ey Allahım! Benim bir amca kızım vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm  almak istedim. Ama  bana yüz vermedi. Fakat gün geldi kıtlığa uğradı, bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim; kabul etti. Arzuma nail olacağım sırada:"Allah'ın mührünü, gayr-ı meşru olarak bozman sana haramdır!"  dedi. Ben de ona temasta bulunmaktan kaçındım ve insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim altınları da terkettim. Ey Allahım, eğer bunları senin rızayı şerifin için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar. "Kaya biraz daha açıldı. Ancak onlar çıkabilecek kadar açılmadı.

Üçüncü şahıs dedi ki: "Ey Allahım, ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de derhal veriyordum. Ancak bir tanesi [bir farak pirinçten ibaret olan] ücretini almadan gitti. Ben de onun parasını onun adına işletip kâr ettirdim. Öyle ki çok malı oldu. Derken (yıllar sonra) çıkageldi ve:"Ey Abdullah! Bana olan borcunu öde!" dedi. Ben de:"Bütün şu gördüğün sığır, davar, deve, köleler senindir. Git bunları al götür!" dedim. Adam: "Ey Abdullah, benimle alay etme!" dedi. Ben tekrar:"Ben kesinlikle seninle alay etmiyorum. Git hepsini al götür!" diye tekrar ettim. Adam hepsini aldı götürdü."Ey Allahım, eğer bunu senin rızan için yaptıysam, bize şu halden kurtuluş nasip et!" dedi. Kaya açıldı, çıkıp yollarına devam ettiler."[880]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar;

Buhari, Sahih,  Enbiya, 60,. ( IV,146)  Büyu, 34, ( III,2 ) Edep, 78, ( VII,68 ) Müslim, Sahih, Zühd, 53,  ( III,2275)  Zikir, 48 ,  ( III,2099)   

Ebu Davud, Sünen, Büyu, 17,  ( III,680) 

Kutubu’s-Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, XIV,217-260, XVIII,128. Akçağ Yayınevi, Ankara, 1988.

Tefsir Usülü, İ. Cerrahoğlu, s,172. Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1976.

Diyanet İslam Ansiklopedisi , Kıssa Mad.  İstanbul, 1988.

Şamil İslam Ansiklopedisi, Kıssa Mad. Şamil Yayınevi İstanbul, 1991.

Sohbetler Hatıralar, A. Coşkun, s, 517 , Türdav Yayınevi, İstanbul,1982

 

 

LXXXIII-              KUR’AN’I  ANLAMAK  VE  YAŞAMAK

M. Şemsettin ÜNAL

A-             I- Konunun Planı:

A- Kur’anın tarifi

B- Kur’an’ın indiriliş gayesi

C- Ayetlerde Kur’an’ı anlamak ve yaşamak

D- Hadislarde Kur’anın anlaşalmasına ve Kur’an’a sarılmaya teşvik

E- Kur’an’ı anlamanın ve ona göre yaşamanın önemi

F- Kur’an’ı anlamanın ve ona göre yaşamanın yolları

                1.Kur’an Allah’ın insanlık için gönderdiği en son ilahi kitaptır

                2.Kur’an insanları en doğru yola iletir

                3.Kur’an insanları karanlıktan aydınlığa çıkarır

                4.Kur’an üzerinde düşünülmeli

                5.Kur’an’a sarılmak mü’minlerin görevidir.

                6.Kur’an hayatımızı etkilemeli

                7.Kur’an’a inanan insan ona saygı göstermeli ve ona uymalıdır

                8.Kur’an ve sünnete uyan dalalete düşmez.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi:

Konuya Kur’an’ın tarifi ve ilahi kitapların sonunucusu olduğu izah edilerek başlanılır.  Daha sonra Kur’an’ın nasıl bir kitap olduğu, Kur’anın kendisini nasıl tarif ettiği üzerinde durulur. Bu konudaki ayet ve hadislerle konuya bir açılım kazandırılır. Devamla mü’minlerin Kur’anı anlamı ve ona göre yaşamasının gerekliliği vurgulanır. Son bölümde de Kur’anın  inananlar için bir hidayet kaynağı olduğu, dünya ve ahiret saadeti için Kur’anı anlayıp, emirleri doğrultusunda yaşantımızı devam ettirmenin önemi ve neticeleri üzerinde durulur.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Kur’an’ı-Kerim Yüce Allah tarafindan Peygamberimiz Hz. Muhammed ( a.s.)’e gönderilen son ilahi kitaptır. Yüce kitabımızın huhatabı bütün insanlar, gayesi de insanlığın dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamaktır. Bu gayeye ulaşabilmemiz için, Kur’an’ı okumamız, anlamamız emir ve yasaklarına uymamız gerekir.

Kur’anı okumaktan maksat onu anlamak, onu anlamaktan maksat da ona uymak, ahkamı ile amel etmek, gösterdiği yoldan yürümek, hasılı Kur’an’ı yaşamaktır.

Bitmez tükenmez bir ilim, hikmet ve saadet kaynağı olan Kur’an, nuru ile alemleri aydınlatan,ruhlara şifa veren, insanların güçlü bir vicdana, sağlam bir imana sahip olmasına vesile olan, akılları ve gönülleri aydınlatan yüce bir kitaptır. Bu itibarla hayatın manasını anlamamız, iyi bir mü’min olmamız, hayatın çilelerini ve sıkıntılarını göğüsleyebilmemiz için  Kur’an’a  yönelmemiz ve ondan öğüt almamız gerekir. İnsanlık ne zaman Kur’ana yönelmiş, onu rehber edinmiş ise, kişi ve toplum olarak huzura kavuşmuş, ileri medeniyetlere sahip olmuştur.

Mü’minler olarak Kur’an’ın ilahi mesajına kulak verelim, onu okuyalım, anlayalım ve yaşayalım. Allah’ın rahmetine, dünya ve ahiret saadetine kavuşmanın yolunun Kur’an’ı anlamak ve yaşamakla mümkün olacağını bilelim.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler:

إِنَّ هَـذَا الْقُرْآنَ يِهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً كَبِيراً

“Gerçekten bu Kur’an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan mü’minler için büyük bir mükafat olduğunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler.”[881] 

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إَلاَّ خَسَاراً

“Biz Kur’an’dan, mü’minler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise Kur’an, ancak zararını artırır.” [882]

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır:

Bakara, 2/2,  Al’i- İmran, 3/103,  Nisa, 4/82, 145-146,  Yunus, 10/109,  Hac, 22/78,   Sad, 38/29,  En’am, 6/155,  A’raf, 7/2-3,

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler:

عن مالك أنهُ بلغَهُ أنّ النبى ﺺ قال: تَرَكْتُ فِيكُمْ أمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا ما تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا: كِتَابَ اللّهِ تَعالَى، وَسُنّةَ رَسُولِهِ.

İmam Malik'e ulaştığına göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şunu söylemiştir: "Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitab'ı ve Resûlünün sünneti.[883]

عنْ يَزِيدِ بنِ أرقمَ رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قال رسولُ اللّهِ ﺺ إنّى تاركٌ فِيكُمْ مَا إنْ تَمَسّكتُمْ بِهِ لَنْ تَضِلُّوا بَعْدِى: أحَدُهُمَا أعظَمُ مِِنَ اﻷخرِ، وَهُوَ كِتَابُ اللّهِ  تَعَالىَ حَبْلٌ مَمْدُودٌ مِن السَّماَءِ إلىَ اﻷرْضِ، وَعِتْرَتِى أهْلُ بَيْتِى لَنْ يَفْتَرِقَا حَتَّى يَرِدَا علَىَّ الْحَوْضَ فَانْظُروا كَيْفَ تَخْلِفُونِى فِيهِمَا

Yezid İbnu Erkam (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. Bu, Allah'ın Kitabı'dır. Semâdan arza uzatılmış bir ip durumundadır. (Diğeri de) kendi neslim, Ehl-i Beytim'dir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun başında bana gelip (hakkınızda bilgi verinceye kadar) birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün"[884]

وعَنْ عليٍّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: قالَ رسُولُ اللّهِ ﺺ: مَنْ قَرَأ القُرآنَ فاسْتَظْهَرهُ فَأَحَلَّ حَلاَلََهُ وَحَرَّمَ حَرَامَهُ أدْخَلهُ اللّهُ تَعالىَ بِهِ الْجَنَّةَ، وَشَفَّعَهُ في عَشَرَةٍ مِنْ أهْلِ بَيْتِهِ كُلُّهُمْ قَدْ وَجَبَتْ لَهُ النَّارُ.

Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim Kur'ân'ı okur, ezberler, helâl kıldığı şeyi helâl kabul eder, haram kıldığı şeyi de haram kabûl ederse Allah, o kimseyi cennete koyar. Ayrıca hepsine cehennem şart olmuş bulunan âliesinden on kişiye şefaatçi kılınır." [885]

وعن النَوَّاسِ بنِ سَمْعانَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ ﺺ يَقُولُ: يُؤْتَى يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِالْقُرآنِ وَأهْلِهِ الَّذِينَ كَانُوا يَعْمَلُونَ بِهِ في الدُّنْيَا تََقْدُمُهُ سُورَةُ الْبَقَرَةِ وَآلِ عِمْرَانَ تَحاَجاَّنِ عَنْ صَاحِبِهِمَا

Nevvâs İbnu Sem'an anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Kıyâmet günü Kur'ân-ı Kerim ve ona dünyada iken sahip çıkıp onunla amel edenler getirilirler. Bu gelişte, Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri Kur'ân-ı Kerîm'in önünde yer alırlar."  Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir iki sure için üç teşbihte bulundu ki, bir daha onları unutmadım. Şöyle demişti: "Onlar sanki iki bulut veya aralarında nur ve aydınlık olan iki siyah gölgelik veya sahiplerini müdafaa vaziyeti almış saflar halinde iki kuş sürüsü gibidirler." [886]

VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar;

Kütübü’s-sitte Tercüme ve Şerhi,  İ. Canan, 2/328.

İlmin Işığında İslamiyet, Terc. M. Öz, s,36. Kalem Yayıncılık, İstanbul, 1981.

Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur’an mad. 

Şamil İslam Ansiklopedisi, Kur’an mad.

Tefsir Usülü, İ. Cerrahoğlu. Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1976   

Sohbetler Hatıralar, A. Coşkun, s, 101. 

Riyazu’s- Salihin Tarcüme ve Şerhi, M.Yaşar Kandemir ve diğerleri, I,529.  IV,147,171.  II,175,176.  V,109, 110, Erkam Yayınevi, İstanbul, 1997

 

 

LXXXIV-              KUR’AN-I KERİM VE ÖZELLİKLERİ

Zafer KOÇ

A-             I- Konunun Planı

A. Kur’an’ın Anlamı ve Mâhiyeti

B. Kur’an’ın Kaynağı ve Vahy gerçeği

C. Kur’an’ın Ele Aldığı Konular

D. Kur’an-ı Kerim Niçin Gönderilmiştir?

E. Kur’an-ı Kerim’in Özellikleri

a) Kur’an’ın Dili (Fesahat ve Belagatı)

b) Kur’an’ın Mucizeliği

c) Kur’an’ın İlmi İcazı

d) Kur’an’ın Bir Benzerinin Getirilememesi

e) Kur'an'ın, Karşı Çıkan Muhaliflerine Meydan Okuması

f) Kur'an ile Diğer Peygamberlerin Mucizeleri Arasındaki Fark

g) Kur’an’ın Bütün İnsanların İhtiyacını Karşılayacak Esaslar

İhtiva Etmesi

F. Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Kur'an-ı Kerim; Yüce Allah’ın son peygamber Hz. Muhammed (a.s.)'e Arapça olarak Cebrail (a.s) aracılığıyla indirdiği kitabın adıdır. Yaklaşık 23 senede peyderpey nazil olmuştur. 114 sureden oluşmaktadır. Bunların ilki “Fatiha”, sonuncusu “Nâs” sureleridir.

Vaazda, Yüce Allah’ın farklı dönemlerde peygamberlerine vahy göndererek insanlara doğru yolu gösterdiği anlatılır. Bu vahyin sonuncusunun ise Hz. Peygamber (a.s)’e gönderildiği ve Kur’an’ın son ilahi mesaj olduğu vurgulanır. Vahyin temel gayesinin, insanların mutlu olacakları bir hayat düzeni kurmaları olduğu, bunun ilkelerinin Kur’an-ı Kerim ile sağlandığı belirtilir.

Vahy, insanlık tarihi ile başlamıştır. Dolayısıyla insanın vahyi aklı ile kavraması mümkündür. Kur’an-ı Kerim, gerek ihtiva ettiği hususlar, gerek yazıya geçirilerek günümüze kadar olduğu gibi nakledilmiş olması, gerekse dil üslubuyla farklı bir özelliğe sahip olması onu diğer semavi kitaplardan ayrıcalıklı kılmaktadır.

İnişinden günümüze kadar asırlar geçmiş olmasına rağmen, ondaki bitip tükenmez özellikler; modern bilimle her zaman uyum içinde oluşu, Müslümanların ona karşı gösterdikleri olağanüstü ilgi, bir benzerini yazmaktan insanlığın aciz oluşu, insanlık için evrensel ilkeleri ihtiva etmesi gibi nitelikler, Kur’an’ın mucizeliğini gösteren belli başlı hususlardır.

Allah (c.c) her peygamberine belli özelliklerde mucizeler vermiştir. Hz. Peygamber (a.s)’e verilen en önemli mucize ise Kur’an’ın kendisi olmuştur. Bu mucize, belli bir dönemle sınırlı olmayıp tarihin her döneminde varlığını ve etkisini devam ettirmektedir. 

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Kur’an’ın ana konusunu Allah’ın varlığı ve birliği oluşturur. O’nun muhatabı insandır ve Allah-insan-varlık üçgeni arasındaki ilişkileri konu edinmiştir. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim insanın Rabbi, kendi cinsi ve kâinat ile bağlantısını düzene koyan bir rehberdir.[887]

Kur’an’ın hedefi insanın dünya ve ahirette mutluluğunu sağlamaktır. İtikadî, ahlâkî, amelî, toplumsal her bakımdan insanların ihtiyaç duyduğu ilkeleri ihtiva eder. İslâmiyetin ana kitabıdır. Dinî hükümlerin dayanağı olan dört delilin birincisidir. Bütün dinî esasları ihtiva ettiği gibi, semavî kitapların da özetidir.[888]  Vahyolunduğu günden beri hiçbir değişikliğe uğramadan bize kadar gelmiştir. O, her türlü değişikliğe ve bozulmaya karşı korunmuştur.[889] Kur’an, Allah tarafından vahyedildiğinde şüphesi olanları, kendine benzer bir eser meydana getirmeye çağırmıştır.[890] İlk inen âyeti "Oku" diye başlayan Kur'an, insanları daima ilme teşvik eder. Akla ve düşünceye büyük önem verir. Kâinat ve ondaki yaratılış inceliklerini düşünmeye davet eder. Daima ilmin üstünlüğünü vurgular.[891]  Kur’an, yeryüzünde en çok okunan, ezberlenen, baskısı ve tercümeleri yapılan son ilahi mesajdır.

Onu okurken tefekkür etmek ve bize söylemek istediği ilkeleri iyi kavramak gerekir. Çünkü Kur’an’ın emir ve yasakları tüm insanlığın mutluluğuna yönelik hükümler içerir. Sadece tilavetle yetinmek ve ne söylediğine önem vermemek, ondan beklediğimiz faydayı bize sağlamayacaktır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

Kur’an-ı Kerim, ihtiva ettiği hükümleri ile insanlara en güzel ve en doğru yolu gösterir. Ona uyanlar mutlu bir hayat süreceklerdir:

إِنَّ هَـذَا الْقُرْآنَ يِهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا وأَنَّ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا

“Gerçekten bu Kur’an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan mü’minler için büyük bir mükâfat olduğunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler.” [892]

Kur’an hidayet yolunu gösteren ve her şeyi açıklayan bir kitap olarak Ramazan ayında  Kadir gecesinde [893] nazil olmuştur:

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ

“(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır”[894]

Kur’an-ı Kerim, Allah tarafından gönderilmiştir. İlk defa gönderilen bir kitap değildir. Dolayısıyla önceki kitapları tasdik etmektedir:

“Bu Kur’an, Allah’tan (indirilmiş olup) başkası tarafından uydurulmamıştır. Fakat o kendinden öncekileri doğrulayıcı ve Kitabı (Allah’ın levh-i mahfuzdaki yazısını) açıklayıcı olarak, indirilmiştir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. (O) âlemlerin Rabbi tarafındandır.” [895]

Kur’an-ı Kerim, üslup şekli ve anlattığı konular bakımından eşsiz bir kitaptır ve onun benzerini insanlar ve cinler bir araya gelse yapamazlar:

“Eğer kulumuza (Muhammed’e) indirdiğimiz (Kur’an) hakkında şüphede iseniz, haydin onun benzeri bir sûre getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi çağırın (ve bunu ispat edin). Eğer, yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- o halde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının. O ateş kâfirler için hazırlanmıştır.” [896]

Konu ile ilgili başvurulacak ayetler: Yunus, 10/15; Ra’d, 13/31; Hıcr, 15/1,87; Nahl, 16/98; İsra, 17/41,45,89; Kehf, 18/54; Ta-Ha, 20/2-3,117; Furkan, 25/30; Neml, 27/1-6,76,92; Kasas, 28/85; Rum, 30/58; Sebe’, 34/31; Yasin, 36/69; Zümer, 39/27,28; Zuhruf, 43/2-3; Fussilet, 41/3,44; Vakıa, 56/77; Kalem, 68/51-52; Müzzemmil, 73/20; İnsan, 76/23; Buruc, 85/21; İnşikak, 84/21; Hadid, 57/9;Duhan, 44/22; Şura, 42/7; Furkan, 25/31,32)

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Hz. Peygamber (a.s), Kuran’ın sürekli olarak okunmasını tavsiye etmiştir. Çünkü o hem tefekkür kitabıdır, hem de bir ibadet kitabıdır. Mutlu bir hayatın tüm ilkeleri onda mevcuttur:

 تَعَاهَدُوا هَذَا الْقُرآنَ. فََوَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَهُوَ أشَدُّ تَفَلُّتاً (تَفَصِّياً) مِنْ صُدُورِ الرِّجَالِ مِنَ اﻹبِلِ مِنْ عُقُلِهَا.

Ebu Mûsa (r.a) anlatıyor: "Resûlullah (a.s) buyurdular ki: "Şu Kur'ân'ı muhafazaya itina gösterin. Muhammed'in nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun ki, Kur'ân-ı Kerim'in (hafızalardan) kaçması, develerin bağlarından boşanıp kaçmasından daha kolaydır." [897]

Hz. Peygamber, Kur’an-ı Kerim’i okurken onun anlamını düşünmeyi, etkili ve dokunaklı okumayı tavsiye etmiştir:

المَاهِرُ بِالقُرآنِ مَعَ السَّفَرةِ الْكِرامِ الْبَرَرَةِ زَيِّنُوا الْقُرآنَ بِأصْوَاتِكُم.  

"Kur'ân-ı Kerim konusunda mahir olanlar Sefere isimli yüce ve saygın meleklerle beraberdirler. Kur’an’ı sesinizle güzelleştirin." [898]

Kur’an’ı okumayı ve ondaki hükümleri öğrenen ve onun emirlerine uyan her iki dünyada da hidayete erer:

مَنْ قَرَأ القُرآنَ فاسْتَظْهَرهُ فَأَحَلَّ ﺣﻻلَهُ وَحَرَّمَ حَرَامَهُ أدْخَلَهُ اللّهُ تعالى بِهِ الْجَنَّةَ، وَشَفَّعَهُ فِي عَشَرَةٍ مِنْ أهْلِ بَيْتِهِ كُلُّهُمْ قَدْ وَجَبَتْ لَهُ النَّارُ.

"Kim Kur'ân'ı okur, ezberler, helâl kıldığı şeyi helâl kabul eder, haram kıldığı şeyi de haram kabul ederse Allah, o kimseyi cennete koyar. Ayrıca hepsine cehennem şart olmuş bulunan ailesinden on kişiye şefaatçi kılınır.”[899]

Hz. Peygamber (a.s), Kuran’ın ve kendi sünnetinin tüm Müslümanlar için örnek olduğunu şöyle belirtmiştir:

تَرَكْتُ فِيكُمْ أمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا ما تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا: كِتَابَ اللّهِ تَعالَى، وَسُنّةَ رَسُولِهِ.

"Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitab'ı ve Resûlünün sünneti." [900]

Kur’an okumanın sevabını ve değeri çok büyüktür. O bir dua ve hayat kitabıdır:

مَنْ قَرَأ حَرْفاً مِنْ كتَابِ اللّهِ تعالى فَلَهُ بِهِ حَسَنةٌ، وَالْحَسَنَةُ بِعَشْرِ أمْثَالِهَا.ﻻَ أقُولُ الم حَرْفٌ، وَلكنْ أقُولُ: ألِفٌ حَرْفٌ، وَﻻَ مٌ حَرْفٌ، وَمِيمٌ حَرْفٌ.

"Kur'ân-ı Kerim’den tek harf okuyana bile bir sevap vardır. Her hasene on misliyle (kayda geçer). Elif-Lâm-Mim bir harftir demiyorum. Aksine elif bir harf, lâm bir harf ve mim de bir harftir." [901]

Kur’an okuyanın değeri dünyada yüksek olduğu gibi kıyamette de derecesi yüksek olacaktır:

يُقَالُ لصاحِبِ القُرآنِ؛ اقْرَأْ وَارْتَقِ وَرَتِّلْ كَمَا كُنْتَ تُرَتِّلُ في الدُّنْيَا، فإنَّ مَنْزِلَتَكَ عِنْدَ آخِرِ آيَةٍ تَقْرَؤُبِهَا.

"Kur'ân'ı okuyup ona sâhip çıkan kimseye (âhirette): "Oku ve (cennetin derecelerine) yüksel, dünyada nasıl ağır ağır okuyor idiysen öyle oku. Zirâ senin makamın, okuduğun en son âyetin seviyesindedir" denir.[902]

Konu ile ilgili baş vurulabilecek diğer hadisler: Buhârî, İlim 20, c.1, s.28; Rikâk 26, c.7, s.185; İ'tisam 2,5, c. 8, s.139,144; Edeb 70, c.7, s.96; Sulh 5, c.3, s.167; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 33, (H.No: 224-231), c.1, s.543-545; Tirmizî, Salât, 212, (H.No:449), c.1, s. 311; Sevâbu'l-Kur'ân, 13, (H.No:(2904,2905), c.5, s.171; 18, (H.No:2913,2914,2915), c.5, s.177-178;  23, (H.No:2924),c.5, s.183; 25, (H.No:2926), c.5, s.184; Menâkıb: 32, (H.No:3790), c.5, s.664; Ebu Dâvud, Sünnet 6, (H.No:4610), c.5, s.16; Salât (Vitr), 8,14,20, (H.No:1437,1452,1454,1464,1468), c.2, s.139,147,148,153,155; İbnu Mace, Mukaddime, 2, (H.No:12), c.1, s.6; Edeb 52, (H.No:3779,3780), c.2, s.1242; İkâmet 176, (H.No:1342), c.1, s.426; Nesâî, Salâtu'l-Leyl 23, (3, 224), Salât 37, (2, 154), 83, (2, 179, 180);  Muvatta, Kur'an, 4, (H.No:5), c.1, s.201.

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Zerkeşi-El-Burhan Fi Ulumi’l-Kur’an, Daru’l-Fikr, 1980.

Zehebi-Et-Tefsir ve’l-Müfessirun, Mısır,1976.

Zerkani, Menahilu’l-İrfan Fi Ulumi’l-Kur’an, Mısır, trs.

Suphi Salih, Mebahis Fi Ulumi’l-Kur’an,( trc., Sait Şimşek), Hibaş Y., Konya, trs. 

Ali Turgut, Tefsir Usulü ve Kaynakları, Marmara Ünv. İlah. Fak., İst., 1991.

Suyuti, El-İtkan Fi Ulumi’l-Kur’an, terc. S. Yıldız-H.A. Çelik, Hikmet Yay., İst., 1987. 

İsmail Karagöz, Kur’an’da İbadet Kavramı, Şule Yay., İst., 1997.

Şamil İslam Ansiklopedisi, Kur’an Mad.

İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, D.İ.B.Yay., Ank. 1971. 

İslam Ansiklopedisi, D.İ.A. Kur’an Mad., c. XXVI, s.383.

Osman Keskioğlu, Kur’an-ı Kerim Bilgileri, T.D.V.Yay., Ank., 1989.

Halis Albayrak, Tefsir Usulü: Yöntem, Ana Konular, İlkeler, Teklifler, Şule Y., İst., 1998.

İsmail Karaçam, Kur’an-ı Kerim’in Faziletleri ve Okuma Kaideleri, Marmara Ün. İl. Fak., İst., 1984.

Abdullah Aydemir, Peygamber (a.s) ve Sahabenin Dilinden Kur’anın Faziletleri, İzmir 1982.

Süleyman Ateş, İslama İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Ankara 1971.

Muhammed Hamidullah, Kur’an-ı Kerim Tarihi, terc. M. S. Mutlu, D.İ.B.Yay., Ank., 1991.

Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur’an, terc. A. Açıkgenç, Fecr Yay., Ankara 1993.

Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yay., İst., 2000.

Cemaleddin Kasımi, Tefsir İlminin Temel Meseleleri, (trc. Sezai Özel), İz Y., İst. 1990.

 

 

LXXXV-                   KURBAN BAYRAMI

Dr. Hamdi TEKELİ

A-             I- Konunun Plânı

A-Kurbanın Kelime Anlamı

B-Istılah Anlamı

C-Kur’an’da Kurban

D-Hadislerde Kurban

E-Kurbanın Vakti

F-Kurban Bayramının Değerlendirilmesi

F-Kurban Bayramının Ferdi ve Toplumsal Boyutu

G-Kurban Bayramındaki Salih Amellerin Korunması ve Devamlılığı.

H-Kurban Bayramı Bilincinin Nesillerimize İntikali

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Allah’a hamd ve Peygamberimize salavat getirildikten sonra  konuya kurban ve bayram kelimelerinin terim ve ıstılah anlamları verilerek başlanır. Kandilin öneminden bahseden ayet ve hadisler ışığında  zamanın değerlendirileceği anlatılır. Fert, aile, millet ve tüm insanlık için hayırlara vesile olması dileğiyle dua ve ibadet edilir. Dinimize göre tüm vakitlerin değerli olduğu ancak kandil, bayram gibi günlerin ise daha önemli olduğu vurgulanır. İnsanlar ne kadar günah işlese de Allah’tan ümit kesilmeyeceği,  şirk hariç Allah’a karşı işlenen tüm günahların bağışlanabileceği anlatılır.

Vaazda kendimize dönüşün, kalabalıklar arasında yalnızlığı ve iç hesaplaşmayı yakalayıp günahlarımıza tövbe etmenin, kendimiz, ailemiz, ülkemiz, bütün müslümanlar ve insanlık için Allah’a dua ve niyazda bulunmanın öneminden bahsedilerek genel bir değerlendirme ve dua yapılır. Kurban Bayramının manevi ortamından yararlanılmaya çalışılır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Kurban  kelimesi lugat bakımından yakınlaşmak, yakın olmak anlamına mastar olmakla birlikte zamanla isim olarak kullanılmış ve “insanı Allah’a yaklaştıran” şeylere kurban denilmiştir. Kurban kelimesi Türkçe’de çeşitli anlamlara gelmektedir.[903] Kurban kelimesinin karşılığı olarak aslı Arapça olan “udhiyye” kelimesi zamanla dilimizde de kullanılmaktadır. Udhiyye, kurban günlerinde (eyyam-ı nahr) kurban maksadıyla usulüne uygun olarak kesilen hayvanlara verilen isimdir.

Bayram kelimesinin kökeni Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügati’t-Türk’teki tespitine göre  Farsça bezrem/bezram olup sevinç ve eğlence günü demektir.[904]Atalarımız İslâm dinini kabul edince Arapça “îyd” kelimesi karşılığında “bayram” kelimesini kullanmışlardır.

Günümüzde de dinî bayramlar, milletimizin manevî bütünlük ve beraberliğini, kardeşliğini gösteren mutluluk günleridir. Bayramlar, küskünlerin barıştıkları, paylaşılarak kederlerin azaltıldığı, mutlulukların artırıldığı günlerdir.

Bayramların amacı, millet hayatında sağlanan millî birlik-beraberliği ve ortak değerleri birlikte yaşamaktır. Çünkü bayram günleri, millet olarak ahlâk ve geleneklerimizin devamını sağlayan unsurlardandır. Bayramlar, büyüğüyle küçüğüyle, genciyle yaşlısıyla, sağlıklısıyla hastasıyla bütün insanlarımızın paylaşma bilinciyle birbirlerini aramaları dargınlıkları bir kenara bırakarak birlik-beraberlik içerisinde yaşanılan günlerdir.

Bayramlar iman, ibadet ve tarih bilinciyle sevinç atmosferinde bizleri buluşturan ve bu sevinci geleceğe taşıyan zaman dilimleridir.

Bayramlar, yalnızlaşan günümüz insanının kendisini ve çevresini fark etmesini sağlar, dinî ve millî hislerimizi hareketlendirir, akrabalık ve komşuluk bağlarını kuvvetlendirir, toplum hayatını canlandırır.

Kitap ve sünnetin etkisiyle şekillenen örf ve adetlerimizi yaşatmak ve sürdürmek için yaşantımıza dikkat etmeliyiz. O günlerde yaşadığımız çevreden uzaklaşmamalı, bir mazeret sebebiyle uzaklaşmış isek dönünce çevremizdeki insanlarla bayramlaşmalıyız.

Bu cümleden olarak Kurban Bayramı'nda kurban keseceklerin bayram gününde ilk lokmasını kurban etinden yemek maksadıyla namazdan önce bir şey yenilmemesi, sabah namazına erken gidilerek mahalle mescidinde kılınması, bayram namazı için mümkünse büyük camiye gidilmesi; namaza giderken Kurban Bayramı'nda açıktan tekbir getirilmesi, dönüşte mümkün ise başka yoldan gelinmesi, yolda insanlara güler yüzlü ve tatlı sözlü davranılması, gücü yettiğince muhtaçlara bolca sadaka verilmesi sayılabilir.

Mekke'den Medine'ye hicretinden sonra Medine sakinlerinin İran’dan alınma Nevruz ve Mihrican bayramlarını kutladıklarını gören[905] Hz. Peygamber “Allah sizin için o iki günü daha hayırlı iki günle, Kurban ve Ramazan Bayramlarıyla değiştirmiştir.”[906]  buyurmuştur.

İslam dininde ramazan ve kurban olmak üzere iki bayramımız vardır. Her iki bayram da Müslümanlar arasında hicretin 2.yılından itibaren kutlanmaya başlanmıştır.

Kurban Bayramından birkaç gün önce yapılan konuşmalarda kurban konusunun fıkhî, psikolojik ve sosyal boyutları işlenmelidir. Kurban Bayramı arifesinden önce teşrik tekbirlerinin uygulanma durumu, hac ibadetinin zamanı ve uygulanması konuları anlatılmalıdır. Ancak bayram sabahı yapılacak konuşmalarda kurban konusunun tartışılan yönlerine girilmeden kısa ve özlü bilgilere yer verilmeli ferdi ve toplumsal açılardan birlik ve beraberlikten, sevgi, saygı, kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışmadan bahsedilmelidir.

Bu bağlamda Kurban ibadetinin tarihçesi Kur’an ayetleri ışığında özetle anlatılmalı, Hz. Peygamber (sav) Efendimizin uygulamalarından bahsedilmelidir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَاناً فَتُقُبِّلَ مِن أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الآخَرِ قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ  لَئِن بَسَطتَ إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَا أَنَاْ بِبَاسِطٍ يَدِيَ إِلَيْكَ لَأَقْتُلَكَ إِنِّي أَخَافُ اللّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ  إِنِّي أُرِيدُ أَن تَبُوءَ بِإِثْمِي وَإِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ وَذَلِكَ جَزَاء الظَّالِمِينَ  فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ أَخِيهِ فَقَتَلَهُ فَأَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِرِينَ  فَبَعَثَ اللّهُ غُرَاباً يَبْحَثُ فِي الأَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَارِي سَوْءةَ أَخِيهِ قَالَ يَا وَيْلَتَا أَعَجَزْتُ أَنْ أَكُونَ مِثْلَ هَـذَا الْغُرَابِ فَأُوَارِيَ سَوْءةَ أَخِي فَأَصْبَحَ مِنَ النَّادِمِينَ

27. (Ey Muhammed!) Onlara, Adem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, “Andolsun seni mutlaka öldüreceğim” demişti. Öteki, “Allah ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder” demişti. 28. “Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”  29. “Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip cehennemliklerden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır.”  30. Derken nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de (nefsine uyarak) onu öldürdü ve böylece ziyan edenlerden oldu.  31. Nihayet Allah, ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten aciz miyim ben?”dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu [907].

رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ  فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ  وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ إِنَّ هَذَا لَهُوَالْبَلَاء الْمُبِينُ وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ سَلَامٌ عَلَى إِبْرَاهِيمَ كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ

100. “Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla.”

101. Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik.

102. Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, “Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?” dedi. O da, “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın” dedi.

103,104. Nihayet her ikisi de (Allah’ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: “Ey İbrahim!”

105. “Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.” 

106. “Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır.” 

107. Biz, (İbrahim’e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail’i) kurtardık. 

108. Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık. 

109. İbrahim’e selam olsun.

110. İyilik yapanları işte böyle mükafatlandırırız.

111. Çünkü o mü’min kullarımızdandı [908].

إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ  فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ  إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الأبْتَرُ.

1. Şüphesiz biz sana Kevseri verdik. 

2. O Halde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes.

3. Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir[909].

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن عائشةَ ؛ قالتْ: دَخَلَ عَليَ أبُو بَكْرٍ وَعِنْدِي جاَرِيتَاَنِ مِنْ جَوَارِي الأنْصارِ.تُغَنِّيَانِ بِماَ تَقاَوَلَتْ بِهِ الأنْصاَرُ، يَوْمَ بُعاَثٍ. قالتْ: وَلَيْسَتاَ بِمُغَنِّيَتَيْنِ. فَقالَ أبُو بَكْرٍ: أمَزَامِيرُ الشَّيْطاَنِ فِي بَيْتِ رَسولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم ؟ وَذَلِكَ فِي يَوْمِ عِيدٍ. فَقالَ رَسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم:"ياَ أبا بَكْرٍ ! إنَّ لِكُلِّ قَوْمٍ عِيدًا. وَهَذا عِيدُناَ".

Hz. Âişe'den rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Hz. Âişe (r.a.) şöyle anlatmıştır:

"Bir defasında, Kurban Bayramı'nın ilk günlerinde Hz. Peygamber yanıma girdi. Yanımda, "Buâs" ezgilerini (def çalarak) okuyan iki kız vardı. Yatağına uzanıp, yüzünü çevirdi. Derken babam Ebû Bekr (r.a.) içeri girdi. "Bu ne! Resulullah'ın (s.a.s.) yanında şeytan çalgıları mı?" diyerek beni azarladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) ona dönerek, "Onlara dokunma" buyurdu. Ben de babam bir şeyle meşgul olunca kızlara işaret ettim, onlar da çıktılar[910].

Yine bir bayram günü Habeşîler kalkan ve mızrak oyunu oynuyorlardı. Bunlara bakmak için ya ben Hz. Peygamber'den izin istedim veya O "Bakmak istiyor musun?" diye bana sordu (iyice hatırlamıyorum). Ben "Evet" dedim. Bunun üzerine beni arkasında yanağım yanağına değecek şekilde ayak üstü durdurup, oyun oynayanlara "Haydi devam edin Erfideoğulları!" buyurdu. Nihayet ben usanınca Artık yeter mi?" diye sordu.

"Evet" dedim. "Öyleyse git!" buyurdular.[911]

Buhârî'nin diğer bir rivayetinde, Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekr (r.a.)'e "Ebu Bekr! her ümmetin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır" buyurarak bayramlarda yapılacak meşru eğlence ve sevinç gösterisinde bulunmaya izin vermişlerdir. Düğünlerde olduğu gibi, bayramlarda da sevinçli olduğumuzu açıkça göstermek için, İslâm'a aykırı olmayacak şekilde eğlenceler tertiplemek caizdir.[912]

يَنْهَى عَنْ صِياَمَيْنِ، وَبَيْعَتَيْنِ: الفِطْرِ وَالنَّحْرِ

Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre  Hz. Peygamber iki gün de oruç tutmaktan bizi nehyetti . Bunlar, Ramazan ve Kurban bayramlarıdır.[913]

كانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم، إذاَ كانَ يَوْمُ عِيدٍ، خَالَفَ الطَّرِيقَ

Câbir radıyallahu anh şöyle dedi:

Bayram günlerinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem farklı yollardan gidip dönerdi.[914]

فَقَالَ ‏"‏ مَنْ كَانَ ذَبَحَ أُضْحِيَّتَهُ قَبْلَ أَنْ يُصَلِّيَ - أَوْ نُصَلِّيَ - فَلْيَذْبَحْ مَكَانَهَا أُخْرَى وَمَنْ كَانَ لَمْ يَذْبَحْ فَلْيَذْبَحْ بِاسْمِ اللَّهِ ‏ ‏.‏

Cundub b. Sufyan (r.a.) şöyle rivayet etmiştir:

Kurban bayramı günü Hz. Peygamber (a.s.) ile beraber hazır bulundum. Namazı kıldı, namazı bitirip de selam verince, namaz bitmeden önce kesilmiş olan bazı kurban etleri ile karşılaştı. Bunun üzerine: "Kim namazdan önce kurbanını kestiyse onun yerine bir kurban daha kessin. Kim kesmemiş ise besmele ile kessin" buyurdu.[915]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ قَالَ ‏"‏ مَنْ كَانَ لَهُ سَعَةٌ وَلَمْ يُضَحِّ فَلاَ يَقْرَبَنَّ مُصَلاَّنَا

Ebu Hureyre (r.a)’dan rivayet edildiğine göre Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Kimin hali vakti yerinde olur da kurban kesmezse namazgahımıza yaklaşmasın.[916]

 عَنْ نُبَيْشَةَ، الْهُذَلِيِّ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ أَيَّامُ التَّشْرِيقِ أَيَّامُ أَكْلٍ وَشُرْبٍ ‏"‏ ‏.

Nübeyşe el-Hüzeli (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Teşrik günleri, yeme-içme ve Allah'ı zikretme günleridir. "[917]

Bayramlarda yakın akraba ve komşularla görüşme konusunda Peygamberimizin tavsiyesi şudur:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ ‏"‏ مَنْ سَرَّهُ أَنْ يُبْسَطَ لَهُ فِي رِزْقِهِ، وَأَنْ يُنْسَأَ لَهُ فِي أَثَرِهِ، فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın. ''[918]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Konu ile ilgili ayetlerin tefsirlerine bakılabilir. (Örneğin Hak Dini Kur’an Dili ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan Kur’an Yolu isimli eserlere bakılabilir.)

Konu ile ilgili hadisleri bulmak için Wensinck’in  Concordance’ına  eserine bakılabilir. Örneğin “Nahr” maddesi için bkz. VI/368-378 (Beril Matbaası,  1943-Leiden).

Diğer kaynaklara da müracaat edilmelidir. Örneğin:

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi “Kurban” maddesi  XXVI/433-440

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi “Bayram” maddesi V/257-265

 

 

LXXXVI-              KURBAN VE DİNİ HÜKMÜ

Gazi ERDEM

A-             I- Konunun Plânı

A-Kurban kavramı

a.Kurban ne demektir?

b.Kurban kelimesinin sözlük anlamı

c.Kurban kelimesinin Istılahi Anlamı

d.Kurbanın Tarihi

B-Kurban Çeşitleri

a.Udhiyye

b.Adak

c.Akika

d.Hedy

C-Kurbanın Dini Yönü

a.Hükmü

b.Kimler kurban keser

c.Hangi hayvanlardan kurban kesilebilir.

d.Kurbanlık hayvanlarda aranan şartlar.

e.Kurban keserken nelere dikkat etmeli

f.Bir kurbanı kaç kişi kesebilir

g.Kurban kesmenin vakti

h.Taksitle kurban

ı.Şok ile kurban

i.Vekalet yolu ile kurban

j.Kurbanın eti ve derisi nasıl değerlendirilir?

D-Kurbanın fert ve toplumsal hayata katkıları

E-Konu ile ilgili ayetler

F-Konu ile ilgili hadisler

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya kurban kavramı açıklanarak başlanır. Daha kurban olayının tarihi ve çeşitleri anlatılır. Daha sonra kurbanın dini hükmü ve Kurbanın fert ve toplumsal hayata katkıları anlatılarak vaaz bitirilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Sözlükte yaklaşmak, Allâh’a (rahmetine) yakınlaşmaya vesile olan şey anlamlarına gelen kurbân, dinî bir terim olarak, ibâdet maksadıyla, belirli şartları taşıyan hayvanı usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder.

Kurban Bayramında kesilen kurbana udhiye, hacda kesilen kurbana ise hedy  denir. Temettu ve kıran haccı yapan kişilerin, aynı mevsimde hac ve umreyi ifa ettikleri için, kestikleri kurbanlara şükür kurbanı da denilmektedir. Aynı şekilde kişi, arzu ettiği bir amaca ulaşması veya bir nimete nail olması sebebiyle şükür kurbanı kesebilir. Eğer bunun için bir adakta bulundu ise buna Adak kurbanı denilir ve kişi eşi, usul ve furuu adak kurbanından yiyemezler.Yeni doğan çocuk için şükür amacıyla kesilen kurbana, “akika” adı verilir. Akika kurbanı kesmek müstehaptır. Akika kurbanı, çocuğun doğduğu günden bulûğ çağına kadar kesilebilirse de doğumun yedinci günü kesilmesi daha faziletlidir. Aynı günde çocuğa isim verilmesi ve saçının kesilerek ağırlığınca altın tasadduk edilmesi müstehaptır. Akika kurbanının etinden ve derisinden, kurban sahibi dahil herkes istifade edebilir.

Kurban; Allah’a yaklaşmak ve O’nun rızasına ermek niyetiyle kesilen hayvan demektir. Akıllı, hür, mukim ve dini ölçülere göre zengin sayılan mümin, ilâhî rızayı kazanmak gayesiyle kurbanını kesmekle hem Cenab-ı Hakka, hem de maddi durumlarının yetersiz olması sebebiyle kurban kesemeyenlere yardımda bulunarak halka yaklaşmaktadır.

İnsanlık tarihi boyunca hemen bütün dinlerde kurban uygulaması mevcut olmakla birlikte şekil ve amaç yönüyle aralarında farklılıklar bulunur. Kur’an’da Hz. Adem’in iki oğlunun Allah’a kurban takdim ettiklerinden söz edilir (el-Maide, 5/27); bir başka ayette de ilahî dinlerin hepsinde kurban hükmünün konulduğuna işaret edilir (el-Hac, 22/34). Ancak Yahudilik ve Hıristiyanlıkta kurban telakkisi bir hayli değişikliğe uğramış, Hıristiyanlıkta İsa’nın çarmıha gerildiği ve bunun insanoğlunun aslî günahına karşı Babanın oğlu Hz. İsa’yı feda etmesi olduğu inanışıyla kurban telakkisi özel bir anlam kazanmıştır.

Kurban gerek fert, gerekse toplum açısından çeşitli yaralar taşıyan malî bir ibadettir. Kişi kurban kesmekle Allah’ın emrine boyun eğmiş ve kulluk bilincini koruduğunu canlı bir biçimde ortaya koymuş olur. Müminler her kurban kesiminde Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’in Cenab-ı Hakk’ın buyruğuna mutlak itaat konusunda verdikleri başarılı sınavın hatırasını tazelemiş ve kendilerinin de benzeri bir itaate hazır olduğunu simgesel davranışla göstermiş olmaktadır.

Kurban toplumunda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhu canlı tutar, sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Özellikle et satın alma imkanı hiç bulunmayan veya çok sınırlı olan yoksullarına bulunduğu ortamlarda onun bu rolünü daha belirgin biçimde görmek mümkündür. Zengine malını Allah’ın rızası, yardımlaşma ve başkalarıyla paylaşma yolunda harcama zevk ve alışkanlığını verir, onu cimrilik hastalığından, dünya malına tutkunluktan kurtarır. Fakirin de varlıklı kullar aracılığıyla Allah’a şükretmesine, dünya nimetinin yeryüzündeki dağılımı konusunda karamsarlık ve düşmanlıktan kendini kurtarmasına ve kendini toplumun bir üyesi olarak hissetmesine vesile olur.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

لَن يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلَكِن يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ

َOnların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele”.[919]

Konu işlenirken şu ayetlerden faydalanılabilir : Maide, 5/27; Hac,22/ 34, ; Saffat, 37/ 102-107; Kevser, 108/1-3.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ عَائِشَةَ، اَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ص قَالَ ‏"‏ مَا عَمِلَ ادَمِيٌّ مِنْ عَمَلٍ يَوْمَ النَّحْرِ اَحَبَّ اِلَى اللَّهِ مِنْ اِهْرَاقِ الدَّمِ اِنَّهَا لَتَاْتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِقُرُونِهَا وَاَشْعَارِهَا وَاَظْلاَفِهَا وَاِنَّ الدَّمَ لَيَقَعُ مِنَ اللَّهِ بِمَكَانٍ قَبْلَ اَنْ يَقَعَ مِنَ الاَرْضِ فَطِيبُوا بِهَا نَفْسًا ‏"‏ ‏.

Hz. Aişe (ra) den. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur."Ademoğlu kurban bayramı günü, Allah katında kurban kesmekten daha sevimli bir iş yapmamıştır. Şüphesiz o kesilen kurban kıyamet günü boynuzları ve kılları ile gelir. Hiç şüphe yok ki, kurbanın kanı yere düşmeden önce Allah katında kabul görür. Öyle ise gönüllerinizi kurban ile hoş edin."[920]

عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ ضَحَّى رَسُولُ اللَّهِ ـ ص ـ يَوْمَ عِيدٍ بِكَبْشَيْنِ فَقَالَ حِينَ وَجَّهَهُمَا ‏"‏ إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَاىَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ اللَّهُمَّ مِنْكَ وَلَكَ عَنْ مُحَمَّدٍ وَأُمَّتِهِ ‏"‏ ‏.‏

Cabir b. Abdullah (ra) dedi ki: Hz. Peygamber bayram günü iki kurban kesti. Onları yatırınca şöyle dedi: “Ben hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben Allah’a ortak koşanlardan değilim.”[921] “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.”[922]  Allahım ben senden geldim ve sana döneceğim, Muhammed ve ümmetinden bunu kabul et.[923]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ  ص  قَالَ‏"‏ مَنْ كَانَ لَهُ سَعَةٌ وَلَمْ يُضَحِّ فَلاَ يَقْرَبَنَّ مُصَلاَّنَا‏"‏. ‏‏

Ebu Hüreyre (ra) den: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:“Kim imkanı olduğu halde kurban kesmezse bizim mescidimize yaklaşmasın.”[924]

عَنْ مِخْنَفِ بْنِ سُلَيْمٍ، قَالَ كُنَّا وُقُوفًا عِنْدَ النَّبِيِّ ـ ص ـ بِعَرَفَةَ فَقَالَ ‏"‏ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ عَلَى كُلِّ أَهْلِ بَيْتٍ فِي كُلِّ عَامٍ أُضْحِيَّةً ‏"‏‏.‏

Mihnef b. Süleym (ra) den: Biz Arafat’ta Hz. Peygamber (sav)in yanında vakfe yaparken şöyle buyurdu: “Ey insanlar, her sene, her ev halkına kurban kesmek vaciptir.”[925]

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ـ ص ـ كَانَ يُضَحِّي بِكَبْشَيْنِ أَمْلَحَيْنِ أَقْرَنَيْنِ وَيُسَمِّي وَيُكَبِّرُ

Enes (r.a.) şöyle demiştir: "Allah'ın Resûlü, besmele çekerek,  tekbir getirerek, beyaz renkli iki koç kurban ederdi." [926]

عَنْ حَنَشٍ، قَالَ رَاَيْتُ عَلِيًّا يُضَحِّي بِكَبْشَيْنِ فَقُلْتُ مَا هَذَا فَقَالَ اِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم اَوْصَانِي اَنْ اُضَحِّيَ عَنْهُ فَاَنَا اُضَحِّي عَنْهُ

Haneş (ra) den: Hz. Aliyi iki koç kurban ederken gördüm. Bu nedir diye sorunca dedi ki: Hz. Peygamber bana kendisi için kendi vefatından sonra Kurban kesmemi tavsiye etti.  Ben de onun yerine kesiyorum [927]‏.‏

عَنْ جَابِرٍ، قَالَ نَحَرْنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ص وسلم بِالْحُدَيْبِيَةِ الْبَدَنَةَ عَنْ سَبْعَةٍ وَالْبَقَرَةَ عَنْ سَبْعَةٍ

Cabir den: Peygamber (sav) ile beraber Hudeybiye’de deveyi ve sığırı yedi kişi için kestik.[928]

عَنِ ابْنِ عُمَرَ، عَنِ النَّبِيِّ ص قَالَ ‏"‏ لاَ يَاْكُلُ اَحَدُكُمْ مِنْ لَحْمِ اُضْحِيَتِهِ فَوْقَ ثَلاَثَةِ اَيَّامٍ ‏‏

İbn Ömer (ra) den: Peygamber şöyle buyurdu: “Sizden bir  kimse Kurban etini üç günden fazla yemesin[929]

عَنْ بُرَيْدَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص ‏"‏ كُنْتُ نَهَيْتُكُمْ عَنْ لُحُومِ الاَضَاحِي فَوْقَ ثَلاَثٍ لِيَتَّسِعَ ذُو الطَّوْلِ عَلَى مَنْ لاَ طَوْلَ لَهُ فَكُلُوا مَا بَدَا لَكُمْ وَاَطْعِمُوا وَادَّخِرُوا ‏"‏

Bürde(ra) den:  Rasülullah şöyle buyurdu:Zengin olan fakirlere versin diye sizi kurban etlerinin üç günden fazla bekletilmemesi konusunda sakındırmıştım. Artık kalanı yeyin v e biriktirin.[930]

عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ إِنَّمَا نَهَى رَسُولُ اللَّهِ ـ ص ـ عَنْ لُحُومِ الأَضَاحِيِّ لِجَهْدِ النَّاسِ ثُمَّ رَخَّصَ فِيهَا

‏‏Hz. Aişe (ra) den: Peygamber kurban etlerine insanların düşkünlüğünden dolayı biriktirilmesini nehyetti daha sonra o konuda ruhsat verdi.[931]

عَنْ نُبَيْشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ص قَالَ ‏"‏ كُنْتُ نَهَيْتُكُمْ عَنْ لُحُومِ الأَضَاحِيِّ فَوْقَ ثَلاَثَةِ أَيَّامٍ فَكُلُوا وَادَّخِرُوا

Nübeyşe (ra) den: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: Sizi kurban etlerinin üç günden fazla bekletimememsi konusunda emir vermiştim. Şimdi yiyebilir ve biriktirebilirsiniz.[932]

عَنْ جُنْدُبِ بْنِ سُفْيَانَ، قَالَ شَهِدْتُ اَضْحَى مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَصَلَّى بِالنَّاسِ فَلَمَّا قَضَى الصَّلاَةَ رَاَى غَنَمًا قَدْ ذُبِحَتْ فَقَالَ ‏"‏ مَنْ ذَبَحَ قَبْلَ الصَّلاَةِ فَلْيَذْبَحْ شَاةً مَكَانَهَا وَمَنْ لَمْ يَكُنْ ذَبَحَ فَلْيَذْبَحْ عَلَى اسْمِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ ‏"‏ ‏.

Cündeb b. Süfyan (ra) dan: Peygamberle beraber  Kurban bayramında bulundum. İnsanlarla beraber namaz kıldı. Namaz bitip dışarı çıkınca Kesilmiş bir koyun gördü.ve dedi ki. Her kim namazdan önce kurbanını keserse onun yerine yeniden kessin, Her kim de kurban keserse Allah’ın adına kurbanını kessin[933]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1- DİA Kurban Maddesi, c. 26, s.433-440.

2- Diyanet.gov.tr’de Sıkça sorulanlar- İbadet- Kurban bölümü

3- Hac ve Kurban Hükümleri ve Delilleri, M. Saim Yeprem.

4- İslam ile Geçmiş dinlerde Oruç ve Kurban Abdülvahid Vafi

5- Kurban: Mahiyeti, Vücubu, Hikmeti Teşriiyyesi, Ö. Nasuhi Bilmen

6- Kurban Kesmenin Psikolojik temelleri, Ali Murat Daryal

 

LXXXVII-         MADDİ VE MANEVİ TEMİZLİK

Seyid Ali TOPAL

A-             I- Konunun Plânı

A- Temizlik Kavramı

1-Maddi Temizlik

2-Manevi Temizlik

B- İslam’da Temizliğin Önemi

         1-Kur’an-ı Kerimde Temizlik

         2-Hadis-i Şeriflerde Temizlik

C- İbadetler ve Temizlik

         1-Maddi Temizlik(Necasetten Taharet)

         2-Hükmi Temizlik(Hadesten Taharet)

D- Temizliğin Gündelik ve Sosyal Hayattaki Önemi

         1-Mekan Temizliği (Ev-İşyeri-Sokak)

         2-Kılık Kıyafet Temizliği

         3-Bedeni Temizlik

         4-Gönül Temizliği(Kibir,riya,haset,gıybet,iftira.vs’den arınma)

E- Temizlik Medeniyetin Göstergesidir

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya temizlik kavramı hakkında bilgi verilerek başlanır. İlgili ayet ve hadisler ışığında konuya giriş yapılır. Maddi ve manevi temizliğin dini açıdan önemi ve bir birinin tamamlayıcısı olduğu vurgulanır. Temizliğin genel sağlık ve hijyen açısından önemine değinilerek, ayet ve hadislerle konunun açılımı yapılır. Kişinin kötü tutum ve davranışlardan da temizlenmesinin önemine değinilerek, manevi temizliğin toplum huzur ve barışına katkısı ve ahlakın güzelleşmesindeki önemi anlatılır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Temizlik, kişinin maddi ve manevi kirlerden arınması, iç ve dış dünyasının temiz olması demektir. Dinimizde temizlik, bir kısım ibadetlerin şartı olduğu gibi, sağlıklı yaşamanın da bir gereğidir. Allah sevgisini kazanmaya vesiledir. Kur’an-ı Kerim’de, konumuzla ilgili olarak, “Şüphesiz Allah, Tövbe edenleri ve temizlenenleri sever”[934] buyrulmuş; Hadis-i Şerifte de, temizliğin imanın yarısı olduğu ifade edilerek, İslam dininin temizliğe verdiği önem belirtilmiştir. Temizlik, maddi ve manevi temizlik şeklinde iki kısımda ele alınır.

İslâm, bütün beşerî sistemler ve diğer dinî nizamlar arasında temizliğe en çok yer veren bir dindir. Bütün ibadetler ve her çeşit dinî hayat temizlik üzerine kurulur. Hadis ve Fıkıh kitapları önce temizlik bahisleriyle başlar. İslam'ın yarısı temizlik kabul edilir.

Temizlik, gerek maddî gerek manevî olsun bir müslümanın mutlaka riayet etmesi gereken bir husustur. Hz. Peygamber (s.a.v) "Namazın anahtarı temizliktir" gibi beyanlarıyla temizlik olmadan dînî hayatın, dindarlığın mümkün olamayacağını mü'minlerin vicdanına yerleştirmeye çalışmıştır. Bu durumda maddî manevî bütün amellerin makbul ve muteber olması temizliğin varlığına bağlanmıştır. Nitekim hadiste: "Temizlik olmayınca namaz kabul edilmez" denmektedir.

Aslında kabul edilmesi için koşulan temizlik şartı namaza has değildir. Allah için yapılan her bir şeyin kabul edilmesi, onun temiz olmasına bağlıdır. İbadet riya ile kirlenirse makbul değildir. Sadaka, zekât meşru yoldan kazanılmış helâl maldan değilse aynı şekilde makbul değildir. Yenip içilen şeyler, alınan gıdalar temiz değilse yapılan duaların, edilen ibadetlerin makbul olmadığı bilinmelidir. Şu halde kişi, Allah'a layık olabilmek için pek çok yönlerden, maddeten ve mânen temiz olmak zorundadır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فاغْسِلُواْ وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُواْ بِرُؤُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَينِ وَإِن كُنتُمْ جُنُباً فَاطَّهَّرُوا وَإِنْ كُنتُمْ مَّرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مَّنكُم مِّنَ الْغَائِطِ أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيداً طَيِّباً فَامْسَحُواْ بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُم مِّنْهُ مَا يُرِيدُ اللّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُم مِّنْ حَرَجٍ وَلَـكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهَّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

“Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice yıkanarak temizlenin. Hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya biriniz abdest bozmaktan (def-i hacetten) gelir veya kadınlara dokunur (cinsel ilişkide bulunur) da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin. Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin (Teyemmüm edin). Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat o sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz”[935]

وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ

“Elbiseni temiz tut”[936]

فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ

"Orada (Mescid-i Kuba'da) günahlardan ve pisliklerden temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da böyle çok temizlenenleri sever"[937]

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer bazı ayetler: Enfâl, 11 -Bakara, 2/72, 168, 264, 222 -Müddessir 4. Fâtır, 10 -Mâide, 5/87-88. Hucurat 49/12

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ أنَسِ بْنِ مَالِكٍ؛ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ يَقُولُ: »ﻻَيَقْبَلُ اللهُ الصَّلاَةَ بِغَيْرِ طُهُورٍ، وَلآ صَدَقَةً مِنْ غُلُولٍ

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Allah temizlik olmayan namazı kabul etmez, hıyanetle kazanılan paradan verilen sadakayı da kabul etmez."[938]

قالَ رَسُولُ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ، الْفِطْرَةُ خَمْسٌ: الخِتَانُ، والإسْتِحْدَادُ، وَقَصُّ الشَّارِبِ، وَتَقْلِيمُ اﻻظْفَارِ، وَنَتْفُ اﻻبْطِ

Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: "Fıtrat beştir: Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, bıyığı kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak."[939]

رَأَى النَِّبىُّ ﺼﻠﻌﻡ رَجُلاً شَعِثاً قَدْ تَفَرَّقَ شَعْرُهُ. فقَالَ: أمَا كانَ وَجَدَ هذَا مَا يُسَكِّنُ بِهِ شَعْرَهُ؟ وَرَأى آخَرَ عَلَيْهِ ثِيَابٌ وَسِخَةٌ فقالَ: أمَا كانَ هذَا يَجِدُ مَاﺀً يَغْسِلُ بِهِ ثَوْبَهُ

Resûlullah (s.a.v) bir adam gördü, saçları darmadağınıktı."Bu adam saçlarını düzeltip tertibe sokacak bir şeyi bulamadı mı?" diye memnuniyetsizlik izhâr etti. Derken, o sırada bir diğer adam gördü, bunun da üstü başı kirliydi. Bunun hakkında da: "Şu adam elbisesini yıkayacak bir su bulamıyor mu?" diye söylendi."[940]

فقَالَ: بَرَكَةُ الطَّعَامِ الْوُضُوءُ قَبْلَهُ وَالْوُضُوءُ بَعْدَهُ

Resûlullah (s.a.v): "Yemeğin bereketi yemekten önce ve sonraki yıkamalardadır" buyurdular." [941]

أنَّ رَسُولَ اللّهِ ﺼﻠﻌﻡ قَالَ: السِّوَاكُ مَطْهَرَةٌ لِلْفَمِ  مَرْضَاﺓٌلِلرَّبِّ.  

"Misvak ağzı temizler, Rabbi hoşnud eder"[942]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları,

Diyanet İslam İlmihali,

İslam İlmihali (TDV 2 Cilt),

Ebu Davut, Libas 25;  Buharî, Cumu'a 8; Müslim, Tahare; 42, Muslim, Taharet 1,

Yard. Doç. Dr. Hüseyin Çelik, Temizlik Doğadan Gelir,TDV Yayınları Ankara 1995

 

 

LXXXVIII-    MANEVİ HAYATIMIZI GÖZDEN GEÇİRME MEVSİMİ VE RUHUN YILLIK REVİZYONU/ RAMAZAN

Dr. Ekrem  KELEŞ

A-             I- Konunun Plânı

A- Kur’ân-I Kerim’in İndirildiği Ay Olarak Kur’an Ayı Ramazan

B- Rahmet Kapılarının Sonuna Kadar Açıldığı Mevsim

C- Hz. Peygamberin Ramazanı İyi Değerlendirme Hususundaki Teşvikleri

D- Ruhun Yıllık Revizyonu

E- Ruhun Revizyonu İçin Uygulanabilecek Arınma Programı

F- Kazanım

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Ramazan ayının Müslümanların hayatında farklı bir yeri olduğu vurgulanarak konuya girilebilir. Bu farklı konumun temel sebebinin, bu mübarek ayın, Kur’an’ın nazil olduğu ay olmasından kaynaklandığına ve bu sebeple oruçla taçlandırıldığına dikkat çekilebilir.

 Konu işlenirken yapılabilecek vurgular:

Ramazan ayının Kur’ân-ı kerim’in nüzûlünün yıldönümü olması hususunda yapılabilecek bazı vurgular:

İnsanlığa kıyamete kadar yol göstermek üzere gönderilmiş bulunan Kur’an-ı Kerim, Ramazan ayında indirilmiştir.[943] On iki aylık yıllık zaman dilimi içinde Ramazan ayını üstün kılan ve ona ayrı bir anlam yükleyen esas unsur işte  bu özelliktir. Yani Ramazanın Kur’an’ın indirildiği ay olmasıdır. Bunun için Ramazan ayı fazilet bakımından diğer aylardan üstün tutulmuştur.

Kur’an’ın indirildiği ay oluşu, diğer bir ifadeyle İslam davetinin başlangıcının yıl dönümü olması münasebetiyle Ramazan ayının Müslüman’ın hayatında çok önemli bir yeri vardır. Kur’an-ı Kerim’de bu mübarek aydan başka özellikle övgüyle ismi  açıkça belirtilmiş bir başka ay yoktur.

Ramazan ayında rahmet kapılarının sonuna kadar açılışına ilişkin olarak yapılabilecek vurgular:

Cenab-ı Hak bu ayda rahmet kapılarını sonuna kadar açarak ve kişinin manevi hayatı için olumsuz faaliyetlerde bulunan şeytani güçlerin faaliyetlerini kısıtlayarak Müslüman’a manevi hayatını gözden geçirebilmesi için büyük bir fırsat sunmaktadır. (“Ramazan geldiği zaman cennet kapıları sonuna kadar açılır, Cehennem kapıları kapatılır ve şeytanlar bağlanır” [944]

Hadis-i Şerifte geçen Cennet kapılarının açılması cehennem kapılarının kapanması ve şeytanların kösteklenmesi ifadelerinin zahiri anlamlarından daha ziyade mecâzi anlamları ön plana çıkmaktadır. Buna göre hadis-i şerif, Ramazanda Cenab-ı Hakkın af ve mağfiretinin çokluğunu, işlenen güzel amellere ve hayırlara bol sevap ihsan etmesini, şeytani güçlerin saptırma ve iğvalarının kısıtlanmasını ifade eder. İşlenen salih ameller, yapılan ibadet ve taatlar ve hayırlı faaliyetler öylesine yaygınlaşır ki, bu tablonun ortaya çıkardığı rahmet ortamında Şeytani güçlerin faaliyetlerinde önemli bir daralma meydana gelir.[945] Hadisin bir rivayetinde[946] ‘Cennet kapıları açılır’ ifadesi yerine “Rahmet kapıları açılır” ifadesinin kullanılması, hadiste mecazi anlamın kastedildiğine delil teşkil etmektedir.

İşte bu rahmet ortamıyla Ramazan ayı, Müslümanların dini hayatı açısında önemli bir yoğunlaşmayı beraberinde getirir. Bu yoğunluk içerisinde yapılan ibadetler, oruç, teravih ve taatler, zikir, infak vs. Allah’ın bol rahmetiyle ve sevabıyla karşılık görür. Çünkü  -Allah güzel ameller işleyenlerin ödüllerini asla zayi etmez.-[947] Böylece işlenen bu ameller cenneti kazanmaya ve cehennemden uzaklaşmaya ve şeytanın faaliyetlerinin etkisinden kurtulmaya vesile olur. Sonuçta günahlardan sıyrılmak, geçmişte işlenen olumsuz amellerin ağır yükünden kurtulmak, Allah’a yaklaşmak, salih amellerin zevkine ermek, böylece iyi bir insan ve iyi bir Müslüman olabilmek için ruhu arındırma imkanı elde edilmiş olur. İşte Ramazan ayı, bunun için önemli bir fırsattır ve Müslüman  açısından gerçekten tam bir rahmet ayıdır. Oruç, Kur’an tilaveti, teravih, zikir, infak… Bütün bunlar şeytani güçleri hayal kırıklığına uğratmaya ve faaliyetlerini boşa çıkarmaya yeter. Müslümanların bu hayırlı faaliyetleri sayesinde Ramazan ayında kötülüklerde önemli bir azalma meydana gelir.

Hz. Peygamberin (sav) Ramazanın hak ettiği şekilde değerlendirilmesi hususundaki teşviklerine İlşikin vurgular:

Rahmet ayından olabildiğince yararlanabilmeleri ve ramazanın bu geniş rahmet ortamından uzak kalmamaları için Hz. Peygamber, müminleri bu rahmet mevsimini iyi değerlendirmek üzere teşvik etmektedir.  Bu çerçevede Bir hadiste anlatılan Ramazan geldiği zaman bir münadinin: ‏ ‏Ey, hayır isteyen gel! Ey şer isteyen kendini şerden alıkoy! Allah’ın azabtan kurtaracağı kişiler var(onlardan ol)” [948]  diye seslendiği ve bunun her gece aynı şekilde sürdüğüne ilişkin değerlendirme vurgusuna dikkat çekilebilir.  (Bu hadisi de daha ziyade mecâzî yönüyle değerlendirmek daha bir anlamlı olur. Yani Ramazan ayında öylesine bir rahmet ve bağışlanma ortamı vardır ki bu ortam, insanı daima günahların karanlığından kurtuluşa ve iyiliklerle bezenmeye çağırmaktadır. “Ey hayır arayan, hayırlı iş yapmaya koş. İşte sana hayır yapacak mevsim dilimi. Zira bu vakitte az bir amel sebebiyle sana çok mükafat verilecektir. Ey batıl arayan kişi sen de bu işten vazgeç, kendini tut, zira şu anlar tövbe zamanı” şeklinde süren bir çağrıdır bu.)

Ramazan Ayının Ruhun yıllık revizyonu için değerlendirilebilmesi Vurgusu

İşte böyle bir mevsimi iyi değerlendirerek ve Ramazan ayında bize yöneltilen arınma ve istikamet kazanma çağrısına kulak vererek manevi hayatımızı iyi bir gözden geçirmeliyiz. Tıpkı vücudun zaman zaman top yekun muayeneden geçirilmesi gibi manevi dünyamızı adeta bir chec-ap yapmalıyız.

Ruhumuzu İslam’ın güzellikleriyle ne derece süsleyebildik?

Bir Müslüman olarak İslam’ı ne derece özümseyebildik?

İslam ahlakını ne kadar hayata geçirebildik?

Ailemiz ve çocuklarımız için üzerimize düşen görevleri yapabildik mi?

Ahiret yolculuğu için ne kadar hazırlıklıyız?

Bugüne kadar bir insan ve bir Müslüman olarak ne gibi hayırlı işler yapabildik? gibi sorularla bir nefis muhasebesi yapmalı, eksikliklerimizi, kusurlarımızı ve açıklarımızı Ramazan ayı vesilesi ile tamir etmeye ve düzeltmeye çalışmalıyız. Ruhumuzun adeta yıllık revizyonunu yapmalıyız.

Ramazanın bir rahmet ve mağfiret mevsimi olmasından yararlanarak bu ayda yoğunlaşan ibadet hayatının desteğiyle namaz, oruç, zekat, teravih, infak, sadaka-i fıtır gibi hayırlarla ruhumuzu arındırabilmenin yollarını aramalı, bunun üzerine yoğunlaşmalıyız.

Ramazan Ayında Ruhu Arındırabilmek İçin uygulanabilecek bir  arınma programı vurgusu

Dünya hayatının meşgaleleri içinde insan kimi zaman nefsinin dürtülerine boyun eğerek günahlara dalabilir. Önemli olan, hatayı fark ettikten sonra hatada ısrar etmemek ve Cenâb-ı Hakka yönelerek tövbe edip bağışlanma dilemektir. Günahın peşinden yapılacak içten bir istiğfar ve tövbe, günahın bağışlanmasına vesile olur.

Bunun yanında Yüce Allah, kulun hatasından dönmesi, bağışlanması ve kendisine yönelmesi için başka fırsatlar da tanımıştır. İşte bu çerçevede Müslüman için günlük, haftalık ve yıllık arınma fırsatları sunmuştur. (“Büyük günahlardan kaçınılması halinde, beş vakit namaz, aralarında işlenen günahları, aynı şekilde Cuma diğer cumaya, Ramazan diğer Ramazana kadar işlenen günahlar örter.” hadisi)[949]

Müminin bu şekilde daima kendini arındırma imkanı vardır. Bütün mesele, samimi ve içten bir arınma tutkusuyla arınmak için gerekeni yapmaktır.

Nefsini tezkiye eden yani onu kötülüklerden, dinen çirkin sayılan şeylerden, fuhşiyattan, günahlardan ve her türlü isyandan arındırıp temizleyerek benliğine İslami duyarlılık kazandırabilen kimse kurtuluşa ve mutluluğa erecektir. Ama benliğini kötülüklerin ve isyanın  karanlıklarına gömen,  böylece bir bakıma kendini uçuruma yuvarlayan, benliğini günahlara ve  çirkinliklere yuvarlamaya elverişli hale getiren de kaybedecek ve hüsrana uğrayacaktır.

Tezkiye, temizlemek, geliştirmek, feyizlendirip büyütmek ve temize çıkarmak demektir. Nefsin tezkiyesi yani arındırılması derken burada kastedilen, onu kirletecek küfür, cahillik, kötü duygular, yanlış inançlar ve kötü ahlâk gibi günahkarlık ve ahlâkî düşüklükten temizlemek ve iman, ilim, irfan, iyi ve hayırlı işler, güzel ahlak gibi takva hasletleriyle terbiye edip ilahi tecelliyata mazhar olacak hale getirmektir.

İbadetlerin asıl amacı, insanı Allah’a karşı tam bir teslimiyet içinde iyi insan ve iyi Müslüman yapmaktır. Ramazan ayı ibadet yoğunluğuyla ve bir rahmet mevsimi olarak nefsi arındırmak için yoğunlaştırılmış bir program uygulamaya en elverişli zaman dilimidir. Ancak bu arınma programından tam sonuç alabilmek için bu programın bir bütün olarak uygulanması gerekir. Eksik uygulanırsa beklenen sonuç alınamaz.

Her şeyden önce içten bir tövbe ile kötülüklerden ve  günahlardan uzaklaşma iradesini ortaya koymak gerekiyor. Yani arınma programından beklenen sonucu alabilmek için günahlara karşı boykot gerekmektedir. Eğer böyle yapılmazsa arınma programından beklenen sonuç elde edilemez. (“Kim ki yalan söylemesi ve yalanla amel etmeyi bırakmazsa, Cenab-ı Hak o kimsenin yemesini içmesini bırakmasına hiç kıymet vermez, iltifat buyurmaz” hadisi)[950]

Bir taraftan sevap kazanıp hayırlı işlere koşarken öbür taraftan masiyetler terk edilmezse bu durum, altı delik bir kaba yukardan doldurulan maddenin alttan dökülüp gitmesine benzer. Böyle bir durumda kabında bir şey toplayamayan kimsenin durumuna düşülür. Bunun için Hadis-i Şerifte Rasulülah (as)’ın kötülüklerden uzak kalabilmek için oruçtan yararlanmayı tavsiye etmesi çok dikkat çekicidir. (Hz. Peygamberin evlenemeyip bu sebeple harama sürüklenme riskiyle karşı karşıya bulunan gençlere oruç tutmayı tavsiye etmesi ve orucu kalkan olarak nitelendirmesi. [951]  Bu son derece etkili bir ifadedir. Kalkan nasıl ki insanının fiziki varlığını ölüm darbelerine karşı korursa oruç da kişinin manevi varlığını günahlara ve ruhu kirletecek unsurlara karşı korur. )

Ramazan Ayı Münasebetiyle Ruhunu Arındırabilenlerin Kazanımları

İşte Ramazan-ı Şerifin rahmet ortamından yararlanarak nefsini iyi bir tezkiyeye tabi tutup arındırabilen Müslüman: “İnanarak ve Allah’ın rızasını gözetip karşılığını umarak oruç tutan kimsenin geçmiş günahları bağışlanır”[952]  Hadis-i Şerifinde dile getirilen güzel sonuca kavuşur.

Böylece geçmiş günahlardan sıyrılan Müslüman, hayatında geleceğe yönelik olarak temiz bir sayfa açma imkanı yakalar. Bunun yanında Ahiret hayatı için büyük mükafatlar da elde etmiş olur. Böyle bir Müslüman’ın Ahirette neler kazanmış olacağına dair pek çok hadis-i şerif olduğu söylenir ve örnekler verilir.[953]

Ramazan ayının rahmet ortamı, hayatını Allah’ın rızasına göre düzenlemek isteyenler için bir çağrıdır. Bu çağrıya kulak verenleri  büyük fırsatlar beklemektedir. Bu tablo, ne kadar günahkar olursa olsun, manen ne kadar kirlenmiş olursa olsun kişiyi arıtabilecek güçtedir. Yeter ki kişi samimi bir arınma iradesi gösterebilsin.

Rahmet kapılarını bu derece açık tutan bir dinin mensubu olarak bu rahmet ortamından kaçan, masiyetlerin bataklığını manevi gül bahçelerine tercih eden kimseler için ise, kendileri bu bataklıklardan kurtulma iradesi göstermedikçe, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine şuur nasip etmesini dilemekten başka yapılabilecek bir şey yoktur.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Ramazan-ı şerif, Kur’an ayıdır. Kur’an bu ayda indirilmiştir. Kur’an’ın bu ayda indirilmiş olmasının şerefine bu ay oruçla taçlandırılmış ve Müslümanlar için yılın aylarının en hayırlısı olmuştur.

Ramazan mağfiret, rahmet ve bağışlanma ayıdır. Bunun için herhangi bir sebeple günahlara dalmış olanlar için iyi bir dönüş yapma ,  tövbe etme ve arınma mevsimidir. Bu fırsatın iyi değerlendirilmesi için Peygamber Efendimizin pek çok teşviki bulunmaktadır.

Ramazan ayında bir özeleştiri yapmalı ve kendimizi sorgulamalıyız. İslam’ı ne kadar yaşayabildiğimizi, Kur’an’ın ve Sünnetin rehberliğinden ne kadar yararlanabildiğimizi, kendimiz, sosyal ve doğal çevremiz için hayır namına neler yapabildiğimizi neler yapamadığımızı bir gözden geçirmeli ve nefis  muhasebesi yapmalıyız. Bu doğrultuda eksikliklerimizi, hayatımızın Kur’an ve Sünnete uymayan yönlerini belirlemeli ve ramazan ayında bunların telafisi için adım atmalıyız. Böylece ruhumuzu kirleten unsurlardan arındırmalıyız. Ramazan-ı şeriften ruhumuzun yıllık bakımını yapmış ve arınmış olarak tertemiz bir sayfa açmış vaziyette çıkmalıyız.

Bunun için Ramazan ayının ibadet yoğunluğundan ve rahmet ortamından olabildiğince yararlanmanın yolunu aramalı, bu rahmet ortamının desteğiyle bulaştığımız bir takım kötülükler ve yanlışlıklar varsa, bunları terk etmeliyiz.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُون أَيَّاماً مَّعْدُودَاتٍ فَمَنْ كَانَ مِنْكُم مَّرِيضاً أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ فَمَن تَطَوَّعَ خَيْراً فَهُوَ خَيْرٌ لَّهُ وَأَن تَصُومُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ  شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَن كَانَ مَرِيضاً أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ يُرِيدُ اللّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُواْ الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُواْ اللّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

 “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.  Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir.Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. (O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.”[954]

Ayrıca bakınız: Bakara 2/ 187; 33/35; Tevbe 9/120; Yusuf 12/ 90; A’raf 7/170; Yusuf 12/ 56; Kehf 18/30)

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

 « مَنْ لَمْ يَدَعْ قَوْلَ الزُّورِ وَالْعَمَلَ بِهِ فلَيْسَ لِلَّهِ حَاجَةٌ فِي أَنْ يَدَعَ طَعَامَهُ وَشَرَابَهُ » 

 “Kim ki yalan söylemesi ve yalanla amel etmeyi bırakmazsa, Cenab-ı Hak o kimsenin yemesini içmesini bırakmasına hiç kıymet vermez, iltifat buyurmaz”[955]

قالَ رسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « قالَ اللَّهُ عَزَّ وَجلَّ : كُلُّ عَمَلِ ابْنِ آدَمَ لَهُ إِلاَّ الصِّيامَ فَإِنَّهُ لِي وأَنَا أَجْزِي بِهِ . وَالصِّياَمُ جُنَّةٌ فَإِذا كَانَ يَوْمُ صَوْمِ أَحَدِكُمْ فَلاَ يَرْفُثْ وَلا يَصْخَبْ ، فَإِنْ سَابَّهُ أَحَدٌ أَوْ قاتَلَهُ ، فَلْيقُلْ : إِنِّي صَائِمٌ . والَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَخُلُوفُ فَمِ الصَّائِمِ أَطْيَبُ عِنْدَ اللَّهِ مِنْ رِيحِ الْمِسْكِ . لِلصَّائِمِ فَرْحَتَانِ يَفْرَحُهُماَ : إِذا أَفْطرَ فَرِحَ بِفِطْرِهِ ، وَإذَا لَقِيَ ربَّهُ فَرِحَ بِصَوْمِهِ » متفقٌ عليه.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Aziz ve celîl olan Allah "İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim" buyurmuştur.

Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin.

Muhammed'in canı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.

Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç anı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır. "[956]

وعَنْ أَبي سَعيدٍ الخُدْريِّ رَضيَ اللَّه عنهُ قال : قالَ رَسولُ اللَّهِ : « مَا مِنْ عَبْدٍ يَصُومُ يَوْماً فِي سَبِيلِ اللَّهِ إِلاَّ باَعَدَ اللَّهُ بِذلِكَ اليَوْمِ وَجْهَهُ عَن النَّارِ سَبْعِينَ خَرِيفاً » متفقٌ عليه .

Ebû Saîd el–Hudrî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Allah rızâsı için bir gün oruç tutan kimseyi Allah Teâlâ, bu bir günlük oruç sebebiyle cehennem ateşinden yetmiş yıl uzak tutar. "[957]

وعنْ أَبي هُرَيرةَ رضيَ اللَّه عنهُ ، عن النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قالَ : « مَنْ صَامَ رَمَضَانَ إِيمَاناً واحْتِساباً ، غُفِرَ لَهُ ما تَقَدَّمَ مِنْ ذنْبِهِ » متفقٌ عليه .

 Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallalllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır. "[958]

« إِذا جَاءَ رَمَضَانُ ، فُتِّحَتْ أَبْوَابُ الجنَّةِ ، وغُلِّقَت أَبْوَابُ النَّارِ ، وصُفِّدَتِ الشَّياَطِينُ »

Ramazan geldiği zaman cennet kapıları sonuna kadar açılır, Cehennem kapıları kapatılır ve şeytanlar bağlanır[959]

وعن ابنِ عباسٍ ، رضِيَ اللهُ عَنْهُمَا ، قالَ : كَانَ رَسُولُ اللهِ ، صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم ، أَجْوَدَ النَّاسِ ، وَكَانَ أَجْوَدُ مَا يَكُونُ في رَمَضَانَ حِينَ يَلْقَاهُ جِبْرِيلُ ، وَكَانَ جِبْرِيلُ يَلْقَاهُ في كُلِّ لَيْلَةٍ مِنْ رَمَضَانَ فَيُدَارِسُهُ القُرْآنَ ، فَلَرَسُولُ اللهِ ، صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم ، حِينَ يَلْقَاهُ جِبْرِيلُ أَجْوَدُ بِالْخَيْرِ مِنَ الرِّيحِ المُرْسَلَةِ »متفقٌ عليه .

İbni Abbâs radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

Resûllullah sallallahu aleyhi ve sellem insanların en cömerdi idi. Onun en cömert olduğu anlar da ramazanda Cebrâil'in, kendisi ile buluştuğu zamanlardı. Cebrâil aleyhisselâm, ramazanın her gecesinde Hz. Peygamber ile buluşur, (karşılıklı) Kur'an okurlardı. Bundan dolayı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Cebrâil ile buluştuğunda, esmek için engel tanımayan bereketli rüzgârdan daha cömert davranırdı. "[960]

 وَعَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهَا قَالَتْ : « كَانَ رَسُولُ اللهِ ، صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم ، إِذَا دَخَلَ العَشْرُ أَحْيَى اللَّيْلَ ، وَأَيْقَظَ أَهْلَهُ ، وَشَدَّ المِئْزَرَ » متفقٌ عليه .

Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:

Ramazan ayının son on günü girdiğinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem geceleri ihyâ eder, ev halkını uyandırır, ibadete soyunarak eşleriyle ilişkiyi keserdi.[961]

“Rasulülah (as) zorunlu bir dini görev olarak yüklemeksizin müslümanları Ramazan gecelerini ibadetle değerlendirmeye teşvik eder ve şöyle derdi: İnanarak ve Allah’ın rızasını gözetip karşılığını umarak oruç tutan kimsenin geçmiş günahları bağışlanır” [962]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

BÜYÜKKÖRÜKÇÜ, Tahir, Mübarek Ramazan ve Oruç,Şelale Yayınları, İst.

YAZICI, Seyfettin, Ramazan ve Oruç, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Ank. ; Ayrıca ‘www.diyanet.gov.tr’ Web Kütüphanesinde online yayın

ELMALILI Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Eser Kitabevi, İst.  I/646, VIII/586

KARAKOÇ, Sezâi, İslam’ın Dirilişi, Diriliş Yayınları.

 

 

LXXXIX-                  MELEKLERE İMAN

Hüseyin YILMAZ

A-             I- Konunun Plânı

A- İman Kavramı

1- İman nedir?

2- İman esasları

3- İman etmenin müslümana sağladığı psikolojik faydalar

4- İman edenlerin mükafatı

5- İman etmeyenlerin akıbeti

  • Meleklere İman

                             1- Melek kavramı

a)Melekler nasıl varlıklardır?

b)Meleklerin eril ve dişileri var mıdır?

c)Büyük melekler ve görevleri

d)Kiramen  Katibin melekleri ve görevleri

e)Diğer melekler hangileridir ve görevleri nelerdir? ( münker nekir melekleri, arşı taşıyan melekler)

2- Meleklere imanın önemi

3- Kur’an-ı Kerim’de meleklere iman ile ilgili ayetler

                             4- Meleklere iman ile ilgili hadisler

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya iman kavramı açıklanarak başlanır. Daha sonra iman esaslarının neler  olduğu anlatılır. İman eden kimselerin cennete, iman etmeyen kimselerin ise cehenneme gidecekleri ayeti kerimelerden örnek verilerek açıklanır. Bundan sonra meleklere imana geçilir. Meleklerin mahiyetinden ve büyük meleklerden bahsedilir. En sonunda da Kur’an da ismi geçen diğer meleklerden bahsedilir. Bu arada özellikle Kiramen katibin meleklerinden ve onların görevlerinden bahsedilerek günlük hayatımızda meleklere imanın ne gibi olumlu etkileri olduğuna işaret edilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İnsanlar yaratılış itibarı ile bir yaratıcıya iman etmeye meyilli olarak yaratılmıştır. En ilkel ya da ücra  topluluklarda bile insanların bir şeylere inanmış olmaları kişide  yüce bir yaratıcıya inanma duygusunun fıtri olduğunu gösteren en açık delildir. Tarihen görülmüştür ki, çok mükemmel olarak yaratılmış olan insan aklı , tek başına Allah’ı bulmada yeterli olsa da, onun sıfatları konusunda ve  detaylarda  yolunu şaşırmış ve çoğunlukla da Yüce yaratıcıyı müşahhaslaştırıp elle tutulur gözle görülür hale getirmiştir. Bu yanlıştır. Doğru olan ise yüce yaratıcıyı ve inanılması gereken şeyleri doğru kaynaktan yani Kur’an’dan öğrenmektir.  Kur’an da ise imanın nelerden ibaret olduğu açıklanmıştır. Bunlardan biride meleklere imandır.

Sözlükte "haberci, elçi, güç ve kuvvet" anlamlarına gelen melek, Allah'ın emriyle çeşitli görevleri yerine getiren, gözle görülmeyen nuranî ve ruhanî varlıktır. Melekler, ruh gibi lâtîf, nûrânî, mahiyetleri Allah katında malum, varlıkları bizim dünyamıza ait olmayan fakat insanlarla ilgili bir takım görevleri bulunan varlıklardır. Akıl ve nutukları olup; şehvet ve gadap gibi beşerî ihtirasları, yemeleri, içmeleri yoktur. Evlenmek, doğmak ve doğurmaktan uzaktırlar. Çeşitli şekillere girebilirler. Allah'ın emrine asla isyan etmezler, yerde ve gökte bir takım vazifeler ile meşgul olurlar. Daima Yüce Allah'ı tesbih ve zikrederler. Meleklerin sayısı ve her birinin hangi işlerle vazifeli oldukları bizce malûm değildir. Ancak bunlardan bir kısmı ve vazifeleri Kur'an-ı Kerîm'de ve Hz. Peygamber'in hadislerinde bildirilmiştir. Meleklere inanmayan kişi bu ayetlerin hükmünü inkar ettiği için kafir olur. Ayrıca Cenab-ı Hak, Kur'an'da meleklere düşman olanları kafir diye nitelemiş ve böyle kimselerin Allah düşmanı olduğunu vurgulamıştır[963] Meleklere inanmamak, dolaylı olarak vahyi, peygamberi, peygamberin getirdiği kitabı ve tebliğ ettiği dini de inkar etmek anlamına gelir. Çünkü dinî hükümler, peygamberlere melek aracılığıyla indirilmiştir.

Meleklere imanın faydaları:

a) Psikolojik Faydaları : İslamiyetin hayat dini olduğu, fiiliyata dökülmeyen yalnız başına imanın insana yarar sağlamayacağı,inancın ancak onu yaşamakla değer kazanacağı , Kur’an’da iman zikredildikçe amel-i salihin (iyi işlerin) onu takip ettiği, ayrıca islam literatüründe: İnsanın meyillerini, hayırlı işlere sevk eden ruhani vasıtaların melekler olduğu inanan insanın  vicdanlara hitap eden ruhani melek sesine kulak verip;onun çağırdığı istikamete kendini yönlendirmesi,kendini kötülüğe çağıran şeytan ve nefsin vesveselerine ise, karşı durmasıdır.

b)Toplumsal  Faydaları: İman sahibi kimselerin, kendilerinin özellikle Kiramen Katibin meleklerinin gözetiminde olduklarını ,iyi ve kötü her türlü davranışın onlar tarafından kaydedildiğini, dünyadaki  bu yaptıklarından ahirette hesaba çekileceklerini bilip,iman etmelerinin önemi belirtilmeli,imanın kazandırdığı sorumluluk duygusu neticesinde kişilerin kötülülüklerden sakınıp; iyiliklere yönelmesine,dolayısı ile fert ve toplumun huzur ve hayatı bu şarta bağlı olduğu vurgulanmalıdır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ  آمَنَ بِاللّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ

“Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler .”[964]

  إنْ عَلَيْهَا لَّمَّا نَفْسٍ كُلُّ حاَفِظٌ

“Hiçbir kimse yoktur ki, üzerinde koruyucu bulunmasın.”[965]

Meleklere iman , meleklerin görevleri ve meleklerin vasıfları ile ilgili olarak aşağıdaki ayetlerden faydalanılabilir. Bakara, 2/98, 177,  Ali İmran 3/15-18; Nisa, 4/14, 72, 136; En’am, 6/61; Araf, 7/206;  Ra’d,13/12-13; Hicr, 15/61-64;  Nahl, 16/49-50, Meryem, 19/64;  Enbiya, 21/ 19-20,26-29; Fatır, 35/1;  Saffat, 37/1-4, 158-166; Sad, 38/67-69; Zümer, 39/75; Mü’min,  40/7-9; Fussilet, 41/38; Şura, 42/4-5;  Zuhruf, 43/19; Kaf, 50/17-18;Tahrim,66/ 3-4, 6; Mearic, 70/1-5;  Mürselat77/1-7; infitar 82/11; Kadir, 97/4-5.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ص يَوْمًا بَارِزًا لِلنَّاسِ فَأَتَاهُ رَجُلٌ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الإِيمَانُ قَالَ ‏"‏ أَنْ تُؤْمِنَ بِاللَّهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَلِقَائِهِ وَرُسُلِهِ وَتُؤْمِنَ بِالْبَعْثِ الآخِرِ ‏"‏ ‏.‏

Ebû Hüreyre  şöyle demiştir: Bir gün Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem açıkta oturuyordu. (yanına) cebrail gelip: "Îmân nedir?" diye sordu. "Îmân; Allâha, Meleklerine, Kitaplarına, Allâh'a mülâkî olmağa, Peygamberlerine inanmak ve  öldükten sonra  dirilmeğe inanmaktır." cevâbını verdi. [966]

Hz. Peygamber melek ile ilk defa vahiy başlangıcında karşılaşmıştır.

عَنْ عَائِشَةَ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ، أَنَّهَا قَالَتْ أَوَّلُ مَا بُدِئَ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مِنَ الْوَحْىِ الرُّؤْيَا الصَّالِحَةُ فِي النَّوْمِ، فَكَانَ لاَ يَرَى رُؤْيَا إِلاَّ جَاءَتْ مِثْلَ فَلَقِ الصُّبْحِ، ثُمَّ حُبِّبَ إِلَيْهِ الْخَلاَءُ، وَكَانَ يَخْلُو بِغَارِ حِرَاءٍ فَيَتَحَنَّثُ فِيهِ ـ وَهُوَ التَّعَبُّدُ ـ اللَّيَالِيَ ذَوَاتِ الْعَدَدِ قَبْلَ أَنْ يَنْزِعَ إِلَى أَهْلِهِ، وَيَتَزَوَّدُ لِذَلِكَ، ثُمَّ يَرْجِعُ إِلَى خَدِيجَةَ، فَيَتَزَوَّدُ لِمِثْلِهَا، حَتَّى جَاءَهُ الْحَقُّ وَهُوَ فِي غَارِ حِرَاءٍ، فَجَاءَهُ الْمَلَكُ فَقَالَ اقْرَأْ‏.‏ قَالَ ‏"‏ مَا أَنَا بِقَارِئٍ ‏"‏‏.‏ قَالَ ‏"‏ فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي حَتَّى بَلَغَ مِنِّي الْجَهْدَ، ثُمَّ أَرْسَلَنِي فَقَالَ اقْرَأْ‏.‏ قُلْتُ مَا أَنَا بِقَارِئٍ‏.‏ فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي الثَّانِيَةَ حَتَّى بَلَغَ مِنِّي الْجَهْدَ، ثُمَّ أَرْسَلَنِي فَقَالَ اقْرَأْ‏.‏ فَقُلْتُ مَا أَنَا بِقَارِئٍ‏.‏ فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي الثَّالِثَةَ، ثُمَّ أَرْسَلَنِي فَقَالَ {‏اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ  خَلَقَ الإِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ  اقْرَأْ وَرَبُّكَ الأَكْرَمُ‏}‏ ‏"‏‏.‏ فَرَجَعَ بِهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَرْجُفُ فُؤَادُهُ، فَدَخَلَ عَلَى خَدِيجَةَ بِنْتِ خُوَيْلِدٍ رضى الله عنها فَقَالَ ‏"‏ زَمِّلُونِي زَمِّلُونِي ‏"‏‏.‏ فَزَمَّلُوهُ حَتَّى ذَهَبَ عَنْهُ الرَّوْعُ، فَقَالَ لِخَدِيجَةَ وَأَخْبَرَهَا الْخَبَرَ ‏"‏ لَقَدْ خَشِيتُ عَلَى نَفْسِي ‏"‏‏.‏ فَقَالَتْ خَدِيجَةُ كَلاَّ وَاللَّهِ مَا يُخْزِيكَ اللَّهُ أَبَدًا، إِنَّكَ لَتَصِلُ الرَّحِمَ، وَتَحْمِلُ الْكَلَّ، وَتَكْسِبُ الْمَعْدُومَ، وَتَقْرِي الضَّيْفَ، وَتُعِينُ عَلَى نَوَائِبِ الْحَقِّ‏.‏ فَانْطَلَقَتْ بِهِ خَدِيجَةُ حَتَّى أَتَتْ بِهِ وَرَقَةَ بْنَ نَوْفَلِ بْنِ أَسَدِ بْنِ عَبْدِ الْعُزَّى ابْنَ عَمِّ خَدِيجَةَ ـ وَكَانَ امْرَأً تَنَصَّرَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ، وَكَانَ يَكْتُبُ الْكِتَابَ الْعِبْرَانِيَّ، فَيَكْتُبُ مِنَ الإِنْجِيلِ بِالْعِبْرَانِيَّةِ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكْتُبَ، وَكَانَ شَيْخًا كَبِيرًا قَدْ عَمِيَ ـ فَقَالَتْ لَهُ خَدِيجَةُ يَا ابْنَ عَمِّ اسْمَعْ مِنَ ابْنِ أَخِيكَ‏.‏ فَقَالَ لَهُ وَرَقَةُ يَا ابْنَ أَخِي مَاذَا تَرَى فَأَخْبَرَهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم خَبَرَ مَا رَأَى‏.‏ فَقَالَ لَهُ وَرَقَةُ هَذَا النَّامُوسُ الَّذِي نَزَّلَ اللَّهُ عَلَى مُوسَى صلى الله عليه وسلم يَا لَيْتَنِي فِيهَا جَذَعًا، لَيْتَنِي أَكُونُ حَيًّا إِذْ يُخْرِجُكَ قَوْمُكَ‏.‏ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ أَوَمُخْرِجِيَّ هُمْ ‏"‏‏.‏ قَالَ نَعَمْ، لَمْ يَأْتِ رَجُلٌ قَطُّ بِمِثْلِ مَا جِئْتَ بِهِ إِلاَّ عُودِيَ، وَإِنْ يُدْرِكْنِي يَوْمُكَ أَنْصُرْكَ نَصْرًا مُؤَزَّرًا‏.‏ ثُمَّ لَمْ يَنْشَبْ وَرَقَةُ أَنْ تُوُفِّيَ وَفَتَرَ الْوَحْىُ‏.‏

Hz. Aişe (ra) den: Resûlullah (sav)'a vahiy olarak ilk başlayan şey uykuda gördüğü salih rüyalar idi. Rüyada her ne görürse, sabah aydınlığı gibi aynen vukua geliyordu. (Bu esnada) ona yalnızlık sevdirilmişti. Hira mağarasına çekilip orada, ailesine dönmeksizin birkaç gece tek başına kalıp, ibadette bulunuyordu. Bu maksadla yanına azık alıyor, azığı tükenince Hz. Hatice (ra)'ye dönüyor, yine aynı şekilde azık alıp tekrar gidiyordu. Bu hal, kendisine Hira mağarasında Hak gelinceye kadar devam etti. Bir gün ona melek gelip: "Oku!" dedi. O: "Ben okuma bilmiyorum!" cevabını verdi. (Aleyhissalâtu vesselâm hâdisenin gerisini şöyle anlatır: "Ben okuma bilmiyorum deyince) melek beni tutup kucakladı, takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı. Tekrar: "Oku!" dedi. Ben tekrar: "Okuma bilmiyorum!" dedim. Beni ikinci defa kucaklayıp takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar bıraktı ve: "Oku!" dedi. Ben yine: "Okuma bilmiyorum!" dedim. Beni tekrar alıp, üçüncü sefer takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve: "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin kerimdir, o kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti" (Alâk 1-5) dedi." Resûlullah (sav) bu vahiyleri öğrenmiş olarak döndü. Kalbinde bir titreme (bir korku) vardı. Hatice'nin yanına geldi ve: "Beni örtün, beni örtün!" buyurdu. Onu örttüler. Korku gidinceye kadar öyle kaldı. (Sükûnete erince) Hz. Hatice (ra) ye, başından geçenleri anlattı ve: "Nefsim hususunda korktum!" dedi. Hz. Hatice de: "Asla korkma! Vallahi Allah seni ebediyen rüsvay etmeyecektir. Zira sen, sıla-i rahimde bulunursun, doğru konuşursun, işini göremeyenlerin yükünü taşırsın. Fakire kazandırırsın. Misafire ikram edersin. Hak yolunda zuhur eden hadiseler karşısında (halka) yardım edersin!" dedi. Sonra Hz. Hatice, Aleyhissalâtu vesselâm'ı alıp Varaka İbnu Nevfel İbni esed İbni Abdi'l-Uzzâ İbni Kusay'a götürdü. Bu zat, Hz. Hatice'nin amcasının oğlu idi. Cahiliye devrinde hıristiyan olmuş bir kimseydi. İbranice (okuma) yazma bilirdi. İncil'den, Allah'ın dilediği kadarını İbranice olarak yazmıştı. Gözleri âma olmuş yaşlı bir ihtiyardı. Hz. Hatice kendisine: "Ey amcamoğlu! Kardeşinin oğlunu bir dinle, ne söylüyor!" dedi. Varaka Aleyhissalâtu vesselâm'a: "Ey kardeşimin oğlu! Neler görüyorsun?" diye sordu. O gördüklerini anlattı. Varaka da O'na: "Bu gördüğün melektir. O Hz. Musa'ya da inmiştir. Keşke ben genç olsaydım (da sana yardım etseydim); keşke, kavmin seni sürüp çıkardıkları vakit hayatta olsaydım!" dedi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Onlar beni buradan sürüp çıkaracaklar mı?" diye sordu. Varaka: "Senin getirdiğin gibi bir din getiren hiç kimse yok ki, O'na husumet edilmemiş olsun!  gününü görürsem, sana müessir yardımda bulunurum!" dedi. Ancak çok geçmeden Varaka vefat etti ve vahiy de fetrete girdi ."[967]

عَنْ أَنَسِ عَنِ النَّبِيِّ ص قَالَ ‏"‏ الْعَبْدُ إِذَا وُضِعَ فِي قَبْرِهِ، وَتُوُلِّيَ وَذَهَبَ أَصْحَابُهُ حَتَّى إِنَّهُ لَيَسْمَعُ قَرْعَ نِعَالِهِمْ، أَتَاهُ مَلَكَانِ فَأَقْعَدَاهُ فَيَقُولاَنِ لَهُ مَا كُنْتَ تَقُولُ فِي هَذَا الرَّجُلِ مُحَمَّدٍ ص فَيَقُولُ أَشْهَدُ أَنَّهُ عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ‏.‏ فَيُقَالُ انْظُرْ إِلَى مَقْعَدِكَ مِنَ النَّارِ، أَبْدَلَكَ اللَّهُ بِهِ مَقْعَدًا مِنَ الْجَنَّةِ ـ قَالَ النَّبِيُّ ص فَيَرَاهُمَا جَمِيعًا ـ وَأَمَّا الْكَافِرُ ـ أَوِ الْمُنَافِقُ ـ فَيَقُولُ لاَ أَدْرِي، كُنْتُ أَقُولُ مَا يَقُولُ النَّاسُ‏.‏ فَيُقَالُ لاَ دَرَيْتَ وَلاَ تَلَيْتَ‏.‏ ثُمَّ يُضْرَبُ بِمِطْرَقَةٍ مِنْ حَدِيدٍ ضَرْبَةً بَيْنَ أُذُنَيْهِ، فَيَصِيحُ صَيْحَةً يَسْمَعُهَا مَنْ يَلِيهِ إِلاَّ الثَّقَلَيْنِ ‏‏

Hz. Enes (ra) den: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Kul kabrine konulup, yakınları da ondan ayrılınca -ki o, geri dönenlerin ayak seslerini işitir- kendisine iki melek gelir. Onu oturtup: "Muhammed (sav) denen kimse hakkında ne diyordun?" diye sorarlar. Mü'min kimse bu soruya: "Şehadet ederim ki, O, Allah'ın kulu ve elçisidir!" diye cevap verir. Ona: "Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı cennette bir mekâna tebdil etti" denilir. (Adam bakar) her ikisini de görür. Allah da ona, kabrinden cennete bakan bir pencere açar. Eğer ölen kâfir ve münafık ise (meleklerin sorusuna): "(Sorduğunuz zâtı) bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!" diye cevap verir. Kendisine: "Anlamadın ve uymadın!" denilir. Sonra kulaklarının arasına demirden bir sopa ile vurulur. (Sopanın acısıyla) öyle bir çığlık atar ki, onu (insan ve cinlerden ibaret olan) iki ağırlık dışında ona yakın olan bütün (kulak sahipleri) işitir."[968]

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، قَالَ كُنَّا عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ ص فَضَحِكَ فَقَالَ ‏"‏ هَلْ تَدْرُونَ مِمَّ أَضْحَكُ ‏"‏ ‏.‏ قَالَ قُلْنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ ‏.‏ قَالَ ‏"‏ مِنْ مُخَاطَبَةِ الْعَبْدِ رَبَّهُ يَقُولُ يَا رَبِّ أَلَمْ تُجِرْنِي مِنَ الظُّلْمِ قَالَ يَقُولُ بَلَى ‏.‏ قَالَ فَيَقُولُ فَإِنِّي لاَ أُجِيزُ عَلَى نَفْسِي إِلاَّ شَاهِدًا مِنِّي قَالَ فَيَقُولُ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ شَهِيدًا وَبِالْكِرَامِ الْكَاتِبِينَ شُهُودًا - قَالَ - فَيُخْتَمُ عَلَى فِيهِ فَيُقَالُ لِأَرْكَانِهِ انْطِقِي ‏.‏ قَالَ فَتَنْطِقُ بِأَعْمَالِهِ - قَالَ - ثُمَّ يُخَلَّى بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْكَلاَمِ - قَالَ - فَيَقُولُ بُعْدًا لَكُنَّ وَسُحْقًا ‏.‏ فَعَنْكُنَّ كُنْتُ أُنَاضِلُ ‏"‏ ‏.‏

Hz. Enes (ra) den: Resûlullah (sav)(bir gün) güldüler ve:"Neye güldüğümü biliyor musunuz?" buyurdular. Biz: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir!" dedik. "Kulun Rabbine olan hitabından!" buyurdu ve şöyle devam etti: "Kul şöyle der: "Ey Rabbim, sen beni zulümden korumadın mı?" Rab Teâla: "Evet korudum" buyurur. Kul da: "Fakat ben bugün, kendime, kendimden başka bir kimsenin şahid olmasını asla istemiyorum" der. Rabb Teâla:"Bugün sana tek şâhid olarak nefsin, çok şahid olarak da kirâmen kâtibin kâfidir" buyurur." Resûlullah devamla dedi ki: "Ağzına mühür vurulur ve diğer organlarına: "Konuş!" denilir. Onlar adamın amelini haber verirler. Sonra konuşma hususunda serbest bırakılır. Adam organlarına: "Yazıklar olsun size! Buradan defolun! Ben sizin için mücadele etmiştim" der."[969]

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص‏"‏ قَالَتِ الْمَلاَئِكَةُ رَبِّ ذَاكَ عَبْدُكَ يُرِيدُ أَنْ يَعْمَلَ سَيِّئَةً - وَهُوَ أَبْصَرُ بِهِ - فَقَالَ ارْقُبُوهُ فَإِنْ عَمِلَهَا فَاكْتُبُوهَا لَهُ بِمِثْلِهَا ‏.‏ وَإِنْ تَرَكَهَا فَاكْتُبُوهَا لَهُ حَسَنَةً - إِنَّمَا تَرَكَهَا مِنْ جَرَّاىَ ‏.

Peygamber (sav) şöyle buyurdu: Allah kulunu görüyor olduğu halde melekler “Ya rab! Şu kulun kötü bir amel işlemek istiyor” derler. Allah da : “Onu takip edin. Eğer onu yaparsa bir mislini yazın. Şayet onu yapmaz ise ona bir iyilik yazın . Çünkü o kötü işi benim için terk etti.[970]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ص قَالَ ‏"‏ يَقُولُ اللَّهُ إِذَا أَرَادَ عَبْدِي أَنْ يَعْمَلَ سَيِّئَةً فَلاَ تَكْتُبُوهَا عَلَيْهِ حَتَّى يَعْمَلَهَا، فَإِنْ عَمِلَهَا فَاكْتُبُوهَا بِمِثْلِهَا وَإِنْ تَرَكَهَا مِنْ أَجْلِي فَاكْتُبُوهَا لَهُ حَسَنَةً وَإِذَا أَرَادَ أَنْ يَعْمَلَ حَسَنَةً فَلَمْ يَعْمَلْهَا فَاكْتُبُوهَا لَهُ حَسَنَةً، فَإِنْ عَمِلَهَا فَاكْتُبُوهَا لَهُ بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا إِلَى سَبْعِمِائَةٍ‏

Ebu Hüreyre (ra)den Peygamber şöyle buyurmuştur:"Allah Teâla hazretleri meleklerine şöyle emreder: "Kulum kötü bir amel yapmak isteyince, onu yapmadıkça yazmayın. Yapınca, onu aleyhine bir günah olarak yazın. Eğer benim rızamı düşünerek terketti ise bunu onun lehine bir sevap yazın. Kulum iyi bir iş yapmak arzu edince, yapmasa bile onu, lehine bir sevap yazın. Eğer onu yaparsa, en az on misli olmak üzere yedi yüz misline kadar ona sevap yazın." [971]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ـ ص ـ ‏"‏ إِنَّ أَحَدَكُمْ إِذَا دَخَلَ الْمَسْجِدَ كَانَ فِي صَلاَةٍ مَا كَانَتِ الصَّلاَةُ تَحْبِسُهُ وَ الْمَلاَئِكَةُ يُصَلُّونَ عَلَى أَحَدِكُمْ مَادَامَ فِي مَجْلِسِهِ الَّذِي صَلَّى فِيهِ يَقُولُونَ اللَّهُمَّ اغْفِرْ لَهُ اللَّهُمَّ ارْحَمْهُ اللَّهُمَّ تُبْ عَلَيْهِ مَا لَمْ يُحْدِثْ فِيهِ مَا لَمْ يُؤْذِ فِيهِ ‏"‏

Ebu Hüreyre (ra)den Peygamber şöyle buyurmuştur Sizden birinmiz mescide girdiği zaman namaz onu alıkoyduğu müddetçe namazda ( imiş gibi sevap kazanmış) olur. Ve sizden birisi namaz kıldığı yerden ayrılmadığuı, abdesti bozulmadığı ve kimseye eziyet etmediği müddetçe melekler “ Ya rab bu kulunu affet, ona merhamet et ve onun tevbesini kabul eyle” diye dua ederler.[972]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، وَأَبِي سَعِيدٍ يَشْهَدَانِ بِهِ عَلَى النَّبِيِّ ـ ص ـ قَالَ ‏"‏ مَا جَلَسَ قَوْمٌ مَجْلِسًا يَذْكُرُونَ اللَّهَ فِيهِ إِلاَّ حَفَّتْهُمُ الْمَلاَئِكَةُ وَتَغَشَّتْهُمُ الرَّحْمَةُ وَتَنَزَّلَتْ عَلَيْهِمُ السَّكِينَةُ وَذَكَرَهُمُ اللَّهُ فِيمَنْ عِنْدَهُ ‏"‏

Ebu Hüreyre ve Ebu Said (ra) den rivayet edildiğine göre bu iki zat peygamberin şöyle buyurduğuna şahitlik etmişlerdir: Bir mecliste bulunupta orada Allah’ anan her (Müslüman) cemaati melekler kuşatır, onları rahmet kaplar, üzerlerine sekinet peyderpey iner ve Allah onları kendi katındaki kimselerle beraber zikreder.[973]

عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ مَنْ صَلَّى بِأَرْضِ فَلاَةٍ صَلَّى عَنْ يَمِينِهِ مَلَكٌ وَعَنْ شِمَالِهِ مَلَكٌ فَإِذَا أَذَّنَ وَأَقَامَ الصَّلاَةَ أَوْ أَقَامَ صَلَّى وَرَاءَهُ مِنَ الْمَلاَئِكَةُِ أَمْثَالُ الْجِبَالِ

Said b. el-Müseyyeb (ra)den rivayet edildi: Kırda namaz kılan kimsenin sağında bir melek, solunda bir melek namaz kılarla. Ezan okur, kamet getirir yahut yalnız kamet getirir. Namaz kılarsa arkasında dağlar kadar melekler de namaz kılar.[974]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ص قَالَ ‏" الْمَلاَئِكَةُ ‏ تُصَلِّي عَلَى أَحَدِكُمْ مَا دَامَ فِي مُصَلاَّهُ الَّذِي صَلَّى فِيهِ مَا لَمْ يُحْدِثِ اللَّهُمَّ اغْفِرْ لَهُ اللَّهُمَّ ارْحَمْهُ ‏"‏ُ

Ebu Hüreyre (ra)den Peygamber şöyle buyurmuştur:"Herhangi biriniz abdestli olarak namaz kıldığı yerde beklediğ sürece melekler ona şöyle dua ederler: Allah’ım onu affet, ona merhamet et.[975]

عَنْ حَنْظَلَةَ الأُسَيْدِيِّ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص‏ لَوْ أَنَّكُمْ تَكُونُونَ كَمَا تَكُونُونَ عِنْدِي لأَظَلَّتْكُمُ الْمَلاَئِكَةُ بِأَجْنِحَتِهَا

Hanzale el-Üseydi (ra) den: Peygamber şöyle buyurmuştur : Şayet siz benim yanımda olduğunuz gibi diğer zamanlarda da böyle olursanız melekler kanatları ile sizi gölgelendirir.[976]

F-              VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1- DİA Melek maddesi

2- Kur’anı Kerime göre Melekler Doç. Dr. Lütfullah Cebeci

3- İnsan ve İnsan Üstü,(Ruh, Melek , cin, Şeytan) Prof. Dr. Süleyman Ateş

4- Meleklere İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir.

 

 

XC-                       MEVLİD KANDİLİ VE HZ. PEYGAMBER (S.A.S.) SEVGİSİ

Gazi ERDEM

A-             I- Konunun Plânı

  1. Hz Peygamberin Kutlu Doğumu, Peygamberi Tanımak, Anmak ve Anlamak.
  2. Hz. Peygamberi Sevmek İmanın Bir gereğidir.
  3. Hz. Peygamberi Sevme ve Onu Örnek Alma Arasındaki İlişki.
  4. Kültürümüzde Hz. Peygamber Sevgisi.
  5. Kandillerin Fert ve Toplum Hayatına Katkıları.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya Hz. Peygamber (a.s.)'ın  kutlu doğumunun insanlık tarihinin en önemli olayı olduğu ve onun dünyaya teşrif ettiği devrede dünyanın içinde bulunduğu ve özellikle Arap yarımadasında  insanların  her türlü değer ölçülerini yitirdiği, sosyal ahlâkın bozulduğu, küfür, şirk ve zulümlerin  gönülleri  kararttığı vurgulanır.O dönemde de insanlığın  en çok muhtaç olduğu şeyin huzur, sükun, can ve mal güvenliği olduğundan hareketle, bütün bunları sağlayacak olanın ancak Yüce Allah tarafından gönderilen bir  peygamber olduğu ifade edilir.

Kısaca Hz Peygamberin doğumu ve çocukluğu, gençliğine değinilir. Risalet görevi üzerinde durularak  Müslümanların Hz. Peygamber gibi bir örneğe sahip olmalarının değeri üzerinde durulur. Ayrıca Hz. Muhammed’i (s.a.s.) örnek yapan niteliklere yer verilir. Ona itaatin  Allah’a itaat olduğu ve  Onu can ve maldan öte sevmenin kamil bir imanın göstergesi olduğu vurgulanır. Ayrıca Hz. Peygamberi sevmenin bir ifadesi de onu anlayıp, iş, aile, toplumsal hayatımızda onun prensiplerini günümüze taşımak olduğu ifade edilir. Kültürümüzde Hz. Peygambere duyulan sevgi ve saygıya vugu yapılır. Son olarak Mevlid Kandilini vesile ederek günahlara tövbe etmenin, yakınlarımızın ve yoksulların  hatırını sormanın önemi üzerinde durularak vaaza son verilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Bir Müslüman için uğruna verilecek sevgilerin en yücesi şüphesiz, sevginin kaynağı  ve bir ismi de “Vedûd” olan Allah’tır. Müslüman, Allah’a ve onun dostlarına engin muhabbet besleyen kişidir. Peygamber Efendimiz (s.a.s) ise Allah dostlarının önderidir. İlahi sevgiye ulaştıran bir rehberdir. İnancımızın ve ibadetlerimizin temelinde sevgi, daima ön plandadır. Allah’a imanımız da sevginin eseridir. Çünkü şuurlu bir iman ve ibadet ancak sevilen hak mabuda yapılır. Bu sevme eylemi dilde kalmadığı, gönülde karşılık bulduğu durumlarda bir anlam taşır.

Dolayısıyla Allah’a ve peygamberine olan  sevgimiz, emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmakla mümkündür. Nitekim Kuran’ı Kerim bu sevgiyi ispatlamanın yolunun Resulüne itaatten geçtiğini şöyle vurgulamaktadır. De ki: "Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır.”[977] Bununla birlikte Yüce Allah Rasûlüne itaatin yanında mü’minlerden Hz Peygamberin canını kendi canlarından bile üstün tutmalarını istemiş ve bu konuda şöyle buyurmuştur: “Peygamber, mü’minler için kendi canlarından ileridir. Onun eşleri de onların anneleridir.”[978] Peygamberimizi canımızdan ve tüm sevdiklerimizden daha çok sevmek, ancak O’nun yolunda gitmekle olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) de kendisinin her şeyden, herkesten daha çok sevilmesi hususunda şöyle buyurmuştur. ”Sizden biriniz, beni anasından-babasından, çoluk -çoçuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz”[979] İşte bu sebeple, Hz. Peygamber’e gönülden inanan ashabı ondan gelen emirleri büyük bir teslimiyetle yerine getirdiler. O’na derin saygı duydular, derdine ortak oldular. Ayağına batacak dikene bile razı olmadılar. Hidayetin insanlara ulaştırılmasında, O’na her zaman maddi ve manevi destekte bulundular. Onu her şeyden fazla sevdiler. Bizim için bir lütuf olan Hz Peygamber (s.a.v.)’in Allah’ın elçisi olduğuna inanmanın yanında O’nu samimiyetle sevmeli, O’nun sünnetini öğrenerek kendimize rehber edinmeliyiz.

Milletimiz de asırlardır Sevgili Peygamberimize derin bir muhabbet duymuş Onun doğduğu günü kutlu gece ilan ederek aziz hatırasını yâdetmek üzere  çok sayıda manzum ve mensur eserler meydana getirilmiş, bir mevlid edebiyatı oluşmuş, bu maksatla merasimler tertip edilmiştir. Bu merasimler vesile edilerek milletimizin peygamberimize olan sevgisi perçinleşmiş ve toplumuza Onun sevgisi etrafında birlik ve beraberlik mesajları verilmiştir.

Anadolu insanı Hz. Muhammed (s.a.s.)’e olan sevgisinden ve bağlılığından dolayı çocuklarına onu hatırlatacak isimler vermektedir. Erkek çocuklarına Mehmet, Ahmet ve Mustafa gibi isimleri tercih etmişlerdir. Bu hususta bir inceliği de dikkate alarak ''Muhammed'' ismini verecek olursa ağzından çıkabilecek bir hatalı ifadeden dolayı Peygambere saygısızlık olmasın diye daha çok “Mehmet” olarak isimlendirmeyi uygun görmüşlerdir. Bilindiği gibi, gül motifi Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bir simgesi olarak kabul edilmektedir. Anadolu'da kız çocuklarına Gül, Güldane, Gülser, Gülseren veya Güllü gibi isimler verilmesinin sebebi de peygamber sevgisidir.

Milletin ordusuna, adeta Hz. Muhammed (s.a.s.) gözüyle bakılmasından dolayı “Küçük ve sevimli Muhammed” manasına gelen “Mehmetçik” ismi verilmiştir. O’nun mensup olduğu askerlik mesleği ile icra ettiği görev ve hizmetinin önemini vurgulamak için de, “Peygamber Ocağı” denmiştir.

Topkapı Sarayı’nda mukaddes emanetlerin bulunduğu dairede gece ve gündüz ara verilmeksizin yüzyıllar boyunca Kur’an okunması teamül haline getirilmiştir. Asırlar boyunca Mekke ve Medine halkını maddî yönden desteklenmiş, “Haremeyn” vakıfları kurulmuştur. Her yıl üç aylar girdiğinde Anadolu insanının katkısıyla, Kudüs, Medine ve Mekke’deki Müslümanlara ulaştırılmak üzere para, kumaş vs. kıymetli eşyanın gönderildiği “Surre Alayları” tertip edilmiştir. Bütün bunlar Anadolu insanının Hz. Peygambere duyduğu sevginin güzel tezahürleridir.

“Muhabbetten Muhammed oldu hasıl Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl?” beyiti Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sevgisini zirveye taşıyarak onun muhabbetten yaratıldığını ve kaynağını ondan almayan bir sevginin değeri olmadığını çok veciz bir şekilde açıklamaktadır:

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُم اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[980].

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer bazı ayetler şunlardır: 33/21,31-32; Tevbe, 9/128; Ahzâb,   33/6,21, 2/87, 101, 119, 129, 151; 4/79, 170; 5/15-16, 19, 32; 6/130; 7/35, 42-43, 52-53, 59, 61, 65-67, 104; 9/33, 128-129; 10/74; 11/96-97; 12/109; 13/30, 38; 14/5; 15/10-11; 16/1-2, 36, 43-44, 63, 113; 21/7-8, 25, 107.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن أَنسٍ رضي اللَّه عنه أَن أَعرابِيّاً قالَ لِرسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : مَتَى السَّاعَةُ ؟ قالَ رَسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم : « مَا أَعْدَدْتَ لَهَا ؟ » قالَ : حُبُّ اللَّهِ وَرَسُولِهِ قالَ : « أَنْتَ مَعَ مَنْ أَحْبَبْتَ » .

Enes (r.a)’den şöyle dediği rivayet olunmuştur: Bir bedevi Resûlullah (s.a.s)’e:

– Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu. Efendimiz:

– “Kıyamet için ne hazırladın?” buyurdu.

– Allah ve Resûlünün sevgisini, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

– “O halde sen, sevdiğin ile berabersin” buyurdu.[981]

عَنْ أَنَسٍ رضى الله عنه قَالَ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى أَكُونَ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْ وَالِدِهِ وَوَلَدِهِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ ‏"‏‏.‏

Hz. Enes'in rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz: “Hiçbiriniz, ben kendisine babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmazsınız.” buyurmuştur.[982]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضى الله عنه  أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ فَوَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى أَكُونَ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْ وَالِدِهِ وَوَلَدِهِ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre'den rivayet edilen benzer bir hadiste de Hz. Peygamber (s.a.s.): "Allah'a yemin ederim ki, hiçbiriniz, ben kendisine babasından ve çocuğundan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmazsınız.” buyurmuştur.[983]

عَنْ عَبْدِ اللهِ بن‏ِ هِشام أنَّ عُمَرَ بْنَ الخَطاَّبِ قالَ لِلنَّبِيِّ -صلى الله عليه وسلم‏:‏ ‏"‏ لَأنْتَ ياَ رَسولَ اللهِ أحَبُّ إليَّ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ إلاَّ مِنْ نَفْسِي‏.‏ فَقالَ‏ (الرَّسولُ):‏ لاَ وَالذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، حَتىَّ أكُونَ أحَبَّ إلَيْكَ مِنْ نَفْسِكَ‏.‏ فَقالَ لَهُ عُمَرُ‏:‏ فَإنَّكَ الآنَ وَاللهِ أحَبُّ إليَّ مِنْ نَفْسِي‏.‏فَقالَ(الرَّسولُ)‏:‏ اَلْآنَ ياَ عُمَرُ‏"‏‏.

Hz. Ömer (r.a.) bu hadisi işitince: ''Ya Resûlüllah, sen bana nefsimden başka her şeyden daha sevgilisin'' dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) ''Ya Ömer nefsinden de sevgili olmalıyım” buyurunca; Hz. Ömer (r.a.), “Nefsimden de” diyerek durumu arz etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): “Ya Ömer, işte şimdi oldu'' cevabını verdi.

عَنْ أَنسٍ رضي اللَّه عنه عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: ثَلاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ بِهِنَّ حَلاَوَةَ الإِيَمَانِ: أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُما، وأَنْ يُحِبَّ المَرْءَ لا يُحِبُّهُ إِلاَّ للَّهِ ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ بَعْدَ أَنْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ، كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ.

Enes (r.a.) Resulullah (a.s.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Şu üç özellik kimde bulunursa o kişi, imanın zevkine ermiş olur. Allah ve Resulünü, her şeyden daha çok sevmek, sevdiği kimseyi sadece Allah için sevmek, Allah’ın kendisine iman nasip etmesinden sonra inançsızlığa düşmeyi, ateşe atılıyormuş gibi kötü görmek.”[984]

وعن أبى هريرة رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قالَ رَسولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: إنِّمَا مَثَلِى وَمَثلُكُمْ كَمَثَلِ رَجُلٍ اِسْتَوْقَدَ نَاراً فَلمّاَ أضاَءَتْ ماَ حَوْلَهُ جَعَلَ الفَرَاشُ وَهذِهِ الدَوَّابُّ الَّتِى تَقَعُ فِي النَّارِ يَقَعْنَ فِيهَا فَجَعَلَ الرَّجُلُ يَنْزِعُهُنَّ وَيَغْلِبْنَهُ فَيَقْتَحِمْنَ فِيهَا فأناَ آخِذٌ بِحُجَزِكُمْ عَنِ النَّارِ، وَأنْتُمْ تَقْتَحِمُونَ فِيهَا.

Ebu Hüreyre (r.a.), "Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: Benim misâlimle sizin misâliniz, şu temsile benzer: Bir adam var ateş yakmış. Ateş etrafı aydınlatınca, pervaneler (gece kelebekleri) ve aydınlığı seven bir kısım hayvanlar bu ateşe kendilerini atmaya başlarlar. Adamcağız onları kurtarmaya (mâni olmaya) çalışır. Ancak hayvanlar galebe çalarak çoklukla ateşe atılırlar. Ben (tıpkı o adam gibi) ateşe düşmememiz için belinizden yakalıyorum, ancak siz ateşe ateşe koşuyorsunuz"[985]

Rasûle bağlılığın eşsiz örneklerinden biri olan Hz. Ömer, bir ara Peygamber Efendimizin huzuruna gelmiş ve: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sen bana nefsimden başka her şeyden daha sevimlisin”, demişti. Peygamberimiz de: “Ömer! Kendinden de!” buyurmuş, bunun üzerine Hz. Ömer: “Kendimden de!”, deyince Hz. Peygamber (as): “Ey Ömer, işte şimdi oldu!” cevabını vermişti. (Tecrid, I, 31)

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1-NEVEVİ, Riyazü’s-Salihin, Ter. Hasan Hüsnü Erdem ve Kıvamuddin Burslan, DİB yayınları, Ankara 1972.

2-Türkçe Ter. ve Şerhi: Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar. Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 1997.

3-Dr. Yaşar Yiğit,  Model Şahsiyet Olarak Hz. Peygamber ve Hoşgörüsü, DİB.yayınları Ankara 2003.

4-Diyanet İlmi Dergi (Hz. Muhammed (s.a.s.) Özel Sayı 2000).

5-Dr. Sadık Eraslan, Dr. Ekrem Keleş, En Güzel Örnek Hz. Peygamber, TDV yayınları Ankara 2003.

6-Yüksel Salman, Dr. Mehmet Canbulat, Dr. Yaşar Yiğit, Hz. Peygamber’in Örnekliği TDV. yayınları Ankara 2002.

7. Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, c. l, s. 31-32, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara.  

 

XCI-                  MİRAÇ KANDİLİ   (İSRA VE MİRAC)

 Rüstem BEŞLER

A-             I- Konunun Plânı

1-İsra  ve Mirac‘ın tanımı  yapılır.

2-Miraç’ da vuku bulan vahyin  izahı ve namaz  anlatılır.

3-Mirac’ın  sahabe üzerindeki etkileri ve onların konuya

 karşı  tutumları.

4-Mirac’ın  anlaşılmasını  kolaylaştıran faktörler ve Vahiy konusu .

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

İsra Suresi’ nden yola çıkılarak  konu anlatıma başlanır.Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa ile ilgili kısa bilgiler verilebilir. İsra suresi tanıtılabilir. İsra Suresinde konuyla ilgili ayetler tefsir edilebilir.

Necm Suresinde konuyla ilgili ayetler tefsir edilebilir.

Mirac hadisinden hareketle bir çok konu ele alınabilir. Namaz gibi.

Mirac’ın  önemli sembollerinden olan tahiyyat konusu işlenebilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İsra: Sözlükte  gece yürüyüşü, geceleyin yaya veya binekli olarak yapılan yürüyüş anlamına gelen isra , ıstılahta; Hz. Peygamber (s.a.s)'in gece Burak isimli bir binitle Mekke'den Kudüs'teki Beyt-i Makdis'e götürülmesi hadisesidir. Buradan Hz. Peygamber Mi'raca çıkmıştır.İsrâ hadisesi Kur'an ile sabit olduğu için bu hadisenin inkârı mümkün değildir. Kur'an-ı Kerîm'de bu olay şöyle anlatılmıştır:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَه لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ.

“Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendir diğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz o, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” [986]

Ayet-i Kerimenin ifadesine göre isrâ hadisesi ruhanî bir hadise değildir. Hz. Peygamber bedeni ile birlikte Beyt-i Makdis'e götürülmüştür. İsrâ'dan sonraki safhanın, yani mi'rac hadisesinin yalnızca ruhanî olduğunu bazı âlimler söylemişlerdir.

Bazı tefsirciler isrâ ve mi'rac hadisesini fiziki örneklerle, aklın anlayışına yaklaştırmaya çalışmışlardır. Fakat doğrudan doğruya ilahî bir ayet olan İsrâ'nın aklîleştirilmesi mümkün değildir. Tabiî bir tasavvur emsâl ile tasavvur demektir. Halbuki benzeri görülmemiş bir olayı benzeri ile tasavvura kalkışmak tezat olur. O ancak müşahede ve haber ile bilinir  . İsrâ hadisesinin, önemli bir diğer boyutu da, bu olaydan sonra Kudüs ve Mescidi Aksanın İslâm ümmetinin gözündeki öneminin daha da artmış olmasıdır.

Mirac:          Arapça'da merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir. İslam'da Hz. Peygamber (s.a.s)' in göğe yükselerek Allah'ın huzuruna kabul edilmesi mucizesidir. Mirac olayı hicretten bir yıl ya da onyedi ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi gerçekleşir. Olayın iki aşaması vardır. Birinci aşamada Hz. Peygamber (s.a.s) Mescidül-Haram'dan Beytü'l-Makdis'e (Kudüs) götürülür. Kur'an'ın andığı bu aşama, gece yürüyüşü anlamında isra adını alır. İkinci aşamayı ise Hz. Peygamber (s.a.s)'in Beytü'l-Makdis'ten Allah'a yükselişi oluşturur. Mirac olarak anılan bu yükselme olayı Kur'an'da anılmaz, ama çok sayıdaki hadiste ayrıntılı biçimde anlatılır.

Hz. Peygamber (s.a.s) ertesi günü Mirac olayını anlattı. Olayı duyan müşrikler yoğun bir kampanya başlatarak Hz. Peygamber (s.a.s)'i suçlamaya, alaya almaya başladılar. Bu kampanya bazı müslümanları da etkileyerek şüpheye düşürdü. Olayın gerçek olup olmadığını araştırmak isteyenler Beytü'l-Makdis'e ve Mekke'ye gelmekte olan bir kervana ilişkin sorular sorarak Hz. Peygamber (s.a.s)'i sınadılar. Hz. Peygamber (s.a.s)'in verdiği bilgilerin doğruluğu müslümanları şüpheden kurtardıysa da müşriklerin inatlarını kırmaya yetmedi. Mirac olayı inatlarını ve düşmanlıklarını artırarak onlar için bir fitne nedeni oldu. Bu olay karşısındaki tutumu nedeniyle Hz. Ebu Bekr, Hz. Peygamber (s.a.s)'ce "Sıddîk" lakabıyla onurlandırıldı. Hz. Ebu Bekir olayı kendisine anlatarak hala inanmaya devam edip etmeyeceğini soran müşriklere "O söylüyorsa şüphesiz doğrudur" cevabını vermişti.

Ahad hadislere dayansa da Mirac olayının gerçekliğinde tüm müslümanlar birleşmişlerdir. Ancak olayın gerçekleşme biçimi İslam bilginleri arasında görüş ayrılıklarına neden olmuştur. Buna göre İbn Abbas'ın da içinde bulunduğu bazı bilginlere göre Mirac olayı uykuda gerçekleşmiştir. Bilginlerin büyük çoğunluğuna göre ise uyku durumunda ve rüyada değil, uyanık iken gerçekleşmiştir. Fakat bu görüşü savunanlar da Mirac'ın yalnız ruhla mı, yoksa hem ruh, hem de bedenle mi olduğu konusunda ikiye ayrılmışlardır. Sonraki Kelamcıların büyük çoğunluğuna göre mirac olayı uyanıkken hem ruh, hem de bedenle gerçekleşmiştir. İçlerinde Hz. Aişe'nin de bulunduğu bazı bilginlerle mutasavvıfların büyük çoğunluğuna göre ise uyanık durumda iken ama yalnız ruhla gerçekleşmiştir.

Mirac olayının gerçekleştiği gece müslümanlarca kadir gecesinden sonra en kutsal gece sayılmış ve bu gecenin ibadetle ihyası gelenekleşmiştir. Osmanlılar döneminde, camiler kandillerle donatıldığı için Mirac kandili olarak anılan geceyi izleyen gün, cami ve tekkelerde Mirac olayını anlatan ve Miraciye adı verilen şiirlerin okunması, dinleyenlere süt ikram edilmesi de bir gelenekti.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

Kur'an-ı Kerîm'in onyedinci sûresi olan İsrâ  Suresi’nin  İlk ayetlerinde Peygamberimizin Miracından bahsedildiği için “gece yürüyüşü” anlamına gelen “İsrâ “adını almıştır. Bu sureye "Subhân" ve "Benû İsrail" sûresi de denilmiştir. Bir diğer  delil ise Necm suresidir.

وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَﻰ مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى.  وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى. إِنْ هُوَ إِﻻ وَحْيٌ يُوحَى عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى. ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى. وَهُوَ بِاﻷُفُقِ الْأَعْلَى. ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى. فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى. فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى. مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى.  أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى.وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى. عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى. إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى. مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى. لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى  (Necm 53/ 1-18. )

1,2.Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı.

3.O, nefis arzusu ile konuşmaz.4.(Size okuduğu) Kur'an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir.

5,6,7.(Kur’an’ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (aslî sûretine girip) doğruldu.

8.Sonra (ona) yaklaştı derken sarkıp daha da yakın oldu.

9.(Peygambere olan mesafesi) iki yay aralığı kadar, yahut daha az oldu.

10.Böylece Allah kuluna vahyedeceğini vahyetti.

11.Kalp, (gözün) gördüğünü yalanlamadı.

12. (Şimdi siz) gördüğü şey hakkında onunla tartışıyor musunuz?

13.Andolsun ki, o, Cebrail’i bir başka inişte daha (aslî suretiyle) görmüştü.

14.Sidretü’l Müntehâ’nın yanında.

15.Me’va cenneti onun (Sidre’nin) yanındadır.

16.O zaman Sidre’yi kaplayan kaplamıştı.

17.Göz gördüğünden şaşmadı ve (onu) aşmadı.

18.Andolsun, o, Rabbinin en büyük alametlerinden bir kısmını gördü.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه عَنْ مَالِكِ بْنِ صَعْصَعةَ رَضِيَ اللّهُ عَنهأنَّ رَسُولَ اللّه حَدَّثَهُمْ عَنْ لَيْلَةِ أُسْرِيَ بِهِ. قَالَ: بَيْنَا أنَا في الْحَطِيمِ، وَرُبَّمَا قَالَ في الْحِجْرِ مُضْطَجِعاً، زَادَ في رِوَايَةٍ: بَيْنَ النَّائِمِ وَالْيَقْظَانِ إذْ أتَانِي آتٍ فَشَقَّ مَا بَيْنَ هذِهِ. يَعْنِى ثُغْرَةَ نَحْرِهِ الى شِعْرَتِهِ؛ قَالََ: فَاسْتَخْرَجَ قَلْبِي، ثُمَّ أُتِيتُ بِطَسْتٍ مِنْ ذَهَبٍ مَمْلُوءٍ إِيمَاناً. فَغُسِلَ قَلْبِي، ثُمَّ حُشِيَ، ثُمَّ أُعِيدَ، ثُمَّ اُتِيتُ بِدَابَّةٍ دُونَ الْبَغْلِ وَفَوْقَ الْحِمَارِ أبْيَضَ، هُوَ الْبُرَاقُ. يَضَعُ خَطْوَهُ عِنْدَ أقْصَى طَرْفِهِ، فَحُمِلْتُ عَلَيْهِ. فَانْلَطَقَ بِى جِبْرِيلُ عَلَيْهِ اﻟسَّلاَمُ حَتَّى أتَى السَّمَاءَ الدُّنْيَا فَاسْتَفْتَحَ فإذَا فِيهَا آدَمُ عَلَيْهِ السَّلاَمُ ) ثُمَّ( ؛ بِيَحْيَى عَلَيْهِ اﻟﺴﻻمُ وَعِيسَى اﻟﺴﻻمُ ثُمَّ صَعِدَ بِي إلى السَّمَاءِ الثَّالِثَةِ   فإذَا يُوسُفُ عَلَيْهِ اﻟﺴﻻم. )ثُمَّ (إدْرِيسُ عَلَيْهِ اﻟسَّلامُ. )ثُمَّ(  هَارُونَ عَلَيْهِ اﻟسَّلاَمُ.... )ثُمَّ( مُوسى عَلَيْهِ اﻟسَّلاَمُ، )ثُمَّ(  إبْرَاهِيمُ عَلَيْه  اﻟﺴﻻمُ،  ثُمَّ رُفِعْتُ الى سِدْرَةِ الْمُنْتَهى فَرَجَعْتُ فَمَرَرْتُ عَلى مُوسى عَلَيْهِ اﻟﺴﻻمُ. فَقَالَ: بِمَ أُمِرْتَ فَقُلْتُ. أُمِرْتُ بِخَمْسِ صَلَوَاتٍ

Hz. Enes (radıyallahu anh)  Malik İbnu Sa'saa (radıyallahu anh)'dan naklen anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara, Mirac'a götürüldüğü geceden anlatarak demiştir ki,"Ben Ka'be'nin avlusundan Hatim kısmında -belki de Hıcr'da demişti- yatıyordum, -bir rivayette şu ziyade var: Uyku ile uyanıklık arasında idim-  Derken bana biri geldi,   şuradan şuraya kadar (göğsümü)  yardı. -Bu sözüyle boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı kasdetti.- Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi imanla [ve hikmetle] dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim [çıkarılıp su ve zemzem ile] yıkandı. Sonra içerisi (imanla)  doldurulup tekrar yerine kondu. Sonra merkepten büyük katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak'tı. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibril aleyhisselam beni götürdü. Dünya semasına kadar geldik. Kapının açılmasını.(takiben) Hz. Adem aleyhiselam'ı gördüm.(Daha sonra)  Hz. Yahya ve Hz. İsa aleyhimasselam ile karşılaştım.  Sonra Cebrail beni üçüncü semaya çıkardı.(Orada) Hz. Yusuf aleyhiselam'la karşılaştık. (Daha sonra) Hz. İdris, Hz Harun ,   Hz. İbrahim,  (aleyhimüsselam)  ile karşılaştım.

Sonra Sidretü'l-Münteha'ya çıkarıldım. Oradan geri döndüm.Hz. Musa aleyhisselam'a uğradım. Ne ile emredildin?" dedi."Her gün beş vakit namazla!" dedim .” [987]  

Namaz beş vakit olmakla birlikte elli vakit olduğu ifade edilir. Bu, "yapılan her hayrın Allah indinde en az on misliyle kabul edileceği"ni tebşir eden âyet-i kerîmeye uygun bir ihbardır:

 مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَا

"Kim bir hayır işlerse işte ona bunun on katı var"[988].

Şu halde Resûlullah'a Mî'rac'ta farz edilen beş vakit namaz, mü'minin defter-i ameline on misliyle yani elli vakit olarak yazılmaktadır. Rabbimiz, namazın ehemmiyetini gereğince takdir etmemiz için elli vakit olarak farzetmiş, lütfunun, kereminin vüs'atini ifade için de beş vakte indirerek elli vakit olarak değerlendirmeye tabi tutmuştur.

  وعن جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ: لَمَّا كَذَّبَتْنِى قُرَيْشٌ قُمْتُ في الْحِجْرِ فَجَلَّى اللّهُ لِى بَيْتَ الْمَقْدِسِ فَطَفِقْتُ أُخْبِرُهُمْ عَنْ آيَاتِهِ وَأنَا أنْظُرُ إلَيْهِ. )خرجه الشيخان والترمذي(

Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Kureyş beni tekzib ettiği vakit, Hıcr'da doğruldum. Allah Teala hazretleri  Beytu'l-Makdis'i bana tecelli ettirdi. Ben onlara onun alâmetlerini birer birer haber vermeye başladım. Ben Beytu'l-Makdis'e  bakıyor hem de haber veriyordum."[989]

وَعَنْ أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّهِ: مَرَرْتُ لَيْلَةَ الْمِعْرَاجِ بِقَوْمٍ لَهُمْ أظْفَارٌ مِنْ نُحَاسٍ يَخْمِشُونَ بِهَا وُجُوهَهُمْ. فَقُلْتُ: مَنْ هؤُﻵَءِ يَا جِبْرِيلُ؟ فَقَالَ: هؤَُﻵءِ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ لُحُومَ النَّاسِ وَيَقَعُونَ فِى أعْرَاضِهِمْ.

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Mîrac gecesinde,  bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla yüzlerini (ve göğüslerini) tırmalıyorlardı."Ey Cebrâil! Bunlar da kim?" diye sordum:"Bunlar, dedi, insanların etlerini yiyenler ve ırzlarını (şereflerini) payimal edenlerdir."[990]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1-Elmalı'lı M. Hamdi Yazır , Hak Dini Kuran Dili , V, 3140-3216,   VII. 4568- 4616

2- Konunun İslâmî rivâyetlerdeki durumu ile ilgili geniş bilgi için Ansiklopedi ve kaynak hadis kitaplarının İsrâ ve Mi'rac maddelerine bakabilirsiniz.

3-Bkz. Kütüb-ü Sitte Muhtasarı Tercüme Ve  Şerhi, GOLDSOFT- AKÇAĞ  CD si Mirac ve İsra  Maddeleri.

 

 

XCII-             MİSAFİRPERVERLİK VE UNUTULMAYA YÜZTUTMUŞ DEĞERLER

Davut KAYA

A-             I- Konunun Plânı

A-Misafirlik Kavramı

a)Tanımadığımız Kişilerin Misafirliği

b)Akraba Ve Tanıdık Olanların Misafirliği

B-Misafire İkramın Gerekliliği Ve Misafirperverliğin Genel İyilikler İçinde Yer Alması

C-Kur’an-ı Kerim’de Misafirlikten Ve  İkramdan Bahseden Ayetler

D-Hadis-i Şeriflerde Misafirliğe Verilen Önem

E-Misafirliğin Samimiyeti Pekiştireceği Hususu

F-Misafirlikteki Süre Ve Usül

a) Misafirin Usandırıcı Olmaması

b) Misafirin Hane Sahibinin Evinde Uyacağı Kurallar

G-Toplumun Misafirliğe Verdiği Önem

H-Toplumda Unutulmaya Yüz Tutmuş Bazı Değerler

a)Akraba Ve Yakınları Ziyaret

b)Yardımlaşma Ruhu Ve İnsan Sevgisi

c)Büyüklerle Küçükler Arasındaki Sevgi- Saygı   Münasebeti

I-Geçmişle Günümüzdeki Misafirlik Anlayışının Mukayesesi

J-Sahip Olunan Değerlerin Korunması Ve Devam Ettirilmesi

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya Misafirlik Kavramının açıklanmasıyla başlanır. Allah’ın rızasını kazanmağa götüren iyi davranışlardan kısaca bahsedilerek misafirliğin dindeki önemi vurgulanır. Kur’an’da misafirlikten bahseden ayetler ve Hz. Peygamberin bu konudaki açıklamaları aktarılır. Misafirliğin, toplum kaynaşmasına olan etkisinden, insanların birbirlerine olan sevgisini artıracağından, geçmişte bu uygulamalardan oluşan verimli sonuçlardan bahsedilir. Misafirlik, yardımlaşma, büyük-küçük arasındaki sevgi ve saygıdan söz edilerek hem dini hem de kültürel olan bu davranışların önemi anlatılıp kaybolmaya yüz tutmuş değerlerimizin yeniden kazanılması ve pekiştirilmesinin önemine değinilir. 

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İnsanların toplu halde yaşama mecburiyetinde olmaları zaman zaman bir araya gelmelerini, hayatı paylaşmalarını zaruri kılmaktadır. Bir araya gelme halinde ise ziyaret edene ziyaret edilen tarafından ikram edilmesine dinimiz büyük önem vermiş, hatta bunun bir hak olduğunu da Hz. Peygamber hadislerinde vurgulamıştır. Misafirlik, insanların kaynaşmasına sebep olan en güzel iletişim sebebidir. Misafirlik sayesinde insanlar birbirlerini daha iyi tanımakta, sevgi ve saygı ortamı oluşmakta, insanın yalnız kendisiyle değil, tüm insanlarla barış içinde olması gibi özel duygular yaşanmaktadır. Bu sayede mala karşı olan zafiyet giderilmekte, belki de çok ihtiyaçlı bir kişinin bu vesileyle önemli bir ihtiyacı karşılanmakta, insana olan sevgi kuvvet kazanmaktadır.

Bu ve benzeri sebeplerden dolayıdır ki toplumsal hayatı ve kişinin manevi gelişimini birebir ilgilendiren misafirliğe her zaman gereken önem verilmelidir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

هَلْ اَتيكَ حَديثُ ضَيْفِ اِبْرهيمَ الْمُكْرَمينَ. اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًا قَالَ سَلَامٌ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ. فَرَاغَ اِلى اَهْلِه فَجَاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ  فَقَرَّبَهُ اِلَيْهِمْ قَالَ اَلاَ تَاْكُلُونَ ُ

(Ey Muhammed!) İbrahim’in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi? Hani onlar, İbrahim’in yanına varmışlar ve “Selâm olsun sana!” demişlerdi. O da “Size de selâm olsun.” demiş, “Bunlar tanınmamış (yabancı) kimseler” (diye düşünmüştü). Hissettirmeden ailesinin yanına gidip, (pişirilmiş) semiz bir buzağı getirdi. Onu önlerine koydu. “Yemez misiniz?” dedi.[991]

Konu İle İlgili Faydalanılabilecek Diğer Ayetler İse Şunlardır:

Zariyat, 51/24-27; Nisa, 4/36; Al-i İmran, 3/134; Bakara,2/177; Maide, 5/2; Nahl, 16/90

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن أبي كَرِيمةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قال رَسُولُ اللّهِ: لَيْلَةُ الضَّيْفِ حَقٌّ عَلى مُسْلِمٍ. فَمَنْ أصْبَحَ بِفِنَائِهِ فَهُوَ عَلَيْهِ دَيْنٌ إنْ شَاءَ اقْتَضَى وَإنْ شَاءَ تَرَكَ

Ebû Kerîme (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir gece misafir olmak müslümanın hakkıdır. Kim, (bir ev sahibinin) avlusunda sabahlarsa, ağırlanma masrafı, (ev sahibi) üzerine bir borç olur. (Misafir) dilerse o hakkını alır, dilerse terkeder (almaz).[992]

وعن عُقْبَةَ بنِ عامرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قُلْتُ لِرَسُولِ اللّهِ  إنّكَ تَبْعَثُنَا فَنَنْزِلُ بِقَوْمٍ فَماَ يَقْرُونَنَا. فَمَا تَرَى؟ فقَالَ: إذَا نَزَلْتُمْ بِقَوْمٍ فَإنْ أمَرُوا لَكُمْ بِمَا يَنْبَغِى لِلضَّيْفِ فَأقْبَلُوا وَإلاَّ فَخُذُوا مِنْهُمْ حَقَّ الضَّيْفِ الَّذِى يَنْبَغِى لَهُمْ.

Ukbe İbnu Âmir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a dedim ki:

"Siz, bizi (sefere) gönderiyorsunuz. Bir yere vardığımız zaman, ahalisi ihtiyaçlarımızı görmezlerse ne yapmalıyız?" (Resûlullah bize) şu cevabı verdiler:

"Bir kavme inince, onlar misafire davranılması gereken muameleyi size de yaparlarsa ikrâmlarını kabul edin. Aksi takdirde, misafire yapmaları gereken ikrâm kadarını onlardan (zorla da olsa) alın."[993]

وعن عَوْفِ بنِ مالكٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قُلْتُ: يَا رَسولَ اللّهِ، الرَّجُلُ أَمُرُّ بِهِ فَلَاََ يُقْرِينِى ثُمَّ يَمُرُّ بِى أفَأُجَازِيهِ قالَ: بَلْ أقْرِهِ، وَرَآنِى رَثَّ الثِّيَابِ فقَالَ: هَلْ لَكَ مِنْ مَالٍ؟ قُلْتُ: مِنْ كُلِّ المَالِ قَدْ أعْطَانِى اللّهُ تَعالى مِنْ إلابِلِ وَالغَنَمِ قال فَلْيُرَ عَلَيْكَ  

Avf İbnu Mâlik (radıyallâhu anh) anlatıyor:

"Ey Allah'ın Resûlü dedim, ben bir adama uğrasam, o beni ağırlamasa, sonra o bana uğrasa ben ona yaptığını yapayım mı?"

"Hayır!"dedi, sen onu ağırla!"

Bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni eskimiş bir elbise içerisinde görmüştü.

"Senin malın yok mu (da böyle giyiniyorsun)?" diye sordu.

Allah bana deve, koyun, [sığır, at, köle] her maldan verdi!" dedim.

"Öyleyse buyurdular, üzerinde görülmelidir!"[994]

وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: قالَ رَسولُ اللّهِ: اَلضِّياَفَةُ ثََلاَثَةُ اَيَّامٍ. فَمَا سِوَى ذَلِكَ فَهُوَ صَدَقَةٌ.

Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Misafirlik üç gündür. Bundan fazlası sadakadır."[995]

وَعَنْ أبي شُرِيحِ العَدَويِّ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: قالَ رَسولُ اللّهِ: مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الَاََخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ جَائِزَتَهُ. قالُوا: وَمَا جَائزَتُهُ يَا رَسولَ اللّهِ؟ قالَ: يَوْمُهُ وَلَيْلَتُهُ، وَالضِّيَافَةُ ثََلاََثَةُُ أيَّامٍ، وَمَا وَرَاءَ ذَلِكَ فَهُوَ صَدَقَةٌ، وَلآ يَحِلُّ لَهُ أنْ يُقِيمَ عِنْدَهُ حَتَّى يُؤْثِمَهُ. قاَلُوا: كَيْفَ يُؤْثِمُهُ؟ قاَلَ: يُقِيمُ عِنْدَهُ وَلَيْسَ لَهُ شَىْءٌ يُقْريِهِ بِهِ.

Ebû Şüreyh el-Adevî (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim Allah'a ve âhirete inanıyorsa, misafirine "câize"sini ikrâm etsin."

Yanındakiler sordular:

"Ey Allah'ın Resulü! Câizesi de nedir?" Aleyhissalâtu vesselâm açıkladı:

"Bir gecesi ve gündüzüdür. Misafirlik üç gündür. Bundan fazlası sadakadır. Misafire, ev sahibini günaha sokuncaya kadar yanında kalması hoş değildir.

Tekrar sordular:

"Misafir ev sahibini nasıl günaha sokar?" Aleyhissalâtu vesselâm açıkladı:

"Adamın yanında ikâmet eder kalır, halbuki kendisine ikrâm edecek bir şeyi yoktur."[996]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

İslam Ansiklopedisi , Türkiye Diyanet Vakfı

İbrahim Canan, Kütüb ü Sitte, Akçağ Yayınları

Ömer Nasuhi Bilmen , Hak Dini Kur’an Dili,

Haydar Hatipoğlu, İbn Mace Terceme Ve Şerhi,

Rahman Olan Allah’ın Misafirlerinin Hizmetinde,BasınVeYayın Bakanlığı.( Riyad)

Yaşar Nuri Güntekin, Tanrı Misafiri

 

 

XCIII-        MÜNAFIKLARIN ÖZELLİKLERİ

Burhan ERKUŞ

A-             I- Konunun Plânı

        i.               A-Münafık ve Nifak Kavramları

     ii.               B-Nifak Çeşitleri

                                    iii.                        1-İtikâdî Nifak

                                     iv.                        2-Amelî Nifak

      v.               C-Münafıkların Özellikleri

   vi.               D-Münafıklara Karşı Takınılacak Tavır

vii.               E-Münafıklığın Hükmü

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya münafık ve nifak kavramları açıklanarak başlanır. Daha sonra, intaçta münafıklıkla amelde münafıklık açıklanıp ikisi arasındaki fark ortaya konur. Bunun peşinden her iki münafıklık türünün kendine has özellikleri ayet ve hadisler ışığında anlatılır. Daha sonra münafıklıkların muhtemel zararlarından korunmak için nasıl bir yol takip etmek gerektiği ve onlarla olan ilişkilerin sınırları üzerinde durulur. Son olarak da itikadi münafık ile ameli münafıkın ahirette ne gibi bir müeyyide ile karşılaşacağı açıklanır ve konunun bir özeti yapılır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Münâfık,  kalbi ile inanmadığı halde inkârını saklayıp, dili ile inandığını söyleyen, mü’min görünen kimseye denir. Münafığın bu davranışına nifak denir.  Nifak itikatta ve amelde olmak üzere ikiye ayrılır. İtikâdî nifak, kişinin dünyada iken müslüman muamelesi görüp, âhirette inançsızlığı ortaya çıkınca kâfirlerden daha kötü muâmeleye tâbî tutulmasına sebeb olacak olan nifak çeşididir.  Amelî nifak ise, kişinin söz fiil ve davranışlarında söz konusu olup, küfür sayılmaz. Ameli nifak içinde olan kişi iman sahibidir ancak günahkardır. Hadislerde geçen münafık türü daha çok amelî (ahlâkî) yönden olan nifakı dile getirir. Meselâ: "Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vaad ettiğinde vaadinden döner, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder"[997] hadisi ve benzerleri hadisler ameli nifakı dile getirmekte olup, îtikâdî nifaka yaklaşılmaması için alınan tedbir ve tembih mahiyetindedirler. Zîra, amelî nifak çoğalınca ileride müslümanın îtikâdî nifaka girme tehlikesini doğabilir.

Münafıkların gerek ayetlerde gerekse hadislerde bir çok özelliklerinden söz edilir. Bunlardan bazıları şöyledir: Gösteriş için ibadet yaparlar. Yalan konuşurlar, verdikleri sözde durmazlar, emanete hıyanet ederler. Çıkarlarına aşırı düşkündürler. Bozgunculuk yaparlar. Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Müminlerle alay ederler. Yeminlerini kendilerine kalkan edinirler, insanları Allah yolundan alı koyarlar. Kötülüğü emreder, iyilikten alıkoymaya çalışırlar. Cimridirler. Toplumda kötü söz, fiil ve davranışların yayılmasını isterler. İtikadi münafıklar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler, onlarla anlaşıp kaynaşırlar, itibar ve değeri onların yanında ararlar.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللَّهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلاَةِ قَامُوا كُسَالَى يُرَاءُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللَّهَ إِلاَّ قَلِيلاً

“Münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah’ da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar”[998].

وَيَحْلِفُونَ بِاللَّهِ إِنَّهُمْ لَمِنْكُمْ وَمَا هُمْ مِنْكُمْ وَلكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ

“Kesinlikle sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Oysa onlar sizden değillerdir. Fakat onlar korkudan ödleri patlayan bir topluluktur[999].

إِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ

“(Ey Muhammed!) Münafıklar sana geldiklerinde, “Senin, elbette Allah’ın peygamberi olduğuna şahitlik ederiz” derler. Allah senin, elbette kendisinin peygamberi olduğunu biliyor. (Fakat) Allah o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduklarına elbette şahitlik eder” [1000].

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلاَثٌ إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ ، وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ ، وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ

“Münafığın alameti üçtür; konuştuğu zaman yalan konuşur, va’d ettiği vakit sözünde durmaz; kendisine bir şey emanet edildiği zaman hainlik  eder.” [1001]

تَجِدُ مِنْ شِرَارِ الناَّسِ يَوْمَ القِياَمَةِ عِنْدَ اللهِ ذاَ الوَجْهَيْنِ، الَّذِي يَأْتِي هَؤُلاَءِ بِوَجْهٍ، وَهَؤُلاَءِ بِوَجْهٍ.

“Kıyamet günü, insanların şerlileri arasında iki yüzlüleri bulursun, Onlar ki, şuna gelir bir türlü söyler, diğerine gider başka türlü söyler.”[1002]

Görüldüğü gibi bu hadis-i şerifte, Müslüman hakkında hüsn-i zan beslemenin önemi müminin,mal ve canının korunması gereği ile birlikte dile getirildiği gibi, aynı zamanda bunun Kâbe’ye dahi gösterilmesi gereken  saygıdan daha üstün tutulduğu ifade edilmiştir.Hz. Peygamber, böylece bütün müslümanları Kâbe’ye saygı gösterirken  aynı Kâbe’ye yönelen diger müslüman kardeşleri hakkında kötü zanda bulunmamaları konusunda  uyarmaktadır. Zira Kâbe’nin temsil ettiği kıble birliğinin en önemli gayelerinden biri de müslümanların birlik ve beraberliklerinin sağlamasıdır. Su-i zan ve benzeri davranışların sonucu ise müslümanların birlik ve beraberliklerinin bozulmasıdır.Bu da Kâbenin  hikmet-i vücuduna aykırıdır.

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1-İbn Kesir, Tefsîru'l Kur'ani'l-Azim, İstanbul 1985, VIII, 151-160.

2-M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VI, 4997.

3- Kurtubî, el-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’an, VIII, 212.

4- Taberî, Tefsir, XVIII, 132.

5- Ma’un, 107/ 4-7; Nisa; 4/141; Bakara; 2/11-12; Bakara, 2/9; Bakara, 2/10; Bakara, 2/14; Münâfikûn, 63/2; Münafikun, 63/4; Tevbe, 9/67; Nisa, 4/137; Al-ı İmran, 3/102,103; Enfal, 8/46; Bakara, 2/191,217; Maide, 5/41 ayetlerinin tefsiri.

 

 

XCIV-         MÜSLÜMANIN MÜSLÜMANA KARŞI VAZİFELERİ

Abdullah ÖZBEY

A-             I- Konunun Plânı

A-İman- İslam İlişkisi

B-İslam-Ahlak İlişkisi

C-Müslümanların Diğer Müslümanlara Karşı Vazifeleri:

1.Allah’a İmanın Gereği olarak,Allah’a İbadet Etmek

2.Allah’ın Yaratıklarına Şefkat ve Merhamet Göstermek

3.Müslümanların Birbirleriyle Olan Münasebetlerinde Sevgi, Saygı prensiplerine riayet ederek “ Müminler ancak kardeştirler.”(Hucurat, 49/10) ayetinin ruhuna uygun davranış içinde bulunmak.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya iman-İslam ilişkisi açıklanarak başlanır. İmanın terim olarak, “Hz.Peygambere, Allah Teala’dan getirdiği kesin olarak bilinen hükümleri (Zarurat-ı Diniye) tasdik etmek, O’nun haber verdiği şeyleri tereddütsüz  kabul edip bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmak” olduğu anlatılır. İslam’ın terim olarak,  “ Yüce Allah’a itaat etmek, Hz. Peygamberin din adına bildirmiş olduğu şeylerin hepsini kalp ile tasdik edip dil ile söyleyerek,inandıklarını yaşamak, sözleri ve davranışları ile kabul edip benimsediğini göstermek.” olduğu anlatılır. Daha sonra ilgili ayet ve hadislerle Müslümanların diğer Müslümanlara karşı vazifeleri birer, birer  açıklanır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İslam’ın  hükümlerini kısaca iki madde de özetleyebiliriz. Bunlar:

1- Allah’a ibadet etmek,

2- Allah’ın yaratıklarına şefkat ve merhamet göstermektir.

Sadece Allah’a ibadet etmekle vazifemiz bitmiyor, ahlaki görevlerimizi de yapmamız gerekiyor. Olgun bir Müslüman, sadece kendisini yaratan Allah’a karşı  ibadetlerini yerine getirmekle kalmaz, Aynı zamanda bütün insanlara ve özellikle din kardeşlerine karşı da iyi davranışlar içinde bulunur; onlara elinden geldiği kadar şefkat ve merhametle muamele eder, iyilik yapar. Çünkü Allah’a ibadet nasıl dinimizin emri ise, başta insanlar olmak üzere O’nun yarattığı diğer canlılara merhamet göstermek ve iyi davranmak da dinimizin emridir. Müslümanlar her iki görevi yerine getirdiği takdirde olgun birer mümin olurlar.

Esasen ahlak ile iman ve ibadetler arasında sıkı bir bağ vardır. Allah katında makbul olan ibadet, kişiyi kötülüklerden uzaklaştıran ve güzel ahlak ile donatan ibadetlerdir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَم

Şüphesiz Allah katında din İslam’dır[1003].

ومَاَ خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım[1004]

Konuyla ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler  şunlardır :

Hucurat,  49/10 ; Hucurat, 49/ 13 ; Enfal, 8/2-4 ; Enfal, 8/24 ;  Al-i İmran, 3/103

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

ﻻ يُؤْمِنُ اَحَدُكُمْ حتَّى يُحِبَّ ﻷخيهِ ما يُحِبُّ لِنَفْسِهِ.

"Sizden biri, kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe gerçek imana eremez.[1005]"

اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ، وَالْمُؤْمِنُ مَنْ أمِنهُ الناسُ عَلىَ دِماَئِهِمْ وَأمْوَالِهِمْ. 

"Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mü'min de, halkın, can ve mallarını kendisine karşı emniyette bildikleri kimsedir.[1006]

مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعاَطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالحُمَّى

"Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette,  birbirlerine şefkatte mü'minlerin misâli, bir bedenin misâlidir. Ondan bir uzuv rahatsız olsa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve hararette ona iştirak ederler."[1007]

لاَ تَدْخُلوُنَ الْجَنَّةَ حَتىَّ تُؤْمِنوُا. وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابوُّا. أوَلاَ أدُلُّكُمْ عَلىَ شَيْءٍ إذاَ فَعَلْتُمُوهُ تَحاَبَبْتُمْ؟ أفْشُوا السَّلامَ بَيْنَكُمْ

Rasulullah (S.A.V)  şöyle buyurdu 

Siz iman etmedikçe  cennete  giremezsiniz, bir birinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.

Yaptığınız zaman  birbirinizi  seveceğiniz bir şey söleyeyim mi? Aranızda selamı  yayınız.[1008]

إنَّ اللهَ يَقُولُ يَوْمَ القِياَمَةِ: أيْنَ الْمُتَحَابُّونَ بِجَلاَلِي. اليَوْمَ أُظِلُّهُمْ فِي ظِلِّي. يَوْمَ لاَ ظِلَّ إلاَّ ظِلِّي

Rasulullah (S.A.V.)  şöyle buyurdu:

Hiç şüphesiz Allah Teala  Kıyamet günü «Nerede benim rıza için  birbirlerin sevenler ? Gölgemden başka gölgenin bulunmadığı bu gün onları, kendi arşımın gölgesinde gölgelendireceğim.» buyurur.[1009]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

 Konuyla ilgili ayetlerin tefsirlerine bakılabilir. ( Örneğin  Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili,  Prof.  Dr. Süleyman Ateş, Yüce Kur’anın Çağdaş Tefsiri;  D.İ.B. Kuran Yolu)

1. Diyanet İslam İlmihali, S.26-29; 461-511 Ankara-1999

2. İlmihal, T.D.V. 1.cilt S.75; II.cilt S. 485-538 İst.1999

3. T.D.V. İslam Ansiklopedisi, İman maddesi, 22/212-219; İslam Maddesi,23/1-42;Ahlak Maddesi, 2/1-14

 

 

XCV-              NAMAZIN FIKHİ YÖNÜ

Mehmet KAPUKAYA

A-             I- Konunun Plânı

            A- Beş Vakit Namaz Kimlere Farzdır

B- Namazın vakitleri ve Nasıl Kılınacağı

C- Namaz Her Hâl Ve Şartta Kılınmalıdır

D- Namazı Kılmamanın Hükmü

E- Namazın Cemaatle Kılınması

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Öncelikle namaz kılmanın hükmü delilleriyle birlikte açıklanarak konuya başlanır. Namaz kılmakla kimlerin yükümlü olduğu, vakitleri ve nasıl kılınacağı anlatılarak gerekliliğinden bahsedilir. Namazın çeşitleri ve namazla ilgili çeşitli konular izah edilir. Namaz kılmamanın hükmüne dikkat çekilerek konu özetlenir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Yüce Allah,  insanı kendisine iman ve ibadet etmek için yaratmıştır. İbadet ise; boyun eğmek, itaat etmek, emrin gereğini yerine getirmek gibi manaları ifade eder. İslam'ın her emir ve yasağına uymak ibadettir. İbadetlerin en önde geleni ise namazdır.

Kur’an’da Bizim Peygamberimiz’den önceki peygamberlerin namaz kılmakla emrolundukları değişik vesilelerle bildirilmektedir.[1010] Bundan anlaşılıyor ki namaz ibadeti, sadece Muhammed (a.s.) ümmetine has olmayıp önceki ümmetlerde de mevcuttur. İslam’ın başlangıcında namaz sabah ve akşamleyin kılınan ikişer rek’attan ibaret iken, Mi’rac olayından sonra beş vakit namaz farz kılınmıştır. “Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam zikret ve gafillerden olma.”[1011]  Cebrail (a.s.), Hz. Peygamber (a.s.)’a Ka’be’de, namazın vakitlerini göstermek üzere imamlık yapmıştır.Bu durum, Mi’rac olayının hemen peşinden gerçekleşmiştir. “Cebrâil (a.s), Hz. Peygamber'e gelerek namazı bir defa ilk vakitlerinde, bir defa da son vakitlerinde kıldırarak namazın vakitlerini göstermiştir.”[1012]

Namaz, dinimizin ifasını emrettiği ibadetlerin en önemlisidir. Kelime-i şehadetten sonra, İslam binasının üzerine kurulduğu beş esastan birincisidir. Akıllı ve ergenlik çağına ulaşan her müslümana, farzdır. Farziyyeti Kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Terkedilmesi ve (geciktirmeyi caiz kılan meşru bir mazeret bulunmaksızın) vaktinde eda edilmeyip, kazaya bırakılması, büyük günahlardan biridir. Bu itibarla, her müslümanın beş vakit namazını vakti içinde eda etmesi; geciktirmeyi caiz kılan meşru bir mazeret olmadıkça, hiçbir vaktin namazını kazaya bırakmaması gerekir.

İslam'ın beş temel esasından biri olan namaz, günün belli zaman dilimleri içerisinde yerine getirilmesi gereken bir farzdır.

Kur'an'da namazın kılınmasına dair bir çok ayet bulunmasına rağmen nasıl kılınacağı tam olarak bildirilmemiştir. Namazın nasıl kılınacağını ancak hadislerden öğrenebiliriz.

Peygamberimiz(s.a.s), bizzat kılarak,namazı ashabına göstermiş ve “Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın.” buyurmuştur. [1013]

Aynı şekilde namazların vakitleri de Hz. Cebrail (a.s) tarafından gösterilmiştir. Hz. Peygamber de ashabına bu vakitleri bildirmiştir[1014] Asr-ı Saadetten günümüze kadar da namaz vakitleri 5 (beş) olarak kabul edilmiş ve öylece kılınmıştır. Bu güne kadar da namaz vakitlerinin bundan aşağı olduğunu söyleyen çıkmamıştır.

Namazın terki için, dinimizde hiçbir mazeret yoktur. Geciktirilmesi (kazaya bırakılabilmesi) için dinin meşru saydığı mazeret ise, unutma ve uyku gibi şuur dışı haller ile, o anda (vakti içinde) eda edebilme imkanının bulunmayışından ibarettir.

Namazı vaktinde eda etmek o kadar önemlidir ki; Hz. Peygamber (s.a.v.), bazı gazvelerinde, daha sonra da ashab-ı kiram mecusîlerle yaptıkları savaşlarda "korku namazı" kılmışlar,düşman korkusu yüzünden namazı kazaya bırakma yolunu tercih etmemişlerdir.

Bu durum İslâm'ın namaza ve onun cemaatla kılınışına verdiği önemi göstermektedir. Ölüm tehlikesi gibi ağır şartlar oluşmadıkça, güç yettiği ölçü ve şekilde, ayakta, (hastalık durumunda) oturarak, yatarak, gerektiğinde yalnız baş iması ile namazın kılınmasının istenmesi, namazın belirlenmiş olan vakti içinde kılınmasını sağlamak amacına yöneliktir.

Günlük işler, sanat ve meslekler, aile fertlerinin geçimini sağlamak için yapılan çalışma ve yolculuklar namaza engel teşkil etmemelidir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Allah’ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alış verişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar buralarda sabah akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.”[1015]

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

فَاِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلاَ ةَ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِكُمْۚ فَاِذَا اطْمَاْنَنْتُمْ فَاَقِيمُوا الصَّلٰوَةَۚ اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا.

“Namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep Allah’ı anın. Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın. Çünkü namaz, mü’minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.”[1016]

“Güneşin zevalinden (öğle vaktinde Batı’ya kaymasından) gecenin karanlığına kadar (belli vakitlerde) namazı kıl. Bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazı şahitlidir.[1017]

Namaz her hal ve şartta kılınmalıdır.

“Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice yıkanarak temizlenin. Hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya biriniz abdest bozmaktan (def-i hacetten) gelir veya kadınlara dokunur (cinsel ilişkide bulunur) da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin. Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin (Teyemmüm edin). Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat o sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.”[1018]

“ Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, namazı yaya olarak veya binek üzerinde kılın. Güvenliğe kavuşunca da, Allah’ı, daha önce bilmediğiniz ve onun size öğrettiği şekilde anın (namazı normal vakitlerdeki gibi kılın).”[1019]

Yolculara, dört rekatlı farzları ikişer rekat olarak kılma kolaylığı sağlanmıştır.

“Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kâfirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.[1020]           Hz. Peygamber (s.a.v.),  umre, hac ve savaş için yaptığı yolculuklarında dört rekatlı farz namazları iki rekat olarak kıldırmıştır.Namazın ilk farz kılınışı da zaten iki rekattır.

عَنْ عَائِشَةَ، زَوْجِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهَا قَالَتْ فُرِضَتِ الصَّلاَةُ رَكْعَتَيْنِ رَكْعَتَيْنِ فِي الْحَضَرِ وَالسَّفَرِ فَأُقِرَّتْ صَلاَةُ السَّفَرِ وَزِيدَ فِي صَلاَةِ الْحَضَرِ ‏.‏

Peygamberimizin Eşi Hz. Aişe (r.a.)’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir. "Namaz ikamet ve sefer hallerinde iki rekat, iki rekat farz kılındı, sonra seferde olduğu gibi bırakıldı; hazarda (ikamet durumunda) ziyade olundu."[1021]

Zaruret ve ihtiyaç halinde öğle ile ikindi namazlarını uygun vakte göre öğle veya ikindi vaktinde, akşam ve yatsı namazlarını da akşam veya yatsının uygun vaktinde birleştirerek kılmakta mümkündür.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَجْمَعُ بَيْنَ صَلاَةِ الظُّهْرِ وَالْعَصْرِ إِذَا كَانَ عَلَى ظَهْرِ سَيْرٍ، وَيَجْمَعُ بَيْنَ الْمَغْرِبِ وَالْعِشَاءِ‏.‏

İbn Abbâs (ö: 68/687), "Rasulüllah (s.a.v) (Tebûk Seferi’nde) öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kıldı" demiştir.[1022]

Ayakta durmaya güçleri yetmeyen hasta ve özürlüler, oturarak, buna da güçleri yetmeyenler, yatarak namazlarını kılabilirler.

“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.”[1023]

Namazı Kılmamanın Hükmü

“Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevi tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır”[1024]

Bu âyet; namazlarını kılmayanların cehennemde cezaya maruz kalacaklarını billdirmektedir. Dinin direği ve mü’minin miracı olan namazı kılmayan bir insan, diğer dînî görevlerinde de gevşektir, günah bataklığına dalmış ve böylece nefsine zulmetmiştir.

İbn Abbas (ö.62/687) ve İbn Mes’ûd (ö.32/652), âyette geçen “gayyâ” kelimesinin cehennemde bir vadinin ismi olduğunu söylemişlerdir.[1025]

Namazın Cemaatle Kılınması

Beş vakit namazın  cemaatle kılınması tek başına kılınmasından 27 derece daha sevaptır. Peygamberimiz (a.s):

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ صَلاَةُ الْجَمَاعَةِ تَفْضُلُ صَلاَةَ الْفَذِّ بِسَبْعٍ وَعِشْرِينَ دَرَجَةً ‏"‏‏.‏

"Cemaatle kılınan namaz, ayrı kılınan  namazdan yirmi yedi derece üstündür"[1026] buyurmuştur. 

Peygamberimiz daha bir çok hadisinde namazların cemaatle kılınmasını tavsiye etmektedir. Bununla ilgili bir örnek daha verelim:

وَقَالَ ‏"‏ لَوْ يَعْلَمُ النَّاسُ مَا فِي النِّدَاءِ وَالصَّفِّ الأَوَّلِ ثُمَّ لَمْ يَجِدُوا إِلاَّ أَنْ يَسْتَهِمُوا لاَسْتَهَمُوا عَلَيْهِ ‏"‏‏.‏

‏"‏وَلَوْ يَعْلَمُونَ مَا فِي التَّهْجِيرِ لاَسْتَبَقُوا إِلَيْهِ، وَلَوْ يَعْلَمُونَ مَا فِي الْعَتَمَةِ وَالصُّبْحِ َلأَتَوْهُمَا وَلَوْ حَبْوًا ‏"‏‏.‏

“İnsanlar “ezan”ın ve camide  ilk safın sevabını bilselerdi, ön safta durabilmek için kura çekmekten başka yol bulamasalardı kura çekerlerdi. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevabını bilselerdi bunun için yarışırlardı. Yatsı namazı ile sabah namazının faziletini bilselerdi, emekleyerekte olsa bu namazları cemaatle kılmaya gelirlerdi. “[1027]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1- İlmihal, Namaz, T.D.V. yay.

2- İlmihal, Namaz, D.İ.B. yay.

3- Büyük İslam İlmihali, Ö Nasuhi BİLMEN

4- Mukayeseli İbadetler İlmihali, Vecdi AKYÜZ

 

 

XCVI-                    NAMAZIN ÖNEMİ VE HİKMETLERİ

Mehmet KAPUKAYA

A-             I- Konunun Plânı

A- Namazın Anlamı

B- Namazın Hikmet ve Önemi

C- Namazın Fazileti

D- Namazın Kişiye Kazandırdıkları

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Öncelikle namazın kelime ve ıstılahi anlamı izah edilerek başlanır. Namazın hikmet ve önemine vurgu yapılarak namazın Allah’a kulluğun bir ifade biçimi olduğu anlatılır. Namaz kılan kişinin maddi ve manevi kazanımlarına dikkat çekilerek konu özetlenir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Farsça bir kelime olan namaz, Kur’ân’da “salat” kelimesi ile ifade edilmektedir. “Salat”, Duâ,  uylukların başındaki iki tümsek kemiği hareket ettirmek anlamlarına gelmektedir.

Din ıstılahında ise namaz, “Peygamberimizin uyguladığı şekilde yerine getirilen, kalp, dil ve bedenle birlikte yapılan bir ibadettir.”[1028]

İmanı sağlıklı bir şekilde koruyabilmek, manevi hayatı geliştirmek dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmek  ve neticede huzurlu olabilmek için mü'min, Yüce Allah'la manevi irtibat kurmak ve bu irtibatı devam ettirmeye muhtaçtır. Çünkü insan Allah'ı bilmek ve ona ibadet etmekle tam bir huzura kavuşabilir. Yoksa ruhunda daima bir sıkıntı duyar. Fiziki varlığımızı sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek için nasıl yeme, içme uyuma gibi bir takım biyolojik ihtiyaçları gidermek zorundaysak, ruhumuzun canlılığını ve diriliğini muhafaza edebilmek ve ruhî melekelerimizi geliştirebilmek için de ibadet etmek zorundayız.

İbadet, yalnızca birtakım şekiller ve dış görünüşlerden ibaret  değildir. İbadette esas olan özdür, huşûdur. Huşû olmadan yapılacak bir ibadetin içi boştur. Samimi bir Mü'min her hareketinin ve davranışının Allah'ın rızasına uygun olup olmadığını göz önünde bulundurur. Böyle hareket ettiği takdirde her meşrû fiil, bir ibadet hükmünü almaya başlar.

Namaz dinin direğidir. Müslümanın Yaratıcı’yla irtibatını sürekli canlı tutan namazdır. Bu itibarla namaz konusunda gevşeklik göstermemek gerekir. Ancak namaz şekilden ibaret kalmamalı, bir zevk haline dönüştürülmelidir.

İslam inancına göre Yüce Yaratıcı, her türlü eksiklikten uzaktır. Her şey ona muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Varlığı kendindendir. Halbuki onun dışındaki bütün varlıkların varlığı O’na bağlıdır. İşte insan, kendisini var eden Yaratıcıyla irtibatını devam ettirebilmek için Allah’a ibadet etmeye muhtaçtır.

Buna göre namaz, irade, akıl, duygu ve bunun sonucu olarak iman sahibi bir kişi için, istemeye istemeye yerine getirmek zorunda kaldığı bir külfet değil; tam tersine, tıpkı bir âşığın, mâşukuna karşı duygularını anlatmak için can atması gibi zevkle ve büyük bir arzuyla yerine getirmek isteyeceği bir ibadettir. Kamil manadaki bir ibadetin esprisi budur.

Namaz kılan Müslüman, ibadetinde "İhsan" mertebesini; Allah'ı görüyor gibi ibadet etmek hedefini gerçekleştirmelidir. İnsan, ömrü boyunca kıldığı namazlarında bu hedefe ulaşmaya ve bu  hakikati yakalamaya çalışmalıdır. Allah'a bu şekilde yönelen ve O’nu bütün varlığıyla seven insan O’nun rızasına uygun bir şekilde yaşayabilmek için elinden geleni yapar ve O’nun sevgisine gölge düşürebilecek her şeyden büyük bir titizlikle uzak durur.

Yüce Allah, ilk insan ve ilk peygamber Adem (a.s.)’den itibaren bütün insanları “namaz” ibadeti ile sorumlu tutmuş ve bütün peygamberler, kavimlerine “namaz” kılmalarını emretmişlerdir.[1029]

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا  اَيُّهَا الَّذِينَ اَٰمَنُوا اسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرِينَ.

 

“Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.[1030]İman kalbine yerleşmiş ve gerçek mü’min niteliğini kazanmış bir müslümana namaz kılmak ağır ve zor gelmez

“Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.”[1031]Mümin, namazlarına müdavimdir. Namazlarını zevkle ve isteyerek kılar.

“Ancak, namaz kılanlar başka. Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir.”[1032]

Yüce Allah, Kur’ân’da, namazı üşene üşene kılmayı  ve terk etmeyi münafık ve kafirlerin niteliği olarak zikretmiştir.

“Münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar.[1033]

“Harcamalarının kabul edilmesine, yalnızca, Allah’ı ve Rasûlü’nü inkar etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve ancak gönülsüzce harcamaları engel olmuştur.”[1034]

“Yoksula yedirmezdik.”[1035]

Yüce Allah, namaz  kılanlara mükafatlarını bir çok Ayet-i Kerime’de ifade buyurmuşlardır:

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[1036]

“Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçekten mü’minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır.”[1037]

“Onlar, Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldıranlardır. İşte bunlar için dünya yurdunun iyi sonucu vardır. Bu sonuç da Adn cennetleridir. Atalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlarla beraber oraya girerler. “Melekler de her bir kapıdan yanlarına girerler (ve şöyle derler): “Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!”[1038] (Ayrıca bkz. Nisa, 4/162; Tevbe, 9/72; Hac,22/34-35; Neml, 27/2-3.)

Namaz, mü’minin hayatına çeki düzen verir; onu her türü çirkinliklerden, haram ve yasakları işlemekten men eder.

“(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı biliyor.”[1039]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Namazın İnsana Kazandırdıkları:

Bunlardan bazılarını zikretmek istiyoruz:

Namaz kılan kimse maddî ve manevî kirlerden temizlenir.

Peygamberimiz (a.s.), beş vakit namazını kılan kimseyi günde beş defa bir nehirde yıkanan kimseye benzetmiştir:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ ‏"‏ أَرَأَيْتُمْ لَوْ أَنَّ نَهَرًا بِبَابِ أَحَدِكُمْ، يَغْتَسِلُ فِيهِ كُلَّ يَوْمٍ خَمْسًا، مَا تَقُولُ ذَلِكَ يُبْقِي مِنْ دَرَنِهِ ‏"‏‏.‏ قَالُوا لاَ يُبْقِي مِنْ دَرَنِهِ شَيْئًا‏.‏ قَالَ ‏"‏ فَذَلِكَ مِثْلُ الصَّلَوَاتِ الْخَمْسِ، يَمْحُو اللَّهُ بِهَا الْخَطَايَا ‏"‏‏.‏

“Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir ırmak olsa ve burada günde beş defa  yıkansa bu kimsede hiç kir bırakır mı? (Sahabenin):

“Hayır  hiç bir kir bırakmaz’ diye cevap vermeleri üzerine Hazreti Peygamberimiz:

“İşte beş vakit namaz da böyledir. Allah, bu sebeple günahları temizler, yok eder”[1040]. Buyurdular.

Namaz kılan kimse, Rabbi ile ve meleklerle beraber olduğunu bilir.

Bu konuda Peygamberimiz (a.s.)’ın şu hadisi oldukça dikkat çekicidir:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ يَتَعَاقَبُونَ فِيكُمْ مَلاَئِكَةٌ بِاللَّيْلِ وَمَلاَئِكَةٌ بِالنَّهَارِ، وَيَجْتَمِعُونَ فِي صَلاَةِ الْفَجْرِ وَصَلاَةِ الْعَصْرِ، ثُمَّ يَعْرُجُ الَّذِينَ بَاتُوا فِيكُمْ، فَيَسْأَلُهُمْ وَهْوَ أَعْلَمُ بِهِمْ كَيْفَ تَرَكْتُمْ عِبَادِي فَيَقُولُونَ تَرَكْنَاهُمْ وَهُمْ يُصَلُّونَ، وَأَتَيْنَاهُمْ وَهُمْ يُصَلُّونَ ‏"‏‏.‏

“Gece ve gündüz melekleri sizi takip ederler. Sabah ve ikindi namazlarında toplanırlar. Sonra sizinle geceleyen melekler, ilâhî huzura çıkarlar. Rab’leri onlara, “-onları en iyi bir şekilde bildiği halde- kullarımı nasıl terk ettiniz?” diye sorar. Melekler, “Onları namaz kılarken terk ettik ve namaz kılarken bulduk.” cevabını verirler”[1041]

Namaz müminlerin kusurlarına keffâret ve Allah'ın mağfiretine vesile olur.

Peygamberimiz (a.s.) şöyle buyurmuştur:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كَانَ يَقُولُ ‏"‏ الصَّلَوَاتُ الْخَمْسُ وَالْجُمُعَةُ إِلَى الْجُمُعَةِ وَرَمَضَانُ إِلَى رَمَضَانَ مُكَفِّرَاتٌ مَا بَيْنَهُنَّ إِذَا اجْتَنَبَ الْكَبَائِرَ ‏"‏ ‏.

“Beş vakit namaz ve Cuma  namazı diğer Cuma namazına kadar, Ramazan, diğer Ramazana kadar büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde (kaçındığında) aralarında işlenen küçük günahlara  keffarettirler”,[1042]

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الصُّنَابِحِيِّ، فَقَالَ عُبَادَةُ بْنُ الصَّامِتِ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ ‏"‏ خَمْسُ صَلَوَاتٍ افْتَرَضَهُنَّ اللَّهُ تَعَالَى مَنْ أَحْسَنَ وُضُوءَهُنَّ وَصَلاَّهُنَّ لِوَقْتِهِنَّ وَأَتَمَّ رُكُوعَهُنَّ وَخُشُوعَهُنَّ كَانَ لَهُ عَلَى اللَّهِ عَهْدٌ أَنْ يَغْفِرَ لَهُ وَمَنْ لَمْ يَفْعَلْ فَلَيْسَ لَهُ عَلَى اللَّهِ عَهْدٌ إِنْ شَاءَ غَفَرَ لَهُ وَإِنْ شَاءَ عَذَّبَهُ ‏"‏ ‏.‏

“Allah, beş vakit namazı (kullarına) farz kılmıştır. Kim abdesti güzelce alır, beş vakit namazı vaktinde kılar, rükûunu, ve huşûunu tam yaparsa bu kimseye  Allah’ın onu bağışlayacağı (ve cennete koyacağına) dair ahdi (sözü) vardır. Böyle yapmayan kimseye ise Allah’ın bir sözü yoktur. Dilerse onu bağışlar (ve cennetine koyar), dilerse ona azap eder.”[1043]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1-İlmihal, Namaz, I/217-378, T.D.V. yay. Ankara-2004

2-İlmihal, Namaz, D.İ.B. yay.

3-Büyük İslam İlmihali, Namaz, Ö Nasuhi BİLMEN

4-İsmail Karagöz'ün Namazların Kısaltılarak ve Birleştirilerek Kılınması Seferilik ve Hükümleri,  Hakses, Yay. Ankara,

5-Namazları Dosdoğru Kılabilmek (Diyanet Aylık Dergisi, Mayıs, 2003

6-Mukayeseli İbadetler İlmihali, Vecdi AKYÜZ

 

 

XCVII-    NEFİS MUHASEBESİ

Burhan ERKUŞ

A-             I- Konunun Plânı

B-              A-Nefis Muhasebesinin Gayesi

C-              B-Nefis Muhasebesinin Zorlukları

C-Nefis Muhasebesinin Başarılı Olması İçin Uyulması Gereken Prensipler

a-Geçmiş Günahları Hatırlamak

b-Sürekli Allah’ın Denetim ve Gözetimi Altında Olduğunu Düşünmek

c-Başkalarının Hatâlarından Önce Kendi Hatâlarını Görmek

d-Kazanılanları Allah’tan Bilmek

D-             II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya nefsin ve nefis muhasebesinin ne anlama geldiği açıklanarak başlanır. Daha sonra, nefis muhasebesi yapmanın gerekliliği ve gayesi üzerinde durulur. Bunun peşinden nefis muhasebesinin kolay bir şey olmadığı, bu konuda bir takım zorluk ve engellerle karşılaşılabileceği anlatılır. Son olarak da nefis muhasebesinin hedefine ulaşması için, ne gibi kriterlere uymak gerektiği ve bunun ayrıntıları üzerinde durulur ve konu özetlenerek bitirilir.

E-              III- Konunun Özet Sunumu

Nefis; geniş anlamda, insanın aslı ya da kendisi, istek ve arzularının tamamını kapsayan bir kavramdır. Dar anlamda ise, özellikle günlük dilde, kişilerin istek, arzu ve ihtiraslarını karşılamaktadır. Nefis muhasebesi ise; kişinin kendisiyle yüzleşmesi, kendini kontrol etmesidir. Buna günümüzde oto kontrol denmektedir. İnsanların kendilerini muhasebe etmesi, Allah’a kulluk görevini hakkıyla yerine getirebilmesi; dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşabilmesi için  kaçınılmazdır.

Nefis muhasebesi, insanın arzularının etkisinden kurtulup, nefsinin isteklerine gerektiği kadar karşılık vererek, yaratanına gerçek anlamda kul olması ve bu şekilde yaşayan kişilerden oluşan hayırlı bir toplum meydana gelmesini sağlar. Zira kendisini kontrol ve muhasebe eden kişiler, kendi içinde ve dışarıya karşı uyumlu, başkalarının “temel insan haklarına saygılı” bir toplum meydana getirirler. Ancak insanların böyle bir erdeme ulaşması kolay değildir. Çünkü, nefis hesaba çekilmekten hoşlanmaz. Zira insanoğlunda nefsini beğenme, onun isteklerini güzel görme ve haklı sebeplere dayandırma duygusu vardır. Nitekim bir çok insanın, yaptığı işin iyi olmadığı, yanlış olduğu hatırlatıldığı zaman, hemen savunmaya geçtiği; kendini haklı çıkarmak için gerçekle bağdaşmayan açıklama ve yorumlara başvurduğu görülür.

Nefis muhasebesinde başarılı olunabilmesi için; önceden işlenen günahlar ve bunların hesabının nasıl verileceği düşünülmeli; Allah tarafından bütün davranışların sürekli olarak kontrol altında tutulduğu, hayatın hesabının en ince noktasına varıncaya kadar sorgulanacağı bilmelidir. Kazanılanların kişisel kabiliyet ve gayretlere bağlı olduğu düşünülmemeli, nefis tabiatında var olan istek var arzularından tamamen soyutlamaya çalışılmamalı, bunun yanında nefsin bütün istekleri de yerine getirilmemeli, başka bir ifade ile ifrat ve tefrite kaçılmamalıdır.

Özetle, unutmamak gerekir ki, insan, kişisel çabaları ve buna bağlı olarak Allah’ın yardımıyla en üst mertebelere çıkabileceği gibi, en aşağılara da inebilir. Allah katında iyi bir mertebe elde etmek için, yapılması gereken en önemli iş, nefis muhasebesidir. Zira nefis muhasebesi, hem bunu yapan kişiyi hem de çevresindeki canlı ve cansız varlıkları onun zararlarından kurtarıp, kişileri kendisi ve çevresi adına hayırlı işler  yapan (amel-i salih) bireyler haline getirir. Zira nefis muhasebesinin etkileri hem ferdi hem de toplumsaldır. Nitekim, nefsin telkin ettiği olumsuz tutum ve davranışlardan kendisini koruyan insan, aynı zamanda kendisine yönelen olumsuz dış etkilerden de korunmuş olur.

F-               IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَمَا اُبَرِّئُ نَفْسى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ اِلَّا مَارَحِمَ رَبّى اِنَّ رَبّى غَفُورٌ رَحيمٌ

“Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi[1044].

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدوةِ وَالْعَشِىِّ يُريدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُريدُ زينَةَ الْحَيوةِ الدُّنْيَا وَلَا  تُطِعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَويهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطًا  

“Nefsini, sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte tut. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye itaat etme”[1045]

فَلَا تُزَكُّوا اَنْفُسَكُمْ

“nefislerinizi temize çıkarmayınız”[1046]

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَااهْتَدَيْتُمْ اِلَى اللّهِ مَرْجِعُكُمْ جَميعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ  

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah size yaptıklarınızı haber verecektir”[1047] 

G-            V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

"لاَ يُؤْمِنُ أحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ ِلأخِيهِ (أوْ قالَ لِجاَرِهِ) ماَ يُحِبُّ لِنَفْسِهِ".

“Sizden biri kendi nefsi için istediği şeyi kardeşi için de (veya komşusu için de) istemedikçe (kâmil bir) mü’min olamaz.”[1048]

إنَّ الْمُؤْمِنَ يَرَى ذُنوُبَهُ كَأنَّهُ قاَعِدٌ تَحْتَ جَبَلٍ يَخاَفُ أنْ يَقَعَ عَلَيْهِ، وَإنَّ الفاَجِرَ يَرَى ذُنُوبَهُ كَذُباَبٍ مَرَّ عَلىَ أنْفِهِ،

“Mü’min, günahını, üzerine yuvarlanmasından korktuğu bir dağ zanneder. Günaha dadanmış kişi, günahını burnunun ucuna konmuş, ona bir şey söylediğinde uçacak bir sinek gibi görür.”[1049]

قالَ: فَأخْبِرْنِي عَنِ الإحْساَنِ. قالَ: "أنْ تَعْبُدَ اللهَ كأنَّكَ تَرَاهُ. فَإنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ، فَإنَّهُ يَرَاكَ"

“İhsan, sanki Allah’ı görüyor gibi kulluk yapmandır. Çünkü sen O’nu görmüyorsan da, O seni muhakkak görüyor.”[1050] 

الْكَيِّسُ مَنْ دَانَ نَفْسَهُ، وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ. وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا، ثُمَّ تَمَنَّى عَلَى اللهِ

“Akıllı kişi nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan, aciz kimse ise, nefsinin arzularına tâbî olan ve Allah’tan (olmayacak şeyler) temennî eden kimsedir.”[1051]

H-             VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1-Gazzâlî, İhyâ-i Ulûmi’d-Dîn, Arslan Yay. İst. 1981, X, 85; I, 182-183.

2-HamdiYazır, Hak Dîni Kur’an Dili,  Akçağ Yay. Ankara.1995,  VI,  419.

3-M.Yaşar Kandemir, İsmail İ. Lütfi Çakan, Raşit Küçük, Riyazu’s-Sâlihîn Peygamberimizin Hayat Ölçüleri adlı eserden konu hakkındaki hadislerin açıklaması.

Mülk,  67/2; Âl-i İmran, 3/110; Kasas, 28/78; Necm, 53/32; Mâide, 5/105; Câsiye, 23; Kehf, 18/49; Tâ hâ, 124; Kasas, 77 ayetlerinin tefsiri.

 

 

XCVIII-                      ORUCUN FIKHİ YÖNÜ

Mehmet KAPUKAYA

A-             I- Konunun Plânı

A- Orucun Tanımı

B- Orucun Hükmü

C- Orucun Şartları

D- Orucun Vakti

E- Sahura Kalkmak

F- Orucun Çeşitleri

G- Orucu Bozmayan Şeyler

H- Orucu Bozan Şeyler

1- Sadece Kazayı Gerektiren Haller

2- Kaza ve Keffareti Gerektiren Haller

İ- Oruçluya Mekruh Olan Şeyler

J- Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Özürler

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya orucun tarifi yapılarak başlanır. Ayet ve hadisler ışığında orucun hükmü açıklanır. Oruç tutmayı gerekli kılan şartlarla birlikte, kimlerin oruç tutup tutamayacağı açıklanır. Orucu bozup kazayı ve keffareti gerektiren durumlar izah edilir. Oruçluya mubah ve mekruh olan haller aktarılır. Orucun maddi ve manevi faydaları anlatılarak konu özetlenir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İslam’ın beş temel esasından biri olan Oruç, Farsça'dan Türkçe'ye geçmiş bir terimdir. Arapça karşılığı "savm" veya "sıyam"dır. “Savm” kelimesi ıstılahta, "İkinci fecir”den (“fecr-i sadık”tan) itibaren, güneşin gurubuna kadar yemekten, içmekten, cinsel ilişkiden ve orucu bozan diğer şeylerden, Allahü Teala'ya kulluk niyetiyle nefsi alıkoymaya verilen ibadetin ismidir.

Oruç, Peygamber’imizin(a.s), hicretinden bir buçuk yıl sonra Şaban Ayı’nın onuncu günü farz kılınmıştır.  Oruç, yalnız bedenle yapılan bir ibadettir. Oruç tutma şartlarına haiz olan her mükellef için Ramazan Ayı’nda oruç tutmak farz-ı ayn”dır.

Oruç ibadetinin hikmeti: İbadetlerde asıl olan Allahu Teala (c.c)'ya ihlasla kulluk etmektir. Orucun hikmetlerinden bazılarını kavramak mümkündür. Ancak taabbüdi olan bu gibi ibadetlerde  bütün hikmetleri tespit etmek mümkün değildir. Bu sebeple Allah'a kulluk esas alınmalıdır.

Oruç ibadeti farz, vacip ve nafile olmak üzere üçe ayrılır. Farz olan oruçta kendi arasında ikiye ayrılır. Birincisi Ramazan-ı Şerif orucu gibi muayyen olan farz oruç; İkincisi, muayyen olmayan farz oruç. Meşru bir sebeple kazaya bırakılan ramazan orucu ve keffareti gerektiren bir durum sebebiyle tutulacak keffaret orucu gibi. Hükmen vacip olan oruçlar da, kendi aralarında muayyen ve gayr-i muayyen olmak üzere ikiye ayrılır. Muayyen olan vacip oruç, mükellef tarafından gün tayin edilerek adanan oruçtur. Eğer mükellef muayyen bir vakit tayin etmeksizin oruç nezrederse, orucunu dilediği zaman eda edebilir. Buna da gayr-i muayyen vacip oruç denilir. Bunların dışında bir de Allahu Teâlâ (c.c)'nın rızasını kazanmak niyetiyle tutulan nafile oruçlar vardır.

Oruç, mükellefi her türlü şehevi arzulardan alıkoyan ve ihlası artıran bir ibadettir. Oruçta açlığa, susuzluğa ve nefsin diğer arzularına karşı direnmek oldukça önemlidir. Allahu Teala (c.c)'ya iman eden ve O'nun dini uğruna her türlü fedakarlığa karar veren müminler; oruç ibadeti ile kuvvetli bir iradeye sahip olurlar. Yoksulların durumunu daha iyi anlar, onların sıkıntılarının giderilmesinde daha fazla çaba sarf ederler.

Orucun maddi ve manevi faydalarının yanında, sağlık açısından da pek çok yararları bulunduğu uzman hekimler tarafından ifade edilmektedir.Allah’ın buyrukları ve yasakları elbetteki kulun iyiliği içindir. İbadet esasen Hakk’ın emrine riayet olduğu gibi, bazı ibadetler sonuç itibariyle halkın hakkına riayeti de içerir. Oruç ta bu ibadetlerden birisidir.

IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

Orucun farz kılındığını bildiren ayetler şunlardır:

يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ  تَتَّقُونَۙ اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍۜ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُۜ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, yada yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”[1052]

D-             V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Peygamberimiz (a.s) Efendimiz de:

عَنِ ابْنِ عُمَرَ ـ رَضِىَ الله عَنْهُما ـ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ بُنِيَ الإِسْلاَمُ عَلَى خَمْسٍ شَهَادَةِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ، وَإِقَامِ الصَّلاَةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، وَالْحَجِّ، وَصَوْمِ رَمَضَانَ ‏"‏‏.

“İslam beş (temel) üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilah olamadığına ve Muhammed (a.s.)’ın O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik etmek, namaz kılmak, zekat vermek, hacca gitmek ve ramazan orucunu tutmak”[1053] Buyurmuşlardır.

Oruç, riyanın en az karışacağı bir ibadet olduğu için sevabı en fazla olan ibadetlerden sayılmıştır. Oruçla ilgili olarak bir “hadis-i kutsi”de şöyle buyurulmuştur:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ الصِّيَامُ جُنَّةٌ، فَلاَ يَرْفُثْ وَلاَ يَجْهَلْ، وَإِنِ امْرُؤٌ قَاتَلَهُ أَوْ شَاتَمَهُ فَلْيَقُلْ إِنِّي صَائِمٌ‏.‏ مَرَّتَيْنِ، وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَخُلُوفُ فَمِ الصَّائِمِ أَطْيَبُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى مِنْ رِيحِ الْمِسْكِ، يَتْرُكُ طَعَامَهُ وَشَرَابَهُ وَشَهْوَتَهُ مِنْ أَجْلِي، الصِّيَامُ لِي، وَأَنَا أَجْزِي بِهِ، وَالْحَسَنَةُ بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا

“Oruç bir kalkandır. Oruçlu kötü (kem) söz söylemesin. Cahillik (olarak nitelendirilebilecek şeyleri) yapmasın.Kendisiyle itişmek ve dalaşmak isteyene iki defa "Ben oruçluyum."desin (ve ona uymasın). Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha hoştur. (Ağzı kokan şu kul) yemesini, içmesini ve şehvetini, benim için terk ediyor. Oruç benin içindir. O orucun ecrini ben vereceğim . Halbuki başka ibadetlerin hepsi on misliyle ödenmektedir.”[1054]

Orucun vakti: İslâm bilginleri Orucun vaktinin “fecr-i sadık”la başlayacağı ve güneş batıncaya kadar devam edeceği hususunda müttefiktirler.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur.

“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz mescitlerde itikafta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye, âyetlerini insanlara böylece açıklar.”[1055]

Sahura Kalkmak: Mükellef olan her mümin sahura kalkma hususunda titiz davranmalıdır. Sahur yemeğinin müstehap olduğunda icma’ vardır. Sahur yemeğinde bereket vardır:

Resul-u Ekrem (s.a.s) Şöyle buyurmuşlardır:

تَسَحَّرُوا فَإِنَّ فِي السُّحُورِ بَرَكَةً ‏‏‏

"Sahur yemeği yiyiniz. Çünkü sahur yemeğinde bolluk (bereket) vardır.” [1056]

İftar yemeği yedirmek güzel ve sevaplı bir davranıştır.

Zira Peygamberimiz (a.s.):

عَنْ زَيْدِ بْنِ خَالِدٍ الْجُهَنِيِّ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ مَنْ فَطَّرَ صَائِمًا كَانَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِهِ غَيْرَ أَنَّهُ لاَ يَنْقُصُ مِنْ أَجْرِ الصَّائِمِ شَيْئًا ‏"‏

“Oruçluya iftar ettiren kimse, oruçlunun sevabında bir eksilme olmaksızın, oruçlunun alacağı kadar sevap alır.”[1057] Buyurmuştur.

Oruç, kişiyi kötü ve çirkin, başkalarını rencide edecek boş ve gereksiz sözlerden korumalıdır. Aksi takdirde Allah Teala katında bu oruç, makbul bir oruç olmayacaktır. Peygamberimiz bu durumu anlatmak üzere:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ مَنْ لَمْ يَدَعْ قَوْلَ الزُّورِ وَالْعَمَلَ بِهِ فَلَيْسَ لِلَّهِ حَاجَةٌ فِي أَنْ يَدَعَ طَعَامَهُ وَشَرَابَهُ ‏"‏‏.‏

“Yalan konuşmayı bırakmayan, yalanla amel etmekten kaçınmayan kimsenin kendini aç ve susuz bırakmasına Allah’ın ihtiyacı yoktur.”[1058] buyurmaktadır.

Kaza ve keffaretin delili:

أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ بَيْنَمَا نَحْنُ جُلُوسٌ عِنْدَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم إِذْ جَاءَهُ رَجُلٌ، فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ هَلَكْتُ‏.‏ قَالَ ‏"‏ مَا لَكَ ‏"‏‏.‏ قَالَ وَقَعْتُ عَلَى امْرَأَتِي وَأَنَا صَائِمٌ‏.‏ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ هَلْ تَجِدُ رَقَبَةً تُعْتِقُهَا ‏"‏‏.‏ قَالَ لاَ‏.‏ قَالَ ‏"‏ فَهَلْ تَسْتَطِيعُ أَنْ تَصُومَ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ ‏"‏‏.‏ قَالَ لاَ‏.‏ فَقَالَ ‏"‏ فَهَلْ تَجِدُ إِطْعَامَ سِتِّينَ مِسْكِينًا ‏"‏‏.‏ قَالَ لاَ‏.‏ قَالَ فَمَكَثَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم، فَبَيْنَا نَحْنُ عَلَى ذَلِكَ أُتِيَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بِعَرَقٍ فِيهَا تَمْرٌ ـ وَالْعَرَقُ الْمِكْتَلُ ـ قَالَ ‏"‏ أَيْنَ السَّائِلُ ‏"‏‏.‏ فَقَالَ أَنَا‏.‏ قَالَ ‏"‏ خُذْهَا فَتَصَدَّقْ بِهِ ‏"‏‏.‏ فَقَالَ الرَّجُلُ أَعَلَى أَفْقَرَ مِنِّي يَا رَسُولَ اللَّهِ فَوَاللَّهِ مَا بَيْنَ لاَبَتَيْهَا ـ يُرِيدُ الْحَرَّتَيْنِ ـ أَهْلُ بَيْتٍ أَفْقَرُ مِنْ أَهْلِ بَيْتِي؟، فَضَحِكَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم حَتَّى بَدَتْ أَنْيَابُهُ ثُمَّ قَالَ ‏"‏ أَطْعِمْهُ أَهْلَكَ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre (r.a) Şöyle buyurmuşlardır: “Bir ara biz Peygamber (s.a.s)’ın yanında oturuyorduk.Bir adam Hz. Peygamber'e gelerek; "mahvoldum" dedi. Hz. Peygamber'in "Seni mahveden şey nedir?" (diye sorması üzerine) "(Ramazanda) oruçlu iken eşimle cinsel ilişkide bulundum" dedi. Bunun üzerine Allah elçisi (s.a.s): "Köle azat edecek kadar mal bulabilir misin?" dedi. Adam; "Hayır" dedi. Hz. Peygamber buyurdu ki: "Peş peşe altmış gün oruç tutabilir misin?" Adam “Hayır" cevabını verdi. Peygamberimiz buyurdu ki: “Altmış fakiri doyuracak mali imkanın var mı?” Adam “Hayır” dedi.Ravi dedi ki: Peygamberimiz (bunun üzerine) bir müddet kalakaldı. Biz bu halde beklerken bu sırada Rasulullah (s.a.s)'a içinde hurma bulunan bir sepet  getirildi. Peygamberimiz: “Soru soran nerededir?”buyurdular. Adam, “ benim” (buradayım) dedi. Peygamberimiz: “Bunu al ve tasadduk et.” Buyurdu. Adam, “Benden daha muhtaç birisi var mıdır? Ya Rasulallah” dedi. (Devamla) Allah’a yemin ederim ki, şu Harretteyn’de benim ehl-i beytimden daha fakir bir kimse yoktur, dedi. (Bu söz üzerine) Peygamberimiz dişleri görünene kadar güldü. Sonra da “Al, bunu ailene yedir.” Buyurdu.

Unutarak bir şey yemek içmekle oruç bozulmaz.

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ إِذَا نَسِيَ فَأَكَلَ وَشَرِبَ فَلْيُتِمَّ صَوْمَهُ، فَإِنَّمَا أَطْعَمَهُ اللَّهُ وَسَقَاهُ ‏.

Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuşlardır:”

“(Bir kişi) unutarak bir şey yediği veya ,içtiği zaman orucunu tamamlasın. Çünkü onu yediren ve içiren Allah Teala’dır.”

Kendiliğinden gelen kusma ile de oruç bozulmaz.

عَنْ عُمَرَ بْنِ الْحَكَمِ بْنِ ثَوْبَانَ، سَمِعَ أَبَا هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ إِذَا قَاءَ فَلاَ يُفْطِرُ،

Ömer b. Hakem b. Sevban’dan rivayet edildiğine göre (Sevban), Ebu Hureyre (r.a)’nin şöyle dediğini işitmiştir:

"Kim kusmak zorunda kalırsa, orucunu bozmuş olmaz.”

Kan aldırmakla da oruç bozulmaz.

İbn Abbas (r. Anhuma)’dan rivayet edildiğine göre O şöyle demiştir:

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ اِحْتَجَمَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم وَهُوَ صَائِمٌ‏.

“Peygamber (a.s.) Efendimiz oruçlu iken kan aldırdı.”

Oruca niyet etmiş bir mümin ihtilâm olursa, orucu bozulmaz. Esasen ihtilâmda cinsi münasebetin ne sureti, ne mahiyeti mevcut değildir. Herhangi bir kadına baktığı ve bu sebeble menisi geldiği zamanda da durum aynıdır. Bu kimse de düşünerek menisi gelen kimse gibidir.

Orucu bozan ve sadece kazayı gerektiren hususlara gelince:

Mükellefin herhangi bir kastı olmadan, zorlama ve hata sonucu orucu bozulursa, gününe gün kaza etmesi gerekir. Meselâ Ramazan ayında oruca niyet eden bir mümin, unutarak yiyip-içer veya cima eder, daha sonra da sırf cehaleti sebebiyle orucunun bozulduğu zannına kapılarak iftar ederse; orucunu kaza eder. Kezâ, kustuğu için veya kan aldırdığı için orucunun bozulduğunu zanneden ve sırf bu zan sebebiyle orucunu yiyen kimsenin durumu da aynıdır. Zorla iftar ettirilmiş olan kimsenin veya hataen orucunu bozmuş olan mükellefin de sadece kaza etmesi gerekir. Keffâret lâzım gelmez.

Orucu bozan hususlarla ilgili geniş bilgi için aşağıdaki kaynaklardan yararlanabilirsiniz.

E-              VІ- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1- İlmihal, Oruç, T.D.V. yay. I/379-417

2- İlmihal, Oruç, D.İ.B. yay.

3- Büyük İslam İlmihali, Oruç, Ö Nasuhi BİLMEN

4- Hidaye, Merginani, Kitabu’s-Savm, I.

5- Fetevayı Hindiye, Kitabu’s-Savm, I.

6- Mukayeseli İbadetler İlmihali, Vecdi AKYÜZ

 

 

XCIX-         ORUCUN KAZANDIRDIKLARI

Dr. Yaşar YİĞİT

A-             I- Konunun Planı

A) Orucun İnsanı Kötülüklere Karşı Koruyan Manevi Bir Kalkan Olduğu

B) Oruç Tutmakla Elde Edeceğimiz Dünyevi ve Uhrevi Kazanımlar

C) İnsanın Gönül Dünyasının Temizlenmesinde Oruç Gibi Bazı İbadetlere Olan İhtiyacı

D) Toplumsal Yararları Açısından Orucun Değerlendirilmesi

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Orucun İslamın temel ibadetlerinden biri olduğu üzerinde durulur. Konu ile ilgili âyet  ve hadisler ışığında orucun farziyyeti açıklanır.

Oruç tutmadaki amaçlara işaret edilir. Özellikle orucun, yeme-içmeden kesilme olarak algılanmasının yanlışlığı üzerinde durulur.

Orucun insanı koruyan manevi kalkanlardan biri olduğu izah edilir. Ayrıca insanın başına gelen musibetlerin genelde ölçüsüzce yeme-içme, sınır tanımayan kötü konuşmalar olduğu üzerinde durulur.

C-             III- Konunun Özet Sunumu:

İbadetler belirli vakitlerde yapılır. Farz olan orucun vakti Ramazan ayıdır. Ramazan ayının dinimizde büyük bir önemi ve diğer aylar arasında seçkin bir yeri vardır. Kur’an-ı Kerim’de

ياَ أيُّهاَ الَّذِينَ آمَنوُا كُتِبَ عَلَيْكُمْ الصِّياَمُ كَماَ كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقوُنَ.

Ey iman edenler! Kötülüklerden sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”[1059]âyeti, orucun koruyucu bir boyutunun olduğuna işaret etmektedir.

Ayrıca Hz. Peygamber de “Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin. Muhammed'in canı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç anı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır. "[1060] buyurmak suretiyle orucun nefsin gayri meşru arzu ve isteklerine karşı bir kalkan olduğunu dile getirmiş ve oruçlunun elde edeceği mükafatı ifade etmiştir.

Oruç, bilenler için  gerçekten  bir kalkandır. Şuurlu ve şartları özümsenerek tutulan oruç, kişiyi kötülüklere karşı korur. Toplumsal barışın ve birlikteliğin sağlanmasında da oruç etkin rol oynamaktadır. Çünkü oruçlu kavgalara, kötü sözlere  açık değildir. Onun sadece midesi değil aynı zamanda dili, eli, gönlü bütün uzuvları  dünyada bu tür çirkinliklere karşı iftarı olmayan bir oruçtadır.

Evet kısa vadede onun dilinin, iftarı güzel sözdür, gönlünün iftarı güzel duygulardır, elinin iftarı, hayır işlerde kullanmaktır, gözünün iftarı güzelliklere bakarak Yüce Rabbi’nin kudret ve kuvvetini anlamaktır. Aklın iftarı, millet ve insanlığa huzur verecek bilgi ve düşünceler  üretmektir. Uzun vadede ise bu  uzuvların  iftarı, Yüce Rabbi’nin müjdesine erdiği andadır. İnancımıza göre asıl müjde ve iftarda bu olsa gerek. Orucun bu boyutu asla göz ardı edilmemelidir.

İnsanların birbirleriyle iyi geçinme yerine birbirini yeme yarışında olduğu günümüzde,  bu tür moral değerlerin ve yönlendirmelerin sağlayacağı faydalar yabana atılamayacak güçtedir. Nice masum hayatların sönmesinin, kanların akıtılmasının, aile ve dostlukların yıkılmasının temelinde,  hiçbir değeri olmayan söz ve  kavgaların olduğunu görmekteyiz. Bu tür olayların, gerek fert ve gerekse toplumsal boyutta tamiri imkansız yaralar ortaya çıkardığı da bir gerçektir. İşte dar anlamda oruçlu geniş anlamda ise Müslüman, kavga ve anlamsız sözlere kapalıdır, diğer bir ifadeyle o, Allah’ın rızası olmayan her türlü eyleme karşı iftarı olmayan bir oruçtadır. Onun kapısı adeta iftar sofrası gibi hep güzelliklere açılır. Maddi ve manevî yönden aç, susuz insanlar onda hayat bulur. O sofrada nasıl gayr-i meşrû yiyecek ve içeceklere yer yoksa, onun makro planda dünyasında da, mikro planda gönlünde de meşrû olmayan davranış ve  eylemlere geçit yoktur.

Oruç tutmak suretiyle Allah'ın emrini seve seve yerine getiren mü'minlerin bağışlanacağını, günahlarının affedileceğini müjdeleyen peygamberimiz şöyle buyuruyor:  "Bir kimse inanarak ve mükâfatını umarak Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır." 

D-             IV- Konu İle İlgili Âyetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِب عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُم لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ  أَيَّاماً مَّعْدُودَاتٍ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضاً أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ فَمَن تَطَوَّعَ خَيْراً فَهُوَ خَيْر لَّهُ وَأَن تَصُومُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”[1061]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Hadisler

أنه سمِعَ أبا هريرة رضي الله عنه يقول: قالَ رَسولُ الله صلى الله عليه وسلم:  "قالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ: كُلُّ عَمَلِ ابْنِ آدَمَ لَهُ إلاَّ الصِّياَمَ. فَإنَّهُ لِي وَأناَ أجْزِي بِهِ. وَالصِّياَمُ جُنَّةٌ. فَإذاَ كاَنَ يَوْمُ صَوْمِ أحَدِكُمْ فَلاَ يَرْفُثْ يَوْمَئِذٍ وَلاَ  يَسْخَبْ. فَإنْ سَابَّهُ أحَدٌ أوْ قاَتَلَهُ، فَلْيَقُلْ: إنِّي امْرِؤٌ صَائِمٌ. وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ. لَخُلوُفُ فَمِ الصَّائِمِ أطْيَبُ عِنْدَ اللهِ، يَوْمَ القِياَمَةِ، مِنْ رِيحِ الْمِسْكِ. وَلِلصَّائِمِ فَرْحَتاَنِ يَفْرَحُهُمَا: إذاَ أفْطَرَ فَرِحَ بِفِطْرِهِ. وَإذاَ لَقِيَ رَبَّهُ فَرِحَ بِصَوْمِهِ".

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Aziz ve celîl olan Allah "İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim" buyurmuştur.  Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin.  Muhammed'in canı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç anı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır. "[1062]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

NEVEVİ, Riyazü’s-Salihin, Ter. Hasan Hüsnü Erdem ve Kıvamuddin Burslan, DİB yayınları, Ankara 1972.

Türkçe Tercüme ve Şerhi: Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar. Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 1997.

Prof. Dr. Alparslan Özyazıcı, Din ve Bilimin Işğında Oruç ve Sağlık, DİB. yayınları, Ankara 2004.

Dr. Yaşar Yiğit, “İbadet Anlayışı Açısından Oruç” Diyanet Aylık Dergi, Aralık 1999,  sayı 108; “Ben Oruçluyum Diyebilmek…” Diyanet Aylık Dergi, Kasım 2001, sayı 131.

TDV İslâm Araştırmaları Merkezi Tarafından Hazırlanan İlmihal, c.I, s. 379 vd.

Seyfettin Yazıcı, Ramazan ve Oruç DİB. yayınları Ankara 1997.

 

 

C-         ÖLÇÜLÜ VE TUTARLI OLMAK (İTİDAL)

Yunus AKKAYA

A-             I- Konunun Planı

          A-İtidal Kavramı

          B-İtidal ile İfrat ve Tefrit Arasındaki Fark

          C-Kur’an-ı Kerimde ve Hadislerde İtidal

                   1-İnançta İtidal

                   2-İbadetlerde İtidal

                   3-Dünya ve Ahiret İşlerinde İtidal

                   4-Harcamalarda İtidal

                   5-Dostluk ve Düşmanlıkta İtidal

                   6-Davranış ve Konuşmada İtidal

                   7-Yeme,İçme,Giyim ve Kuşamda İtidal

                   8-Zamanı Kullanmada İtidal

          D-İtidalli Davranmanın Faydaları

                   1-İnançta Sağlamlık

                   2-İbadetlerde Devamlılık

                   3-Ahlakta Olgunluk

                   4-Sosyal İlişkilerde Başarı

                   5-Zamandan Tasarruf

                   6-Hastalıklardan Korunma

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya itidal kavramı açıklanarak başlanır.İtidal ile ifrat ve tefrit arasındaki farka işaret edilir.Daha sonra  ayet ve hadislerden yola çıkarak İslam Dini’nin itidale bir başka ifade ile ölçülü ve tutumlu olmaya verdiği önem anlatılır. Bu bağlamda inançta,ibadetlerde, dünya ve ahiret işlerinde,harcamalarda, dostluk ve düşmanlıkta, davranış ve konuşmalarda, yeme- içme, giyim ve kuşamda, zamanı kullanmada itidal konuları izah edilir.

Vaazın son bölümünde genel bir değerlendirme yapılır ve itidalli davranmanın kazanımları üzerinde durularak vaaza son verilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Allah Teala, müslümanları Kur’an-ı Kerim’de “vasat bir ümmet”olarak niteler.Vasat ümmet “ifrat ve tefritlerden korunarak inancında, ahlâkında, her türlü tutum ve davranışlarında doğruluk, dürüstlük ve adalet çizgisinde kalmayı başaran dengeli, sağduyulu, ölçülü, insaflı ve uyumlu nesil, toplum” anlamına gelir. Buradaki “vasat” kelimesi, “hem maddî ve bedensel tutkulara kapılmaktan, zevk ve sefahate dalmaktan hem de bedensel ve dünyevî ihtiyaçları büsbütün reddederek bir tür ruhbanlık hayatına kendini kaptırmaktan korunan” şeklinde de açıklanmıştır. İslâm’dan önceki dönemlerde genellikle yahudiler ve müşrik Araplar gibi bazı toplumlar mâneviyattan büsbütün uzaklaşarak dünyevîleşmişler, materyalist bir hayat anlayışına sapmışlardı. Hıristiyanlar, Mecûsîler ve çeşitli Hint tarikatlarına mensup bazı topluluklar da dünyevî ve bedensel lezzetlere büsbütün sırt çevirerek kendilerini koyu bir ruhaniyete kaptırmışlardı. İşte İslâm dini bütün bu aşırılıkları reddederek ılımlı ve dengeli bir din ve dünya anlayışı getirmiş ve bu anlayışa uygun bir toplum yapısı gerçekleştirmiştir

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُواْ شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا.

“Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık.”[1063]

“Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın.”[1064]

“Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.”[1065]

Konuyla ilgili ayrıca şu ayetlere de başvurulabilir:

A’raf, 7/31; İsra, 17/110; Lokman, 31/19; Lokman, 31/32; Fatır 35/32

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَن اِبْنِ مَسْعُودٍ رَضِي اللَّهُ عنه أن النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « هَلَكَ الْمُتَنَطِّعُونَ » قالَهَا ثَلاَثاً.

Abdullah İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanlar helâk oldular. ” Resûl-i Ekrem bu sözü üç defa tekrarladı.[1066]

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:  إِيَّاكُمْ وَالْغُلُوَّ فِي الدِّينِ فَإِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِالْغُلُوِّ فِي الدِّينِ‏.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Dinde aşırı gitmekten sakının, sizden öncekiler dindeki aşırılıkları yüzünden helak olmuşlardır."[1067]

عن أَبِي هريرة رضي اللَّه عنه النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ ، وَلَنْ يُشاَدَّ الدِّينَ إلاَّ غَلَبَهُ فَسَدِّدُوا وَقَارِبُوا وَأَبْشِرُوا ، وَاسْتعِينُوا بِالْغدْوةِ والرَّوْحةِ وَشَيْءٍ مِنَ الدُّلْجَةِ  رواه البخاري وفي رواية له سَدِّدُوا وَقَارِبُوا وَاغْدُوا وَرُوحُوا ، وشَيْءٍ مِنَ الدُّلْجةِ ، الْقَصْدَ الْقصْدَ تَبْلُغُوا.

Ebû Hüreyre radıyallanu anh’dan rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Din kolaylıktır. Dini aşmak isteyen kimse, ona yenik düşer. O halde, orta yolu tutunuz, en iyiyi yapmaya çalışınız, o zaman size müjdeler olsun; günün başlangıcından, sonundan ve bir miktar da geceden faydalanınız. ”[1068]

Buhârî’nin bir başka rivayeti şöyledir:

“Orta yolu tutunuz, amellerinizi mükemmelleştirmeye ve Allah’a yakın olmaya gayret ediniz. Sabahleyin, öğle ile akşam arası çalışınız. Bir parça da geceden faydalanınız. Aman acelesiz gidin, telaşsız gidin ki, menzilinize, varacağınız hedefe ulaşasınız. ”[1069]

عن أَنسٍ رضي اللَّه عنه قال : جاءَ ثَلاثةُ رَهْطٍ إِلَى بُيُوتِ أَزْواجِ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ يَسْأَلُونَ عَنْ عِبَادَةِ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَلَمَّا أُخْبِروا كأَنَّهُمْ تَقَالَّوُهاَ وَقالُوا : أَيْنَ نَحْنُ مِنْ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَدْ غُفِرَ لَهُ ما تَقَدَّم مِنْ ذَنْبِهِ وَماَ تَأَخَّرَ . قالَ أَحَدُهُمْ : أَمَّا أَنَا فأُصلِّي اللَّيْلَ أَبداً وَقالَ الآخَرُ : وَأَناَ أَصُومُ الدَّهْرَ أبَداً وَلاَ أُفْطِرُ ، وَقالَ الآخَرُ : وَأَناَ اَعْتَزِلُ النِّساءَ فَلاَ أَتَزَوَّجُ أَبَداً، فَجَاءَ رَسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إلَيْهِمْ فَقالَ : « أَنْتُمُ الَّذِينَ قُلْتُمْ كَذاَ وَكَذَا ؟، أَمَا وَاللَّهِ إِنِّي لَأَخْشَاكُمْ ِللَّهِ وَأَتْقَاكُمْ لَهُ لَكِِنِّي أَصُومُ وَأُفْطِرُ ، وَأُصلِّي وَأَرْقُدُ، وَأَتَزَوَّجُ النِّسَاءَ، فَمَنْ رَغِبَ عَنْ سُنَّتِي فَلَيسَ مِنِّى» متفقٌ عليه.

Enes ibni Mâlik radıyallahu anh şöyle dedi:

Peygamber Efendimizin nâfile ibadetlerini öğrenmek üzere, sahâbeden üç kişilik bir grup, Peygamber hanımlarının evlerine geldiler. Kendilerine Efendimiz’in ibadetleri bildirilince, onlar bunu azımsadılar ve

–Allah’ın Resûlü nerede biz neredeyiz? Onun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır, dediler. İçlerinden biri:

–Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım, dedi. Bir diğeri:

–Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğim, dedi. Üçüncü sahâbî de:

–Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak kalacak, asla evlenmeyeceğim, diye söz verdi. Bir müddet sonra Peygamberimiz onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:

–“Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım. Fakat ben bazan oruç tutuyor, bazan tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor, hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir. ”[1070]

عَنْ عائِشةَ رَضي اللَّهُ عنْها أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ دَخَلَ عَلَيْهاَ وَعِنْدَهاَ اِمْرأَةٌ قاَلَ : مَنْ هَذِهِ ؟ قالتْ : هَذِهِ فُلانَةُ تَذْكُرُ مِنْ صَلاتِهَا قاَلَ : « مَهْ عَلَيْكُمْ بِماَ تُطِيقُونَ ، فَوَاللَّهِ لاَ يَمَلُّ اللَّهُ حَتَّى تَمَلُّوا وَكَانَ أَحَبَّ الدِّينِ إِلَيْهِ ماَ دَاوَمَ صَاحِبُهُ علَيْهِ »

Âişe radıyallahu anhâ’nın bildirdiğine göre, bir kadınla birlikte otururlarken, yanlarına Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem girdi ve:

–“Bu kadın kim?” diye sordu. Âişe validemiz:

–Bu filan hanımdır, dedikten sonra, onun çok namaz kıldığından bahsetti. Bunun üzerine Resûl–i Ekrem:

–“Bütün bunları sayıp dökmeyi bırak; gücünüzün yettiği nisbette ibadet etmeniz size yeter. Allah’a yemin ederim ki, siz bıkıp usanmadıkça, Allah bıkıp usanmaz” buyurdu.

Resûl–i Ekrem’in en çok sevdiği ibadet, sâhibinin devamlı yaptığı idi.[1071]

عَنْ أَنَسٍ رَضي اللَّهُ عَنْهُ قالَ : دَخَلَ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم الْمسْجِدَ فَإِذَا حَبْلٌ مَمْدُودٌ بَيْنَ السَّارِيَتَيْنِ فَقاَلَ : « ماَ هَذَا الْحبْلُ ؟ قالُوا ، هَذا حبْلٌ لِزَيْنَبَ فَإِذَا فَتَرَتْ تَعَلَّقَتْ بِهِ . فَقالَ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « حُلُّوهُ ، لِيُصَلِّ أَحدُكُمْ نَشَاطَهُ ، فَإِذَا فَتَرَ فَلْيرْقُدْ »

Enes radıyallahu anh şöyle dedi:

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem mescide girmişti. İki direk arasına uzatılmış bir ip gözüne ilişti:

Bu ip nedir?” diye sorunca, sahâbîler:

Bu, Zeynep Binti Cahş’a ait bir iptir. Namazda ayakta durmaktan yorulunca ona tutunuyor, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:

“Onu hemen çözünüz. Sizden biriniz canlı ve istekli olunca nâfile namaz kılsın, yorgunluk ve gevşeklik hissettiği zaman ise yatıp uyusun” buyurdu.[1072]

عن أَبِي عبد اللَّه جابر بن سمُرَةَ رضي اللَّهُ عنهما قال : كُنْتُ أُصَلِّي مَعَ النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم الصَّلَوَاتِ ، فَكَانَتْ صلاتُهُ قَصْداً وخُطْبَتُه قَصْداً »

Ebû Abdullah Câbir İbni Semüre rayıdallahu anhümâ şöyle dedi:

“Namazlarımı Nebi sallallahu aleyhi ve sellemle birlikte kılardım. Onun namazı da, hutbesi de normal uzunlukta idi. ”[1073]

Konuyla ilgili diğer bazı hadisler: Buhari, Sahih, Vüdu, 53, (I;60),  Buhari, Sahih, Savm, 51, (II;243)

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1. T.D.V.İslam Ansiklopedisi, İtidal Maddesi, 23/456

2. Hazreti Peygamber ve İtidal, Nevzat Aşık. İzmir : Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 1987.

3. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. Mualla Lüveyhık ; çev. Abdulhalık Duran. İstanbul : Kayıhan Yayınları, 1999.

4. Riyazü’s-Salihin ,Nevevi, tercüme ve şerheden M. Yaşar Kandemir, İsmail L.Çakan, Raşit Küçük. İstanbul : Erkam Yayınları, 2001.

 

 

CI-    ÖLÜM VE HATIRLATTIKLARI

Yunus AKKAYA

A-             I- Konunun Plânı

A- Ölüm Gerçeği, Anlamı ve Mahiyeti

B- Kur’an-ı Kerimde Ölüm

C- Hadislerde Ölüm

D- Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır

E- Ölüme Daima Hazırlıklı Olmak Gerekir

F- Nasıl Bir Ölüm İsteriz?

G- Ölümün Hatırlattıkları

1-Ölüm Düşüncesi İnsana Dünya Hayatının Fani Olduğunu Öğretir

2-Ölüm Düşüncesi İnsana Zamanın ve Sahip Olduğu Nimetlerin Kıymetini Öğretir

3-Ölüm Düşüncesi İnsanı Terbiye Eder.

4-Ölüm Düşüncesi İnsanın Nefsani Arzular Peşinde Koşmasını Engeller

5-Ölüm Düşüncesi İnsanı Yararlı Davranışlar Yapmaya Sevkeder

6-Ölüm Düşüncesi İnsanın Hayata İbret Gözüyle Bakmasını Sağlar

7-Ölüm Düşüncesi İnsana Hayatının Muhasebesini Yaptırır

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya ölümün anlam ve mahiyeti üzerinde durularak başlanır.Ölümün her canlı için kaçınılmaz bir gerçek  ve yeni bir hayata atılan ilk adım olduğu kısaca izah edilir.Daha sonra konuyla ilgili ayet ve hadislerden örnekler vererek ölümün Kur’an-ı Kerim ve Hadisi Şeriflerde hangi noktalara vurgu yapılarak izah edildiği anlatılır. Ölümün aslında mü’min için bir nimet olduğu, ölüme daima hazırlıklı olmak gerektiği ve güzel bir ölüm için hayatı güzel ve Allah’ın rızasına uygun olarak yaşamak gerektiği hususlarına dikkat çekilir.

Vaazın son bölümünde de ölümden almamız gereken ibretler konusuna girilir  ve ölümün hatırlattıkları hususlar kısa kısa izah edilir. Ömrümüzün, sağlığımızın, malımızın, gençliğimizin hepsinin Allah tarafından bize birer emanet olarak verildiği, nefsani arzular peşinde koşmak yerine salih amellerle ahiret hayatımız için hazırlık yapmamız gerektiği vurgulanır.  

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Ölüm, hayatın zıddıdır. Bitkilerde üremenin ve solunumun durması, hayvanlarda ve insanlarda duyuların çalışmaz hale gelmesidir. İnsanda, ayrıca düşünme, akletme, hatırlama gibi iç melekelerin fonksiyonlarını yitirmesidir.

İnsan açısından ölüm, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip bedenden ayrılması olayına denir. Ölüm, insan varlığı için bir âlemden diğerine intikal etmektir. Bu anlamda ölüm yok olmak değildir. Ruh, bâkîdir, yok olmaz. Her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Canlılar doğar,  büyür  ve  ölürler.

Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde "ölmek" değil; gerçekte "dirilme"dir, hayat bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanımasıdır. Ölmek, geçici bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve "sıla"sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu olmayacaktır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِ وَإِنَّمَا تُوَفَّوْنَ أُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَمَن زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ وَما الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ

“Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.”[1074] 

Allah'ın hayatı ve ölümü yaratmasının sebebi, Kur'an'da şöyle açıklanır:

“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”[1075]

Ölümle ilgili diğer bazı ayetler: 

Al-i İmran, 3/145;  Lokman, 31/34;  Nisa, 4/78;  Münafikun, 63/9-11; Bakara, 2/28, 258; Âl-i İmrân, 3/27, 156; En'âm, 6/2, 95; A'râf, 7/158; Tevbe, 9/116; Yûnus, 10/31, 56; Hıcr, 15/23; Nahl, 16/70; Hacc, 22/66; Mü'minûn, 23/80; Rûm, 30/19, 27, 40; Mü'min, 40/68; Duhân, 44/8; Câsiye, 45/26; Kaf, 50/43; Necm, 53/44; Vâkıa, 56/60; Hadîd, 57/2

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

قالَ رسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم: أَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَذَاتِ

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Lezzetleri yok eden ölümü çok anın." [1076]    

عَنِ ابْنِ عُمَرَ، اَنَّهُ قَالَ ‏:‏ كُنْتُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ فَجَاءَهُ رَجُلٌ مِنَ الاَنْصَارِ فَسَلَّمَ عَلَى النَّبِيِّ ـ صلى الله عليه وسلم ـ ثُمَّ قَالَ ‏:‏ يَا رَسُولَ اللَّهِ اَىُّ الْمُؤْمِنِينَ اَفْضَلُ قَالَ ‏:‏ ‏"‏ اَحْسَنُهُمْ خُلُقًا ‏"‏ ‏.‏ قَالَ فَاَىُّ الْمُؤْمِنِينَ اَكْيَسُ قَالَ ‏:‏ ‏"‏ اَكْثَرُهُمْ لِلْمَوْتِ ذِكْرًا وَاَحْسَنُهُمْ لِمَا بَعْدَهُ اسْتِعْدَادًا اُولَئِكَ الاَكْيَاسُ ‏"‏ ‏.‏

İbn-i Ömer (r.a)’dan rivayet edildiğine göre O şöyle demiştir.Ben Resulullah’la beraber iken Ensar’dan bir adam geldi selam verdi ve Peygamberimiz’e şöyle sordu:Ya Resulallah mü’minlerin hangisi en faziletlisidir? Peygamberimiz: “Ahlakı en güzel olanıdır” dedi.Sonra adam : “Mü’minlerin hangisi en akıllıdır?”dedi Aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm: “Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonrası için en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.” buyurdular.[1077]

اَنَّ رَسولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ قالَ: «باَدِرُوا بِالأَعْماَلِ سَبْعاً، هَلْ تَنْتَظِرُونَ إلاَّ فَقْراً مُنْسِياً، أَوْ غِنيً مُطْغِياً، أَوْ مَرَضاً مُفْسِداً، أَوْ هِرَماً مُفَنِّداً أَوْ مَوْتاً مُجْهِزاً أَوِ الدَّجَّالَ فَشَرُّ غَائِبٍ يُنْتَظَرُ، أَوِ السَّاعَةَ. فاَلسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُّ»

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Yedi (engelleyici) şey(gelme)den önce iyi işler yapmakta acele ediniz. Yoksa gerçekten siz, unutturan fakirlik, azdıran zenginlik, (her şeyi) bozup perişan eden hastalık, saçma–sapan konuşturan ihtiyarlık, ansızın geliveren ölüm, gelmesi beklenen şeylerin en şerlisi Deccâl, belâsı en müthiş ve en acı olan kıyametten başka bir şey mi beklediğinizi sanıyorsunuz?”[1078]

"‏ يَا اَيُّهَا النَّاسُ تُوبُوا اِلَى اللَّهِ قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا وَبَادِرُوا بِالاَعْمَالِ الصَّالِحَةِ قَبْلَ اَنْ تُشْغَلُوا وَصِلُوا الَّذِي بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ رَبِّكُمْ بِكَثْرَةِ ذِكْرِكُمْ لَهُ وَكَثْرَةِ الصَّدَقَةِ فِي السِّرِّ وَالْعَلاَنِيَةِ تُرْزَقُوا وَتُنْصَرُوا وَتُجْبَرُوا

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Ölmezden önce Allah’a tevbe edin. (Musîbet, hastalık, yaşlılık gibi) ağır meşgûliyetlere düşmezden önce sâlih ameller işlemede acele edin. Çok zikir ederek, gizli ve açık çok sadaka vererek Allah’a karşı üzerinizdeki borcu ödeyin ki bol rızka, ilâhî yardım ve zafere, halinizin ıslâhına mazhar olasınız” [1079]

قال رسولِ اللَّهِ صلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «يَتْبَعُ الْمَيِّتَ ثَلاثَةٌ: أهْلُهُ وَمَالُهُ وَعَمَلُهُ، فَيَرْجِعُ اثْناَنِ وَيَبْقَى وَاحِدٌ: يَرْجِعُ أهْلُهُ وَمَالُهُ، وَيَبْقَى عَمَلُهُ»

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri bâki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâki kalır."[1080]

عن النبي صلى الله عليه وسلم قال: الْكَيِّس مَنْ دَانَ نَفْسَهُ، وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ، وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا، وَتَمَنَّى عَلَى الله

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, nefsini duygularına tâbi kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören) dır”[1081]

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وَسلَّم ‏"‏ مَا مِنْ اَحَدٍ يَمُوتُ اِلاَّ نَدِمَ ‏"‏‏ قَالُوا وَمَا نَدَامَتُهُ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ ‏"‏ اِنْ كَانَ مُحْسِنًا نَدِمَ اَنْ لاَ يَكُونَ ازْدَادَ وَاِنْ كَانَ مُسِيئًا نَدِمَ اَنْ لاَ يَكُونَ نَزَعَ

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Ölüp de pişman olmayan yoktur; mutlaka herkes nedâmet duyar: Muhsin (İyi yolda) olan hayrını daha çok artırmadığı için pişman olur, nedâmet duyar. Kötü yolda olan da nefsini kötülükten çekip almadığına pişman olur, nedâmet duyar."[1082]

أنَّ رسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ قالَ : « إذاَ مَاتَ الإنسَانُ اِنْقَطَعَ عَمَلُهُ إلاَّ مِنْ ثَلاَثٍ: صَدَقَةٍ جَاريَةٍ ، أوْ عِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ ، أَوْ وَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ »

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Bir insan ölünce üç kişi hariç herkesin ameli kesilir: Sadaka-i câriye (bırakan) veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine duâ edecek sâlih evlât (bırakan)."[1083]

قَالَ رَسُولُ اللّه صلى الله عليه وسلم ِ: كُنْتُ نَهَيْتُكُمْ عَنْ زِيَارَةِ الْقُبُورِ؛ فَزُورُوهَا. فإنَّهَا تُذَكِّرُكُمُ الاَخِرَةَ

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Ben sizi kabirleri ziyaretten men etmiştim. Artık onları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü onlar size ahireti hatırlatır."[1084]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y.  1/ 352-355   

2. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. 3/229-235

3. İman ve İslâm Atlası, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.  331-333

4. İhyâi Ulûmi'd-Din, İmam Gazali, Bedir Y.  4/ 806-833

5. Riyazü’s-Salihin ,Nevevi, tercüme ve şerheden M. Yaşar Kandemir, İsmail L. Çakan, Raşit Küçük. İstanbul : Erkam Yayınları, 2001.

 

 

CII-                       ÖRFÜN DİNDEKİ YERİ

Yunus AKKAYA

A-             I- Konunun Plânı

         A- Örfün Tanımı

B- Kur’an-ı Kerim’de Örf

C- Hadislerde Örf

D- Örfün Sıhhat Yönünden Çeşitleri:

1. Sahih Örf

2. Fâsit Örf

E- Sahih Örfün Toplumdaki Oluşum Şekline Göre Çeşitleri:

1. Genel Örf

2. Özel Örf

F- Toplumun Yaşantısının Şekillenmesinde Örfün Yeri

         G- Kitap ve Sünnette Çözümü Örfe Bırakılan Çeşitli Meseleler

1. Kadının Nafakasını Örfe Göre Belirlenmesi

2. Çocukların Nafakasının  Örfe Göre Belirlenmesi

3. Süt Anneye Verilecek Ücretin Örfe Göre Belirlenmesi 

4. Velinin Yoksul Olunca Yetimin Malından Örfe Göre Yiyebileceği

5. Müslümanların Güzel Görüp Benimsediği Şeylerin Dinen Muteber Sayılması

         H- Örfün Değişmesiyle Hükümlerin Değişmesi:

1. Taat Sayılan Amel Karşılığında Ücret Alınması.

2. Emanet; Kasıt, Kusur veya İhmal Olmadıkça Tazmin Edilmemesi

3. Vakıf Arazi ile Yetimlere Ait Malların Kiraya Verilmesi Bir Süre ile Sınırlandırılması

4. Şâhitlik İçin, Şahitlerin Tezkiyesine Gerek Duyulmaması

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

 Konuya örfün tarifi yapılarak başlanır. Konuyla yakından ilgisi olması bakımından adet, maruf, ve münker kavramları da açıklanır.Daha sonra Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerden örfle ilgili örnekler verilerek konuya giriş yapılmış olur.Bundan sonra örfün dindeki yeri, örfün çeşitleri, kitap ve sünnette örfe bırakılan hususlar gibi konular örnekler verilerek genişçe izah edilir.“Zamanın değişmesiyle hükümler de değişir” Mecelle kaidesi çerçevesinde, zamanla değişen örflerin hükümlerde de değişikliklere sebep olduğu örneklendirilerek anlatılır.

 Son olarak dinimizin Kur’an ve sünnete ters düşmeyen örf ve adetlere değer verdiği ancak; kan davası, töre cinayetleri, başlık parası, kehanet ve falcılık gibi yanlış örf ve adetlerin dinde yerinin olmadığı konusu hatırlatılarak vaaza son verilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

“İyiliği emretme. “İyi olan” diye çevirdiğimiz ve Türkçe’de “örf” şeklinde telaffuz edilen urf kelimesi, “bilme, tanıma” mânasındaki irfan kökünden bir terim olup, aynı kökten ma‘rûf kelimesi gibi “iyilik olarak bilinen ve benimsenen şey” anlamında kullanılır. Buna göre örf kelimesi, dinin özel hükümlerine ve genel amaçlarına ters düşmemek şartıyla aklıselimin ve kamu vicdanının hayırlı ve yararlı görüp âdet haline getirdiği her türlü dinî ve dünyevî konulardaki iyilik ve güzellikleri  içermektedir.”[1085]

İnsanların güzel gördüğü örfe aykırı hareket etmek, güçlük ve sıkıntıya sebep olur. Kur'an'da ise, "Allah, sizin için dinde bir güçlük kılmadı."[1086] buyurulmuştur.Bu itibarla, "Sahih örf ile sabit olan şey, şer'i bir delil ile sabit olmuş gibidir." denilmiştir. Bu  sözün mânası, "örf ile sabit olan şey, nass bulunmayan yerde itimada lâyık bir delil ile sabit olmuş" demektir. Örfü, hüküm istinbadı için bir delil olarak alan bilginler, onun, Kitap ve Sünnet bulunmayan yerlerde geçerli olduğunu kabul ederler. Örf, Kitap ve Sünnet'e aykırı düşerse muteber olmaz. Mesela; içki ve faizcilik, bazen insanlar tarafından âdet hâline getirilebilir; fakat nassları ihmal etmek olan bu gibi hâlleri örf saymak doğru olmaz; aksine bunlara karşı koymak gerekir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ

“Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.”[1087] 

“Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için- anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği, örfe uygun olarak babaya aittir. Hiçbir kimseye gücünün üstünde bir yük ve sorumluluk teklif edilmez. -Hiçbir anne ve hiçbir baba çocuğu sebebiyle zarara uğratılmasın- (Baba ölmüşse) mirasçı da aynı şeyle sorumludur. Eğer (anne ve baba) kendi aralarında danışıp anlaşarak (iki yıl dolmadan) çocuğu sütten kesmek isterlerse onlara günah yoktur. Eğer çocuklarınızı (bir süt anneye) emzirtmek isterseniz örfe uygun olarak vereceğiniz ücreti güzelce ödediğiniz takdirde size bir günah yoktur. Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.”[1088]  

Örf konusuyla ilgili diğer bazı ayetler: 

Al-i İmran, 3/110; Al-i İmran, 3/114; Tevbe, 9/112; Bakara, 2/241;  Bakara, 2/236; Nisa, 4/6;Bakara, 2/178

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

فَمَا رَأَى الْمُسْلِمُونَ حَسَنًا فَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ حَسَنٌ وَمَا رَأَوْا سَيِّئًا فَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ سَيِّئٌ‏

“Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir.Müslümanların kötü gördüğü şey, Allah katında da kötüdür.”[1089]

قاَلَ رَسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : كُلُّ مَعرُوفٍ صَدَقَةٌ

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Her bir ma'ruf sadakadır"[1090]

عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ هِنْدٌ أُمُّ مُعَاوِيَةَ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِنَّ أَبَا سُفْيَانَ رَجُلٌ شَحِيحٌ، فَهَلْ عَلَىَّ جُنَاحٌ أَنْ آخُذَ مِنْ مَالِهِ سِرًّا قَالَ ‏"‏ خُذِي أَنْتِ وَبَنُوكِ مَا يَكْفِيكِ بِالْمَعْرُوفِ ‏"‏‏.‏

 Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Ebu Süfyan'ın karısı Hind, (Bir gün gelerek) "Ey Allah'ın Resûlü dedi. Ebu Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuğuma yetecek miktarda (nafaka) vermiyor. Durumu idare için, onun bilmez tarafından, almam gerekiyor! (Ne yapayım?)" Aleyhissalatu vesselam:

"Örfe göre sana ve çocuğuna kifayet edecek miktarda al!" buyurdular."[1091]

عن عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ تَقُولُ ‏{‏وَمَنْ كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَنْ كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ‏}‏ أُنْزِلَتْ فِي وَالِي الْيَتِيمِ الَّذِي يُقِيمُ عَلَيْهِ، وَيُصْلِحُ فِي مَالِهِ، إِنْ كَانَ فَقِيرًا أَكَلَ مِنْهُ بِالْمَعْرُوفِ‏.

Yine Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) " Zengin olan iffetli olmağa çalışsın, yoksul olan uygun bir şekilde yesin..." (Nisa, 6), ayeti hakkında şu açıklamayı yaptı: "Bu âyet, yetime bakan velinin fakir olması halinde, bakım hizmetine mukabil, yetimin malından uygun şekilde yiyebileceğini beyân için nâzil olmuştur."[1092]

Mecellede yer alan örfle ilgili maddeler

Adet muhakkemdir (Mecelle: 36).

Nassın isti'mali bir hüccettir ki, anınla amel vâcip olur (Mecelle: 37).

Örfen maruf olan şey, meşrut kılınmış gibidir (Mecelle: 43).

Adetin delâletiyle hakiki mana terk olunur (Mecelle: 40)

Örf ile tayin, nass ile tayin gibidir (Mecelle: 45).

Tüccar arasında mâruf olan şey, aralarında meşrût gibidir (Mecelle: 44).

Örfle sâbit olan şey, nassla sâbit gibidir (İbn-i Abidin).

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1. Zekiyüddin Şa'ban, Usûlül-Fıkh, Terceme. İbrahim Kafi Dönmez, Ankara :Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1990.

2. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul Erkam Yayınları, 

3. Mehmet Şener, İslâm Hukukunda Örf, İzmir,Öğrenci Basımevi, 1987.

4. Selahattin Kıyıcı, İslam hukukunda örf ve adet, İstanbul : İşaret Yayınları, 1990.

 

 

CIII-                  PEYGAMBER SEVGİSİ

Yunus AKKAYA

A-             I-.Konunun Plânı

          A-Peygamber Sevgisinin Anlamı ve Önemi

          B-Kur’an-Kerim’de ve Hadislerde Peygamber Sevgisi

                   1.Hz Peygamber Alemlere Rahmet Olarak Gönderilmiştir

                   2.Hz.Peygamber Mü’minlere ve Diğer İnsanlara

Çok Düşkündür

                   3.Hz Peygamber İnsanlara Allah’ın Lütfudur

                   4.Hz.Peygamber Bütün İnsanlar İçin En Güzel Örnektir

                   5.Hz Peygamber En Güzel Ahlaka Sahiptir

                   6.Hz Peygamberi Sevmek İmandandır

                   7.Hz. Peygambere Gönülden İtaat İmanın Gereğidir

                   8.Müminler Hz. Peygamberi Kendi Canından Aziz Bilir

                   9.Allah Sevgisi Hz. Peygambere Tabi Olmaktan Geçer

                   10.Allah Teala ve Melekler Hz. Peygambere Salat Eder

         C-Hz.Peygamberi Sevmenin Belirtileri:

                   1.Hz. Peygamberin Davetine İcabet

                   2.Hz.Peygamberin Sünnetini Yerine Getirmek

                   3.Hz.Peygamberin Ahlakını Örnek Almak

                 4.Hz. Peygamberin Sevdiklerini Sevmek

         D-Ashab-ı Kiramın Peygamber Sevgisi

         E-Kültürümüzde Peygamber Sevgisi

         F-Edebiyatımızda Peygamber Sevgisi

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya peygamber sevgisinin anlam ve önemine değinilerek başlanır. Hz.Peygamberi sevmenin imanla ilgili boyutu üzerinde durulur. Peygamber sevgisi konusu ayet ve hadislerden yararlanılarak genişçe izah edilir. Bu bağlamda peygamberimizin alemlere rahmet olarak gönderilmesi,üstün insani niteliklere sahip olması, güzel ahlakı ve ümmetine olan düşkünlüğü anlatılır.

Daha sonra peygamber sevgisinin ancak; O’nun davetine icabet etmek, sünnetini yerine getirmek, sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemek  ve ahlakını örnek almak suretiyle mümkün olacağı vurgulanır. Son bölümde kültürümüzde ve edebiyatımızda peygamber sevgisi konusu üzerinde durulur, ve genel bir değerlendirme yapılarak vaaza son verilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Hz.Peygambere inanmak ve O’nu sevmek imanın temel şartlarından birisidir. Çünkü, Yüce Allah, O’nu bizzat kendisi seçmiş ve terbiye etmiştir. Kur’an’daki ifadeleri ile, en üstün ahlak sahibidir. Etrafına ışık saçan yüce bir kandildir. Kendisine tabi olanları daima en doğruya götürür.Bütün insanlar için rahmet olarak gönderilmiştir. Bu sebeple O, bütün bir beşer ve özellikle Allah’a ve ahiret gününe inananlar için en mükemmel bir örnektir.

Hz.Peygamberin hayatı incelendiğinde görülecektir ki, O, Allah’a gönülden bağlanmanın, Onun emirlerini aşkla yaşamanın, insanların ızdırabına ortak olmanın, onlara sırf Allah rızası için yardım etmeyi bir vicdan zevki haline getirmenin, yine onlara sırf insan oldukları için sevgi ve saygı duymanın, intikama muktedir iken affetmenin en güzel örneklerini vermiştir.

Zulme ve kötülüğe karşı durmanın, doğruluk ve adalet ölçülerinden asla ayrılmanın en canlı örnekleri onun hayatındadır. Sabrın, merhametin, alçak gönüllülüğün, aile reisliğinde anlayışın, idarecilikte sorumluluk duygusunun, askerlikte ileri görüşlülüğün, çocuklar, yetimler ve güçsüzlerle ilgilenmenin en eşsiz örnekleri onun hayatındadır.

O halde, gerçek bir mü’min kendisine örnek edineceği bu ideal insanı Yüce Allah’tan sonra kendi canından, malından, her şeyden ve herkesten daha çok sever ve O’nu kendisine rehber edinir. Çünkü mü’min, Hz. Peygamber’e, O’nu sevmek ve O’na itaat etmek için inanmıştır. O’nu gereği gibi sevmez ve emirlerini yerine getirmezse O’na olan imanı elbette anlamsız kalacaktır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ              

“De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticâret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve onun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah fasık topluluğu doğru yola erdirmez.”[1093]

“De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[1094]

Peygamber sevgisi ile ilgili başvurulabicek diğer bazı ayetler:

Nur,24/62-63; Şuara,26/3,215;  Al-i İmran, 3/128;  Tevbe, 9/129; Al-i İmran,3/164; Kehf, 18/6;  Ahzab, 33/57;  Haşr, 59/7;  Ahzab, 33/6; Ahzab, 33/56;Nisa, 4/69.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Hz.Peygamberi her şeyden fazla sevmek imanın gereğidir:

قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلَّم ‏"‏ لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى أَكُونَ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْ وَالِدِهِ وَوَلَدِهِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ ‏"

“Peygamber (SAV) şöyle buyurmaktadır: “Sizden biriniz beni annesinden-babasından, çoluk-çocuğunuzdan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.”[1095]

Allah ve Peygamber sevgisi imandandır, belki imanın ta kendisidir.Nitekim Hz. Ömer:

Ey Allah'ın Rasûlü! Ben sizi canımdan başka herşeyden daha çok severim" dedi. Peygamberimiz:

Ey Ömer, canımı kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, beni canından daha çok sevmedikçe olgun mü'min olamazsın, buyurdu. Peygamberimizi dikkatle dinleyen Hz.Ömer:

Ey Allah'ın Resûlü, vallahi ben şimdi sizi canımdan da daha çok seviyorum, deyince Peygamberimiz:

İşte Ya Ömer, şimdi olgun mü'min oldun buyurdular.[1096]

İmanın tadı Allahı ve Peygamberi sevmekle alınır:

عنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ ثَلاَثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلاَوَةَ الإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا، وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لاَ يُحِبُّهُ إِلاَّ لِلَّهِ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ ‏"‏‏.

“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:“Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar: Allah ve Resûlünü, (bu ikisinden başka) herkesden fazla sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek. ”[1097]

Cennette Hz. peygamberle beraber olabilmek için sevmek gerekir:

أَنَّ أَعْرَابِيًّا، قَالَ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَتَى السَّاعَةُ قَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ مَا أَعْدَدْتَ لَهَا ‏"‏ ‏.‏ قَالَ حُبَّ اللَّهِ وَرَسُولِهِ ‏.‏ قَالَ ‏"‏ أَنْتَ مَعَ مَنْ أَحْبَبْتَ ‏"‏

“Bir bedevi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu. Efendimiz: “Kıyamet için ne hazırladın?” buyurdu. Allah ve Resûlünün sevgisini, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:“O halde sen, sevdiğin ile berabersin” buyurdu. ”[1098]

Hz. Peygamberin sünnetini yaşatmak sevginin göstergesidir:

اَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ َمَنْ أَحْيَا سُنَّتِي فَقَدْ أَحَبَّنِي ‏.‏ وَمَنْ أَحَبَّنِي كَانَ مَعِي فِي الْجَنَّةِ

“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Kim benim sünnetimi ihya ederse beni sevmiş olur.Beni seven de cennette benimle beraber olur.”[1099]      

Hz. Peygambere salâtü selâm getirmek sevginin gereğidir:

اَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ الْبَخِيلُ مَنْ ذُكِرْتُ عِنْدَهُ ثُمَّ لَمْ يُصَلِّ عَلَيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ‏.‏

“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Cimri, yanında adım anıldığı halde bana salâtü selâm getirmeyen kimsedir. ”[1100]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1. İslam peygamberi, Muhammed Hamidullah, trc. Salih Tuğ, M. Said Mutlu. İstanbul : İrfan Yayınevi, 2002

2. Hayatü's-sahabe : Peygamberimiz ve ilk Müslümanlar, Muhammed Yusuf Kandehlevi ; trc. Sıtkı Gülle. İstanbul : Divan Yayınları, 1990.

3. Hazreti Peygamber’in hayatı : Siyer-i Nebi   / Osman Keskioğlu, Ankara : Diyanet İşleri Başkanlığı, 1974.

4. Riyazü’s-Salihin ,Nevevi, tercüme ve şerheden M. Yaşar Kandemir, İsmail L. Çakan, Raşit Küçük. İstanbul : Erkam Yayınları, 2001.

 

 

CIV-                  RAHMET AYININ (RAMAZANIN) KAZANIMLARININ KORUNMASI

CV-       Ekrem KELEŞ

A-             I- Konunun Plânı

A-Ramazan Ayının Kazanımları

  1. Ruhi Arınma
  2. İbadet Zevki
  3. Ahlâkî Duyarlılık
  4. Yardımlaşma, Paylaşma ve Kardeşlik Bilinci

B-Ramazan Ayının Kazanımlarının Kaybedilmemesi

  1. Ramazan Kazanımlarının Muhafazası
  2. Ramazan Kazanımlarının geliştirilmesi

C-İbadetlerde ve Ahlâkî yaşantıda Devamlılık

  1. İbadetlerde devamlılık
  2. Ahlâkî Üstünlüklerin Korunması ve Geliştirilmesi

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya Rahmet ve mağfiret ayında elde edilen ahlâkî ve manevi kazanımların  önemine ve bunların Müslüman’a neler kazandırdığına dikkat çekilerek başlanabilir. Bunlar elde edilmeden önceki durumla bunlar kazanıldıktan sonraki durum arasında bir takım kıyaslamalar yapılabilir. Sözgelimi Ramazandan önce infak bilincine sahip değilken, Ramazan ayında böyle bir bilinç kazanmış bir Müslüman’ın, bu güzel hasletle nasıl paylaşma mutluluğu yaşadığı, nasıl artık toplumun derdiyle dertlenerek çevresine yararlı bir insan haline geldiği ve insanları mutlu ettiği, bunun karşılığında da nasıl manevi kazançlar elde  ettiği gibi örnekler verilebilir.  Aynı şekilde Ramazan atmosferinde bir takım kötü alışkanlıkları bırakan insanların bu kötü alışkanlıkları bırakmakla maddi ve manevi açıdan nasıl huzura kavuştukları örneklerle açıklanabilir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Bu örneklerden sonra doğru tercihin, elde ettiği sermayesini kaybetmek veya eskitmek istemeyen,tam tersine çoğaltmayı arzu eden bir tacir gibi davranmak olacağı söylenebilir. Elde edilen bu kazanımları göz ardı ederek tekrar masiyetlerin veya bilinçsizliğin karanlık dünyasına dönmenin ne kadar yanlış bir yöneliş olacağına dikkat çekilebilir.

Ramazan ayının rahmet ortamında ruhunu arındıran ve manevi olarak önemli kazanımlar elde eden bir Müslüman’ın hayatında açtığı yeni sayfanın temiz olarak kalmasına özen göstermesinin önemi üzerinde durulur.

İbadetlerin işlevsel olabilmesi için usulüne göre yapılmasının ve sürdürülmesinin önemi özellikle vurgulanır. İbadeti zevke dönüştürebilen insanların ibadet hayatını terk edemeyeceğine, ahlâkın da insanda bir meleke haline gelmesinin  önemine dikkat çekilir. Bu doğrultuda ibadet hayatının ve ahlâkî yaşantının süreklilik gerektirdiği açıklanır.

Ramazan ayının fert ve toplum açısından kazandırdıkları ele alınır. Ramazan ayında kazanılan güzelliklerin devam ettirilmesinin gereğine işaret edilir. İbadetlerde Süreklilik konusu üzerinde durulur.

Ramazan ayında birçok kötülük, günah terk edilmektedir. İbadetlere daha da bir özen gösterilmektedir. Ancak bu özen ve titizliğin diğer aylarda aynı hassasiyette devam ettiğini söylemek zor gibidir. Allah’a kullukta, ibadetlerde devamlılık esastır. Bu nedenle namazlara Ramazan ayı dışında da özen gösterilmelidir. Zira namaz sadece Ramazana özgü bir ibadet değildir. Aynı şekilde dinimizde kötülüklerden el etek çekmek de belirli zaman dilimlerine özgü bir durum değildir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İbadetlere olan ihtiyacımız veya sorumluluklarımız, sadece Ramazan ayına mahsus değildir. İman esasları, ibadetler, ahlâki vasıflar süreklilik arz eder. Bunlara ilişkin prensipler, emir ve yasaklar geçici değildir. Bunlar mevsimi geçince çıkarılıp bir kenara bırakılan elbiseler gibi değildir. Bunun için Ramazan ayı boyunca eda edilen ibadetler olsun, bu ayda kazanılan ahlâki vasıflar olsun sürdürülmek durumundadır. Terk ettiğimiz kötü alışkanlıklara, günahlara tekrar geri dönmemek gerekir. Yoksa bunların bir süreliğine terk edişmiş olması çok fazla anlamlı olmaz.  Ramazan-ı Şerif’e gösterdiğimiz saygıdan dolayı birtakım kötü alışkanlıkların terk edilmesi ne kadar sevindirici ise, Ramazan bitince günahlara ve kötülüklere tekrar dönülmesi de o kadar üzücü olur.

Bilindiği gibi insanın maddî ve manevî ihtiyaçları vardır. Vücudumuz nasıl ki daima maddî gıdalara ihtiyaç duyuyorsa, ruhumuz da manevî gıda olan ibadetlere ihtiyaç duyar. Nasıl haftada bir defa veya yılda sadece bir ay yiyip içmek suretiyle bedenin maddî ihtiyaçları karşılanmıyor ise, haftada bir Cuma namazı kılmak veya yılda sadece Ramazan ayında ibadet etmekle manevî ihtiyaçlar da karşılanmış olmaz. Dolayısıyla Ramazan ayında kazandığımız bir takım iyi huylar ve güzel amelleri hayatımız boyunca devam ettirmeliyiz. Zira ömrün en hayırlısı, ibadetlere sabır göstererek Yüce Allah’ın rızası doğrultusunda sürdürülenidir. Kadın erkek tüm mü’minler büluğ çağından son nefesine kadar Yüce Allah’a ibadet etmekle yükümlüdürler.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ

“Ölüm sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et” [1101]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنظُرْنَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

 

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. “[1102]

Ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Ra’d 13/28; Zariyat, 51/56; Hicr 15/53-55; İsra 17/67,83; Lokman 31/32; Zümer 39/8; Fussilet 41/49-51; Yusuf 12/40, 108; Meryem 19/65; Enam Suresi, 162; Meryem Suresi, 65 76; İsra Suresi, 19; Al-i İmran Suresi, 41; Araf Suresi, 205; Tevbe Suresi, 71; Furkan Suresi, 64; Secde Suresi, 16; Zümer Suresi, 9;Al-i İmran 3/8.; Nur 24/38; Kasas 28/77; Haşr 58/18-19; Bakara 2/200-202

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

وَعَن عائِشَةَ رَضِيَ اللَّه عَنْها ، قَالَتْ : كَانَ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُومُ مِنَ اللَّيْلِ حَتىَّ تَتَفَطَّرَ قَدَمَاهُ ، فَقُلْتُ لَهُ : لِمَ تَصْنَعُ هذَا ياَ رسُولَ اللَّهِ وَقدْ غُفِرَ لَكَ ما تَقَدَّم مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ ؟ قَالَ : « أَفَلا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا »

Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, gece ayakları şişinceye kadar namazı kılardı. Âişe diyor ki, kendisine:

– Niçin böyle yapıyorsun (neden bu kadar meşakkate katlanıyorsun) ey Allah’ın Resûlü? Oysa Allah senin geçmiş ve gelecek hatalarını bağışlamıştır, dedim.

– “Şükreden bir kul olmayı istemeyeyim mi?” buyurdu. [1103]

عن عائشةَ رضي اللَّهُ عنها أَن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم دخَلَ عليْها وعِنْدها امْرأَةٌ قال منْ هَذِهِ ؟ قالت : هَذِهِ فُلانَةُ تَذْكُرُ مِنْ صَلاتِهَا قالَ : « مَهْ عَلَيْكُمْ بِماَ تُطِيقُونَ ، فَوَاللَّهِ لاَ يَمَلُّ اللَّهُ حتَّى تَمَلُّوا وكَانَ أَحَبُّ الدِّينِ إِلَيْهِ ماَ داوَمَ صَاحِبُهُ عَلَيْهِ »

Âişe radıyallahu anhâ’nın bildirdiğine göre, bir kadınla birlikte otururlarken, yanlarına Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem girdi ve:

– “Bu kadın kim?” diye sordu. Âişe validemiz:

– Bu filan hanımdır, dedikten sonra, onun çok namaz kıldığından bahsetti. Bunun üzerine Resûl–i Ekrem:

– “Bütün bunları sayıp dökmeyi bırak; gücünüzün yettiği nisbette ibadet etmeniz size yeter. Allah’a yemin ederim ki, siz bıkıp usanmadıkça, Allah bıkıp usanmaz” buyurdu. Resûl–i Ekrem’in en çok sevdiği ibadet, sâhibinin devamlı yaptığı idi. [1104]

عَنْ جابرٍ رضي اللَّه عنه قالَ : قالَ رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ : « يُبْعَثُ كُلُّ عَبْدٍ عَلَى ماَ مَاتَ عَلَيْهِ » رواه مسلم .

Câbir İbni Abdullah radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Her kul öldüğü hal (amel) üzere diriltilir. ”[1105]

وعن عبدِ اللَّه بنِ عمروِ بنِ العاصِ رَضي اللَّه عنهما قال : قالَ لِي رَسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ : « يَا عبْدَ اللَّه لاَ تَكُنْ مِثْلَ فُلاَنٍ ، كَانَ يقُومُ اللَّيْلَ فَتَرَكَ قِيامَ اللَّيْلِ » متفقٌ عليه

Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle dedi:

“Ey Abdullah! Filan kimse gibi olma, çünkü o gece ibadetine devam ederken, sonra geceleri ibadet etmeyi terketti. ”[1106]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Nevevî, Riyazü’s-Salihin, Ter. Hasan Hüsnü Erdem ve Kıvamuddin Burslan, DİB yayınları, Ankara 1972.

Türkçe Tercüme ve Şerhi: Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar. Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 1997.

 

 

CVI-  REGAİP KANDİLİ

Dr. Hamdi TEKELİ

A-             I- Konunun Plânı

1- Regaibin Kelime Anlamı

2- Istılah Anlamı

3- Kur’an ve Sünnette R-g-b Kelimesi

4- Regaibin Vakti

5- Regaibin Değerlendirilmesi

6- Regaip Kandilinin Ferdi ve Toplumsal Boyutu

7- Regaip Kandilinde Yaşanan Salih Amellerin Korunması ve Devamlılığı.

8- Regaip Kandili Bilincinin Nesillerimize Aşılanması

9- Regaip Kandilinde Ülkemiz, Devletimiz ve İslam alemi için Allah’a Dua Edilmesi

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Hamdele ve salveleden sonra  konuya regaib kelimesinin terim ve ıstılah anlamları verilerek başlanır. Kandilin öneminden bahseden ayet ve hadisler ışığında  zamanın değerlendirileceği anlatılır. Fert, aile, millet ve tüm insanlık için hayırlara vesile olması dileğiyle dua ve ibadet edilir. Dinimize göre tüm vakitlerin değerli olduğu ancak kandil, bayram gibi günlerin ise daha önemli olduğu vurgulanır. İnsanlar ne kadar günah işlese de Allah’tan ümit kesilmeyeceği,  şirk hariç Allah’a karşı işlenen tüm günahların bağışlanabileceği anlatılır.

Vaazda kendimize dönüşün, kalabalıklar arasında yalnızlığı ve iç hesaplaşmayı yakalayıp günahlarımıza tövbe etmenin, kendimiz, ailemiz, ülkemiz, bütün müslümanlar ve insanlık için Allah’a dua ve niyazda bulunmanın öneminden bahsedilerek genel bir değerlendirme ve dua yapılarak Recep ayının manevi ortamından yararlanılmaya çalışılır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Günlük hayatımızda her an gördüğümüz trafik ikaz levhaları gibi insan hayatında da belirgin işaretler ve dönüm noktaları vardır.  Bunlar, belirli günler, kandiller ve bayramlardır.

Kandiller zincirinin ilk halkası olan Regaip Kandilindeki “Regâip” kelimesi, Arapça bir kelime olan "re-ğa-be" kökünden gelmektedir. "re-ğa-be", kelime olarak, elde edilmesi arzu edilen değerler, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. "Reğîb" kelimesi ise, "reğabe"den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, talep edilen şey demektir. Müennesi, "reğîbe"dir. "Reğîbe"nin çoğulu da "reğâib" dir.

Zamanın her anı değerlidir ve boşa harcanan zamanın telafisi mümkün değildir. Bu nedenle insan ömrünün her anı çok değerlidir. Ancak bazı zamanlar vardır ki onların kıymeti diğer zamanlardan daha fazladır. Regaip gecesinin içinde bulunduğu Recep ayı da bunlardan biridir. Halk dilinde "üç aylar" olarak anılan rahmeti, bereketi ve mağfireti bol olan manevi bir mevsime girişimizin habercisidir. Milletimizin “kandil” olarak adlandırdığı bu geceler, gönül evlerimizi aydınlatan ışıklardır.

Tarihimizde Osmanlı padişahı II.Selim döneminde (1566-1574) camiler aydınlatılıp minarelerde kandiller yakılarak kutlandığı için bu gecelere kandil geceleri denilmiştir[1107].

Regaip kandili bilhassa 18. asırda, tekke ve zaviyelerde gösterişli törenlerle kutlanmış, tasavvuf ehli olan şairlerce bu gece için "regâibiye" denilen şiirler yazılmıştır.

Regâib gecelerinde dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi kutsal kabul ederek çeşitli ibâdetlerle geçirmek, genel olarak alimler arasında kabul görmüştür.

Regaibin diğer kandillerden farklı oluşu hem Recep ayında bulunması hem de Cuma gecesi oluşudur. Ayrıca Recep ayının hususiyetlerinden birisi de Regaib Kandili ve Mirac Kandili olarak bilinen iki kandilin bu ayda bulunmasındandır.

Bu günler ve geceler, kendimizi denetleme ve değerlendirme bakımından önemlidir.

Regâib kelimesi Kur'an'da “Regaib” şeklinde geçmemektedir. Ancak "reğabe"den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur'ân'da sekiz yerde geçmekte ve "reğabe"nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır[1108]

Terim olarak Regâib, Türkçe’de kandil dediğimiz mübârek gecelerden biridir.

Vakti: Hicrî takvime göre, yedinci ay olan Recep ayının, Müslümanlar arasında kutsal kabul edilen ilk cuma gecesi Regaib Kandilidir.

Bu gecede Yüce Allah'ın rahmet, bağış ve yardımlarının dağıtıldığına inanılır. Diğer bir ifadeyle bu ümit ve inançla Yüce Allah’a ibadet edilir. 

Kur’an’da haram aylar diye anılan dört aydan bir tanesi Recep ayıdır."Haram Aylar"[1109] kavramına gelince kamerî aylardan Zi'l-Ka'de, Zi'l-Hicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. İnsanların güven içinde Hac ibadetini yapabilmeleri için "Haram aylar" ile ilgili hükümler ta Hz. İbrahim (a.s.) zamanında konulmuştur. Hz. İbrahim(a.s.) ve oğlu Hz. İsmail(a.s.) den bu hükümleri alan halk onları devam ettirmiştir. Bu sebeple Cahiliyye döneminde haram aylara girildiği zaman bunların kutsallığına karşı gösterilmesi gereken saygının bir işareti olarak insanlar savaşmaktan ve her türlü saldırıdan kaçınırlardı.

İslam dini ulaştığı toplumlarda prensip olarak var olan iyi ve güzel uygulamalara dokunmaz. Aslı Hz. İbrahim(a.s.)'e dayanan temel amacından uzaklaştırılmış olsa da bu aylarda savaşmamak gibi güzel uygulamaları İslam dini sürdürmüş, bu aylarda kendilerine savaş açılmadığı sürece Müslümanlar müşriklerle savaşa girmemişlerdir.

Kur'an-ı Kerim'de Haram Aylara saygı gösterilmesi emri vardır.[1110]

Bu aylarda her Müslümanın yapması gereken belirli ve zorunlu  görevler yoktur. Ancak İslamın beş şartından birisi olan Hac ibadeti  Haram aylardan biri olan Zi'l-Hicce ayında yerine getirilmektedir. Hac ibadetini yapacak kişilerin, hac ayları içerisinde ihrama girerek hacca başlaması gerekir. Hac ayları, Hicrî takvime göre Şevval, Zilkade ayları ile Zilhicce ayının ilk 10 günüdür.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِندَ اللّهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْراً فِي كِتَابِ اللّهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ . مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلاَ تَظْلِمُواْ فِيهِنَّ أَنفُسَكُمْ وَقَاتِلُواْ الْمُشْرِكِينَ كَآفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَآفَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ

Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah’a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekün savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekün savaşın. Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir[1111]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Recep ayı girdiği zaman :

إذاَ دَخَلَ رَجَبُ قالَ: اَللَّهُمَّ باَرِكْ لَناَ فِي رَجَبٍ وَشَعْباَنَ، وَ بارِكْ لَنَا فِي رَمَضَانَ.

"Allahım Recep ve Şaban'ı bize mübarek eyle ve bizi Ramazan ayını bize mübarek eyle (Ramazan'a kavuştur) " diye dua etmişlerdir.[1112]

حَدَّثناَ إبرَاهِيمُ بنُ مُوسى قالَ: سَألْتُ سَعِيدِ بنِ جُبَيْرٍ عَنْ صِياَمِ رَجَبٍ فَقالَ: أخْبَرَنِي اِبْنُ عَباَّسٍ:أنَّ رَسولَ اللهِ) ص( كانَ يَصُومُ حَتىَّ نَقُولَ: لاَ يُفْطِرُ،وَيُفْطِرُ حَتىَّ نَقُولَ: لاَ يَصُومُ.

Said İbn Cübeyr’den (r.a.) nakledildiğine göre: “Recep ayındaki oruçtan sordum. Bana şu cevabı verdi: İbn Abbas (r.a.)’yı dinledim şöyle demişti: “Rasulullah (s.a.v) Recep ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz; galiba hiç yemeyecek (ayın her gününde oruç tutacak) derdik. (Bazı yıllarda da öyle) yerdi (ki biz galiba hiç oruç) tutmayacak derdik[1113].

خَمْسُ لَياَلٍ لاَ تُرَدُّ فِيهِنَّ الدَّعْوَةُ: أوَّلُ لَيْلَةٍ مِنْ رَجَبٍ، وَلَيْلَةُ النِّصْفِ مِنْ شَعْباَنَ، وَلَيْلَةُ الْجُمُعَةِ، وَلَيْلَةُ اْلفِطْرِ، وَلَيْلَةُ النَّحْرِ

"Beş gece vardır ki onlarda yapılan dualar geriye çevrilmez. Recebin ilk (Cuma) gecesi, Şabanın ortasında bulunan gece, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı geceleridir.[1114] Bu sebeple Müslümanlar bu geceyi hep ihya etmişlerdir.

Hadislerin sıhhati tartışmalı olmakla beraber rivayetlerden anlaşıldığına göre Resul-i Ekrem (sav)’in recep ayına ayrı bir değer verdiği anlaşılmaktadır.

Regaib namazıyla ilgili rivayet  de hicri 5. asra dayanmaktadır.[1115]

ياَ ابنَ آدَمَ إنَّكَ ماَ دَعَوْتَنِي وَرَجَوْتَنِي غَفَرْتُ لَكَ عَلَى مَا كَانَ فِيكَ وَلاَ أُبالِي. ياَ ابنَ آدَمَ لَوْ بَلَغَتْ ذُنُوبُكَ عَنَانَ السَّمَاءِ ثُمَّ اسْتَغْفَرْتَنِي غَفَرْتُ لَكَ وَلاَ أُباَلِي. ياَ ابنَ آدَمَ إنَّكَ لَوْ أتَيْتَنِي بِقُرَابِ الأَرْضِ خَطَاياَ ثُمَّ لَقِيتَني لاَ تُشْرِكُ بِي شَيْئاً لَأتَيْتُكَ بِقُرَابِهَا مَغْفِرةً".  

Enes b. Malik (r.a.) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim dedi:

“Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden affını umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım.

Ey Âdemoğlu! Günahların gökyüzünü kaplayacak kadar çok olsa, sonra da benden affını dilesen, seni affederim.

Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla karşıma gelsen; fakat bana hiçbir şeyi ortak koşmamış olsan, şüphesiz ben de seni yeryüzü dolusu bağışla karşılarım.[1116]

Recep ayında idrak ettiğimiz ilk kandil olan Regaip Kandilinde işlediğimiz güzel  amellere kandil sonrasında da devam etmeliyiz.

Zira bu konuda Mesrûk (r.a.)’nın anlattığına göre:

سَأَلْتُ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ أَىُّ الْعَمَلِ كَانَ أَحَبَّ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَتِ الدَّائِمُ‏.‏ قَالَ قُلْتُ فَأَىَّ حِينٍ كَانَ يَقُومُ قَالَتْ كَانَ يَقُومُ إِذَا سَمِعَ الصَّارِخَ‏

"Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) 'ye sordum:

"Resullullah (aleyhissalâtu vesselâm) 'a göre hangi amel efdaldi ? ''

Bana: "Devamlı olan !"diye cevap verdi.[1117]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Konu ile ilgili ayetlerin tefsirlerine bakılmalıdır. (Örneğin Hak Dini Kur’an Dili ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan Kur’an Yolu isimli eserlere bakılabilir.)

Konu ile ilgili hadisler için Wensinck,  Concordance  isimli eserine bakılmalıdır. Örneğin “R-ğ-b” maddesi için bkz. II/275-277 (Beril Matbaası,  1943-Leiden).

Diğer kaynaklara da müracaat edilmelidir. Örneğin:

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi “Kandil” maddesi  XXIV/300-301

 

 

CVII-             RİYA

Burhan ERKUŞ

A-             I- Konunun Plânı

A-Riya Kavramının Açıklanması

B-Riya Çeşitleri

C-Riyanın Zararları

1-Riyanın Toplumsal Zararları

2-Riyanın Kişisel Zararları

D-Riya ile Yapılan İşlerin Değeri ve Riyanın Hükmü

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya riya kavramı açıklanarak girilir. Riya ile bağlantılı, müraî, riyakar gibi tabirler üzerinde de durulur. Sonra çeşitli riyâ şekillerinden bahsedilir. Özellikle Kur’an ve Hadislerde yer alan örneklere yer verilir. Daha sonra riyanın, riya yapan kişi ve çevresindeki insanlara nasıl zarar verdiği ve bundan kurtulmak gerektiği anlatılır. Son olarak da riya ile yapılan işlerin Allah katında bir değeri olmayacağı, belki geçici süre dünyada bazı kazançlara sebep olacağı hatırlatılıp, amel-i salih kapsamındaki işlerin gösteriş için yapılmasının gizli şirk anlamına geleceği hatırlatılıp, konu özetlenerek sona erdirilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Riya, kişinin söz ve davranışlarında gösterişe yer vermesi; ameli-i salih kapsamında yer alan bir şeyi Allah'ın rızası değil, insanların beğenisi için yapmasıdır. Bu tür davranışlar sergileyen kişilere riyakâr veya müraî denir.

Riya, maddî ve manevî çıkar elde etmek için yapılır. Riyakar davranışlar sergileyen kişilerin bu tutumları diğer insanlar tarafından çok geçmeden anlaşılır ve bundan sonra toplum tarafından güvenilmez kişi olarak kabul edilirler. Riya ahlaksızlıkların en büyüğü olup çok değişik şekilleri vardır. Ancak bütün riya çeşitlerinin amacı ortaktır. O da kişisel çıkar elde edip insanlar arasında farklı bir konuma sahip olmaktır. Kişinin özellikle ibadetlerini gösteriş için yapması, onun şirke girmesi; namazının, orucunun, haccının, zekatının boşa gitmesine sebep olur.

Allah'a ve insanlara karşı samimi davranarak riyadan uzak durmak; mümkün olduğu kadar ibadetleri gizli yapmak; Allah rızasını, insanların övgüsü, isteği, eleştirisi, korkusu ve çıkar düşüncesine tercih etmek müslümanın prensibi olmalıdır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَأَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًا لاَّ يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِّمَّا كَسَبُواْ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez[1118].

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللّهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُواْ إِلَى الصَّلاَةِ قَامُواْ كُسَالَى يُرَآؤُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللّهَ إِلاَّ قَلِيلاً

Münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar.[1119]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

إنَّ أَوَّلَ النَّاسِ يُقْضَى يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَيْهِ،رَجُلٌ اسْتُشْهِدَ، فَأُتِيَ بِهِ، فَعَرَّفَهُ نِعْمَتَه، فَعَرَفَهَا، قَالَ: فَمَا عَمِلْتَ فِيهَا ؟ قَالَ: قَاتَلْتُ فِيكَ حتَّى اسْتُشْهِدْتُ، قَالَ: كَذَبْتَ، وَلكِنَّكَ قَاتَلْتَ لأَنْ يُقالَ: جَرِيءٌ، فَقَدْ قِيلَ، ثُمَّ أُمِرَ بِهِ، فَسُحِبَ عَلى وَجْهِهِ حَتَى أُلْقِيَ في النَّارِ. وَرَجُلٌ تَعَلَّمَ الْعِلْمَ وَعَلَّمَهُ، وَقَرَأَ الْقُرْآنَ، فَأُتِيَ بِهِ، فَعَرَّفَهُ نِعَمَهُ فَعَرَفَهَا. قَالَ: فَمَا عَمِلْتَ فِيهَا؟ قَالَ: تَعَلَّمْتُ الْعِلْمَ وَعَلَّمْتُهُ، وَقَرَأْتُ فِيكَ الْقُرْآنَ، قَالَ: كَذَبْتَ، وَلكِنَّكَ تَعَلَّمْتَ لِيُقَالَ: عَالِمٌ، وَقرَأْتَ الْقُرْآنَ لِيُقَالَ: هو قَارِئ، فَقَدْ قِيلَ، ثُمَّ أُمِرَ بِهِ، فَسُحِبَ عَلى وَجْهِهِ حَتَّى ألقِيَ في النَّارِ، وَرَجُلٌ وَسَّعَ الله عَلَيْهِ، وَأَعْطَاهُ مِنْ أَصْنَافِ المَالِ، فَأُتِيَ بِهِ فَعَرَّفَهُ نِعَمَهُ، فَعَرَفَهَا. قَالَ: فَمَا عَمِلْتَ فِيهَا ؟ قَالَ: ما تَرَكْتُ مِنْ سَبِيلٍ تُحِبُّ أَنْ يُنْفَقَ فِيها إلاَّ أَنْفَقْتُ فِيهَا لَكَ. قَالَ: كَذَبْتَ، ولكِنَّكَ فَعَلْتَ لِيُقَالَ: هو جَوَادٌ، فَقَدْ قِيلَ، ثُمَّ أُمِرَ بِهِ فَسُحِبَ عَلى وَجْهِهِ ثُمَّ أُلْقِيَ فِي النَّارِ

“Kıyamet günü hesabı ilk görülecek kişi, şehit düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allah Teâlâ ona verdiği nimetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu itiraf eder.

Cenâb–ı Hak:

Peki, bunlara karşılık ne yaptın? buyurur.

Şehit düşünceye kadar senin uğrunda cihad ettim, diye cevap verir.

Yalan söylüyorsun. Sen, "babayiğit adam" desinler diye savaştın, o da denildi, buyurur. Sonra emrolunur da o kişi yüzüstü cehenneme atılır. Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur‘an okumuş bir kişi huzura getirilir. Allah ona da verdiği nimetleri hatırlatır. O da hatırlar ve itiraf eder. Ona da:

Peki, bu nimetlere karşılık ne yaptın? diye sorar.

İlim öğrendim, öğrettim ve senin rızân için Kur'an okudum, cevabını verir.

Yalan söylüyorsun. Sen "âlim" desinler diye ilim öğrendin, "ne güzel okuyor" desinler diye Kur'an okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi, buyurur. Sonra emrolunur o da yüzüstü cehenneme atılır.

(Daha sonra) Allah'ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allah verdiği nimetleri ona da hatırlatır. Hatırlar ve itiraf eder.

Peki ya sen bu nimetlere karşılık ne yaptın? buyurur.

Verilmesini sevdiğin, razı olduğun hiç bir yerden esirgemedim, sadece senin rızânı kazanmak için verdim, harcadım, der.

Yalan söylüyorsun. Halbuki sen, bütün yaptıklarını "ne cömert adam" desinler diye yaptın. Bu da senin için zaten söylendi, buyurur. Emrolunur bu da yüzüstü cehenneme atılır”[1120]

Rasûlüllah Efendimiz; Muhakkak ki, sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirk, yani riyadır, " (Tirmizi, Hudut, 24) buyurmuştur.

"Her kim duyulsun diye bir iş işlerse, Allah onun kıymetsizliğini duyurur. Her kim gösteriş olsun diye bir iş yaparsa, Allah da onun gösteriş yapmasını ve değersizliğini ortaya çıkarır" (Müslim, Zühd, 38); "Şüphesiz riya şirktir" (İbn Mace, Fiten, 16)

مَنْ سَمَّعَ سَمَّعَ الله بِهِ، وَمَنْ يُرَائِي يُرَائِي اللهُ بِهِ

"Kim işlediği hayrı şöhret kazanmak için halka duyurursa, Allah onun gizli işlerini duyurur. Kim de işlediği hayrı halkın takdirini kazanmak için başkalarına gösterirse, Allah da onun riyakârlığını açığa vurur[1121]. "

وَعَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ الله عَنْهُمَا: أَنَّ نَاساً قَالُوا لَهُ: إنَّا نَدْخُلُ عَلى سَلاطِينِنَا فَنَقُولُ لَهُمْ بِخِلاَفِ مَا نَتَكَلَّمُ إذا خَرَجْنَا مِنْ عِنْدِهِمْ ؟ قالَ ابْنُ عُمَرَ رَضِيَ الله عَنْهُمَا:كُنَّا نَعُدُّ هذا نِفَاقاً عَلى عَهْدِ رَسُولِ اللهِ

İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre birtakım insanlar kendisine gelip "Biz idarecilerimizin yanına girer ve onlara karşı, oradan çıktığımız zaman söylediklerimizin tam zıddı olan sözler söyleriz” dediler. Bunun üzerine İbni Ömer: "Biz bu sizin yaptığınızı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında iki yüzlülük sayardık" cevabını verdi.[1122]

مَنْ تَعَلَّمَ عِلْماً مِمَّا يُبْتَغَى بِهِ وَجْهُ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ، لا يَتَعَلَّمُهُ إلاَّ لِيُصِيبَ بِهِ عَرَضاً مِنَ الدُّنْيَا، لَمْ يَجِدْ عَرْفَ الجَنَّةِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَعْني: رِيحَهَا. رَوَاهُ أبو دَاوُدَ بإسنادٍ صَحيحٍ. والأحاديثُ في الباب كثِيرةٌ مشهورةٌ.

"Azîz ve celîl olan Allah'ın hoşnudluğunu kazanmaya yarayan bir ilmi, sırf dünyalık elde etmek için öğrenen kimse, kıyamet günü cennetin kokusunu bile alamaz"[1123]

قالَ رَسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم "قالَ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعالَى: أناَ أغْنىَ الشُّرَكاَءِ عَنِ الشِّرْكِ. مَنْ عَمِلَ عَمَلاً أشْرَكَ فِيهِ مَعِي غَيْرِي، تَرَكْتُهُ وَشِرْكَهُ".

Allah Teâlâ buyurdu ki: “Ben, ortakların ortaklıktan en uzak olanıyım. Kim işlediği amelde benden başkasını bana ortak koşarsa, o kişiyi de ortak koştuğunu da reddederim. ” [1124]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1-M.Yaşar Kandemir, İsmail İ. Lütfi Çakan, Raşit Küçük, Riyazu’s-Sâlihîn Peygamberimizin Hayat Ölçüleri adlı eserden konu hakkındaki hadislerin açıklaması.

2-Nisa, 4/38; Enfâl, 8/47; Mâûn, 107/6.

 

 

CVIII-        RIZIK

Sabri AKPOLAT

A-             l- Konunun Plânı

1. Rızık Kavramı

2. Rızkı Veren Allahtır.

3. Helal Rızık Yemenin Önemi

4. Haram Rızıktan Sakınmak

5. Rızık- Tevekkül İlişkisi

6. Helal Rızık- İman İlişkisi

7. Helal Rızkın Duanın Kabulüne Etkisi

8. Rızkın Bereketlenmesine Vesile Olan Ameller

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Önce rızık kavramı üzerinde dururuz. Sonra, Yüce Allah’ın “ Rezzâk” ismini açıklar, rızkın yalnız O’na isnad edilebileceğini vurgulayarak konumuzu genişletmeye başlarız. Daha sonra şu hususları sırasıyla, açıklamalar yaparak anlatmaya çalışırız:

1-Herkes kendisi için takdir edilen rızkı yer. Bir kimse ne kadar kazanırsa kazansın yiyeceği miktar sınırlıdır. Bu sebeple, bir mümin kazandıklarından ihtiyaç fazlasını ihtiyaç sahiplerine vererek manevî rızık (ahiret azığı) kazanmaya çalışmalıdır.

2-Ahirete inancı olan, hesaba çekileceğinin idraki içinde bulunan bir müminin haram rızık kazanmaya çalışması düşünülemez. Bu büyük bir gaflettir ve iman zafiyetidir.Bu sebeple ahiret inancımızı bir daha gözden geçirmeliyiz.

3-Kulun haram rızık elde etmesine Allah’ın rızası yoktur.

4-“Yeryüzünde hiçbir yürüyen canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın.” [1125] ayetinden anlaşılması gereken mana şudur: Yeryüzünde yaşayan -insan dahil- bütün canlıların rızkını taksim eden ve canlılara ulaşması için vesileler, sebepler yaratan Allah’tır.Canlılar, -avlanmak, çalışmak vs. suretiyle- o sebeplere, vesilelere sarılarak kendileri için takdir edilmiş olan o rızkın peşine düşer ve onu elde eder.Hiç kimse, bu dünyada eline geçenin, sırf kendi kabiliyeti, gücü, ekonomik zekâsı ve girişimci ruhunun neticesi olduğu anlayışına kapılmamalıdır.[1126]

5-“Rızkı dilediğine daraltan ve dilediğine genişleten” [1127]  Yüce Allah, bize şer ve olumsuzluk gibi gelen her olayda imanımızı, sabrımızı ve sebatımızı denemekte; sözümüzde ve amelimizde samimi olup olmadığımızı bizzat kendi kendimize göstermektedir.

6-Allah Tealâ kullarına asla zulmetmez. O’nun, rızkımızdan biraz eksiltmeyle bizi samimiyet testine tabi tutması -hâşâ- asla zulüm olarak vasıflandırılmamalıdır. Eğer olaya böyle bakıyorsak, imtihanın, imanın, ahiret inancının bizim için ne ifade ettiğini yeni baştan gözden geçirmemiz gerekiyor demektir.

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olmak üzere şer (gibi gelen şeyler)le ve hayır (gibi gelen şeyler) ile deneriz. (Sonunda) bize döndürüleceksiniz.”[1128] ayeti, hayrın ve şerrin olayların bize görünen yüzünden ibaret olmadığını, bize hayır gibi gelen bir şeyin,imtihanı kaybetmemize sebep olarak bizim için zararlı bir sonuca yol açabileceğini; keza bize şer gibi gelen şeylerin de, imtihan şuurunun verdiği sebat ve direnç sonucunda bizim için hayırlı kapılar açılmasına sebep teşkil edeceğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

7-Duada günah ve haram ile akraba ile ilgiyi kesecek bir husus istenmemelidir.

8.Berekete sebep olan amellerin bazıları şunlardır:

1.Kur’an okumak[1129]

2.Takva ve İman[1130]

3.Yemekten önce ve sonra elleri yıkamak.[1131]

4.Sahur yemeği yemek[1132]

5. Hamd ve şükrün çokça yapılması  [1133]

6.Allaha gerçek anlamda tevekkül etmek[1134]

7.Namaz kılmak [1135]

8.Selâm vermek.[1136] Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’de evlere girildiğinde, Allah katından bereket, selâmet ve güzellik dileyerek selâm verilmesi öğütlenmektedir.[1137]

9.Ticarette alıcı ve satıcı, dürüst davranarak birbirlerine yalan söylememek ve birbirlerini aldatmamak.[1138] Peygamberimiz: “(Sırf malı satabilmek için) yemin etmek, malı tüketir, bereketi yok eder.” Buyurmuşlardır.[1139]

10.Yemeği israf etmemek.[1140] Aynı maksatla, “Bereket yemeğin sonundadır.” buyurmuşlardır.[1141] Ayrıca Peygamberimiz : “Allah bir kimseye yemek nasip ettiği zaman, o kimse (başlamadan önce), ‘Allah’ım! Bize bu yemeği bereketli kıl ve bize bundan daha hayırlı rızık ver.’ Diye dua etsin. Allah bir kimseye süt içmeyi nasip ettiği zaman da o kimse ‘Allah’ım! Bize bu sütü bereketli kıl ve bize daha çok süt ver.’ diye dua etsin. Çünkü sütten başka bütün gıdaları içeren başka bir besin bilmiyorum.” buyurmuştur.[1142]

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Sözlükte "azık, yenilen, içilen ve faydalanılan şey" anlamına gelen rızk, terim olarak, "Yüce Allah'ın, canlılara yiyip içmek ve yararlanmak için verdiği her şey" diye tanımlanır. Bu tanıma göre rızık, helal olan şeyleri kapsadığı gibi, haram olanları da kapsamaktadır.

Rızık konusunda şu temel prensipler benimsenmiştir:

1.Yegane rızık veren Allah Teala'dır. Kur'an'da, "Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir..."[1143] buyurularak, tüm canlıların rızkını verenin Allah olduğu bildirilmiş, bir başka ayette de O'nun, dilediğine bol rızk verip, dilediğinin rızkını ise daralttığı ifade edilmiştir.[1144]

2.Rızkı yaratan ve veren Allah Teala'dır. Kul, Allah'ın evrende geçerli tabii kanunlarını gözeterek çalışır, çabalar, sebeplere sarılır ve rızkı kazanmak için tercihlerde bulunur. Allah da onun bu tercihine ve çabasına göre rızkını yaratır. Allah'ın yegane rızık veren olması, tembellik yapmayı, çalışmamayı, yanlış bir tevekkül anlayışına sahip olmayı gerektirmez. Kazanç için, meşru yollardan gerekli girişimde bulunmak kuldan, rızkı yaratmak ise Allah'tandır.

3.Haram olan bir şey, onu kazanan kul için rızık sayılır. Fakat Allah'ın haram olan rızkı, kulun kazanmasına rızası yoktur. Bir ayette, "Artık Allah'ın size verdigi rızıktan helal ve temiz olarak yiyin..."[1145] buyurularak, helal yenilmesi emredilmiş, haram yasaklanmıştır.

4.Herkes kendi rızkını yer. Bir kimse başkasının rızkını yiyemeyeceği gibi, başka biri de onun rızkını yiyemez.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulacak Bazı Ayetler

وَمَا مِنْ دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ[1146] وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَأَنزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَـكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ [1147]

 إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ[1148]

 

Bakara, 2/172, 212,254; Âl-i İmrân, 3/27,37; Mâide, 5/88,114; En’am, 6/142, 151;  Araf, 7/160;Yunus, 10/31,59; Hûd, 11/88; Ra’d, 13/26;14/37; Hıcr, 15/20; Nahl, 16/71-72,114; İsra, 17/30-31, 70; Tâhâ 20/131-132; Nûr, 24/38; Kasas, 28/57, 82;Ankebût, 29/16,17,60,62;

Rûm, 30/23,37,40,46; Sebe’, 34/24,36, 39;Yâsîn,36/47; Mü’min,40/64; Câsiye, 45/12; Zâriyât, 51/22-23,56-58; Cum’a, 62/9-10; Talâk,65/ 2-3; Mülk, 67/15,21; Müzzemmil,73/7,20

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulacak Bazı Hadisler

لَوْ تَوَكَلْتُم عَلى اللّهِ حَقَّ تَوَكُّلِهِ، لَرَزَقَكُمْ كَمَا يَرزُقُ الطَيْرَ، تَغْدُو خِمَاصاً وتروحُ بِطَاناً

"Siz Allah'a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları  rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz."[1149]

قَالَ مَا أَكَلَ أَحَدٌ طَعَامًا قَطُّ خَيْرًا مِنْ أَنْ يَأْكُلَ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ وَإِنَّ نَبِيَّ اللَّهِ دَاوُدَ عَلَيْهِ السَّلَام كَانَ يَأْكُلُ مِنْ عَمَلِ يَدِه

ِ"(Adem oğullarından) hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir taamı asla yememiştir. Allah'ın peygamberi Dâvud aleyhisselâm elinin emeğini yerdi."[1150]

 

عَنْ أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ : يَا أيُّهَا النَّاسُ إنَّ اللّهَ تعالى طَيِّبٌ، َ يَقْبَلُ إلا طَيِّباً. وإنّ اللّهَ تَعالى أمَرَ الْمُؤمِنِينَ بِمَا أمَرَ بِهِ الْمُرْسَلِينَ. فقَالَ تَعالى: يَا أيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحاً. وَقَالَ تَعالى: يَا أيُّهَا الّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ. ثُمَّ ذكَرَ الرَّجُلَ يُطِيلُ السَّفَرَ أشْعَثَ أغْبَرَ، يَمُدُّ يَدَيْهِ اِلىَ السَّمَاءِ: يَا رَبِّ، يَا رَبِّ، وَمَطْعَمُهُ حَرَامٌ، وَمَشْرَبُهُ حَرَامٌ، وَمَلْبَسُهُ حَرَامٌ، وغُذِيَ بِالْحَرَامِ فأنّى يُسْتَجَابُ لذلِكَ .

Hz. Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: "Resulullah (a.s) (bir gün) şöyle hitap ettiler: "Ey insanlar! Allah Teala  tayyibtir, tayyibten başka bir şey kabul etmez. Allah'ın mü'minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır. Nitekim Allah Teala (peygamberlere):"Ey Peygamberler, temiz olanlardan yiyin de salih amel işleyin" (Mü'minun,23/ 51) emretmiş, mü'minlere de:"Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin" (Bakara,2/172) diye emirde bulunmuştur."Sonra seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toztoprak içinde kalan ve elini semaya kaldırıp: "Ey Rabbim, ey Rabbim" diye dua eden bir yolcuyu zikredip, dedi ki:"Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği  haramdır ve (netice itibariyle) haramla  beslenmektedir. Peki böyle bir kimsenin duasına nasıl icabet edilir?" buyurdular."  [1151]

عَنْ أبي الْمُتَوَكِّلِ عَن أبي سعيد:أنَّ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قالَ ماَ مِنْ مُسْلِمٍ يَدْعُو بِدَعْوَةٍ لَيْسَ فِيهاَ إثْمٌ وَلاَ قَطِيعَةُ رَحِمٍ إلاَّ أعْطاَهُ اللهُ بِهاَ إحْدَى ثَلاَثٍ: إماَّ أنْ تُعَجَّلَ لَهُ دَعْوَتُهُ وَإماَّ أنْ يَدَّخِرَهاَ لَهُ فِي الآخِرَةِ وَإماَّ أنْ يَصْرِفَ عَنْهُ مِنَ السُّوءِ مِثْلَهَا قَالوُا إذاً نُكْثِرُ قاَلَ اللهُ أكْثَرُ.

Ebü’l Mütevekkil’in Ebu Saîd el- Hudrî’den rivayet ettiğine göre Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:” Yeryüzünde bir müslüman Allah’tan bir şey dilerse, günah bir şey istemediği veya akrabası ile ilgisini kesmeyi arzu etmediği sürece Allah ona üç şeyden birini verir: Ya dileğini hemen yerine getirir veya ahirete saklar ya da ona vereceği şey kadar bir kötülüğü kendisinden giderir.” Orada bulunanlardan biri:

O takdirde biz Allah’tan çok şey isteriz, deyince, Hz. Peygamber (a.s):

“Allah’ın lütfu dilediğinizden daha çoktur” buyurdu.[1152]

Rızıkla İlgili Özlü sözler

“Eğer Ademoğlunun gönlü rızka olduğu kadar, rızkı verene de bağlı olsaydı, makamda melekleri geçerdi.”

“Gizli ve kendini bilmez bir nutfe halindeyken dahi Allah seni unutmadı. Sana ruh, akıl, idrâk, güzellik, söz, tedbir, fikir ve zeka verdi. Omuzlarına iki pazu yerleştirdi, eline on tane parmak dizdi. A himmetsiz, şimdi mi rızkını unutacak sanıyorsun.”[1153]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

TDV.İslam Ansiklopedisi “Bereket”, “ İman” maddeleri

İslam Ansiklopedisi,”Rızık” maddesi

Tevekkül ve Rızık, Yakup Üstün, Diyanet İlmi Dergi, c.10,sayı.114-115, s.414,yıl.1971.

Kelam, Şerafettin Gölcük, Süleyman Toprak, Konya,1991,s.252-254

Nurettin Sâbunî, Matüridiyye Akaidi,terc. Bekir Topaloğlu, Ankara,1979

Rızık Anahtarları ve Tevekkül, Mustafa Utku,İstanbul,2001

Kaza-Kader:Hayır,Şer,Rızık,Ecel ve Tevekkül, M. Kenan ÇIĞMAN, Ankara,t.y.

 

 

CIX-                  RÜŞVET  VE  YOLSUZLUK

Medet COŞKUN

A-             I- Konunun Plânı

  • Rüşvet Kavramı
  • Rüşvetle  hediyeleşme arasındaki fark  
  • Kur’anın haram yoldan mal edinmeyi yasaklaması ve rüşvete bakışı
  • Hadislerde rüşvet ve haksız yollarla kazanç elde etmenin yasak olması 
  • Rüşvet ve yolsuzluğun zararları
  1. Toplumsal zararları
  2. Psikolojik zararları
  3. Adaletin zedelenmesi ve fertler arasında güven duygusunun yok olması
  4. Hak kavramına duyulan saygının ortadan kalkması
    • Rüşvet ve yolsuzluktan korunma yolları
  1. Allah’ın helal ve haram konusundaki emir ve yasaklarını  bilmek
  2.  Haramın insan hayatındaki olumsuz etkilerini göz ardı etmemek
  3. Kur’an ve sünnetteki rüşvet ve yolsuzluğu yasaklayan hükümleri bilmek ve bunlara bağlı kalmak
  4. Rüşvet ve yolsuzluğun insan onurunu yok edeceğini ve insanı toplum içinde değersizleştireceğini hatırdan çıkarmamak.
  5. Rüşvet ve yolsuzluğun kul hakkı olduğunu ve bunu da hak sahibinden başkasının affetmeyeceğini bilmek
  6. Rüşvet ve yolsuzluğun insanı toplum içinde değersizleştireceğini hatırdan çıkarmamak
  7. Bu tür fillere tevessül edecek olanlara değer vermeyerek onları toplumda yalnız bırakmak
  8. Helal ve haram konusunda başta gençler olmak üzere toplumun tüm kesimini manevi yönden eğitmek.
  9. Hak, hukuk, bütün kurum ve kurallarıyla insanların zihinlerine yerleştirilmeli. Toplumsal değerler yozlaştırılma- malı, konuyla ilgili  eğitim ve öğretime daha ciddi önem verilmelidir.
  10. Bunlardan ayrı olarak ahlâki ve caydırıcı tedbirler de ihmal edilmemelidir.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya rüşvet ve yolsuzluğun tanımı verilerek başlanır. Daha sonra haram konusu ve  söz konusu kavramların dini durumu,  ilgili ayet ve hadislerle açıklanır. Herhangi bir menfaat beklemeden karşılıklı olarak hediyeleşmeyle rüşvet arasındaki fark açık bir şekilde ortaya konur. Rüşvet ve yolsuzluğun  insan  ruhunda derin yaralar açacağına değinilerek   toplum barışını ve  insanların birbirlerine olan güvenini  ortadan kaldıracağına vurgu yapılır.Rüşvet ve yolsuzluğun  toplumları içinden kemiren, insanlar arasındaki kardeşlik ve muhabbet bağlarını koparan huzurun bozulmasına yol açan büyük bir yara olduğu  belirtilmelidir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Rüşvet, yaptırılmak istenen bir işte yasa dışı kolaylık veya çabukluk sağlanması için bir kimseye mal veya para olarak sağlanan çıkar demektir.Yolsuzluk ise bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanmak, suiistimal etmek, nizamsızlık yapmak demektir.Rüşvetle ya hak edilmeyen bir menfaat ele geçirilmekte veya başkasının hakkına tecâvüz edilmektedir.Böylelikle hem insanların hakları yenmiş olur, hem de toplumda saygı, sevgi ve güven duygusu ortadan kalkmış olur.Bu çirkin fiilleri  işleyen ve bunlara aracılık eden  günahkar olur. Rüşvet toplumsal bir hastalıktır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَلاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُم بَيْنَكُم بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُواْ بِهَا إِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُواْ فَرِيقاً مِّن ْأَمْوَالِ النَّاسِ بِالإِثْمِ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hakimlere (işbaşındakilere)  (rüşvet olarak) vermeyin.” [1154]

Rüşvet ve yolsuzluk, dinimizde haram kılınmış ve büyük günahlardan sayılmıştır.Bu tür fiiller gizli yapılıyor olsa da Yüce Rabbimiz bizim gizli ve aşikâr bütün yaptıklarımızdan haberdardır.Yüce Rabbımız En’am Suresinde  şöyle buyurmaktadır:

وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ

“O, karada ve denizde ne varsa bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir daneyi dahi bilir.”[1155] 

Böylece insanların tüm fiil ve davranışlarından Cenab-ı Allah’ın haberdar olduğu beyan edilmektedir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ إِلاَّ أَن  تَكُونَ تِجَارَةً عَن تَرَاضٍ مِّنكُمْ وَلاَ تَقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ  إِنَّ اللّهَ كَانَ بِكُمْ رَحِيماً

Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helak etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.[1156]

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler: Kaf,50/16; Bakara, 2/188,275, 292; En’am, 6/59; Kaf, 50/16; Nisa,4/29 ,32; Cuma 62/10; Mülk 67/15; Maide 5/90; Necm 53/39-41; Müzzemmil 73/20 ; Şuara 26/181-183 ; Nisa 4/32; Necm 53/39.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

 عن أبي هريرة وابن عَمْرو بْنِ الْعَاصٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهم قاَلَ:لَعَنَ رَسُولُ اللَّهِ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسَلَّمَ الرَّاشي وَالْمُرتَشِي فِي الْحُكْمِِ"

Ebu Hüreyre, İbnu Amr İbni'l-Âs radıyallahu anhüm anlatıyor: "Resûlullah (SAV); hükümde rüşvet alan ve rüşvet veren [ve aracılık eden] kimseyi lanetlemiştir."[1157]

وعن الْمِقْدَامِ بنِ مَعْدِي كَرْبٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ( ): مَا أكَلَ أحَدٌ طَعَاماً قَطُّ خَيْراً مِنْ أنْ يَأكُلَ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ، وَإنّ نَبِىَّ اللّهِ دَاوُدَ عَليْهِ السَّمُ كَانَ يأكُلُ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ

Mikdâm İbnu Ma'dikerb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:"(Benî Adem'den) hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir taamı asla yememiştir. Allah'ın peygamberi Dâvud aleyhisselâm elinin emeğini yerdi."[1158]

فقالَ رَسوُلُ اللهِ صلى الله عليه وسلَّمَ (فَهَلاَّ جَلَسْتَ فِي بَيْتِ أبِيكَ وَأُمِّكَ حَتىَّ تَأْتِيَكَ هَدِيَّتُكَ، إنْ كُنْتَ صاَدِقاً؟)

Peygamberimizin, zekat toplamak için gönderdiği bir memurun, dönüşünde: Bu sizindir, şu da bana verilen hediyedir demesine Rasûlüllah (s.a.s) kızmış ve "Eğer doğru söylüyorsan, (git), anne-babanın evinde otur ve bu hediyeler sana gelsin, görelim " buyurmuştur. [1159]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Hadisler;  Tirmizî, Ahkâm 9,   Müslim, İmare, 26, Riyazü’s  salihin, 309,354,1081;   Buhari, İman, 41; Buhari, Zekat, 29; Müslim, Zekat,44 ; Buhari, Buyû, 15; Mûsned, IV, 141.  Şamil İslam Ansiklopedisi, Rüşvet Mad.

Yakın tarihimizde rüşvet ve yolsuzluk olayları ,   Kemal Zeki Gençosman. İstanbul : Şdl Yayınları, 1976.

Toplumların çöküşünde rüşvet ,Seyyid Hüseyin El-Attas ; çev. Cevdet Cerit, İstanbul : Pınar Yayınları, 1988.

 

 

CX-                       SABIR

Bahattin AKBAŞ

A-             I- Konunun Plânı

  • Sabır Kavramı
  • Kur’an’ın sabıra bakışı
  • Hadislerde sabır
  • Sabrın çeşitleri
  • Sabırın yararları
    1.  Birey açısından yararları
    2.  Toplum açısından yararları
  • Sabırsızlık ve bunun yol açtığı zararlar
  • İnsan niçin sabırlı olmalıdır? (Sabrın gerekleri)
    1.  Allah ısrarla müminlerin sabırlı olmalarını öngörür
    2.  Birbirlerine Hakkı ve sabrı  tavsiye edenler aldanmazlar ve hüsrana uğramazlar
    3.  Sabır ahlaki bir erdem olup diğer ahlaki güzelliklerin kaynağı ve temelidir  
    4.  Sabır peygamberlerin özelliklerindendir
    5.  Yüce Allah çok sabırlıdır (Onun güzel isimlerinden biri de es- Sabur’dur)
    6.  Dünya ve ahirette başarı ve mükafat sabırla elde edilir
    7.  Bela ve musibetler sabırla aşılır
    8.  Sabır her sıkıntının anahtarıdır
    9.  Sabır aydınlıktır
    10. Sabır acı olsa da meyvesi tatlıdır
    11. Sabır olgun müminlerin özelliğidir.
    12. İbadetler, özellikle oruç bir sabır eğitimidir

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya sabır kavramı açıklanarak başlanır. Daha sonra ilgili ayet ve hadislerle sabrın dini açıdan izahı yapılır. Sabrın çeşitleri, sabırlı olmanın fert ve toplum açısından yararları ile zararları anlatılır. İslam Dininin sabra verdiği önem ve değer üzerinde durularak insanın neden sabırlı olması gerektiği hususu vurgulanır. Yüce Allah’ın bir isminin de Sabur olduğu belirtilerek, sabrın Peygamberlerin ve kamil müminlerin özelliklerinden olduğu anlatılır. Dünya ve ahirette kişiyi başarıya ve kazanımlara ulaştıran şeyin sabır olduğu, bela, sıkıntı ve musibetlere karşı sabrın güç kaynağı olduğu ifade edilir. Vaazın sonunda genel bir değerlendirme yapılır ve sabrın gerekleri anlatılır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Sabır, ahlâki bir kavram olarak, başa gelen musibetlerden dolayı Allah’tan başka kimseye şikayetçi olmamak, yakınmamak, sızlanmamak; nefse ağır gelen ve hoşa gitmeyen şeyler karşısında dünya ve âhiret yararını düşünerek, ruhi dengeyi bozmamak için insanın kalbinde bulunmakta olan sükûnet ve dayanma gücü demektir. Sabır öyle bir özelliktir ki, mümin ona bağlandığı zaman zorluklar kolaylaşır, kalbine sükunet ve huzur gelir, sabır rahatsızlıkları gideren bir ilaç olur. Sabırlı kimse zorluklarla karşılaşır, onları kabul eder, AllahTan geldiğini bilir. Düşündüğümüzde, karşılaştığımız zorlukların yüksek bir hikmet için olduğunu anlarız. İnsanlar karşılaştıkları sıkıntı ve zorluklarda bile hayır aramaya çalışmalıdır.  Sabır kavramı Kur’an’da yetmişten fazla âyette geçmektedir. Diğer ahlâki faziletlere de kaynaklık etmesi sebebiyledir ki Kur’an’da mü’minlere ısrarla sabırlı olmaları emrolunmuştur.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَاللَّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ

“Allah sabredenlerle beraberdir.”[1160]

رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا

“(Allah) göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şu halde, O’na ibadet et ve O’na ibadet etmede sabırlı ol. Hiç, O’nun adını taşıyan bir başkasını biliyor musun?[1161]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ صُهَيْبٍ، قالَ:قالَ رَسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلَّم "عَجَباً لِأمْرِ الْمُؤْمِنِ.إنَّ أمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ.وَلَيْسَ ذَاكَ لِأحَدٍ إلاَّ لِلْمُؤْمِنِ.إنْ أصاَبَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ.فَكاَنَ خَيْرًا لَهُ.وَإنْ أصاَبَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ.فَكانَ خَيْرًا لَهُ".

Suheyb r.a. den  rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyurdu: “Müminin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hali kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece müminde vardır. Sevinecek olsa şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir bela gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.”[1162]

عَنْ أبي مالكِ الأشعري؛ قال:قالَ رَسولُ اللهِ صلَّى اللهُ عَليْهِ وَسلَّمَ "الطُّهُورُ شَطْرُ الإِيماَنِ. وَالْحَمْدُ لِلَّهِ تَمْلَأُ الْمِيزَانَ. وَسُبْحاَنَ اللهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ تَمْلَآنِ (أوْ تَمْلأ) ماَ بَيْنَ السَّماَوَاتِ وَالأرْضِ. وَالصَّلاةُ نُورٌ. وَالصَّدَقَةُ بُرْهاَنٌ. وَالصَّبْرُ ضِياَءٌ ".

Ebu Malik el- Eşari r.a. den rivayet edildiğine göre Rasulullah s.a.v. şöyle buyurdu:“Temizlik imanın yarısıdır. Elhamdulillah duası mizanı, sübhanallah ve elhamdülillah sözleri ise yer ile gökler arasını sevap ile doldurur. Namaz nurdur; sadaka burhandır; sabır aydınlıktır.”[1163]

عَنْ أنَسِ بنِ مالكٍ:فقالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: إنَّ الصَّبْرَ عِنْدَ أوَّلِ صَدْمَةٍ.

Enes b. Malik r.a. den  rivayet edildiğine göre  Nebi s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Sabır dediğin felaketle karşılaştığın ilk anda dayanmaktır”[1164]

عن أبي هريرة:أنَّ رَسولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم قالَ: يَقوُلُ اللهُ تَعالىَ: ماَ لِعَبْدِي الْمُؤْمِنِ عِنْدِي جَزَاءٌ، إذاَ قَبَضْتُ صَفِيَّهُ مِنْ أهْلِ الدُّنْياَ ثُمَّ احْتَسَبَهُ، إلاَّ الْجَنَّةُ.

Ebu Hüreyre r.a. den rivayet edildiğine göre Rasulullah s.a.v. Allah Teala  şöyle buyurdu demiştir; “Dünyada sevdiği bir dostunu aldığım zaman, (sabredip) ecrini Allah’tan bekleyen mümin kulumun katımdaki karşılığı cennettir.”[1165]

عَنْ أبِي سَعِيدٍ الخُدْرِي رضي الله عنه:إنَّ ناَساً مِنَ الأنْصاَرِ، سَألُوا رَسولَ اللهِ صلى اللهُ عَليْهِ وَسلَّمَ فأعْطاَهُمْ، ثُمَّ سَألُوهُ فَأعْطاَهُمْ، حَتىَّ نَفِذَ ماَ عِنْدَهُ، فَقالَ: ماَ يَكوُنُ عِنْدِي مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ أدَّخِرَهُ عَنْكُمْ،وَمَنْ يَسْتَعْفِفْ يُعِفُّهُ اللهُ، وَمَنْ يَسْتَغْنِ يُغْنِهِ اللهُ، وَمَنْ يَتَصَبَّرْ يُصَبِّرْهُ اللهُ،وَماَ أعْطَي أحَدٌ عَطاَءً خَيْرًا وَأوْسَعَ مِنَ الصَّبْرِ.

Ebu Said el-Hudri r.a. den nakledildiğine göre Medineli müslümanlardan bir kısmı Rasulullah s.a.v. den bir şeyler istediler. O da verdi. Sonra yine istediler. Rasulullah s.a.v. elindekiler bitinceye kadar verdi. Verebileceği şeyler tükenince onlara şöyle hitab etti: “Yanımda bir şeyler olsaydı, onları sizden esirgemez, verirdim. Kim dilenmekten çekinir, iffetli davranırsa, Allah onun iffetini arttırır. Kim tok gözlü olmak isterse, Allah onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır. Kim de sabretmeye gayret ederse, Allah ona sabır verir. Hiçbir kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lütufta bulunulmamıştır.” [1166]

عَنْ أبِي مُوسَى الأشْعَرِيِّ:أنَّ رَسولَ اللَّهِ صلَّى اللَّهُ عَليهِ وسلَّمَ قالَ:"إذاَ ماَتَ وَلَدُ الْعَبْدِ قالَ اللهُ لِمَلائِكَتِهِ: قَبَضْتُمْ وَلَدَ عَبْدِي؟ فَيَقُولُونَ: نَعَمْ. فَيَقُولُ: قَبَضْتُمْ ثَمَرَةَ فُؤَادِهِ! فَيَقُولُونَ: نعمْ. فَيَقُولُ: ماَذاَ قالَ عَبْدِي؟ فَيَقُولُونَ: حَمِدَكَ وَاسْتَرْجَعَ، فَيُقوُلُ اللهُ: اُبْنوُا لِعَبْدِي بَيْتاً فِي الْجَنَّةِ وَسَمُّوهُ بَيْتَ الْحَمْدِ".

Ebu Sinân anlatıyor: "Oğlum Sinan'ı defnettiğimde kabrin kenarında Ebu Talha el-Havlani oturuyordu. Defin işinden çıkınca bana: "Sana müjde vereyim mi?'' dedi. Ben: "Tabii, söyle!'' dedim. Bunun üzerine o da "Ebu Musa el-Eş'ari r.a.den Resulullah'ın s.a.v. ın şöyle dediği bildirilmiştir:

"Bir kulun çocuğu ölürse, Allah meleklere şöyle söyler:

"Kulumun çocuğunu kabzettiniz mi?"

"Evet" derler.

"Yani kalbinin meyvesini elinden mi aldınız?'' Melekler yine:

"Evet" derler. Allah tekrar sorar:

"Kulum (bu esnâda) ne dedi?''

"Sana hamdetti ve istircâda bulundu'' derler. Bunun üzerine Allah Teâla hazretleri şöyle emreder:

"Öyleyse, kulum için cennette bir köşk inşa edin ve bunu Beytu'l-hamd (hamd evi) diye isimlendirin.'' [1167]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Hac; 22/34-35; Bakara; 2/45,155; A’râf, 7/128; Nahl, 16/127; Ahkâf 46/35, Nahl 16/96 Kehf, 18/28; Lokman, 31/17; Sâd, 28/44; Şura; 42/43; Fussilet; 41/34-35; Yusuf;12/90; Müslim; Zekat;124; Nesai; Zekat; 85; Buhari; Tevhid;25; Zekat,49; Cenaiz, 32,43 Müslim, Cenaiz, 14-15; Ebu Davud, Cenaiz, 23; İbn Mace; Cenaiz;22 Ebu Davud; Edep;58

Karagöz, İsmail, Kur’an’a Göre Musibetler Açısından İnsan ve Toplum, s.89-110; Riyazu’s-Salihin  Tercemesi, M.Yaşar Kandemir v.d. Erkam Yay.İst.2004, C.I,200-278; C.III;240,569

 

CXI-                  SABIR AYDINLIKTIR

Dr.Ekrem  KELEŞ

A-             I- Konunun Plânı

A- Sabrın Anlamı ve Dini Temeli

B- Sabır Alanları/ Sabır Çeşitleri

1-Musibetler Karşısında Sabır

2-Şehvetler karşısında Sabır

3-Hayır ve İyilik Yolunda karşılaşılan Güçlüklere Sabır

C- Müminin Özelliklerinden Biri Olarak Sabrı Tavsiye ve Sabır Dayanışması

D- Sabır Sonucunda Elde Edilecek Kazanımlar

a-Dünyevi Kazanımlar

1-Sabır Direnç Kazandırır

2-Sabır Ruh Sağlığını Korur

3-Nice Hayırlı İşler Yapılmasını Sağlar

b-Ebediyet Yurduna Yönelik Kazanımlar

1-Allah Sabredenleri Sever

2-Sabredenler Cenneti Hak Eder

 

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konunun açılımına, Rasûlullah (s.a.v.)’in ‘Sabır Aydınlıktır’[1168] hadisiyle başlanabilir. Rasulullah (as)a, az sözle bir çok manayı ifade edebilme özelliği verildiğine dikkat çekilerek Peygamber Efendimizin, bu iki kelimelik mübârek sözleri ile de adeta binlerce hakikati ifade ettiği anlatılır.

Bu hadisin, “Sabır bir ışıktır” veya “Sabır bir aydınlıktır” şeklinde meallendirebileceği belirtilerek bu mananın, halkımızın dilinde “Sabrın sonu selamettir” ifadesi ile atasözü haline getirildiği belirtilir. İnsanların yaşadığı binlerce tecrübe, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin bu mübarek sözünün, ne büyük bir gerçeği ifade ettiğini gösterdiğine vurgu yapılır.

Konunun açılımı şöyle sürdürülebilir:

İslam’da “övülen ve tavsiye edilen sabır, iman ve salih amelle hak ve hayır yolunda sabırdır ki bu, şecaat, sadakat, mertlik şiârıdır. Yoksa her kötülüğe katlanmak, her zillete boyun eğmek, pislikler içine düşüp de her ne pahasına olursa olsun, ondan çıkmaya, kurtulmaya çalışmamak, çabalamamak, ilişik etmemek, batılda, fenalıkta ne olursa olsun, saplanıp kalmak ve şerre rıza demek olan atalet, zillet ve meskenet ile çöküşten ibaret bulunan duygusuzluk değildir”[1169] İslam’da övülen ve tavsiye edilen sabır, bir dinamizm, bir hareket, bir direnç ve bir kurtuluş kaynağıdır. En çetin imtihanlardan başarıyla çıkmayı sağlayacak bir anahtardır. Çünkü:

Başa gelen musibetlerin, felaketlerin sıkıntılarından, bunalımlarından ancak sabırla çıkılabilir.

Günahların, masiyetlerin karanlığına sabırla düşülmez.

Nefse ağır gelen taatların  meşakkatlerine sabırla katlanılır ve aydınlığa kavuşulur.

Ciddi bir işte başarıya ulaşabilmek ve güzel sonuçlar elde edebilmek, ancak sabırla mümkün olur.

İnsan bazen başına gelen musibetlerden öyle daralır ki içinde bulunduğu bu durumdan asla kurtulamayacağını zanneder. Halbuki başına gelen musibetlere karşı tahammül edebilen, karamsarlığa kapılmayan, bütün bunların, nihayet birer imtihan olduğunu düşünerek Yüce Yaratıcının takdirine teslimiyet gösterip sabredebilen kimseler, acıların, ümitsizliğin, sıkıntıların karanlıklarından kurtularak aydınlığa çıkarlar. Tabii burada imanın büyük bir rolü vardır. Çünkü iman edenler, başlarına gelen musibetlerin birer imtihan olduğunu, bunlara sabrederek Cenab-ı Hakkın müjdelediği mükafatlara nail olacaklarını bilirler. Bundan dolayı hakiki mü’minlerin, başlarına gelen musibetlerin sebep olduğu acıların ve sıkıntıların karanlıklarından kurtulmaları daha kolaydır.

İnsanın başına gelen musibetlerin ve felaketlerin vereceği acı ve sıkıntılardan daha beteri, günahların ve masiyetlerin zulmetidir. Allah etmesin, insan, nefsinin kötü arzularına yenilir de günahların içine düşer, masiyetlere dalarsa -kendisi farkında olmasa bile- korkunç bir karanlığın içine yuvarlanmış olur. Bu korkunç karanlığa düşmemek için sabır gerekir. Bütün çekiciliklerine rağmen hahamların cazibesine kapılmamak, sürükleyeceği çirkin ve kötü sonuçları düşünerek geçici birtakım zevklere boyun eğmemek ancak sabırla mümkün olur.

İlim adamlarının benzetmesiyle günahlar, zehirli tatlılar gibidir. İnsan onların göz alıcılığına dayanamaz ve sabredemeyerek tadarsa manen zehirlenmiş olur. Halbuki sabredenler, bütün çekiciliklerine rağmen o zehirli tatlılardan yemezler. Çünkü onlar bilirler ki Cehennem şehvetlerle perdelenmiş[1170] günahların cazibesinin arkasına saklanmıştır.

Masiyetlerin karanlığına düşmemek için nasıl sabır gerekiyorsa onlara bulaşmış  olanların kurtulması için de sabır gerekir. Çünkü kişinin içine düştüğü veya alıştığı masiyetten kurtulabilmesi kolay değildir. Bu, ciddi bir tövbe gerektirir. Tövbe ise yanlış gidişe dur deyip hakkın aydınlığına dönüş yapmak demektir. Bu da sebat, azim, tahammül ve irade ister yani sabır ister.

Allah’a hakiki manada kulluk da sabırla olur. Güzel güzel ameller yapabilmek, taatlar işlerken karşılaşılacak meşakkat ve külfetlere severek katlanabilmek, Allah yolunda mücahede edebilmek, iyiliği emir kötülüğü nehyde yer alabilmek hep sabır ister.

Sabreden başarır. Hedeflenen güzel sonuçlara sabırla ulaşılır. Sabredenler kolay kolay kaybetmezler. Bu yüzden zafer de sabırla elde edilir.[1171] Sabredenler yaptıklarının karşılığına daima en güzel bir şekilde nail olurlar.[1172]

Çeşitli buluşlar yaparak insanlığa hizmet edenler, bu buluşlarını uzun süre sabırlı çalışmalar sonucunda ortaya koymuşlardır. Nice güzel eserlerin ve buluşların arkasında hep sabır vardır. İşte böyle mükemmel sabır örnekleriyle bir çok karanlıklar aydınlatılabilir, insanlığa ışık saçılır.

Sabır büyük bir hazinedir ve sabrı Allah isteyene verir. Peygamber Efendimiz mealen şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse sabretmek isterse Allah ona sabır verir. Hiçbir kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha kapsamlı bir ihsanda bulunulmamıştır.[1173] Şunu hiçbir zaman unutmamalıdır: Sabredenlere mükafatları hesapsız bir şekilde ödenir[1174] ve Allah sabredenlerle beraberdir.[1175]

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Sabır Müminin en önemli özelliklerinden biridir. Kur’ân-ı kerim’de Allah (cc) sabredenlerle yanında olduğunu haber vermektedir. Ancak sabır meskenet ve zillet demek değildir. Sabırla meskenet ve zilleti birbirinden ayırmak gerekir. Bu bakımdan her şeyden önce sabır kavramının iyi ve doğru tanınması gerekmektedir.

Hayat esasen bir mücadele sürecidir. Sabır ise bu mücadelede kaybetmemek için en önemli direnç kaynağıdır. Zaten sabır direnç demektir. İslam alimlerin sabır getrektiren üç karşılaşmadan söz etmişlerdir. Bu üç karşılaşma alanı, Musibetler, Gayr-ı meşru şehvetler ve Meşru çalışma ve taatlerdir. Gerek karşılaşılan ve her biri birer sınav olan musibetler karşısında, gerek insanı kendine çeken ve sonu felâket olan şehevî arzulara karşı ve gerekse hayır ve iyilik yolundaki engeller ve güçlükler karşısında dirençli davranmak sabırdır. Bu alanlardan her birine ilişkin olarak yol gösterici pek çok Ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır. Bunlardan her biri çok temel prensipler ortaya koymaktadır. Bu prensipleri öğrenerek bunların aydınlığında hareket etmek dünya ve ahiret saadetinin temelidir.Bunları dikkate almamak ise, ya musibetlerin acı sonuçları karşısında tükenmek, ya şehvetlerin öldüren cazibesine kapılıp helak olmak ya da hayır ve iyiliklerin huzur veren sonuçlarından mahrum kalmak demektir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ أُولَـئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele. Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler. İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.”[1176]

Sabırla ilgili pek çok ayet-i kerime bulunmaktadır. Bu hususta Kur’an-ı kerim fihristlerinden yararlanılabilir. Özellikle şu ayetlere bakılabilir. Bakara2/45, 153,; Al-i Imran 3/17, 146,200;Enfal 8/46,66;  Ahzab 33/35; Zümer 39/10, Asr103/3

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن أبي مَالِكٍ الْحَارِثِ بْنِ عَاصِم الأشْعريِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « الطُّهُورُ شَطْرُ الإِيمَان ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ تَمْلأُ الْمِيزَانَ وسُبْحَانَ اللهِ والحَمْدُ للَّه تَمْلآنِ أَوْ تَمْلأُ مَا بَيْنَ السَّموَاتِ وَالأَرْضِ وَالصَّلاَةُ نُورٌ ، وَالصَّدَقَةُ بُرْهَانٌ ، وَالصَّبْرُ ضِيَاءٌ والْقُرْآنُ حُجَّةٌ لَكَ أَوْ عَلَيْكَ . كُلُّ النَّاسِ يَغْدُو، فَباَئِعٌ نَفْسَهُ فَمُعْتِقُهاَ ، أَوْ مُوبِقُهَا» مسلم

Ebû Mâlik Hâris İbni Âsım el–Eş’arî radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Temizlik imanın yarısıdır. Elhamdülillah duası mizânı, sübhânellah ve elhamdülillah sözleri ise yer ile gökler arasını sevap ile doldurur. Namaz nurdur; sadaka burhandır; sabır ziyâdır. Kur’an senin ya lehinde ya da aleyhinde delildir. Herkes sabahtan (pazara çıkar) nefsini satar; kimi onu âzâd kimi de helâk eder. ”[1177]

عَنْ أبي سَعيدٍ بْن مَالِك بْن سِنَانٍ الخُدْرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا أَنَّ نَاساً مِنَ الأنصَارِ سَأَلُوا رَسُولَ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فأَعْطاهُم ، ثُمَّ سَأَلُوهُ فَأَعْطَاهُمْ ، حَتَّى نَفِدَ مَا عِنْدَهُ ، فَقَالَ لَهُمْ حِينَ أَنْفَقَ كُلَّ شَيْءٍ بِيَدِهِ : « مَا يَكُنْ مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ أدَّخِرَهُ عَنْكُمْ ، وَمَنْ يسْتعْفِفْ يُعِفَّهُ اللهُ وَمَنْ يَسْتَغْنِ يُغْنِهِ اللَّهُ ، وَمَنْ يَتَصَبَّرْ يُصَبِّرْهُ اللَّهُ . وَمَا أُعْطِىَ أَحَدٌ عَطَاءً خَيْراً وَأَوْسَعَ مِنَ الصَّبْرِ » مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ .

Ebû Saîd Sa’d İbni Mâlik İbni Sinân el-Hudrî radıyallahu anhümâ’dan nakledildiğine göre, Medineli müslümanlardan bir kısmı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir şeyler istediler. O da verdi. Sonra yine istediler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, elindekiler bitinceye kadar verdi. Verebileceği şeyler tükenince onlara şöyle hitab etti:

“Yanımda bir şeyler olsaydı, onları sizden esirgemez, verirdim. Kim dilenmekten çekinir, iffetli davranırsa, Allah onun iffetini arttırır. Kim tok gözlü olmak isterse, Allah onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır. Kim de sabretmeye gayret ederse, Allah ona sabır verir. Hiç bir kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lutufta bulunulmamıştır. ”[1178]

عَنْ أبي يَحْيَى صُهَيْبِ بْنِ سِنَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم «عَجَباً ِلأمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ لَهُ خَيْرٌ ، وَلَيْسَ ذَلِكَ لأِحَدٍ إِلاَّ لِلْمُؤْمِن إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْراً لَهُ ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خيْراً لَهُ » رواه مسلم

Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur. ”[1179]

عنْ أَبي سَعيدٍ وأَبي هُرَيْرة رضي اللَّه عَنْهُمَا عن النَّبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : «مَا يُصِيبُ الْمُسْلِمَ مِنْ نَصَبٍ وَلاَ وَصَبٍ وَلاَ هَمٍّ وَلاَ حَزَنٍ وَلاَ أَذًى وَلاَ غَمٍّ ، حَتَّى الشَّوْكَةِ يُشَاكُهاَ إِلاَّ كَفَّرَ اللَّهُ بِهَا مِنْ خَطَايَاهُ » متفقٌ عليه .

Ebû Saîd ve Ebû Hüreyre radıyallahu anhümâ’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar müslümanın başına gelen her şeyi, Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar. ”[1180]

عَنْ أَنَسٍ رضي اللَّهُ عنه قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « لا يَتَمَنَّيَنَّ أَحَدُكُمُ الْمَوْتَ لِضُرٍّ أَصَابَهُ ، فَإِنْ كَانَ لا بُدَّ فاَعِلاً فَلْيَقُلْ : اللَّهُمَّ أَحْيِنِي ماَ كَانَتْ الْحَياةُ خَيْراً لِي وَتَوَفَّني إِذَا كَانَتِ الْوَفاَةُ خَيْراً لِي » متفق عليه .

Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Başına bir musibet geldi diye hiç biriniz ölümü temenni etmesin. Mutlaka böyle bir şey temenni etmek zorunda kalırsa: ‘Allahım, benim için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, hakkımda ölüm hayırlı olduğu zaman da beni öldür’ desin. ”[1181]

عن أنس رضي اللَّه عنه قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِعَبْدِهِ خَيْراً عَجَّلَ لَهُ الْعُقُوبةَ فِي الدُّنْيَا ، وإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِعَبْدِهِ الشَّرَّ أمْسَكَ عنْهُ بِذَنْبِهِ حَتَّى يُوَافِيَ بِهِ يَوْمَ الْقِياَمَةِ » وقَالَ النبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إِنَّ عِظَمَ الْجَزَاءِ مَعَ عِظَمِ الْبَلاَءِ ، وَإِنَّ اللَّهَ تعَالىَ إِذَا أَحَبَّ قَوْماً اِبْتَلاهُمْ ، فَمَنْ رَضِيَ فَلَهُ الرِّضَا ، وَمَنْ سَخِطَ فَلَهُ السُّخْطُ » رواه الترمذي وقَالَ: حديثٌ حسنٌ .

Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah, iyiliğini dilediği kulunun cezasını dünyada verir. Fenalığını dilediği kulunun cezasını da, kıyamet günü günahını yüklenip gelsin diye, dünyada vermez. ”

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem (yine) şöyle buyurmuştur:

“Mükâfâtın büyüklüğü, belânın şiddetine göredir. Allah, sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelene rızâ gösterirse Allah ondan hoşnut olur. Kim de rızâ göstermezse, Allahın gazabına uğrar. ”[1182]

عنْ أَبِي هُريرةَ رضي اللَّه عنه أَنَّ رَسولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قالَ : « لَيْسَ الشَّدِيدُ بِالصُّرَعةِ إِنمَّا الشَّدِيدُ الَّذي يَمْلِكُ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ » متفقٌ عليه .

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Gerçek babayiğit, güreşte rakîbini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olan kimsedir. ”[1183]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

ELMALI’LI Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşriyat, İstanbul 1979,9/6082

NEVEVÎ, Ebu Zekeriyya Yahya b. Şeref en-Nevevî(v.676/1277), Riyâzü’s-Salihîn, Ter. Hasan Hüsnü Erdem ve Kıvâmüddin Burslan, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Ank. 1972,

Türkçe Trecüme ve Şerhi: Riyâzü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar: Prof. Dr. M. Yaşar kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İst. 1997, I-VIII C.  Not: Bu projedeki Hadis Mealleri bu kitaptan iktibas edilmiştir,

 

 

CXII-             SADAKA-İ CARİYE VE HAYIR İŞLEME BİLİNCİ

İdris BOZKURT

A-             I- Konunun Plânı

A- Sadaka-i cariyenin tanımı

B- Önemi ve topluma yararı

C- Hayır işleme bilincinin toplumda vucut bulması

D- İyilikte ölçü

E- İyilikte yardımlaşmak

F- Hayırda yarışmak

B-              П- Konınun Açılımı ve İşlenişi

Konuya öncelikle “Sadaka-i Cariye”nin tanımı yapılarak başlanır. Önemine vurgu yapılarak  fert ve toplum için sağladığı maddi ve manevi faydaları anlatılır. Toplumda hayır işleme bilincinin yerleşmesi için neler yapılabileceğine değinilir. İnsanlar, yardımlaşmaya ve hayırda yarışmaya teşvik edilir. Hayrın büyüğü- küçüğü olmayacağı anlatılarak toplum yararına olan her türlü iyiliğin mutlaka yapılması gerektiği vurgulanarak konu toparlanır.

C-             Ш- Konunun Özet Sunumu

Günümüzün şartlarında, maddenin kutsal hale getirildiği, iyilik duygularının yok olmaya yüz tuttuğu, başkalarının pek hesaba katılmadığı bir zamanda, eşyaya tutkun insan topluluklarında, İslâmın sadaka emri ve iyilikte bulunma tavsiyesi daha da önem kazanmaktadır.

İnsanlık tarihi boyunca olduğu gibi bugün de hiçbir toplumda, ortak bir hayat ve geleceği paylaşan insanlar aynı düzeyde değildir. Zayıfı, güçlüsü, fakiri, zengini, erkeği kadını... ile insan toplulukları hem bir tezat, hem bir âhenk meydana getirmektedirler. Tabiattaki bu başkalık, bu tezat bir hareketin kaynağını oluşturuyor ki, buna, "hayat" diyoruz.

Yaratılıştan gelen bu farklılıkla hayatın içinde yoğrulan insanlar muhakkak birbirlerine ihtiyaç duymaktadırlar. Pek çok ve değişik konuda zengin fakire, güçlü zayıfa başvurmak zorunda kalmaktadır. Hiç bir zengin, "Benim kimseye ihtiyacım yoktur" diyemez. Çünkü servetini çalıştırdığı insanların gücü ile kazanır; "Benim param var, kimi istersem çalıştırırım" demesi bu gerçeği değiştirmez. Zira, kimi çalıştırıyorsa ona muhtaç oluyor demektir. Ne tarafa bakarsak bakalım bütün sosyal ilişkilerde böyle durumlarda karşılaşırız. Bütün insanların ister istemez bir başkasının gücüne, parasına, fikrine muhtaç olduğunu görürüz.

İnsanların böyle birbirine muhtaç olmaları, karşılıklı olarak yardımlaşmaları zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır. Yardımlaşma, toplum hâlinde yaşamanın doğal bir sonucudur. Hem başkaları ile yaşamak, hem yardıma ihtiyaç duymamak imkânsızdır. Bunun için İslâmiyet yardımlaşmayı, bütün maddî ve mânevî hayatımızı kapsayacak şekilde en geniş sınırları ile ele almış ve dinî-ahlâkî bir görev olarak ortaya koymuştur. İyilik ve hayırda yarışmak, Allah yolunda harcamada bulunmak ve toplumdaki kimsesiz, fakir ve düşkünlere yardım elini uzatmak, Kur’ân-ı Kerim’in en çok üzerinde durup teşvik ettiği hususlardandır. Bir çok ayet ve hadis, kalıcı olanın, bu tür hayır ve yatırımlar olduğunu bildirmektedir.

Cenab-ı Hak; “ İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir”[1184] buyuruyor. Zekât vermekten, tatlı söz ve güler yüzle davranmaya kadar her şeyin iyilik kapsamına alındığını düşünürsek, dinimizin yardımlaşma sınırını ne kadar geniş tuttuğunu daha iyi kavrarız.

Yardım anlayışının özünde fedâkârlık vardır. Maldan sevgiye kadar her şeyin bir başkasına verilmesi söz konusudur. Hiçbir iyilikte bulunamayan bir müslüman, eli ve dili ile başkalarına zarar vermemesi bile iyilik (sadaka) sayılmıştır.

“Sadaka-i Câriye”, sürekli ecir getiren sadaka anlamına gelir. İnsanların faydalandığı müesseseler kuran, eserler bırakan, ortaya faydalı bir ilim koyan, hayır ve hasenet yapan, kendisi ölse bile, insanlar o şeyden faydalandıkları müddetçe o  sevabını almaya devam eder. . Dolayısıyla, sadaka-i câriye; yol, köprü, çeşme, mescit, yoksullar için aş evi, hastane ve okul gibi hayır kuruluşlarını da kapsar. İnsanlar bu gibi yerlerden yararlandığı sürece, bunları yaptıranlar, yapılmasına sebep olanlar, yol gösterenler ve destek olanlar, gerek sağlıklarında ve gerekse vefatlarından sonra sevap kazanmaya devam ederler.

İslam medeniyetinin adeta simgelerinden biri olan vakıflar, Hz. Peygamber döneminden itibaren tarih boyunca İslam toplumların sosyal yapılarını sağlamlaştırmada, sosyal dengeyi sağlamada ve yaraları sarmada etkin bir rol üstlenmişlerdir. Bunun bir sonucu olarak, fakir ve kimsesizlerin yiyecek, giyecek ve barınaklarının temin edilmesi, hastaların tedavisi, ilmin yaygınlaştırılması, fakir öğrencilerin desteklenmesi, hayvanların ve çevrenin korunması, ibadethanelerin ve toplumun ihtiyacı olan bir çok tesisin yapılması, bakım ve onarımı gibi toplum yararına olarak nitelendirilebilecek hemen her alanda vakıflar büyük hizmetler görmüşlerdir.

Yukarıda örnekleri verilen “Sadaka-i Cariye”ler, kesintisiz hayır işleme bilincinin pratiğe yansımasıdır. Bu erdemli davranış, ahirete iman etmiş olmanın somut bir göstergesi, bencilliği yenmenin fiili ispatı, paylaşımın en güzel örneği ve Allah sevgisinin belirtisidir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللهَ بِهِ عَلِيمٌ.

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.”[1185]

“Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.”[1186]

“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.”[1187](Ayrıca bkz. Mü’minün, 23/61)

“Sonra biz o kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (Muhammed’in ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah’ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur.”[1188]

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”[1189] (Ayrıca bkz. Bakara, 2/215.)

 Mal ile yapılacak bir yardım şekli de "karz-ı hasen" dir. "Karz" fâiz ve benzeri herhangi bir menfaat beklemeden ödünç para vermek demektir. Bu da Allah'ın övdüğü bir malî yardım şeklidir. Kur'an-ı Kerîm'de bu fedâkârlık o kadar yüceltilmiştir ki, ödünç veren kişi sanki insanlara değil Allah'a vermiş gibi telâkkî edilir:

“Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükafat da vardır.”[1190]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Hz. Peygamber (a.s.) de şöyle buyurmuştur:

عَنْ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ، قَالَ سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ ‏"‏ ‏"‏ اِتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ ِشِقِّ تَمْرَةٍ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَبِكَلِمَةٍ طَيِّبَةٍ .

“Bir hurmanın yarısı ile, bunu da bulamazsanız güzel sözle ateşten korununuz”[1191]

Herkesin yararlanabileceği çeşme, köprü, cami, okul, yol, hastahâne, dispanser gibi hayır kurumları yaptırmak da mal ile yapılan yardımlardandır. Bu tür hayır eserlerine sadaka-i câriye (devamlı sadaka) denilir ki, sevabı çok fazladır. Sadaka-i câriye anlayışı, vakıfların ortaya çıkmasında çok büyük etki yapmış ve İslâm dünyasının her tarafı halka hizmet götüren vakıf kuruluşları ile dolup taşmıştır.

Bir hadiste sürekli sevap kaynağı olan ameller şöyle belirlenir:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ إِذَا مَاتَ الإِنْسَانُ انْقَطَعَ عَنْهُ عَمَلُهُ إِلاَّ مِنْ ثَلاَثَةٍ إِلاَّ مِنْ صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ أَوْ عِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ أَوْ وَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ ‏"‏

“Ademoğlu öldüğü zaman, amel defteri kapanır. Üç kimse bundan müstesnadır. Kesintisiz sadaka (sadaka-i câriye) meydana getirenler, topluma yararlı bir ilim (insan/eser) bırakanlar ve kendisine hayır dua eden hayırlı çocuk yetiştirenler.”[1192]

عَنْ جَابِرٍ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَغْرِسُ غَرْسًا إِلاَّ كَانَ مَا أُكِلَ مِنْهُ لَهُ صَدَقَةٌ وَمَا سُرِقَ مِنْهُ لَهُ صَدَقَةٌ وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ مِنْهُ فَهُوَ لَهُ صَدَقَةٌ وَمَا أَكَلَتِ الطَّيْرُ فَهُوَ لَهُ صَدَقَةٌ وَلاَ يَرْزَؤُهُ أَحَدٌ إِلاَّ كَانَ لَهُ صَدَقَةٌ ‏"‏

“Herhangi bir müslümanın diktiği ağaçtan yenen, çalınan ve eksilen şey, kurdun, kuşun, insanın yediği şey, o ağacı diken için sadakadır”[1193]

Yararlı bir ilim bırakan da, bu ilimden, kitaptan, keşif ve icattan toplum yararlandıkça, mü'min olmak şartıyla, sürekli olarak ecir alır. Nitekim ilim, irfan ve irşatlarıyla toplumda iyi bir çığır açanın büyük mükafatına kötü çığır açanın da günahına hadiste şöyle yer verilir:

عَنْ جَرِيرٍ، قَالَ‏:‏ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ‏:‏ مَنْ سَنَّ سُنَّةً حَسَنَةً عُمِلَ بِهَا بَعْدَهُ كَانَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِ مَنْ عَمِلَ بِهَا مِنْ غَيْرِ أَنْ يُنْقَصَ مِنَ اَجْرِهِ شَيْءٌ وَمَنْ سَنَّ سُنَّةً سَيِّئَةً كَانَ عَلَيْهِ مِثْلُ وِزْرِ مَنْ عَمِلَ بِهَا مِنْ غَيْرِ أَنْ يُنْقَصَ مِنَ اَوْزَارِهِ شَيْءٌ

“Kim iyi bir çığır açarsa, bununla amel edenlerin ecri kadar ecri bu çığırı açan alır. Kötü bir çığır açan da, bununla amel edenlerin günahı kadar günahı yüklenir”[1194]

Bazı ibadet ve taatların ölen bir kimse adına yapılması mümkün ve caizdir. Bunların sevabı ölüye ulaşır. Ölü nâmına verilen sadakalar başta gelir.

عَنْ عَائِشَةَ، أَنَّ رَجُلاً، أَتَى النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ! إِنَّ أُمِّيَ افْتُلِتَتْ نَفْسَهَا وَلَمْ تُوصِ وَأَظُنُّهَا لَوْ تَكَلَّمَتْ تَصَدَّقَتْ أَفَلَهَا أَجْرٌ إِنْ تَصَدَّقْتُ عَنْهَا قَالَ ‏"‏ نَعَمْ ‏"‏.‏

Hz. Peygamber'e bir adam gelerek şöyle demiştir: “Ey Allah'ın elçisi! Annem ansızın öldü, vasiyet de etmedi. Öyle sanıyorum ki, konuşmuş olsa sadaka verilmesini vasiyet ederdi. Acaba onun adına ben sadaka versem, anneme sevap olur mu?” demiş. Hz. Peygamber; “Evet” cevabını vermiştir.”[1195]

Farz ve vacib sadaka dışındaki sadaka kapsamının genişliğini şu hadiste görmek mümkündür:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ كُلُّ سُلاَمَى عَلَيْهِ صَدَقَةٌ ، كُلَّ يَوْمٍ تَطْلُعُ فِيهِ الشَّمْسُ يَعْدِلُ بَيْنَ النَّاسِ صَدَقَةٌ ‏"‏‏.‏ كُلَّ يَوْمٍ  يُعِينُ الرَّجُلَ فِي دَابَّتِهِ يُحَامِلُهُ عَلَيْهَا أَوْ يَرْفَعُ عَلَيْهَا مَتَاعَهُ صَدَقَةٌ، وَالْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ صَدَقَةٌ ، وَكُلُّ خَطْوَةٍ يَمْشِيهَا إِلَى الصَّلاَةِ صَدَقَةٌ، وَدَلُّ الطَّرِيقِ صَدَقَةٌ ‏"‏‏.‏

“İçinde güneş doğan her gün, insanların her bir mafsalı için kendilerine bir sadaka gerekir. Meselâ; İki kişinin arasında adaletle hükmetmen bir sadakadır. Hayvanına binmek isteyen bir kimseye yardım ederek, hayvana bindirmen veya eşyasını hayvana yüklemen bir sadakadır. Güzel söz bir sadakadır. Namaza giderken attığın her adım sadakadır. Gelip geçen yolcuya rehberlik etmek bir sadakadır”[1196]

Müslüman, hem kendisi için hem de tüm insanlık için hayrı istemek, hayra teşvik etmek ve kötülüklerden uzaklaşıp başkalarını da uzaklaştıramaya çalışmak durumundadır.

“Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız -hiç hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir...... Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”[1197]

Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama pek çoğu fasık kimselerdir.”[1198]

F-               VI. Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1- İslam'da Çocuk, 48-49, DİB.yay. Ank. 1989

2- Bkz.: Diyanet Aylık Dergi; Ağustos-1998, Sayı: 92; Şubat-1998, Sayı: 86; Nisan-1998, Sayı: 88

3- İslâmda Sosyal Dayanışma Müesseseleri, Yard. Doç. Dr. Mehmet Şeker, DİB. yay. 110

4- Bahaeddin Yediyıldız: "İslâmda Vakıf" Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, İstanbul 1993, 24, a.g.y. "Vakıf" mad. İ.A. 172.

5- Ahmet Akgündüz, İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, 1-2, T.T.K., Ankara-1988.

 

 

CXIII-        SADAKA-İ FITIR

İdris BOZKURT

A-             I- Konunun Plânı

  A- Sadaka-i Fıtrın Tanımı

  B- Sadaka-i Fıtrın Hükmü

  C- Önemi ve Sosyal Boyutu

  D- Fıtır Sadakasının Ölçüsü

E- Kimler Sadaka-i Fıtır Vermekle Yükümlüdür

  F- Ne Zaman Verilir

  G- Kimlere Verilir , Kimlere Verilmez

B-              П- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya öncelikle “Sadaka ne demektir?” sorusunun cevabı aranarak başlanır. Fıtır sadakasının tanımı yapılarak önemi, fert ve toplum için maddi-manevi kazanımları anlatılır. Sadaka-i fıtrın zamanı, miktarı, Hükmü, yükümlüleri, kimlere verilip ve kimlere verilmeyeceği izah edilerek konu özetlenir.

C-             Ш- Konunun Özet Sunumu

Sadaka kavramının aslı, doğruluk, doğru söz söylemek, doğrulamak anlamına gelen ‘sıdk’tır. Müslümanın Allah’ın emrine uymada gösterdiği doğruluğu (sadâkatı) ifade ettiği için ‘sadaka’ denmiştir.

“Sadaka”, kişinin malından sırf Allah’ın hakkı olarak ayırdığı vergidir. Bir açıdan Allah’a sadâkatla bağlı olmayı ifade eder.

Sadaka, en geniş anlamıyla; Allah rızası için yapılan her iyilik, verilen ve harcanan her şeydir.Bir çok vacip ve nafile ibadeti, yardımı ve iyiliği içerisine almaktadır. Nitekim, mü’minin zekât vermesi sadaka olduğu gibi, müslüman kardeşinin yüzüne gülümsemesi bile bir sadakadır.

Halk arasında fitre denilen sadaka-i fıtır, Ramazan ayının sonuna yetişen ve aslî ihtiyaçlarından başka en az nisap miktarı mala sâhip bulunan her Müslüman'ın vermesi vâcip olan mali bir ibadettir.

Fıtır sadakası, ramazan orucunun farz olduğu hicri 2. yılın Şa’ban ayında, zekattan önce meşru kılınmıştır. Dini dayanağı ise hadislerdir.

Sadaka-i fıtır, insan fıtratındaki yardımlaşma ve dayanışmanın bir gereği olarak insan varlığının zekatı kabul edilmiştir. Bu nedenle sadaka-i fıtır’a, “can sadakası” veya “beden sadakası” da denilmektedir. Diğer taraftan fitre, yoksulların ihtiyaçlarının giderilmesinde, bayram gününün neşesinden onların da istifade etmelerinde önemli bir rol oynar.

Sadaka-i fıtır, borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla olarak nisap miktarı mala sahip olan her Müslümana vaciptir. Bireyin sadaka-i fıtır ile mükellef olması için öngörülen zenginlik ölçüsü, zekatta aranan nisaptır. Ancak sadaka-i fıtırda, zekatta öngörülen, malın artıcı olması ve üzerinden bir yıl geçmesi şartı aranmamaktadır.

Sadaka-i fıtır, Ramazan Bayramı’nın birinci günü tan yerinin ağarmasıyla vacip olmakla birlikte, Ramazan ayı içinde de verilebilir. Hatta fakirlerin bayram ihtiyaçlarını karşılamaları için, bayramdan önce verilmesi daha iyidir. Ancak Bayram sabahına kadar sadaka-i fıtır verilmemiş ise, Bayram günlerinde ödenmesi gerekir. Zamanında ödenmeyip sonraya kalan fitreler ise, mümkün olan ilk fırsatta ödenmelidir.

Hadislerde sadaka-i fıtrın miktarı, buğday, arpa, hurma veya üzümden bir sâ’ (yaklaşık 2,917 gram) olarak belirlenmiştir. Sadaka-i fıtrın bu sayılan maddelerden belirlenmesi, o günkü toplumun ekonomik şartları ve beslenme alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır. Hz.Peygamber ve sahabe dönemindeki uygulamalar dikkate alındığında, sadaka-i fıtır miktarı ile, bir fakirin, içinde yaşadığı toplumdaki orta halli bir ailenin hayat standardına göre bir günlük yiyeceğinin karşılanmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır.

Buna göre günümüzde sadaka-i fıtır, bir kişinin bir günlük normal gıda ihtiyacını karşılayacak miktar, ayni gıda yardımı olarak verilebileceği gibi, bunun değerinde nakit de verilebilir. Ancak fakirin yararına olanı tercih etmek daha uygundur.

Ülke ve bölgelere göre geçim standartları farklı olduğundan, sadaka-i fıtır mükellefi kendi bulunduğu yere göre bir kişinin bir günlük normal gıda ihtiyacını karşılayacak miktar üzerinden sadaka-i fıtrını vermesi gerekir.Bütün ibadetlerde olduğu gibi sadaka-i fıtır yükümlülüğü de geciktirilmeyip zamanında yerine getirilmelidir. Bununla birlikte zamanında ödenmemişse, bu fitrelerin mümkün olan ilk fırsatta ödenmesi gerekir.

Sadaka-i fıtır, zekat verilebilecek kimselere verilir. Zekat verilmesi caiz olmayan kişilere sadaka-i fıtır da verilemez.Zekat ve fitrenin kimlere verilebileceği Kur'an-ı Kerim'de belirlenmiştir.

Bunlar; fakirler, düşkünler, esaretten kurtulacaklar, borçlu düşenler, Allâh yolunda cihada koyulanlar, yolda kalmış olanlar, zekat toplamakla görevlendirilen memurlar ve müellefe-i kulûb adı verilen, kalpleri İslam'a ısındırılmak istenen yeni Müslüman olmuş kimselerdir.[1199]

Aldıkları zekat ve fitreleri bir fonda toplayıp bunu yalnızca Tevbe suresinin 60. ayetinde belirtilen yerlere sarf ettikleri bilinen ve kendilerine her bakımdan güvenilen kimseler eliyle yönetilen dernek, kurum ve yardımlaşma fonlarına zekat ve fitre verilebilir.

İslâm'da zekat ve fitrenin, kişilerin sınıf ve meslek gruplarına bakılmaksızın, kimlere verilip verilemeyeceği açıkça belirlenmiştir. Bu itibarla, belli bir geliri olduğu halde, bu geliriyle asgari temel ihtiyaçlarını karşılayamayan ve başka bir mal varlığı da bulunmayan kişilere zekat verilebilir.

Sadaka-i fıtrın,  bu sayılanlar dışında kalan kişi ve kuruluşlara verilmesi caiz değildir. Ayrıca zekat verilecek kişi, bu şartları taşısa bile;

1- Ana, baba, büyük ana ve büyük babalarına,

2- Oğul, oğlun çocukları, kız, kızın çocukları ve bunlardan doğan çocuklarına,

3- Müslüman olmayanlara,

4- Karı-koca birbirlerine, fitrelerini veremezler.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَآءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِليِنَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ وَابْنِ السَّبيِلِۜ فَرِ۪يضَةً مِنَ اللَّهِۜ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ.

“Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[1200]

İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”[1201]

Kur’an, güzel bir sözü ve bağışlamayı, başa kakılan sadakalardan daha üstün tutmaktadır. Bu sadaka ister zekât şeklinde verilmiş olsun, isterse her hangi bir yardım şeklinde verilmiş olsun, farketmez.

“Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah her bakımdan sınırsız zengindir, halimdir. (hemen cezalandırmaz, mühlet verir)”[1202]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Hz. Peygamber (a.s.) devrinde fıtır sadakası uygulaması vardı.

عَنِ ابْنِ عُمَرَ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ فَرَضَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم زَكَاةَ الْفِطْرِ صَاعًا مِنْ تَمْرٍ، أَوْ صَاعًا مِنْ شَعِيرٍ عَلَى الْعَبْدِ وَالْحُرِّ، وَالذَّكَرِ وَالأُنْثَى، وَالصَّغِيرِ وَالْكَبِيرِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ، وَأَمَرَ بِهَا أَنْ تُؤَدَّى قَبْلَ خُرُوجِ النَّاسِ إِلَى الصَّلاَةِ‏.‏

Abdullah b. Ömer’in rivayetine göre: “ Hz. Peygamber fıtır sadakasını 1 Sa’ (ölçek) hurma, ve 1 sa’ arpa olmak üzere köle, erkek, kadın, küçük ve büyüklere vermekle yükümlü kılmış ve insanlar (bayram) namazına çıkmadan önce verilmesini emretmiştir.”[1203]

عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ كُنَّا نُخْرِجُ فِي عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَوْمَ الْفِطْرِ صَاعًا مِنْ طَعَامٍ‏.‏ وَقَالَ أَبُو سَعِيدٍ وَكَانَ طَعَامَنَا الشَّعِيرُ وَالزَّبِيبُ وَالأَقِطُ وَالتَّمْرُ‏.‏

Ebu Said el-Hudri’den gelen bir rivayette ise: “ Biz Hz. Peygamber devrinde fitreyi yiyecek maddelerinden 1 sa’ olarak verirdik. O zaman bizim yiyeceğimiz arpa, kuru üzüm, hurma ve keş (yağı alınmış peynir) idi.”[1204]

عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ ـ رضى الله عنه حَتَّى قَدِمَ مُعَاوِيَةُ حَاجًّا أَوْ مُعْتَمِرًا فَكَلَّمَ النَّاسَ عَلَى الْمِنْبَرِ فَكَانَ فِيمَا كَلَّمَ بِهِ النَّاسَ أَنْ قَالَ إِنِّي أَرَى أَنَّ مُدَّيْنِ مِنْ سَمْرَاءِ الشَّامِ تَعْدِلُ صَاعًا مِنْ تَمْرٍ فَأَخَذَ النَّاسُ بِذَلِكَ ‏

Muaviye Zamanına kadar böyle devam etti ancak  Muaviye halifeliği döneminde hacca gelerek, minbere çıkarak: “Ben 2 (iki) müd (1/2 sa’) Şam buğdayının, 1 sa’ hurmaya eşit olduğunu görüyorum.” Bundan böyle insanlar onun görüşünü kabul ederek buğdaydan fıtır sadakasını ½ sa’ olarak vermeye başladılar.[1205]

Fıtır sadakasının önemi

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ فَرَضَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم زَكَاةَ الْفِطْرِ طُهْرَةً لِلصَّائِمِ مِنَ اللَّغْوِ وَالرَّفَثِ وَطُعْمَةً لِلْمَسَاكِينِ

Abdullah b. Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste: “Fıtır sadakasının, oruçluları gereksiz ve çirkin sözlerinden (günahlarından) arındırmak ve yoksullara gıda temini için gerekli bir ibadet olduğu”[1206] rivayet edilir.

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1- İlmihal, Fıtır Sadakası, T.D.V. yay.

2- İslam İlmihali, Fıtır Sadakası, D.İ.B. yay.

3- Büyük İslam İlmihali, Sadaka-i Fıtır, Ö Nasuhi BİLMEN

 

 

CXIV-         SAĞLIK BÜYÜK BİR NİMETTİR

Davut KAYA

A-             I- Konunun Plânı

A- Sağlık Kavramı

1- Beden Sağlığı

2- Ruh Sağlığı

B- Sağlığın İnsan Hayatındaki Önemi

C- Kur’an-ı Kerim’de Sağlığa işaret Eden Ayetler

D- Hadis-i Şeriflerle Sağlığın Önemine Yapılan Vurgular

E- Sağlığın, Kulluk Vazifelerinin Eda Edilişinde Şart Koşulduğu

F- Sağlığı Korumanın Zarureti

G- Sağlığı Korumanın Yolları 

1- Temizlik

2- Beslenme

3- Spor Yapma (Vücudun Hareket Etmesi)

4- Hastalıklara Karşı Tedbir Alma

5- Teşhis Ve Tedavinin Lüzumu

H- Başarılı Fert Ve Toplum Olmanın Sağlıkla İlgisi

B-              II- Konunun Açılımı Ve İşlenişi

Konuya sağlık kavramının açıklanmasıyla başlanır. Ruh ve beden sağlığı üzerinde durulur. Sağlıklı olmanın insan için önemi vurgulanır. Konuyla ilgili Ayetler ve hadis-i şerifler açıklanarak dinin sağlığa verdiği önem aktarılır. İbadetlerden bazılarının yerine getirilmesinin sağlıkla mümkün olduğu, sağlıklı olmayanların bazı ibadetlerden muaf tutulduğu ya da bu sebeple sorumluluğunun ertelendiği anlatılır. Bu nedenle de sağlığın korunması için  gereken hassasiyetin gösterilmesi, gerekli tedbirlerin alınması, hastalık halinde ise tedavinin ihmal edilmemesi anlatılır. Başarılı ve huzurlu olmanın sağlıklı olmakla yakın ilgisi izah edilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Yüce İslam dininin asıl amaçlarından birisi de aklı ve canı korumaktır. Herşeyin insan için yaratılmış olması insanın değerinin büyüklüğüne işaret etmektedir. O halde dinin prensipleri esas alınarak beden ve akıl sağlığına gereken önem verilmelidir. Çünkü sağlık, hem mutlu yaşamanın, hem de maddi ve manevi sorumluluğu yerine getirmenin alt yapısını oluşturmaktadır. Bu nedenle sağlığı bozan her şeyden uzak durulmalı, sağlıklı yaşamak için gerekli tedbirler alınmalı, bu manada dinin emir ve tavsiyelerine de uyularak Allah’ın verdiği bu emanete sahip çıkılmalıdır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَاَنْفِقُوا فِى سَبيلِ اللّهِ وَ لاَ تُلْقُوا بِاَيْديكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِ وَاَحْسِنُوا اِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنينَ

(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.[1207]

Konu İle İlgili Faydalanılabilecek Diğer Ayetler İse Şunlardır:

Bakara,2/ 172,184,185,196; Maide,5/5-6; Yunus,10/57; Ra’d,13/28; İsra,17/82;

E-                 V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن أسامة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ: إذَا سَمِعْتُمْ بِالطَّاعُونِ بِأرْضٍ فَلاَ تَدْخُلُوهَا، وَإذَا وَقَعَ بِأرْضٍ، وَأنْتُمْ بِهَا فَلاَ تَخْرُجُوا مِنْهَا.

Hz. Üsâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir yerde veba çıktığını duyarsanız oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba çıkmışsa oradan ayrılmayınız."[1208]

وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ: نِعْمَتَانِ مَغْبُونٌ فِيهِمَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ: الصِّحَةُ وَالْفَرَاغُ

İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İki (büyük) nimet vardır. İnsanların çoğu onlar hususunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit”[1209]

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْن الصَّبَاحِ. أنْبَأنَا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ عَنِ الزُّهْرِيِّ عَنِ ابْنِ أَبِي خِزَامَةَ عَنْ أَبِي خِزَامَةَ؛ قَالَ:سُئِلَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أرَأيْتَ أدْوِيَةً نَتَدَاوَى بِهَا وَرُقًى نَسْتَرْقِي بِهَا وَتُقى نَتَّقِيهَا هَلْ تَرُدُّ مِنْ قَدَرِ اللّه شَيْئاً؟ قَالَ: هِيَ مِنْ قَدَرِ اللّهِ .

Ebu Hizâme radıyallahu anh anlatıyor: "(Bir gün, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a: "Tedavi için kullandığınız ilaçlar" şifa isteğiyle okunan dualar ve (düşmanlardan) korunmak için kullandığımız koruyucu şeyler hakkında ne dersiniz, bunlar Allah'ın kaderinden bir şeyi geri çevirip değiştirir mi?" diye sormuşlardı."Bu saydıklarınız da Allah'ın kaderindendir" diye cevap verdi."[1210]

عن أبى الدرداء رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رسولُ اللّهِ: إنَّ اللّهَ تَعالى أنْزَلَ الدَّاءَ وَالدَّوَاءَ، وَجَعلَ لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءً، فَتَدَاوَوْا وَلاَََ تَتَدَاوَوْا بِحَرَامٍ

Ebu'd Derda (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâlâ Hazretleri hastalığı da ilacı da indirmiştir. Ve her hastalığa bir  ilaç varetmiştir. Öyleyse tedavi olun. Ancak haram olan şeyle tedavi olmayın."[1211]

F-               VI-.Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Hasan Özönder, Peygamberimizin Sağlık Öğütleri,

İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı,

İbrahim Canan , Kütübü Sitte,

Fahrettin Kerim Gökay, Sağlık Düşmanı Keyif Verici Maddeler,

Fuat Sezgin, Tedbirul Müsafirin,

Abdü’l- Ğani Abdu’l-Halik , Et-Tıbbün- Nebevi,

Abdu’l- Muti Emin, Eş şifa Fittıbbi’l- Müsned.

 

 

CXV-              SALİH AMEL

İdris BOZKURT

A-             I- Konunun Plânı

A- Salih Amelin Tanımı

B- Kur'an-ı Kerim'de Salih Amel İfadesi

C- Amellerin Önemi

D-Amellerde Niyet

E- İman - Salih Amel İlişkisi

F- İhlâs - Salih Amel İlişkisi

G- Salih Amellerin Tamamını Gerçekleştirmek Mümkün mü?

H- Sâlih İnsan Kimdir?

İ- Salih Amelin Sonuçları:

1- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk

2- Güzel Bir Hayat

3-Bol Rızık ve Mağfiret 

4- Tevbelerinin Kabul Görmesi

5-Kötülüklerinin Örtülmesi ve İyiliklere Tebdili

6- Sevginin Oluşması

7- İnsanların En Hayırlıları Olmak

8- Dinamizm Kazanmaları

9- Yeryüzüne Vâris Olmaları

10- Cenneti Kazandırması

B-              П- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya “Salih amel”in tanımıyla başlanır. Daha sonra Kur’an ve Hadiste konu ile ilgili “Salih Amel”in içeriğine yönelik izahlar yapılır. Vaaz’ın planın yapıldığı başlıklara uygun şekilde konular, İslam dini’nin ana kaynaklarından örnekler verilerek zenginleştirilir. Fert ve toplum açısından “Salih Amel”in dünya ve ahiret  hayatı için faydaları vurgulanır. Vaaz’ın sonunda konu ile ilgili genel bir değerlendirme yapılarak cemaate, kendi mutlulukları için iyi işler yapması teşvik edilir.

C-             Ш- Konunun Özet Sunumu

Amel-i Sâlih: İyi, güzel, faydalı, sevaba ve Allah'ın rızasına sebep olacak, haram sınırına girmeksizin kişinin iman, iyi bir niyet ve ihlas ile yapmış olduğu davranışlardır. Amel, iş manasına gelir. Salih ise, elverişli, yararlı, kendisi doğru olan, kendini düzelten demektir. Dolayısıyla amel-i sâlih; kişiye ahiret saadetini sağlamaya, Allah'ın rızasını kazanmaya elverişli olan, Allah katında bir değer ifade eden fiillerdir.

İnsan yeryüzüne, nasıl davranışlar göstereceği, iyi ve kötü amellerden neler yapacağı belli olsun diye çıkarılmıştır. “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”[1212]

 İslam'da bir iyiliğin ve salih amelin dünya ve ahirette ecir ve sevap kaynağı olması için bu ameli işleyen kimsenin imanlı olması ön şarttır. İmanı kuvvetlendiren, sağlamlaştıran, onu çepeçevre sararak koruyan salih amellerdir. Amel-i salih, Kur'an-ı Kerim'de doksan küsur yerde doğrudan doğruya veya dolaylı olarak emredilmiştir. Salih amelden söz eden ayetler genellikle önce imana değinerek başlarlar. Bunların hep "iman edip salih amel işleyenler..." şeklinde oldukları görülmektedir. Bu da iman ile amelin, bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğunu ortaya koyar. İman olmadan güzel davranışların hiçbir önemi olmadığı gibi, salih amel olmadan da kuru bir imanın tadı yoktur.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ  كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًاۜ وَلَهُمْ فِيهَآ اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

 

“İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!” diyecekler. Halbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedi kalacaklardır.”[1213]

Ameller, iyi  ve kötü olmak üzere ikiye ayrılmakta olup, salih amelin zıddı olarak kötü amel zikredilmektedir. Mü'minlerin kurtuluşlarının iman ve salih amel sayesinde olacağı Kur'an'da ısrarla ifade edilmektedir.

“Ama tövbe edip iman eden ve salih amel işleyen kimsenin kurtuluşa erenlerden olması umulur.”[1214] 

“Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar. Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar. İşte onlar Rab’lerinden (gelen) bir doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır.”[1215] (Ayrıca bkz. Mü’minun, 23/2-11; Yunus, 10/9; Kehf, 18/110; Mü’ninun, 23/51; Sebe’, 34/11; Tevbe, 9/120; Kehf, 18/46; Sebe’, 34/37)

Buna umukabil,  kötü amel işleyenlerin cehennemlik oldukları da vurgulanır.

“Evet, kötülük işleyip suçu benliğini kaplamış (ve böylece şirke düşmüş) olan kimseler var ya, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.”[1216]

Bir mü’minin bütün salih amelleri yerine getiremeyeceği açıktır. Nitekim:

“İman edip salih ameller işleyenlere gelince -ki biz kişiye ancak gücünün yettiğini yükleriz- işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar.”[1217] (Ayrıca bkz. Taha, 20/112; Enbiya, 21/94).

Kişinin itikadını ıslah etmesi/düzeltmesi: Kur’an- ı Kerim’de “salih” kavramı ile, yine aynı kökten gelen “ıslah” kelimesi, ferdi ilgilendiren yönleri ile ele alındığında görülür ki, bu kavramlarla öncelikle toplumun bireylerinin düzelmesi ve düzeltilmesi hedeflenmektedir. Nitekim:

“Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.”[1218]

“Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman de ki: “Selam olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti (merhameti) yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder, kendini düzeltirse (bilmiş olun ki) O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[1219] (Ayrıca bkz. Maide, 5/38-39; Bakara, 2/160; Al-i İmran, 3/89; Nisa, 4/46; Nahl, 16/119).

Kur'an'da her bakımdan mükemmel bir insan tipi olarak çizilmektedir. Peygamberler ise, insanlar içinde Allah'ın seçtiği insanlar olmaları sebebiyle en mükemmel insanlardır. Peygamberlerin salih insan vasıfları yanında, mü'minlerin de salih insanlardan olmaları gerektiği Kur'an'da vurgulanmaktadır.

“Herhangi birinize ölüm gelip de, “Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!” demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın.”[1220]

“İçlerinden, “Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz” diye Allah’a söz verenler de vardır”[1221]

Salih insanlardan olmanın en önemli özelliği, Allah tarafından dost edinilmiş olmak (bkz.A'râf, 7/196) ve peygamberler, sıddıklar ve şehidlerle beraber olma gerçeğidir (bkz.Nisâ, 4/69).  Salih insanlardan olmanın temel şartı ise, iman ve salih amel işlemektir. (bkz.Ankebut, 29/9) Bunun yanında Allah'a ve Rasül'üne itaat etmek gerekmektedir ( bkz.Nisâ, 4/69). Salih insanların derecelerine ulaşmak için, sarp ve dik yokuşları aşmak, canlı bir Kur'an olmaya gayret etmek lazımdır.

Kur’an-ı Kerim’de, iman edip salih amel işleyenleri güzel bir gelecek ve mutluluğun beklediği ifade edilerek şöyle buyrulmaktadır:

“İnanan ve salih amel işleyenler için, mutluluk ve güzel bir dönüş yeri vardır.”[1222]

İşte kim bunları yerine getirirse, Allah böylelerine mutluluk ve güzel gelecek vadetmektedir ki, Allah’ın verdiği sözden dönmeyeceği açık bir şekilde beyan edilerek şöyle buyrulmaktadır:

“Fakat Rabbine karşı gelmekten sakınanlar için (cennette) üst üste yapılmış ve altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Allah gerçek bir va’dde bulunmuştur. Allah va’dinden dönmez.”[1223]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayet ve Hadisler

Hz. Peygamber, ashâbına güç yetirebilecekleri amelleri işlemelerini emrederdi.

عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا أَمَرَهُمْ أَمَرَهُمْ مِنَ الأَعْمَالِ بِمَا يُطِيقُونَ قَالُوا إِنَّا لَسْنَا كَهَيْئَتِكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّ اللَّهَ قَدْ غَفَرَ لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ‏.‏ فَيَغْضَبُ حَتَّى يُعْرَفَ الْغَضَبُ فِي وَجْهِهِ ثُمَّ يَقُولُ ‏"‏ إِنَّ أَتْقَاكُمْ وَأَعْلَمَكُمْ بِاللَّهِ أَنَا ‏"‏‏.‏

“Hz. Âişe (r.a.)’nin rivayet ettiği hadiste bu görülmektedir: “Rasûlullah, ashabına emrettiği zaman, güçlerinin yeteceği amelleri işlemelerini emrederdi. Ashâb: ‘Ya Rasûlallah, biz senin gibi değiliz; Allah senin olmuş ve olacak günahlarını bağışlamıştır (biz, senden daha çok ibadet etmek zorundayız)’ derlerdi de, Rasulullah kızar ve hatta kızdığı yüzünden belli olurdu. Sonra şöyle derdi: “Sizin en müttakiniz ve Allah’ı en çok bileniniz benim.”[1224]     

Amellere kıymet kazandıran niyettir. Bir amelin salih olup olmaması niyete bağlıdır. Çünkü mesuliyet, niyet ve buna bağlı olarak da işi irâdî olarak yapmaktır.

عَنْ عُمَرَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ الأَعْمَالُ بِالنِّيَّةِ، وَلِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ، فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ، وَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا، أَوِ امْرَأَةٍ يَتَزَوَّجُهَا، فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ ‏"‏‏.

“Ameller, ancak niyete göre değerlendirilir. Kimin hicreti, Allah ve Rasül'üne ise, onun hicreti Allah ve Rasül'ünedir. Kimin de hicreti, nail olacağı bir dünya veya nikâh edeceği bir kadın ise, onun hicreti de onadır.”[1225]

Kişinin faaliyetlerindeki samimiyeti, ihlaslı olmasıyla değer kazanır. İhlâs aynı zamanda dinin esasındandır.

“Halbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.”[1226]

Çünkü ihlaslı bir kişi riyadan arınmış bir şekilde dine hizmet etmeyi kendisine vazife bilen bir insandır.

“De ki: “Ben dinimi Allah’a has kılarak sadece O’na ibadet ediyorum.”[1227]

Kur’an-ı Kerim’de ister kadın, isterse erkek olsun, mü’min olarak salih amel işleyene güzel bir hayat va’dedilmekte ve şöyle buyurulmaktadır:

“Erkek veya kadın, kim mü’min olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükafatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.”[1228]

Kur'an-ı Kerim'de iman edip salih amel işleyenlere, Rahman'ın bir sevgi yaratacağı belirtilerek şöyle buyurulur:

“İnanıp salih ameller işleyenler için Rahmân, (gönüllere) bir sevgi koyacaktır.”[1229]

Ayette ifade edilen sevginin yaratılmasını Hz. Peygamberimiz'in  şöyle izah ettiği rivayet edilmektedir:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ إِذَا أَحَبَّ اللَّهُ عَبْدًا نَادَى جِبْرِيلَ إِنِّي قَدْ أَحْبَبْتُ فُلاَنًا فَأَحِبَّهُ قَالَ فَيُنَادِي فِي السَّمَاءِ ثُمَّ تَنْزِلُ لَهُ الْمَحَبَّةُ فِي أَهْلِ الأَرْضِ فَذَلِكَ قَوْلُ اللَّهِ ‏:‏ إنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا ‏

“Allah bir kulunu sevdiği zaman Cebrail'e der ki: 'Ben falanı sevdim, sen de sev.' Cebrail  de göktekilere aynı şekilde nida eder. Sonra onun için yeryüzünde bir sevgi yerleşmiş olur. İşte Allah'ın "iman eden ve salih ameller işleyenler (var ya), Rahman onlara bir sevgi yaratacak" ayeti bunu ifade eder.” [1230]

İman edip salih amel işlemek, insanı dinamizme sevk eder. Çünkü iman ve salih amel, bir noktada, mü'minin boş işlerle meşgul olmasını engeller.

“Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Kim de tövbe eder ve salih amel işlerse işte o, Allah’a, tövbesi kabul edilmiş olarak döner. Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir. Onlar, kendilerine Rabblerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler.”[1231]

F-                VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim yay. I/239

Mefatihu'l-Ğayb, Fahreddin Razi, Akçağ yay. П/164-166

Kur'an-ı Kerim'de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, DİB. Yay.

İslam Ansiklopedisi, Amel maddesi, TDV. yay. Ш/13-20

İslam Ansiklopedisi, Şamil yay. I/126-129

Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar yay. 276-281

Kur'an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş yay. 336-340

İslami Terimler sözlüğü, Hasan Akay, işaret yay 32-33, 408-409

Kur'an'da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar yay. 251-26

 

 

CXVI-         UNUTULMAYA YÜZ TUTAN DEĞERLERİMİZDEN SILA-İ RAHİM

CXVII-                Dr. Yaşar YİĞİT

A-             I- Konunun Plânı

  1. Sıla-i rahim Kavramı
  2. Sıla-i rahimin âyet  ve hadislerle temellendirilmesi
  3. Bireysel ve Toplumsal Açıdan Sıla-i rahime Duyulan İhtiyaç
  4. Kalabalıklar İçinde Yalnızlaşan İnsanımız
  5. Sıla-i rahimin Terk edilmesinin Zararları

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Öncelikle sıla-i rahim kavramı üzerinde durulur. Sıla-i rahim’e özellikle kulluk/ibadet bağlamında Allah ile sıla şeklinde açılım getirilebilir. Âyet  ve hadisler ekseninde sıla-i rahimin bir gereksinimim ve görev olduğu hususu vurgulanır. Çağımızda tatil anlayışı ve sıla-i rahimin terk edilmesi konusu irdelenebilir. Sıla-i rahim ve topluma kazandırdıkları ele alınabilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Sıla-i rahim;  gerek kan, gerekse evlilik vesilesiyle oluşan hısımlara, yakınlara iyilikte ve yardımda bulunma, onlarla ilgilenme, akrabalık bağlarını güçlendirip, koruma şeklinde tanımlanabilir. 

İslâm dini, yakınlar arasındaki bu bağın koparılması, İslâm dininde  büyük günahlar arasında sayılmıştır. Zira insanın diğer insanlarla olan ilişkileri,   yakınları  ile olan ilişkilerine göre şekillenmektedir. Buna göre yakınları ile iyi ilişkiler içinde olmayan insan, diğer insanlarla nasıl iyi ilişkiler  içinde olabilir? Toplumdaki sevgi ve dayanışma bağlarının çözülmesi aileden başlar, komşulara ve diğer kesimlere sirâyet eder, neticede fert ve toplumsal bazda ahenk bozulur.

Kur’an-ı Kerim’de,

وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا

“Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, idare ve himayeniz altında olanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”[1232] âyeti, Müslümanların yapması gerekli görevlerden bir kısmını dile getirmektedir.

Allah’a ibadet dışında başta ana-baba olmak üzere toplumun ilgiye muhtaç diğer sınıf ve bireyleri ile iyi ilişkiler kurulması bir görev olarak vurgulanmaktadır. Âyete konu olan gruplarla iyi ilişkiler kurabilmenin yollarından birisi de sıla-i rahim kavramı içinde değerlendirilen ve belki de onun özünü teşkil eden ziyarettir. Zira nice yalnız anne-babalar, akrabalar bir dost, evlat, yakın yolu gözlemektedir. Kendilerinin halini soracak, bir nebze olsun dertlerini paylaşacak evlatlar, akrabalar, dostlar zaman zaman ne kadar da aranır. Şurası bir gerçek ki gün geçtikçe yalnızlaşıyoruz. Gerek akrabalarımız gerekse diğer insanlarla ilişkilerimiz daha da zayıflıyor. Kendimizin dışındaki insanları ve onların problemlerini gün geçtikçe umursamaz oluyoruz. Huzuru, sevinci, üzüntüyü, varlığı, yokluğu bireysel olarak yaşamaya doğru hızla ilerliyoruz. Oysa problemler, üzüntüler paylaşıldıkça hafifler, aynı şekilde de sevinçler de paylaşıldıkça bir anlam kazanır.

Ahlakımız, ticaretimiz, sanatımız, dinlenme ve eğlence kültürümüz, insanî ilişkilerimiz gittikçe yozlaşmaktadır. Bunun en önemli sebebi modern dünyanın bizlere sunduğu hayat tarzı ve kendi değerlerimizden uzaklaşmamız olsa gerek.  Kentlere doğru yaklaştıkça akraba ilişkilerinin zayıfladığını, hatta kaybolma noktasına geldiğini görmekteyiz. Oysa dinimiz, bir taraftan akraba ilişkilerini mümkün mertebe kuvvetlendirmemizi, onlardan muhtaç konumda olanları koruyup kollamamızı emrederken, diğer taraftan da yakınlarla ilişkilerimizi  koparmamızı yasaklamaktadır. Dinimizde sıla-i rahimin, bu derece önemli görülmesinin temelinde, işte bu tür kaygıların yattığı ifade edilebilir. Bu itibarla sıla-i rahimin, bu tür problemlerin çözümünde etkin bir yol olduğu söylenebilir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا

“Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, idare ve himayeniz altında olanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”[1233]  Ayrıca Bakara, 2/27; Enfal, 8/75; Ra’d,13/25; İsra, 17/26; Casiye, 45/34 ayetlerine bakılabilir.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Peygamberimizin ilk tebliğleri arasında sıla-i rahim de yer almıştır.  Sıla-i rahimin önemini vurgulayan hadislerden bir kısmını nakletmek istiyoruz:

مَنْ سَرَّهُ أنْ يُبْسَطَ لَهُ فِي رِزْقِهِ، وَأنْ يُنْسَأَ لَهُ فِي أثَرِهِ، فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ

“Kim, rızkının  genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.”[1234]

الصَّدَقَةُ عَلَى الْمِسْكِينِ صَدَقَةٌ وَهِيَ عَلَى ذِي الرَّحِمِ ثِنْتَانِ: صَدقَةٌ وَصِلَةٌ

“Yoksula bir şey vermek sadakadır. Akrabaya bir şey vermenin ise iki sevabı vardır. Birisi sadaka sevabı, diğeri de akrabayı görüp gözetme sevabıdır”[1235]

لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ قاَطِعٌ 

Akrabalarıyla ilişkiyi kesen Cennet'e giremez” [1236]

جاءَ رَجُلٌ إلىَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم. فقالَ: دُلَّنِي عَلىَ عَمَلٍ أعْمَلَهُ يُدْنِينِي مِنَ الْجَنَّةِ وَيُباَعِدُنِي مِنَ الناَّرِ. قالَ: "تَعْبُدُ اللهَ لاَ تُشْرِكُ بِهِ شَيْئاً. وَتُقِيمُ الصَّلاَةَ. وَتُؤْتِي الزَّكاَةَ. وَتَصِلُ رَحِمَكَ" فَلَماَّ أدْبَرَ، قالَ رَسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم: "إنْ تَمَسَّكَ بِماَ أُمِرَ بِهِ دَخَلَ الْجَنَّةَ"

Bir seferinde bedevinin birisi Peygamberimizin önüne geçip bindiği devenin yularını tuttuktan sonra:

-Ey Allah’ın Resûlü, beni cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak  bir ameli bana haber verir misiniz, dedi. Orada bulunanlar:

-Buna ne oluyor, buna ne oluyor, demeye başladılar. Peygamberimiz:

-Ne olacak, ihtiyacı var ki soruyor, dedikten sonra Bedeviye şu cevabı verdi:

“Allah’a ibadet eder, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaz, namazı doğru kılar, zekatı verir, yakınlarını ziyaret edersin. Adam uzaklaşınca Peygamber (s.a.s); Emrolunduğu şeyleri yaparsa cennete girer.”[1237]  buyurdu.

Sıla-i rahimin en güzeli akrabadan muhtaç olanları ziyaret ederek onlara yardım etmek ve geçim darlıklarını hafifletmektir. Sıla-i rahim görevini ihmal etmek, Allah’ın rahmetinin üzerimizden kesilmesine sebeptir. Peygamberimiz buyuruyor:

لَيْسَ الوَاصِلُ بِالْمُكاَفِئِ، وَلَكِنْ الوَاصِلُ الَّذِي إذاَ قَطَعَتْ رَحِمُهُ وَصَلَهاَ.

“Akrabadan gelen iyiliğe misliyle karşılık veren kimse tam manasıyla akrabasına sıla etmiş değildir. Gerçek sıla, kendisiyle ilgiyi kesenleri görüp gözetmektir.”[1238] buyurmuşlardır.  Bir başka hadisinde Peygamber (s.a.s.) Efendimiz; 

إنَّ اللهَ خَلَقَ الْخَلْقَ. حَتَّى إذاَ فَرَغَ مِنْهُمْ قاَمَتْ الرَّحِمُ فَقالَتْ: هَذاَ مَقاَمُ العَائِذِ مِنَ القَّطِيعَةِ. قالَ: نَعَمْ. أماَّ تَرْضَيْنَ أنْ أصِلَ مَنْ وَصَلَكِ وَأقْطَعَ مَنْ قَطَعَكِ؟ قالَتْ: بَلىَ. قالَ: فَذاكَ لَكِ".ثُمَّ قالَ رَسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم "اِقْرَؤُا إنْ شِئْتُمْ: {فَهَلْ عَسَيْتُمْ إنْ تَوَلَّيْتُمْ أنْ تُفْسِدُوا فِي الأرْضِ وَتُقَطِّعُوا أرْحاَمَكُمْ. أوُلئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأعْمَى أبْصَارَهُمْ. أفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ القُرَآنَ أمْ عَلىَ قُلوُبٍ أقْفاَلُهاَ".

“Allah, mahlûkatı yaratıp bunların takdiratını tamamlayınca, akrabalık ayağa kalkarak: (Ya Rabbi!) Burası, akrabalık münasebetlerini kesmekten sana sığınanların makamıdır dedi. Cenab-ı Hak: Evet. Sana sıla yapana benim de sıla yapmama; senden alâkayı kesenlerden benim de kesmeme razı olmaz mısın? buyurdu. Akrabalık: Evet, diye cevap verdi. Yüce Allah: “Bu sana verilmiştir” buyurdu. Bundan sonra Allah Resulü: İsterseniz şu âyetleri okuyunuz buyurdu: “ Geri dönerseniz hemen yeryüzünde fesat çıkaracak, akrabalık bağlarınızı keseceksiniz, öyle mi? Onlar öyle kimselerdir ki Allah onları lânetlemiş, sağırlaştırmış ve gözlerini kör etmiştir. Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinde kilitler mi var? (Muhammed, 47/22-23)” [1239]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Nevevi, Riyazü’s-Salihin, Ter. Hasan Hüsnü Erdem ve Kıvamuddin Burslan, DİB yayınları, Ankara 1972. Ayrıca Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri (Riyazü’s-Salihîn), Hazırlayanlar. Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 1997.

Dr.Yaşar Yiğit, “Unutulmaya Yüz Tutan değerlerimizden Sıla-i Rahim” Diyanet Aylık Dergi, sy.165, Eylül 2004.

 

 

CXVIII-                      ŞAHİTLİĞİN ÖNEMİ

Medet COŞKUN

 

A-             I- Konunun Plânı

A- Şahitlik Kavramı

B- Şahitliğin İslam Dinindeki Yeri

C- Doğru Şahitlikte Bulunmanın Önemi

D- Yalan Şahitliğin Kötülüğü

E- Kur’anın şahitliğe bakışı

F- Hadislerde Şahitlik

G- Şahitlik ve Doğru Şahitliğin Faydaları

1- Doğru Şahitliğin Adalete Katkısı

2- Doğru Şahitliğin Ahlaki Boyutu

3- İslamın özü doğruluktur

4- Doğru şahitlik yapmak kişinin dini, insani ve ahlaki bir görevidir.

5- Doğru şahitlik yapmak toplumda hak, adalet ve güven duygusunun yerleşmesini temin eder

6-Doğru şehadette bulunmak Allahın  emridir

H-Yalan Şahitliğin Zararları

         1- Yalan Şahitliğin Psikolojik Zararları

         2- Yalan Şahitliğin Sosyolojik Zararları

İ- Yalan  şahitliğin  zararları  ve yalan şahitlik yapan  kimseden  korunma yolları

1- İslam dininde  yalancılık  yasaklanmıştır

2- Yalan şahitliği yapmak hakkın zayi olmasına ve adaletin yanıltılmasına sebep olur

3- Yalan şahitlik toplumda güven ve kardeşlik duygularının yok olmasına yol açar

4- İlim,amel, ahlak ve takva sahibi olmak

5- Yalan şahitlikte bulunana itibar etmemek

6- Yalancı ve yalan şahitlik yapanlara engel olmaya çalışmak ve bunların şerrinden Allaha sığınmak

 

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

 

Konuya şahitlik kavramı açıklanarak başlanır ve devamla yalanın ve yalan şahitliğin İslam dininde yasaklandığına vurgu yapılır.Daha sonra konuyla ilgili ayet ve Hadislerle yalan şahitliğin dini durumu ortaya konulur. Vaazın ilerleyen bölümünde  yalancıların ve yalan şahitlikte bulunanların dünyada bir hakkın zayi olmasına ve ahirette de azaba çarptırılacağına değinilir.Yalanın ve yalan şahitliğin zararının sadece bunu söyleyen kimseye değil kendi dışındaki diğer insanlara ve toplumun tamamına zararı olacağı belirtildikten sonra bunun kul hakkıyla ilgili boyutuna yer verilir. Ayrıca bu tür bir davranışın toplum açısından nedenli kötü bir davranış olduğuna işaret edilir. Şahitliği gizlemek, bildiğini söylememek öyle dış organların işlediği günah gibi değildir. Bizzat imanın karargahı olan kalbin işlediği bir günahtır. Bundan dolayı da en büyük günahlardandır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Şahitlik, bildiği veya gördüğü bir olaya tanıklık etmek demektir. Yalan şahitliği yapan kimse  üç çeşit günah işlemiş olur: Birincisi, yalan konuşuyor. İkincisi, haksız olan kimseye yardım ediyor. Üçüncüsü de haklı olanı kötü duruma düşürüyor. Yalan şahitliği yapmak nasıl günah ise bildiğini ve gördüğünü söylememek de aynı şekilde günahtır. Çünkü bu durumda haksız olanın bilinmesi, suçlunun cezalandırılması örtbas edilmiş olur. Yalanın her çeşidi günahtır. Hele yalancı şahitliği, yalanın en çirkini ve en zararlısıdır. Herhangi bir çıkar için yahut hatır için yalan şahitliği yapmak büyük günahtır. Yalancı şahit, başkasının dünyasını yapacağım, gönlünü alacağım diye kendi ahiretini yıkmış olur. Sonra da yaptığı  yalan şahitlikle hakkın kaybolmasına ve günahsız insanların eziyet görmelerine, mağdur olmalarına sebep olur. Evet, bir mü'minin işlemediği bir günah yüzünden eziyet görmesi, buna sebep olanı rahatsız etmeyecek mi? Bunu düşündükçe içi sızlamayacak mı? Kendisine böyle bir muamelenin yapılmasını nasıl istemiyorsa kendisi de başkasına böyle muamele yapmamalıdır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاء لِلّهِ وَلَوْ عَلَى أَنفُسِكُمْ أَو الْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ إِن يَكُنْ غَنِيّاً أَوْ فَقَيراً فَاللّهُ أَوْلَى بِهِمَا فَلاَ تَتَّبِعُواْ الْهَوَى أَن تَعْدِلُواْ وَإِن تَلْوُواْ أَوْ تُعْرِضُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيراً

“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” [1240]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ لِلّهِ شُهَدَاء بِالْقِسْطِ وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلاَّ تَعْدِلُواْ اِعْدِلُواْ هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ.

“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” [1241]

Mü’minlerin vasıfları sayılırken şöyle buyurulmaktadır:

وَالَّذِينَ هُم بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ.

“Onlar, şahitliklerini dosdoğru yapan kimselerdir.” [1242]

وَالَّذِينَ لآ يَشْهَدُونَ الزُّورَ وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِمَرُّوا كِرَاماً.

“Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.”[1243]

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır:

Ahzap,33/ 58, Bakara,2/ 140-142 –146 -188-282-283; Al-i İmran, 3/169;Nisâ,4/ 135;Hadid,11/19; Maide,5/8-106-108; En’am, 6/152; Ahzab,33/70-71;Talak, 65/2. ayetlere bakılabilir. 

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

وعَنْ زَيْدِ بْنِ خالدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ ﺺ: أَلآ أخْبِرُكُمْ بِخَيْرِ الشُّهَدَاءِ؟ الَّذِي يَأتِي بِشَهَادَتِهِ قَبْلَ أنْ يُسْألَهاَ.

Zeyd İbnu  Halid (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Size  şahidlerin en hayırlısını haber vereyim mi?: O kendisine taleb edilmezden önce şehadet etmeye gelendir." [1244]

عَنْ أبي بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ ﺹ: أَلآ أُنَبِّئُكُمْ بِأكْبَرِ الْكَبَائِرِ؟ ثلاََثاً. قُلْناَ: بَلىَ. قَالَ: الْإشْرَاكُ بِاللَّهِ، وَعُقُوقُ الْوَالِدَيْنِ، وَقَتْلُ النَّفْسِ، وَكَانَ مُتَّكِئاً فَجَلَسَ فقَالَ: ألآ وَقَوْلُ الزُّورِ، وَشَهَادَةُ الزُّورِ. فَمَا زَالَ يُكَرِّرُهَا حَتَّى قُلْنَا لَيْتَهُ سَكَتَ.

Ebu Bekr (RA) dan rivayet olunmuştur.Peygamberimiz: "Büyük günahların en büyüğünü size haber vereyim mi? buyurdu. dinleyenler:  Evet, bildir, ey Allah'ın Resûlü, demeleri üzerine, Peygamberimiz:  Allah'a ortak koşmak, anne ve babaya karşı gelmek, adam öldürmek buyurdu. Sonra da dayandığı yerden ayrıldı ve  oturdu : İyi dinleyin, bir de yalan söz, yalan  şahitliğidir, buyurdu. Bu sözü durmadan tekrar ediyordu. Orada bulunanlar:  Keşke sükut buyursalar, dediler.[1245]

وعن أيْمَن بنِ خُرَيْم بن فاتِك قال:  قَالَ رَسُولُ اللّهِ ( ﺹ): عُدِلَتْ شَهَادَةُ الزُّورِ إشْرَاكاً بِاللّهِ تَعالى. ثُمَّ قَرَأ: فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الأوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِحُنَفَاءَ لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ.

Eymen İbnu Hureym İbni Fatik anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):"Yalan şehadet Allah'a şirkle bir tutulmuştur!" buyurdular ve şu ayeti okudular. (Mealen): "Putlara tapmak gibi bir pislikten ve yalan sözden de kaçının." (Hacc, 22/30). [1246]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Hadisler: Müslim, Akdiye 19, (1719); Muvatta, Akdiye 3, (2, 720); Ebu Davud, Akdiye 13, (3596); Tirmizî, Şehâdât 1, (2296). Ebu Davud, Edeb, 7;Ebu Davud, Edeb, 93;Tirmizî, Fiten,3;Şamil İslam Ansiklopedi- sinin Şahitlik mad.

Lütfi Şentürk, Seyfeddin Yazıcı, İslam İlmihali, DİB. Yay. İbrahim Canan, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye; Hadis Ansiklopedisi, c: 5.; Dinde yalan yoktur  Nazmi (Nizami) Sakallıoğlu.  İstanbul : Alan Yayıncılık, 1990.

 

 

CXIX-         ŞÜKÜR

Dr. Yaşar YİĞİT

A-             I- Konunun Plânı

     A- Şükür Kavramı ve Küfran-ı Nimet

     B- Âyet  ve Hadislerde Şükür

     C- Fert Açısından Şükürün Değerlendirilmesi

     D- Hz.Peygamber, Sahabe ve İslâm Büyüklerinin Hayatından (Şükür ile ilgili uygulama) Örnekler

     E- Sabır, Nimet gibi diğer Dini kavramlarla Şükür arasındaki ilişki

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya şükür kavramı açıklanmak suretiyle başlanır. Konu âyet  ve hadislerle temellendirilir. Şükür kavramı, insan psikolojisi, nimet-külfet, Yaratan-yaratılan, Allah-Kul ilişkisi açısından ele alınır. Hz.Peygamber ve sahabenin hayatından konuya açıklık getirecek tablolar sunulur.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Şükür; verilen herhangi bir nimetten dolayı, bu nimeti verene karşı söz, fiil veya kalb ile gösterilen saygı ve karşılık, iyiliğin kıymetini bilme ve iyilik yapana bu hissi gösterme, nimet ve iyiliği anıp sahibini övmedir.

Yüce Allah’ın verdiği nimetlerden yararlanan her insanın vicdanında, bir minnettarlık ve şükran hissinin uyanması gerekir. Bu hissin ifadesi olan hamd ve şükür, hem sözle, hem de fiilî olarak yerine getirilmelidir. Nitekim, Sevgili Peygamberimiz, “Her şeyin bir zekâtı vardır, bedenin zekâtı da oruçtur” buyurarak, her nimetin söz ve fiille yapılan bir şükrü, bir zekatı olduğuna işaret etmişlerdir. O halde, Allah’ın verdiği nimetlere şükür için sadece, “Çok şükür, hamd olsun” demek yeterli olmaz. Çünkü sözle yapılan hamd ve şükrün fiilen de yapılması gerekir.

Buna göre şükür üç şekilde eda edilir:

1- Dil ile: Nimet vereni anmak, onu övmek ve bu hususta dil ile yapılabilecek şeyi yapmakla olur. Yüce Allah Hz. Muhammed (s.a.s)'e onun vasıtasıyla bütün insanlara bu hususta şöyle seslenmiştir:

 وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ

"Rabbinin nimetine (ihsanına) gelince, onu minnet ve şükranla an" [1247].

2- Kalp ile: Kalp ile nimeti vereni tanımak ve onu tasdik etmektir.

3- Fiil ile: Bu da, vücudun bütün organlarıyla olur. Her çeşit nimeti veren Allah'ın emir ve yasakları, vücudun hangi organını ilgilendiriyorsa, o organın, Allah'ın emir ve yasaklarına uygun hareket etmesini sağlamak gerekir.

Allah Teâlâ insanı, imtihan için yaratmıştır. Allah'ın verdiği nimetlere karşı şükreden ve sıkıntılara karşı sabredenlere mükâfat vardır.  Buna karşılık nankörlük edip  küfre girenlere de ceza vardır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ

“Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin”[1248].

وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ

Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”[1249]

وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ وَمَن يَشْكُرْ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ

“Andolsun, biz Lokmân’a “Allah’a şükret” diye hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, bilsin ki Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye lâyıktır.”[1250]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

قالَ رَسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم "عَجَباً ِلأمْرِ الْمُؤْمِنِ. إنَّ أمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ. وَلَيْسَ ذَاكَ ِلأحَدٍ إلاَّ لِلْمُؤْمِنِ. إنْ أصاَبَتْهُ سرَّاءُ شَكَرَ. فَكاَنَ خَيْرًا لَهُ. وَإنْ أصاَبَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ. فَكانَ خَيْرًا لَهُ".

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur. ”[1251]

قالَ رَسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم: لاَ تَحاَسَدَ إلاَّ فِي اثْنَتَيْنِ: رَجُلٌ آتاَهُ اللهُ القُرَآنَ، فَهُوَ يَتْلوُهُ آناَءَ اللَّيْلِ وَالنَّهاَرِ، يَقوُلُ: لَوْ أوُتِيتُ مِثْلَ ماَ أوُتِيَ هَذاَ لَفَعَلْتُ كَماَ يَفْعَلُ، وَرَجُلٌ آتاَهُ اللهُ مَالاً يُنْفِقُهُ فِي حَقِّهِ.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Yalnız şu iki kişiye gıpta edilmelidir: Biri, Allah’ın kendisine verdiği Kur’ân ile gece gündüz meşgul olan kimse, diğeri, Allah’ın kendisine verdiği malı gece gündüz harcayan kimse. ”[1252]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Nevevî, Riyazü’s-Salihin, Ter. Hasan Hüsnü Erdem ve Kıvamuddin Burslan, DİB yayınları, Ankara 1972.

Türkçe Tercüme ve Şerhi: Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar. Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 1997.

Lütfi Şentürk, “Allah’a Şükretmek Dinî Bir Vecibedir” Vaaz Örneği, Diyanet Aylık Dergi, sy.142, Ekim 2002.

 

 

CXX-              TÖVBE VE İSTİĞFAR

Dr. Yaşar YİĞİT

A-             I- Konunun Plânı

  1. Günah ve Tövbe Kavramı
  2. Tövbenin Şartları
  3. Âyet  ve Hadislerde Tövbe
  4. Tövbenin Birey ve Toplum Açısından Kazandırdıkları
  5. Samimiyet, Takva Kavramları

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya günah ve tövbe kavramlarının izahı ile başlanır. Konuşmaya, her insanın hata yapabileceği, günah işleyebileyeceği gerçeği ile başlanabilir. Günah kavramı, büyük ve küçük günahlar üzerinde durulur. Tövbe ile ilgili ayet  ve hadisler okunur. Günahların birey ve toplumsal açıdan zararları ele alınır. Tövbenin şartları ve tövbenin insana kazandırdıklarına  temas edilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Yüce Allah, insanı şerefli bir varlık olarak yaratmış[1253], onu yeryüzüne halife tayin etmiş[1254] ve verdiği nimetlerle diğer yaratılanlara onu üstün kılmıştır.[1255]  Hz. Ali’ye isnad edilen, “ Sen kendini  küçük bir varlık sanırsın oysa sende en büyük âlem dürülmüş halde mevcuttur.”[1256] mısraları, bu gerçeği gayet güzel ve veciz bir şekilde dile getirmiştir.

İnsan her ne kadar Allah’ın mükemmel bir biçimde yarattığı varlık olsa da zaman zaman bilerek ya da bilmeyerek hata, kusur ve günah olarak nitelendirilebilecek türden davranış ve tutumlar sergileyebilir. Günah işlemek, hata etmek, belki de insanı meleklerden ayıran özelliklerin başında gelir. İnsanın yaratılış aşamasında meleklerin,

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

“Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler.”[1257] şeklindeki serzenişini dile getiren âyet, belki de ifadelerimizin temellendirilmesinde bizlere ışık tutacak,   insanın doğa ve davranışlarının gerçekçi bir tahlile tâbi  tutulmasında katkı sağlayacaktır.

Bu zaviyeden bakıldığında ömür sürecinde hemen herkesin hata veya günah olarak nitelendirilebilecek türden bir davranış ya da  tutum sergilemesinin olağan olduğu görülecektir. Zaten Hz. Peygamber (s.a.s.),

 كُلُّ بَنِي آدَمَ خَطَّاءٌ. وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ 

“Bütün insanlar hata yapar, hata yapanların en hayırlısı ise hatasından dönendir. ”[1258] sözüyle bu hususa dikkat çekmiştir.  Gazzâlî de  insan için tövbenin gerekliliği ve kaçınılmaz olduğunu Hz. Adem’i örnek vermek suretiyle şöyle  açıklamaktadır: “İnsanoğlunun babası bile tövbeden müstağni kalamamıştır. Babanın yaratılışına uymayan ve babanın güç yetiremeyeceği şeye, çocukları hiç güç yetiremez.”.[1259]

Günahlar, gönül dünyamızı, ruhî yapımızı kirleten davranış ve eylemlerdir. Hz. Peygamber (a.s.) , “Kul, bir günah işlediği zaman kalbine siyah bir leke çizilir. Günahı bırakıp tövbe ederse kalbi temizlenir.” (Müslim, İman, 231)  hadisiyle bu duruma işaret etmektedir. Önde gelen İslâm alim ve müteffekirlerinden İmam Gazzâlî’nin teşbihi  bu bağlamda zikre değerdir. O şöyle diyor: Cilalı aynanın karşısında duran insanın aynaya yansıyan nefesi, aynayı kararttığı gibi, kişinin uyduğu şehvet ve işlediği günahlardan oluşan karanlıklar da kalp üzerinde birikerek onu paslatır, karartır. Aynanın yüzünde biriken pas zamanla madenin içine işleyip maddesini bozduğu gibi,  kalbin üzerinde biriken pas da tab’ı (tabiat) olur, kalbin üzerini kapatır..” (Gazzâlî, İhyâ, IV, 10)  Gazzâlî'nin bu benzetmesi,  Hz. Peygamber’in yukarıda naklettiğimiz hadisinin açılımı niteliğindedir. Günahlarla kirlenen, kararan gönül dünyamız tövbe ile gerçek hüviyetine yeniden kavuşmaktadır.

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, tövbe kapısının açık olması doğası gereği hayır ve şer işlemeye yatkın ve elverişli olan insan için bir fırsattır. Her insan, nitelik ve niceliği değişse de günah işler ve hata eder. Ama erdem ve gerçekten iman sahibi mü’min, işlediği günah veya yaptığı hatadan, pişmanlık duyarak hemen Yüce Rabbine sığınır ve O’ndan af dileyerek tövbe eder. O günah ve hatada, bile bile ısrar etmez. Tövbeleri kabul merciinin sadece Allah olduğunu bilir ve O’na yönelir. Allah Teâlâ, kendisine samimiyetle açılan elleri, yönelen gönülleri asla boş çevirmez. Tövbe, her nasılsa günah işlemiş veya günaha bulaşmış insanların temiz bir hayata başlangıçları için tanınan bir kredi olarak nitelendirilebilir. Günahları sebebiyle umutsuzluğa saplanmış, hayata, topluma küsmüş insanları hayata bağlamanın önemli manevî etkenlerindendir tövbe.  Tövbe ile af edileceği umudunu yakalayan insan, topluma yeni bir güç olarak döner. İşlediği günahlarla hem nefsine hem de topluma zarar veren kimseler, tövbe ile bu konumundan uzaklaşma gayreti içerisine girmiş olurlar.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَّصُوحاً عَسَى رَبُّكُمْ أَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ

“Ey iman edenler!Allah’a yürekten (nasûh tevbesiyle) tevbe edin. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Allah’ın, peygamberi ve onunla beraber olanları utandırmayacağı günde, sizi altından ırmaklar akan cennetlere sokar.” [1260]

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

“De ki: Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”[1261]

إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاءُ وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْماً عَظِيماً

“Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.”[1262]

وَأَنِ اسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ ِ

“Rabbinizden  mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin”[1263]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

وَاللهِ إنِّي َلأسْتَغْفِرُ اللهَ وَأتُوبُ إلَيْهِ فِي الْيَوْمِ أكْثَرَ مِنْ سَبْعِينَ مَرَّةً

“Vallahi ben, günde yetmiş defadan fazla Allah’tan beni bağışlamasını dilerim, tövbe ederim.” [1264]

قالَ رَسولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عليه وَسلَّم: اللهُ أفْرَحُ بِتَوْبَةِ عَبْدِهِ مِنْ أحَدِكُمْ، سَقَطَ عَلى بَعِيرِهِ، وَقَدْ أضَلَّهُ فِي أرْضِ فَلاَةٍ

“Kulunun tövbe etmesinden dolayı Allah Teâla’nın duyduğu memnuniyet, sizden birinin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zaman ki sevincinden çok daha fazladır.”[1265]

 

عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ قالَ "إنَّ اللهَ عَزَّ وَجَلَّ يَبْسُطُ يَدَهُ بِاللَّيْلِ، لِيَتُوبَ مُسِيءُ النَّهاَرِ وَيَبْسُطَ يَدَهُ بِالنَّهاَرِ، لِيَتوُبَ مُسِيءُ اللَّيْلِ. حَتىَّ تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهاَ".

“Allah Teâla gündüz günah işleyenin tövbesini kabul etmek için geceleyin elini açar. Geceleyin günah işleyenin tövbesini kabul etmek için de gündüzün elini açar. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar böyle devam edip gider.” [1266]

إِنَّ اللهَ عَزَّ وَجَلَّ لَيَقَبْلُ تَوْبَةَ الْعَبْدِ مَالَمْ يُغَرْغِرْ

“Bir kul can çekişmeye başlamadığı sürece, Allah Teâla onun tövbesini kabul eder.”[1267]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Nevevî, Riyazü’s-Salihin, Ter. Hasan Hüsnü Erdem ve Kıvamuddin Burslan, DİB yayınları, Ankara 1972.

Türkçe Tercüme ve Şerhi: Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar. Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 1997.

Dr. Yaşar YİĞİT, “ Bireysel ve Toplumsal Kazanımlar Açısından Tevbenin Değerlendirilmesi” , Diyanet Aylık Dergi,  sy.143, Mart 2003.

Sadık Kılıç,  Kur’an’da Günah Kavramı

Lütfi Şentürk, İslam Dininde Haramlar ve Büyük Günahlar, DİB yayınları Ankara 1998.

Hamid b. Muhammed b. Hamid Muslih (terc. İsmail Kaya), Günahların Fert ve Toplumlara Zararları

İsmail Karaçam, İslam’da Tövbe, Nedve Yay., İstanbul 1982.

“İslamî Kimliğin Kazanılmasında  Tövbenin Rolü ve Önemi”  Diyanet Aylık Dergi, sy. 131.

 

CXXI-         TÜKETİM AHLÂKI VE İSRAF

Dr. Muhlis AKAR

A-             I- Konunun Plânı

A.Tüketim Kavramı

B. Tüketim-İhtiyaç İlişkisi

C. İsraf, Gösteriş Ve Lüks Tüketimi

D. Tüketimde Denge Ve İktisat

E. Tüketim Prensipleri- Harcama Ve Tüketimle İlgili Görevler

F. Örnek Şahsiyetlerin Tüketim Alanındaki Örnek Davranışları

C. Genel Değerlendirme Ve Sonuç

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya tüketim kavramı açıklanarak başlanabilir. Devamında tüketim ile ihtiyaç ilişkisi ele alınarak ihtiyaçlar sıralanıp, temel ve zaruri ihtiyaçlar karşılanmadan, temel ihtiyaçlara göre lüks sayılabilecek maddeleri tüketmenin iktisadi ve ahlâkî kurallara aykırı olduğu dile getirilebilir. Daha sonra Kur’an ve Sünnette konuyla ilgili olarak zikredilen âyet ve hadisler ele alınarak tüketim prensipleri anlatılır. Vaazın sonuna doğru da genel bir değerlendirme yapılarak Müslüman insanın sahip olması gereken tüketim ahlâkından bahsedilir ve açlığın, fakirliğin, işsizliğin yoğun bir şekilde yaşandığı bir zamanda sınırsızca ve sorumsuzca tüketim yapmanın, israf ve gösterişte bulunmanın Müslüman bir insanda bulunmaması gereken  bir davranış olduğu vurgulanır.

Ayrıca başta peygamberimiz olmak üzere örnek şahsiyetlerin sahip oldukları servetlerini israf etmeden, temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, nasıl toplum yararı için kullandıkları örnekler verilerek anlatılabilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Yüce Allah bizler için sayısız nimetler yaratmıştır; Kur’an’ın ifadesiyle  bunları saymakla bitiremeyiz.[1268] Allah herkesin rızkını verir.[1269] Dünya ve erişebildiğimiz diğer âlemler sayısız nimetler üretmeye müsaittirler..[1270]  Fakat şu bir gerçektir ki, insan denen varlığın sınırsız ihtirasları ve arzuları vardır. İktisadi prensip olarak ihtiyaçlar-arzu ve istekler sınırsızdır. Buna karşılık yeryüzünde yeraltı ve yerüstü servetleri ihtiyaçlara kıyasla göreceli olarak sınırlıdır. Çünkü bizim ihtiyaç ve arzularımızı karşılayacak kadar bol miktarda her an üretilmiş mal bulunmaz Dolayısıyla insanlar seçimlerini iktisadî ve ahlâki kurallara uygun olarak yapmağa mecburdurlar. Bu nedenle tüketimde, ölçülere uygun davranış, meşrûiyet, helal-haram ölçüsü, zaruret derecesine göre ihtiyaçların sıralanması ve her kademede israftan kaçınılması vardır.

İslâm’da en azıyla yetinme mecburiyeti olmadan iyi ve rahat bir derecede olmak üzere bireysel (ferdi) tüketim yasak değildir. Bu husus Kur’an’da şöyle dile getiriliyor:

“De ki:“Allah’ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?” ([1271]

Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin ve (Allah’ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.”[1272] “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının.”[1273]

İslâm’da bir yandan tüketimde yapılacak aşırı sınırlamalar kınanırken, diğer yandan haksız veya “göze batan” tüketim eleştirilir. Bu nedenle, bir kimse parasını harcarken dikkate almak zorunda olduğu şey, sadece kendi kesesi değil, aksine bir bütün olarak cemiyetin kesesi ya da kasasıdır.

İslâmî prensiplere göre tüketim harcamaları tek başına gelirin bir fonksiyonu değildir. Çünkü her ne kadar gelir artsa da tüketim alanları Allah’ın emir ve yasaklarıyla tanzim edilmiştir. Meşru alanların dışında tüketim yasaklandığı gibi, meşru alanlarda da “israf etmeme” prensibi konulmuştur.“Ey Ademoğulları! Her mescitde ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü o, israf edenleri sevmez.[1274] Ayrıca kişinin reel gelirleri arttıkça bunu yalnızca kendi tüketimi için değil, aynı zamanda yoksul akrabalarının ve komşularının tüketimi için de kullanma sorumluluğu getirilmiştir.[1275] Buna göre bireyin tüketime dayalı davranışı, yalnızca kendi gelirinin bir fonksiyonu olmayacak, toplumun diğer üyelerinin de tüketim düzeylerini dikkate alacaktır. Çünkü Müslüman bir bireyin çevresinde olup bitenlere bîgane kalması, insanların acı ve ıstıraplarına karşı duyarsız davranması gerçek müminlikle bağdaşmaz.[1276]

Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de tasarruf ve tüketimden ayrı olarak gelirin belirli bir kullanımına da işaret edilir ve bu Allah rızası için harcama olarak adlandırılır.[1277] Allah rızası için harcamak ise mecburi (zorunlu) veya ihtiyari (iradi) olabilir. Zekat, Allah rızası için mecburi harcamanın önemli bir kalemidir. İhtiyari, yani mecburi olmayan harcamanın sınırı ise kişinin takvasına bağlanmıştır. Rivâyetler Peygamber efendimizin, fetihlerden sonra, gelirlerin artmasıyla maddi bolluğa kavuşulmasına rağmen yaşayış tarzını değiştirmeyip, mütevazi hayatını devam ettirdiğini bildirmektedir.[1278] Artan geliri ise sorumluluğu gereği yoksullara dağıtmıştır.

İslâm dini sosyal ve iktisadi dengeleri sağlamak için infakı emrederken israfı, lüksü ve gösteriş tüketimini de yasaklar.Yüce Allah Kur’an’da yiyip içmeye müsaade etmekte, israf etmeye ve gösteriş amaçlı tüketimde bulunmaya ise müsaade etmemektedir.[1279] Çünkü gösteriş tüketimi hem kişilerin, hem de toplumun sağlıklı gelişmesine engel olur. İslâm’a göre mal varlığına dayanan bir farklılık, şımarıklığın ve gösterişin sebebi olmamalıdır.

Kur’an, tüketimde dengenin esaslarını şu âyetlerle net bir şekilde ortaya koymaktadır: 

“Onlar harcadıkları zaman ne savurganlığa saparlar, ne de cimrilik ederler. Harcamaları, bu ikisinin arasında dengeli olur.”[1280]

Bu âyette israfla cimrilik arasında mükemmel bir denge kurulması istenirken;[1281] isrâ sûresinde de aynı ilke şöyle vurgulanıyor:

“Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın.”[1282] Yani ne öyle ellerini boynuna bağlamış gibi cimri ol; ne de malını saçıp savur.[1283] Aynı surenin 26. ve 27. Ayetlerinde de infak ve harcama emredilirken tüketim sınırının ölçüsüzce aşılması yasaklanıyor:

“ Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma. “Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir”

İslâmi prensiplerin amacı insanları kendi imkânları oranında dengeli harcamaya sevketmektir: Harcamalar ne gelirinden çok fazla olmalı, ne de zenginliklerinin çok altında kalmalıdır. Kısaca harcamalarda orta yol (iktisat) tutmalıdır. Böylece ne servet dolaşımı engellenmiş, ne de ekonomik kaynaklar israf edilmiş olur.[1284]

İdeal bir İslam toplumunda başkalarıyla ilgilenme, diğer insanları kendi nefsine tercih etme, dul, yetim ve hastalara bakma, misafirlere ikram etme ve her türlü sıkıntı anlarında karşılıklı dayanışma bir erdem olarak kabul edilir ve bunlar birer davranış normudur. Ekonomik olarak da Müslüman insan diğerleri için fedakarlık yapacak şekilde davranır.[1285] Bu bakımdan zengin insan, dilediği ve istediği kadar sorumsuzca ve sınırsızca tüketim yapamaz. Zenginliğinin sadece kendi çalışması sonucu değil, aynı zamanda Allah’ın bir lütfu olduğunu bilir ve bu sebeple, ona bu zenginliği veren Allah’a karşı, servetini Onun emrettiği biçimde kullanır, sosyal sorumluklarını yerine getirir, asla gösteriş tüketimine yönelmez.Tüketim ve harcamalarında yalnızca kendi mutluluğunu değil, başkalarının mutluluğunu da hesaba katar ve ona göre hareket eder. Diğer bir ifadeyle Müslüman kişi mutluluğu sadece kendi tüketiminde değil, aynı zamanda fakir, yoksul ve yetimlerin de ihtiyaçlarını karşılamak için helalinden kazanıp harcamada olduğunu bilir ve ona göre hareket eder.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللّهِ الَّتِيَ أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالْطَّيِّباَتِ مِنَ الرِّزْقِ

“De ki: “Allah’ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?” [1286]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُحَرِّمُواْ طَيِّباَتِ مَا أَحَلَّ اللّهُ لَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُواْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ

“”Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin ve (Allah’ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.”[1287] “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının.”[1288]

يَا بَنِي آدَمَ خُذُواْ زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُواْ وَاشْرَبُواْ وَلاَ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ

Ey Ademoğulları! Her mescitde ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü o, israf edenleri sevmez.[1289]

وَالَّذِينَ إِذَا أَنفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذَلِكَ قَوَامًا

“Onlar harcadıkları zaman ne savurganlığa saparlar, ne de cimrilik ederler. Harcamaları, bu ikisinin arasında dengeli olur.”[1290]

وَلاَ تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَى عُنُقِكَ وَلاَ تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُومًا مَّحْسُورًا

“Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın.”[1291]

وَآتِ ذَا الْقُرْبَى حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَلاَ تُبَذِّرْ تَبْذِيرًا إِنَّ الْمُبَذِّرِينَ كَانُواْ إِخْوَانَ الشَّيَاطِينِ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّهِ كَفُورًا

“ Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma. “. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir[1292]

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Hz. Peygamber (s.a.v.);

كُلُوا وَتَصَدَّقُوا وَالْبَسُوا في غَيْرِ إسْرَافٍ وَلآ مَخِيلَةٍٍ

“Kibirsiz ve israf etmeden yiyiniz, içiniz, giyiniz ve sadaka veriniz.”[1293] buyurarak israfın yasaklığını ifade buyurmuştur.

أنَّ رَسُولَ اللّهِ صلى الله عليه وسلم مَرَّ بِسَعْدٍ، وَهُوَ يَتَوضَّأُ. فقَالَ: مَا هذَا السَّرَفُ؟ فقَالَ: أفِي الْوُضُوءِ إسْرَافٌ؟ قَالَ: نَعَمْ. وَإنْ كُنْتَ عَلى نَهْرٍ جَارٍ

Bir defasında Hz. Peygamber (s.a.v.) Sa’d’e uğradı. Sa’d bu esnada abdest alıyordu. Resûlullah (s.a.v.), (onun suyu aşırı kullandığını görünce) bu israf nedir? diye sordu. Sa’d de, Abdestte de israf olur mu ? dediğinde Hz. Peygamber (s.a.v) de “Evet, hatta akmakta olan bir nehirde abdest alsan bile” şeklinde cevap verdi.[1294]

خَصْلَتَانِ لآ تَجْتَمِعاَنِ فِي مُؤْمِنٍ: الْبُخْلُ، وَسُوءُ الخُلْقِ

"İki haslet vardır ki bir mü'minde asla beraber bulunmazlar: Cimrilik ve kötü ahlâk."[1295]  

مَا مَلَأُ آدَمِىٌّ وِعَاءً شَرّاً مِنْ بَطْنٍ، بِحَسَبِ ابْنِ آدَمَ لُقَيْمَاتٌ يُقْمِنَ صُلْبَهُ، فَإنْ كَانَ َﻻَ مَحَالَةَ فَاعِلاً: فَثُلُثٌ لِطََعَامِهِ، وَثُلُثٌ لِشَرابِهِ، وَثُلُثٌ لِنَفَسِهِ

“Ademoğlu, karnından daha şerli bir kap doldurmamıştır. İnsana belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Eğer mutlaka yemesi gerekli ise, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içmeğe, üçte birini de nefes almaya ayırsın.”[1296]

Hz. Peygamber varlıklı kimsenin, gurur ve gösterişten uzak kalmak koşuluyla kendisine verilen nimetlerin belirtisini üzerinde hissettirmesinin Allah’ın hoşuna gideceğine işaret etmiştir. [1297]

فَإِذَا آتاَكَ اللّهُ ماَلاً فَلْيُرَ أثَرُ نِعْمَةِ اللَّهِ عَلَيْكَ وَكَرَامَتِهِ  

“Allah, sana mal verdiyse, O’nun nimet ve ikramı üzerinde görülmelidir.”[1298]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1.Bu konuda geniş bilgi için bk, Muhlis AKAR, Tüketim Ahlâkı, Diyanet Aylık Dergi, Ağustos 2004 Sayısı.

2.Mustafa ÇAĞRICI, “Harcama ve Tüketimle İlgili Görevler”   İlmihal II, Diyanet Vakfı Yay, s,535-539.

3.Sabahattin ZAİM; İslam-İnsan-Ekonomi, Yeni Asya yay. İst.1992.

4.Celal Yeniçeri İslam İktisadının Esasları, Şamil Yay. İstanbul-1980.

5.Arslan, Hüseyin; İslam’da Tüketici Hakları, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1994.

6.İzzettin Belik, İslami Hayat, Hikmet Yayınları (çevirenler, İbrahim Cücük, Vecdi Akyüz, Salim Öğüt, Mehmet Erdoğan) İstanbul, 1992.

7.Agâh Oktay Güner, İsraf Ekonomisi, Damla Yayınevi, İstanbul, 11977

8.M. Yaşar Kandemir,  İslam Ahlâkı, Nesil Yayınları, İstanbul, 1980.

9.Ahmet Tabakoğlu, İslam ve Ekonomik Hayat, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1996.

10. Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Yayınları, İstanbul, 1986.

11.Yunus Vehbi Yavuz,Çalışma Hayatı ve İslam, TuğraYayınları, İstanbul1992.

12.Canan, İbrahim; Kütüb-i Sitte Muhtasarı Terceme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, Ankara.

 

 

CXXII-    VEDA HUTBESİ

Zafer KOÇ

A-             I- Konunun Plânı

                        A-Hak-Hukuk Kavramı ve Önemi

                   B- Batıda İnsan Hakları Mücadelesi

                   C- İslam’da İnsan Hakları

                       a) Kur’an’da Hak Kavramı

                       b) Hadislerde Hak Kavramı

                   D- Veda Hutbesi Ve İnsan Hakları

                   E- Veda Hutbesinde Verilen Mesajlar

                       a) Dünyaya Veda Ediş

                       b) Tevhid ve İbadet

                       c) Mukaddes Emanetler

                       d) Toplumda Güven ve İtimat 

                       e) Kadın Hakları

                       f) Kölelik

                       g) Evrensel Kardeşlik

B-              II- Konunun Açılımı Ve İşlenişi

Hukukun temel kavramlarından biri olan “Hak” teriminin ayet ve hadislere dayanarak tanımı yapılır. Toplum halinde yaşayan kişilerin toplumdaki davranışlarını  düzenleyen emir ve yasaklardan meydana gelen sosyal düzen kurallarının tümüne hukuk dendiği ve hukuksuz bir toplumun olamayacağı vurgulanır.

Hukukun ana gayesinin; hakların kime âit olduğunun belirlenmesi, hakların korunması, hakkın hak sahibine verilmesi ve haklara yapılan tecavüzlerin önlenmesi olduğu anlatılır. Hak ve özgürlüklerin, insanın kişiliğine bağlı olarak, doğal, dokunulmaz, vazgeçilemez, engellenemez, kısıtlanamaz ve devredilemez evrensel değerlerden olduğunun altı çizilir.

Hz. Peygamber (a.s)’in yirmi üç yıllık mücadelesinin temel amaçlarından birinin de insan haklarını korumak ve adaleti gerçekleştirmek olduğu, ömrünün son döneminde yaptığı veda haccında irad ettiği veda hutbesinin bu temel hakları öz olarak dile getirdiği ve bu konuşmanın ilk evrensel insan hakları bildirisi niteliğinde olduğu belirtilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İnsanın onur ve şerefiyle hak, adalet, eşitlik, hürriyet vb. standartların insan hakları adı altında ifade edilmesi günümüzde oldukça popüler haldedir. İnsan hakları konusu özellikle XX. yüzyılın son çeyreğinde evrensel bir boyut kazanmıştır. Bu mesele ülkelerin sınırlarını aşarak uluslararası mahiyete bürünmüş devletlerarası münasebetlerde gerek ekonomik gerekse siyasal ilişkilerin vazgeçilmez esası haline gelmiştir. Tarihin hiçbir döneminde hak ve özgürlüklerin günümüzde olduğu boyutlarda ve yoğunlukta tartışılmadığını söylenebilir.

Hak kelimesi muhtelif mânalarda Kur’an’da pek çok ayette geçmekte ve genelde “doğru, adalete uygun ve gerçek söz” anlamında veya insanın yerine getirmesi gerekli olan hak manasında kullanılmaktadır.“Akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver...” [1299] şeklindeki ayetler bu hakkın konusunu ve içeriğini belirlemektedir.

17.-18. yüzyıllarda insanlığın, batının öncülüğünde büyük bir değişim geçirdiği, insan haklarının  dişle, tırnakla söke söke elde edildiği yönünde kesin bir yargı vardır. Bu yargıya göre insan hakları mücadelesinin öncülüğünü batı yapmıştır ve daha sonra da bütün dünyaya yayılmıştır(!). Yüzyıllarca insan haklarını ihlal eden, ayaklar altına alan devletlerin, ülkelerin ve kültürlerin, 20. yüzyılda kendilerini insan haklarının savunucusu konumunda görmeleri son derece dikkat çekicidir.

İnsan hakları bağlamında pek bir şey ifade etmese de 13. yüzyılda kabul edilen ve batıda insan hakları mücadelesinde başlangıcı teşkil eden Magna Carta Libertatum (Büyük Hürriyet Sözleşmesi),

1776’da ABD’nin Virjinya eyaletinde ilan edilen ve daha geniş çerçeveli insan hakları vesikası olan “Amerika İnsan Hakları Bildirgesi”,

Daha sonra insan haklarını korumaya yönelik en ciddi teşebbüs olarak nitelenebilecek 1948'deki otuz maddelikİnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”,

1950'de “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”, AGİK,

1975 tarihli “Helsinki Nihai Senedi” gibi günümüze oldukça yakın anlaşma ve vesikalar gelir. Dolayısıyla batının özellikle övündüğü insan hakları kapsamında yer alan din, vicdan ve düşünce hürriyetinin batıda başlangıç tarihi, 18. yüzyılın ikinci yarısı olarak görülebilir.

Oysa insan hakları, bütün ilâhi dinleri ilgilendiren bir husustur. Peygamberlerin gönderiliş amaçlarından birisi de, insana insanca yaşamayı öğretmek ve ona sahip olduğu haklarını eksiksiz olarak tanımaktadır. İslam’da insan hakları, Batıda olduğu gibi “sonradan kazanılan” değil, “doğuştan sahip olunan” haklardır.

İnsan hakları açısından Veda Hutbesi, İslâm’ın önemli kaynaklarından birisi sayılır. 7 Mart 632 tarihinde irad edilen Veda Hutbesi, Hz. Peygamberin 23 yıldan beri yaptığı ilahi duyurunun ana noktalarını bir kez daha vurgulayan, hatta denilebilir ki, ilahi mesajın  özünü, temel hedeflerini özetleyen bir konuşmadır. Vedâ Hutbesi’nin içeriğini, iç içe geçmiş gittikçe genişleyen daireler biçiminde tasvir etmek mümkündür. En içteki dairede birey yer alır. Onu kuşatan dairelerde ise, aile, toplum ve bütün insanlık bulunmaktadır. Veda hutbesinde yer verilen birçok konudan bazıları şöyledir: Tevhid, sosyal ve ekonomik düzenlemeler, güven ve itimad, Kadın hakları, kölelik ve evrensel kardeşlik vb.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

Bütün peygamberlerin ilk hareket noktasını, tevhit inancı oluşturmaktadır. Bu nedenle, Kur’an-ı Kerim’in hemen hemen tüm ayetlerine, uluhiyet gerçeğinin dercedildiğini görmek mümkündür:

وَإِلَـهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ

“Sizin ilahınız bir tek ilahtır. Ondan başka ilah yoktur. O Rahmân’dır, Rahîm’dir.”[1300]

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin özünü oluşturan temel haklar, İslam hukukunun da beş temel gayesidir:

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا جَاءكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَنْ لَّا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئاً وَﻻ يَسْرِقْنَ وَلا يَزْنِينَ وَلا يَقْتُلْنَ أَوْلادَهُنَّ وَلا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَﻻ يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

“Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” [1301]

Güvenin olmadığı, verilen sözün yerine getirilmediği bir toplumda barış, huzur ve mutluluk asla olmaz: “Onlar emanetlere ve verdikleri sözlere riayet ederler.” [1302]

Yüce Allah, bütün insanları bir erkek ve kadından yarattığını -takva hariç- cins olarak birbirlerine bir üstünlüğün olmadığını belirtmiştir: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” [1303]

Konu ile ilgili diğer ayetler için bakınız: Al-i İmran, 3/134; Nisa, 4/92–93,135; Tevbe, 9/31; İsra, 17/33; Ta-Ha, 20/98; Enbiya, 21/25; Furkan, 25/68. 

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

Hz. Peygamber (a.s), veda hutbesinde şu temel haklara dikkat çekmiş ve insanları bu ilkelere riayet etmeye çağırmıştır:

فَإِنَّ دِمَاءَكُمْ وَأَمْوَالَكُمْ عَلَيْكُمْ حَرَامٌ، كَحُرْمَةِ يَوْمِكُمْ هَذَا، فِي شَهْرِكُمْ هَذَا، فِي بَلَدِكُمْ هَذَا، إِلَى يَوْمِ تَلْقَوْنَ رَبَّكُمْ‏.‏ أَلاَ هَلْ بَلَّغْتُ ‏"‏‏.‏ قَالُوا نَعَمْ‏.‏ قَالَ ‏"‏ اللَّهُمَّ اشْهَدْ، فَلْيُبَلِّغِ الشَّاهِدُ الْغَائِبَ، فَرُبَّ مُبَلَّغٍ أَوْعَى مِنْ سَامِعٍ، فَلاَ تَرْجِعُوا بَعْدِي كُفَّارًا يَضْرِبُ بَعْضُكُمْ رِقَابَ بَعْضٍ.

"Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, Rabbinize kavuşacağınız güne kadar her türlü tecâvüzden korunmuştur.” [1304]

Toplum için büyük bir felaket olan kan davalarına işaret eden Hz. Peygamber (a.s), bunu kaldırdığını ve ilk örneğini de kendi akrabasında gerçekleştirdiğini belirtmiştir:

أَلاَ كُلُّ شَىْءٍ مِنْ أَمْرِ الْجَاهِلِيَّةِ تَحْتَ قَدَمَىَّ مَوْضُوعٌ وَدِمَاءُ الْجَاهِلِيَّةِ مَوْضُوعَةٌ وَإِنَّ أَوَّلَ دَمٍ أَضَعُ مِنْ دِمَائِنَا دَمُ ابْنِ رَبِيعَةَ بْنِ الْحَارِثِ

"Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Haris’in oğlu İyas bin Rabia'nın kan davasıdır.” [1305]

Ekonomik hayat için büyük bir yıkım olan faizin kaldırıldığını belirten Hz. Peygamber (a.s), yine buna kendi akrabasından başladığını belirtmiştir:

وَرِبَا الْجَاهِلِيَّةِ مَوْضُوعٌ وَأَوَّلُ رِبًا أَضَعُ رِبَانَا رِبَا عَبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ فَإِنَّهُ مَوْضُوعٌ كُلُّهُ

"Cahiliyeden kalma faizin her çeşidi kaldırılmıştır. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir. [1306]

Hz. Peygamber (a.s), kadın hakları konusunda tüm Müslümanların dikkatini çekmiş ve bizleri şöyle uyarmıştır:

فَاتَّقُوا اللَّهَ فِي النِّسَاءِ فَإِنَّكُمْ أَخَذْتُمُوهُنَّ بِأَمَانِ اللَّهِ وَاسْتَحْلَلْتُمْ فُرُوجَهُنَّ بِكَلِمَةِ اللَّهِ وَلَكُمْ عَلَيْهِنَّ أَنْ لاَ يُوطِئْنَ فُرُشَكُمْ أَحَدًا تَكْرَهُونَهُ

"Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır” [1307]

Hz. Peygamber (a.s), veda hutbesinde Kur’an-ı Kerim’in ve sünnetin, Müslümanlar için önemini şöyle vurgulamıştır:

تَرَكْتُ فِيكُمْ أمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا ما َمَسَكْتُمْ بِهِمَا: كِتَابَ اللّهِ،وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ.

"Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetce asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitab'ı ve Resûlünün sünneti.” [1308]

Hz. Peygamber (a.s) evrensel İslam kardeşliğini şöyle belirtmiştir:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ أََﻻَ إِنَّ رَبَّكُمْ وَاحِدٌ وَإِنَّ أَبَاكُمْ وَاحِدٌ ألآ ﻻَ فَضْلَ لِعَرَبِيٍّ عَلَى أَعْجَمِيٍّ وَﻻَ لِعَجَمِيٍّ عَلَى عَرَبِيٍّ وَﻻَ ِﻷَحْمَرَ عَلَى أَسْوَدَ وَﻻ أَسْوَدَ عَلَى أَحْمَرَ إِﻻَّ بِالتَّقْوَى.

"Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır.” [1309]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1. Karaman, Prof. Dr. Hayrettin, İslâm'da İnsan Hakları, s. 22

2. Akgündüz, Ahmet, İslam’da İnsan Hakları Beyannamesi, Osmanlı AraştırmalarıVakfı,İst.,1997.

3. Meydan Larousse Ans. Magna Carta Maddesi, s.586

4. Aktaş, Cihan, Veda Hutbesi,  Kitabevi Yay., İst., 1992. 

5. Baş, Haydar, Veda Hutbesinde İnsan Hakları, İcmal Yay., İst., 1995.

6. Ünal, Vehbi, Peygamber Efendimizin Veda Hutbesi, Rağbet Yay., İst., 1998.

7. Şekerci, Osman, İnsan Hakları Alanında Temel Belgeler Ve İslam, Nun Yay., İst., 1996.

8. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, I-II, terc., Salih Tuğ, İrfan Yay, İstanbul 1991.

 

 

CXXIII-                      YALAN VE ZARARLARI

Bahattin AKBAŞ

A-             I- Konunun Plânı

A- Yalan Kavramı

B- Kur’an’ın Yalana Bakışı

C- Hadislere Göre Yalan

D-.Yalanın Zararları

1- Birey Açısından Zararları

2- Toplum Açısından Zararları

              E- Yalan ve Zararlarından Korunma Yolları

1-.Kamil Bir İmana Sahip Olmak

2-.İnsanların Her Yaptığından ve Söylediğinden Sorumlu Olduklarını Unutmamaları

3-.Huzur ve Mutluluğun Temeli Ancak Doğruluktur

4-.İslam Doğruluk Dinidir

5-.Doğruluk İyiliğe, İyilik de Cennete Götürür

6-.Yalan ve İmanın Bir Arada Durması Mümkün Değildir

7-.Yalan Er Geç Ortaya Çıkar

8-.Kişinin ve Toplumun Güven Duygusuna Sahip Olması Yalandan Uzaklaşmakla Mümkündür

9-.Yalan İnsan Bünyesinde Büyük Tahribatlara Yol Açar

10- Yalanın Bir Karakter Zaafı Olduğu Bilinmeli ve Küçük Yaştan İtibaren Bu Eğitim Verilmelidir

11-.Ebeveynler Yapmadıkları Şeyleri Söylememelidir.

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya yalan kavramı ve mahiyeti açıklanarak başlanır. Daha sonra ilgili ayet ve hadislerle yalana İslam Dinin bakışı izah edilir. Yalanın birey ve toplum bünyesinde yaptığı tahribatlara vurgu yapılır. Yalandan ve yalanın zararlarından korunma yolları açıklanmaya çalışılır. Yalanı önleme hususunda eğitimin ne kadar önemli olduğu, yetişkinlere bu konuda büyük sorumluluklar düştüğü üzerinde durulur. Yalanın toplumun huzuru ve insanların birbirlerine güven duymalarının önünde büyük bir engel olduğu anlatılır. İslam’ın doğruluk ilkesine atıf yapılır. Vaazın sonunda genel bir değerlendirme yapılarak konu özetlenir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Yalan, kişinin gerçeği saklayıp bildiğinin aksini söylemesidir. Yalancılık çok çirkin bir huydur. Dinimiz yalanı haram kılmış ve şiddetle yasaklamıştır.Yalan rûhî bir hastalıktır, müslümanların kendilerini bundan korumaları gerekir. Çocuklar daha küçükken doğru sözlülüğe alıştırılmalı, yalanın zararları kendilerine anlatılmalıdır. İmandan sonra en güzel haslet doğruluktur. Doğruluk ulvi bir sıfat, bunun karşıtı olarak yalancılık da çok kötü bir huydur. Yalan insan vicdanını tahrip eden, kendisine ve topluma saygısını yok eden çirkin bir davranıştır ve günahtır.  Mümin yalan konuşmaz. Zira mümin güvenilir kimse demektir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de yalanı ve yalancılığı yasaklamış bunun zararlarına işaret etmiştir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدً يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعْ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا

“Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve doğru söz söyleyin. Böyle davranırsanız, Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Resulüne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”[1310]

وَالَّذِينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَ وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا

“Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.”[1311]

Yalan, insanların birbirine düşmesine, toplumdaki ahengin bozulmasına sebep olduğu için, çok çirkin bir fiil olarak kabul edilmiştir. Dinimiz, yalan söylemeyi haram kılmış, dünyada da ahirette de huzur, mutluluk ve kurtuluşun doğru söylemekte olduğunu bildirmiştir. Atalarımız: “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” derken önemli bir gerçeğe işaret etmişlerdir. Yalan, sahibini utandırır, rezil eder. Kişinin yalancı olduğu bir kere anlaşıldı mı, söylediği doğru sözlere de inanılmaz.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ صَفْوانَ بْنِ سُلَيْمٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال:  قُلْنَا يَا رَسُولَ اللّهِ: أيَكُونُ الْمُؤْمِنُ جَباَناً. قَالَ: نَعَمْ. قُلْنَا: أفَيَكُونُ بَخِيلاًً ؟ قَالَ: نَعَمْ. قُلْنَا: أفَيَكُونُ كَذّاباً؟ قَال:لآ.

Safvan İbnu Süleym (r.a.) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü! dedik, mü'min korkak olur mu?"

"Evet!" buyurdular. "Pekiyi cimri olur mu?" dedik, yine:

"Evet!" buyurdular. Biz yine:

"Pekiyi yalancı olur mu?" diye sorduk. Bu sefer: "Hayır! buyurdular[1312]

وعن مالكٍ أنّهُ بلغهُ أن ابن مَسعودٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: َ يَزَالُ الْعَبْدُ يَكْذِبُ وَيَتَحَرّى الْكَذِبَ فَيُنْكَتُ في قَلْبِهِ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ حَتّى يَسْوَدَّ قَلْبُهُ فَيُكْتَبُ عِنْدَاللّهِ مِنَ الْكَذَّابِينَ..

İmam Malik'e ulaştığına göre, İbnu Mes'ud (r.a.) şöyle demiştir: "Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdinde "yalancılar" arasına kaydedilir."[1313]

وعَنْ حكيمٍ عن أبيه عن جَدّهِ قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ: وَيْلٌ لِلّذِي يُحَدِّثُ بِالْحَدِيثِ لِيُضْحِكَ مِنْهُ الْقَوْمَ، فَيَكْذِبُ. وَيْلٌ لَهُ، وَيْلٌ لَهُ.

Hakim babası ve dedesi tariki ile anlatıyor:"Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki:

"Yazıklar olsun o kimseye ki, insanları güldürmek için konuşur ve yalan söylerler! Yazık ona, yazık ona!" [1314]

وعَنْ أُمُّ كُلْثُوم بِنْتِ عُقْبةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهاَ قالتْ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ يَقُولُ: لَيْسَ بِالْكَذَّابِ الَّذِي يُصْلِحُ بَيْنَ إثْنَيْنِ، فَيَقُولُ خَيْراً أوْ يَنْمِي خَيْراً.

Ümmü Külsüm Bintu Ukbe (r.a.) anlatıyor: "Resulullah (s.a.v.)'ı işittim, diyordu ki:"İki kişinin arasını düzelten, hayır söyleyip, hayır tebliğ eden kimse yalancı değildir."[1315]

عن اِبْنِ مسعد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ، وَإِنَّ الرَّجُلُ لَيَصْدُقُ، وَيَتَحَرَّى الصِّدْقَ حَتَّى  يُكْتَبَ عِنْدَ اللّهِ صِدِّيقاً، وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورِ يَهْدِي إِلَى النَّارِ، وَإِنَّ الرَّجُلُ لَيَكْذِبُ وَيَتَحَرَّى الْكَذِبَ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللّهِ كَذَّاباً.

İbnu Mes'ud (r.a.) anlatıyor: "Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Sıdk insanı birr'e (Allah'ı razı, edecek iyiliğe) götürür, birr de cennete götürür. Kişi, doğru söyler ve doğruyu arar da sonunda Allah'ın indinde sıddîk (doğru sözlü) diye kaydedilir. Yalan da kişiyi haddi aşmaya götürür. Haddi aşmak da ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sonunda Allah'ın indinde yalancı diye kaydedilir." [1316]

وَعَنْ أَبِي الجَوْزَاءِ قَالَ: قُلْتُ لِلْحَسَنِ بْنِ عَلِيٍّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُمَا: مَا حَفِظْتَ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ؟ قَالَ: حَفِظْتُ مِنْهُ: دَعْ مَا يَرِيبُكَ إِلَى مَالآ يُرِيبُكَ، فَإِنَّ الصَّدْقِ طُمَأْنِيَنةٌ، وَالْكَذِبَ رِيبَةٌ

Ebi'l-Cevzâi r.a. anlatıyor: "Hasan İbnu Ali r.a.'ye: "Rasulullah (s.a.v.)'dan ne ezberledin?" diye sordum.  :

"Rasulullah (s.a.v.)'dan "Sana şüphe veren şeyi terk et, emin olduğun şeye ulaşıncaya kadar git. Zira sıdk (doğruluk) kalbin itminanıdır, yalan şüphedir, diye cevap verdi."[1317]

عن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ : أرْبَعٌ  مَنْ كُنَّ فيهِ كَانَ مُنَافِقاً خَالِصاً. وَمَنْ كَانَتْ فِيهِ خَصْلَةٌ مِنْهُنَّ كَانَتْ فِيهِ خَصْلَةٌ مِنَ النِّفَاقِ حَتّى يَدَعَهَا: إذَا أُؤْتِمِنَ خَانَ، وَإذَا حَدّثَ كَذَبَ، وإذَا عَاهَدَ غَدَرَ، وَإذَا خَاصَمَ فَجَرَ.

أخرجه الخمسة.(الفُجُورُ) الكذب والفسق، والمراد به هنا الفحش .

İbnu Amr İbni'l-As (r.a.) anlatıyor: "Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki:"Dört haslet vardır; kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendinde nifaktan bir haslet var demektir: Emanet edilince hıyanet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, husumet edince haddi aşar." [1318]

 عَنْ أبي هُريرةَ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قالَ:

آيَةُ الْمُناَفِقِ ثَلاثٌ: إذاَ حَدَّثَ كَذَبَ، وَإذاَ وَعَدَ أخْلَفَ، وَإذاَ اؤْتُمِنَ خاَنَ.

Ebu Hüreyre r.a. den rivayete göre Peygamberimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:“Münafığın belirtisi üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder” [1319]

عَنْ عَبْدِ اللّهِ بنِ عامرٍ أنه قالَ: دَعَتْنِي أُمِّي يَوْماً وَرَسولُ اللّهِ صلى اللّه عليه وسلَّمَ قاَعِدٌ فِي بَيْتِناَ فَقالَتْ: "هاَ تَعَالَ أُعْطِيَكَ"، فَقالَ لَهاَ رَسولُ اللّهِ صلى اللّه عليه وسلَّم: "وَماَ أرَدْتِ أنْ تُعْطِيَهُ؟" قالَتْ: أُعْطِيَهُ تَمْراً، فَقالَ لَهَا رَسولُ اللّهِ صلى اللّه عليه وسلَّمَ: "أماَ إنَّكِ لَوْ لَمْ تُعْطِيهِ شَيْئاً كُتِبَتْ عَلَيْكَ كِذْبَةٌ".

Abdullah b. Âmir (r.a.) diyor ki; Peygamberimizin evimizde bulunduğu bir günde, annem, “yavrum gel, sana bir şey vereceğim” diye beni çağırdı. Peygamberimiz anneme: “Çocuğa ne vermek istedin” diye sordu. Annem: Hurma vermek istedim, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Eğer bir şey vermeseydin sana bir yalan günah yazılırdı” buyurdu.[1320]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Al-i İmran, 3/61,93-94 ; Nisa, 4/48,50,135; Enam, 6/21,93,144; Yunus, 10/17,59-60,69-70

Riyazu’s-Salihin Tercemesi, M.Yaşar Kandemir v.d. Erkam Yay.İst.2004, II,114,483;485,486 VI, 496,523-526

Diyanet İslam İlmihali, Lütfi Şentürk- Seyfettin Yazıcı, Ankara, 1994 ,s.441-443

Müslim, İman,25; Birr, 29; Buhari, Şehadet, 10; Müslim, İman,38

Adalet kavramı

 

 

CXXIV-                       YAŞLILARA KARŞI GÖREVLERİMİZ

Bahattin AKBAŞ

A-             I- Konunun Plânı

  1. İnsanın biyolojik devreleri
  2. Yaşlılık hali
  3. Kur’an’da yaşlılara saygı
  4. Hadislerde yaşlılara saygı
  5. Yaşlılara karşı görevlerimiz
    1. Yaşlılara ilgi ve  saygı göstermek
    2. Onların hayır duasını almak
    3. Gündelik hayatımızın her alanında (sözgelimi toplu taşım araçları, alış veriş merkezleri ve bunun gibi sosyal mekanlarda) yaşlılara öncelik tanımak.
  6. Yalnızlık ve Huzurevi Ziyaretleri

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya insanın biyolojik devreleri açıklanarak başlanır. Doğan, büyüyen ve gelişen insanoğlunun bir gün yaşlanacağı belirtildikten sonra yaşlanmanın, bu dünyadaki geçici hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olduğu hatırlatılır. İnsanoğlunun âciz, ölümün muhakkak, Yüce Allah’ın bakî ve kudretinin sonsuz olduğunu vurgulanır.  Daha sonra ilgili ayet ve hadislerle bu gerçek ifade edilir. Vaazın akışı içerisinde yaşlılıkla ilgili söylenmiş güzel sözlerden, konu ile ilgili hikayelerden örnekler sergilenir. Vaazın sonunda yaşlılara karşı ne gibi görevlerimiz olduğu, huzurevleri ziyaretlerinin önemi  anlatılır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Yüce Allah’ın (c.c.) koyduğu kanun gereği insan, doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Yaşlanmak ve ölüm kaçınılmazdır. Ömrümüz olduğu sürece yaşlanmak her insanın başına gelecek bir hakikattir.

Uzun ömür sürmek, insanı aldatmamalıdır. Çünkü uzun yaşamak meziyet değildir. Önemli olan, güzel hatıralar bırakarak yaşayabilmektir. Bu konudaki ilahî uyarılar da şu şekilde gelmektedir:

Önümüzde uzun yıllar var gözükebilir; ama bu durum bizi aldatmamalıdır. Yaşadığımız her anın kıymetini bilmeli ve en iyi şekilde onu değerlendirmeliyiz. Unutmamalıyız ki, bizim için dün geçmiştir. Yarına çıkacağımız ise kesin değildir.

Bize düşen, içerisinde bulunduğumuz zamanı en güzel ve hayırlı bir biçimde değerlendirmek ve salih amel sahibi olarak dolu dolu yaşamaktır.

İnsan yaşlandıkça emellerinin gençleştiği ifade edilir. Ne tûl-u ömür, ne de tûl-u emel (uzun ömür ve uzun emelli olmak arzusu) bizleri aldatmamalıdır.

Hiç şüphe yok ki, bugünün gençleri, yarının yaşlılarıdır. Bugün gençliği, sağlığı, gücü kuvveti yerinde olanların, bu nitelikleri ömür boyu koruyamayacakları açıktır. Bunların zamanla zaafa uğraması kaçınılmazdır. Öyle ise, bizim de bir gün yaşlanacağımızı göz önüne alarak yaşlılara, özellikle ana babamıza, dedelerimize, ninelerimize saygılı davranmalı ve bu konuda çocuklarımıza ve gençlerimize örnek olmalıyız.

Gençliğinde büyüklere saygı duymayanların, yaşlandıklarında küçüklerinden saygı beklemeleri muhaldir.

Yaşlılara hürmet ve ihtimam göstererek onların gönüllerini ve dualarını almak önemli bir insanlık borcudur. Onlara güzel ve tatlı söz söylemek, merhamet ve tevazu göstermek ihmal edilmemesi gereken dînî bir vecibedir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَقَضَى رَبُّكَ أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَا أُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَرِيمًا وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنْ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَّبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيرًا

“Rabbin, sadece kendisine ibadet etmenizi, ana babaya da iyi davranmanızı kesin olarak emreder. Eğer onlardan biri ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf” bile deme. Onları azarlama. Onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek üzerlerine kanat ger ve de ki: Ey Yüce Rabbim! Küçükken onlar beni nasıl koruyup yetiştirdilerse, Sen de onları esirge.”[1321]

وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ أَفَلآ يَعْقِلُونَ

“Kime uzun ömür verirsek biz onun yaratılışını (gençliğini, güzelliğini) bozar, gücünü azaltır, beli bükük hale getiririz. Onlar bunu hiç düşünmezler mi?”[1322]

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفًا وَشَيْبَةً يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَهُوَ الْعَلِيمُ الْقَدِيرُ

“Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir”[1323],âyeti de insan bedeninin, hayat süresi içinde uğradığı iniş çıkışları ifâde etmektedir.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

وعَنْ أبِى هُريرة رضى اللّه عنه أنَّ رَسُولَ اللّهِ قالَ: رَغِمَ أنْفُهُ رَغِمَ أنْفُهُ رَغِمَ أنْفُهُ، قِيلَ مَنْ يَا رَسُولَ اللّهِ ؟ قالَ: مَنْ أدْرَكَ وَالِدَيْهِ عِنْدَ الكِبَرِ أوْ أحَدَهُمَا ثُمَّ لَمْ يَدْخُلِ الْجَنّةَ.

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün:

"Burnu sürtünsün, burnu sürtünsün, burnu sürtünsün" dedi.

"Kimin burnu sürtünsün ey Allah'ın Resulü?" diye sorulunca şu açıklamada bulundu:

"Ebeveyninden her ikisinin veya sâdece birinin yaşlılığına ulaştığı halde cennete giremeyenin."[1324]

عَنْ أَنَسٍ رَضِى اللهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏ يَكْبَرُ ابْنُ آدَمَ وَيَكْبَرُ مَعَهُ اثْنَانِ حُبُّ الْمَالِ، وَطُولُ الْعُمُرِ ‏

Enes b. Malik’den Rasulullah’ın s.a.v. şöyle dediği bildirilmiştir: "Âdemoğlu yaşlandıkça şu iki şeyi gençleşir: Mala ve uzun yaşamaya düşkünlük."[1325]

لَيْسَ مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرِناَ وَلَمْ يُوَقِّرْ كَبِيرَنَا.

“Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” [1326]

عَنْ أنَسِ بْنِ مَالِكٍ قالَ: قالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيهِ وسَلَّمَ: ماَ أكْرَمَ شاَبٌّ شَيْخاً لِسِنِّهِ إلاَّ قَيَّضَ اللهُ لَهُ مَنْ يُكْرِمُهُ عِنْدَ ِسنِّهِ

“Her hangi bir genç, bir kimseye yaşlı olduğu için ikramda bulunursa, Allah o gence, yaşlılığında kendisine ikramda bulunacak birini nasip eder.”[1327]

Aşırı yaşlılıktan Allah’a sığınan Hz. Peygamber[1328] bir devlet başkanı olarak güçsüzlerin ve yaşlıların bakımını üstlenmiştir. Bu konudaki bir hadis şöyledir:

عَنْ أبِي الدَّردَاءِ قالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيهِ وسَلَّم يقول:

اُبْغُونِي فِي ضُعَفاَئِكُمْ فَإنَّماَ تُرْزَقُونَ وَتُنْصَرُونَ بِضُعَفاَئِكُمْ.

"Güçsüz ve düşkünleri araştırıp bana getirin, (ihtiyaçlarını karşılayayım). Çünkü siz ancak içinizdeki güçsüzler sayesinde yardım görüyor ve rızıklandırılıyorsunuz." [1329]

عَنْ عَبْدِ اللهِ ِبْنِ عمرِو بنِ العاصِ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: قالَ رَسولُ اللّهِ :

الرَّاحِمُونَ يَرْحَمُهُمُ اللّهُ تَعالَى! اِرْحَمُوا مَنْ فِي الأرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ الرَّحِمُ شِجْنَةٌ مِنَ الرَّحْمَنِ مَنْ وَصَلَهَا وَصَلَهُ اللّهُ وَمَنْ قَطَعَهَا قَطَعَهُ اللّهُ تَعالىَ.

Abdullah İbn-i Amr İbni'l-Âs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semâda bulunanlar da size rahmet etsinler. Rahim (akrabalık bağı) Rahmân'dan bir bağdır. Kim bunu korursa Allah onunla (rahmet bağı) kurar, kim de koparırsa, Allah da ondan (rahmet bağını) koparır."[1330]

Hz. Ebû Bekir’in babası Ebû Kuhâfe, pîr-i fâni olduğu halde, henüz Müslüman olmamıştı. Gözlerinin feri kalmamış, yolunu göremiyordu. Oğlu Hz. Ebu Bekir ihtiyar babasının elinden tutarak Peygamber’in huzuruna getirdi. Herkese karşı saygı gösteren büyük Peygamber: "İhtiyarı niçin buralara kadar zahmete koştun?   O’nu kendi halinde bıraksaydın, biz onun ayağına giderdik", dedi. Onu önüne oturttu. Elini göğsünün üzerine koyarak ona İslâm’ı telkin etti. İşte O, yaşlılara böyle muâmele ederdi.[1331]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Buhârî, Cihâd, 67; Müslim, İman,93; Zekât, 115; Ebû Dâvûd, Cihad, 70;

İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, DİB. Yay. Ankara ,2004;

Toplumun Temelini Sarsan Belli Başlı Problemler, Lütfi Doğan, DİB,. Yay. Ankara, 2000;

İlmin Işığında İslamiyet, Afif A. Tabbara, çev. Mustafa Öz İstanbul, 1981;

Fikret Karaman, “Hasta, Yaşlı ve Engelleri Korumak”, Diyanet Aylık Dergi, Nisan-Mayıs 1999, sy. 101, s.55;

Fahri Kayadibi, “Yaşılara saygı” Diyanet Aylık Dergi, 1998, sy.91, s.33;

Şükrü Özbuğday, “Yaşlılara Saygı Bütün İnsanlara Saygı Demektir” Diyanet Aylık Dergi, 2003, sy.147, s. 25

 

 

CXXV-    YEMİN VE KEFFARETLERİ

Mustafa GÜNEY

I- Konunun Plânı

  1. Yeminin Mahiyeti ve Meşruiyeti
  2. Kendisiyle Yemin Edilenler Ve Kendisiyle Yemin Edilmesi Yasak Olanlar
  3. Bir Kimsenin Hakkını, Yemin İle Ele Geçirmek
  4. Yalan Yere Yemin Büyük Günahlardandır
  5. Doğru Bile Olsa Alış Verişte Yemin Mekruhtur
  6. Yemini Bozmak
  7. Yemin'in Çeşitleri
  8. F.Yemin Keffareti

1- Boş Yemin (Yemin-i lağv)

2- Yalan Yemin (Yemin-i Gâmus)

3- Söz Yemini (Yemin-i Mün’akide)

A-             II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Yeminin mahiyeti, meşruiyeti ve dindeki yeri anlatılır. Yeminin Müslümanın hayatında önemli bir yeri olduğu, dili yemine alıştırmamaya özen gösterilmesi gerektiği ve yalan yere yemin etmenin büyük günahlardan olduğu vurgulanır. Kendisiyle yemin edilenler ve yemin edilmesi yasak olanlar açıklanır. Doğru bile olsa alış-verişte yemin etmekten sakınmanın gerektiği belirtilir.Yemin'in Çeşitleri ve sırayla: Boş Yemin (Yemin-i lağv) , Yalan Yemin (Yemin-i Gâmus) ve Söz Yemini (Yemin-i Mün’akide) üzerinde durulur.Yemin Keffareti ile konu sonlandırılır.

B-              III- Konunun Özet Sunumu

Sözlükte kuvvet, sağ taraf, sağ el, and içmek, kasem gibi anlamlara gelen yemîn, dinî bir kavram olarak, bir kimsenin Allâh’ın adını veya sıfatını zikrederek sözünü kuvvetlendirmesi demektir. Yemin, sözü kuvvetlendirmesi ve yalan yere yeminin büyük günah olması sebebiyle mahkemelerde başka bir delil bulunmadığında delil olarak kabul edilmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de yalan yere yeminin, Allah’ın gazabına uğramış olanların niteliklerinden sayılması ve özellikle kafirlerin ve münafıkların yalan yere yaptıkları yeminlere örnekler verilerek yaptıkları bu hareketin çirkinliğinin ortaya konması, bunun ne derece büyük bir vebal olduğunu göstermektedir.

Yeminin bazı şeylere siper yapılması Kur’ân-ı Kerim’de yerilmektedir. Mesela kötü bir malı satabilmek için yemini kalkan yapmak asla tasvip edilemez. Hatta doğru bile olsa, alış veriş yaparken yemin etmemelidir!

Sözün kuvvetlendirilmesi için Allâh’ın adı veya sıfatı anılarak yapılan yemin üç çeşittir: Yemîn-i lağv, yemîn-i gamûs ve yemîn-i mün’akide.

1.Yemîn-i lağv; bir şeyin öyle olduğu zannedilerek veya ağız alışkanlığıyla yapılan yemindir. Kişinin birini görmediği halde gördüğünü zannederek “vallahi gördüm” demesi böyledir. Ayrıca sözünü kuvvetlendirme niyeti bulunmaksızın, yemin kastı olmaksızın yemin sözlerini söylemek de yemîn-i lağv olarak kabul edilmiştir. Bu şekilde yapılan yeminden dolayı keffaret gerekmez. Kur’an-ı Kerîm’de, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerden dolayı sorumlu tutulmayacağı bildirilmiştir (Bakara 2/225; Mâide 5/89). Bununla birlikte, ağız alışkanlığıyla konuşurken ikide bir yemin edenlerin bu alışkanlıklarından vaz geçmek için çalışmaları gerekir.

2.Yemîn-i gamûs; geçmiş zamanda meydana gelmeyen bir işin olduğuna veya yapılan bir şeyin olmadığına bilerek yalan yere yemin etmektir. Bu yemin büyük günah olup, sahibini günaha daldırdığı için bu isim verilmiştir. Bilerek ve Allâh’ın adını anarak yalan yere yapılan yeminin bağışlanması için keffaret yeterli olmadığından; keffâret vacip kılınmamıştır. Gamûs yemîni yapan kimsenin gerçekten pişman olarak ve bir daha böyle bir hataya düşmemek üzere Allah’tan af dilemesi gerekir. Yalan yere yaptığı yemin sebebiyle başkasının hakkının zayi olmasına sebep oldu ise, bu zararı tazmîn edip onlardan helallik istemelidir.

3.Yemîn-i mün’akide; mümkün olan ve geleceğe ait bir şeyi yapmak veya yapmamak üzere yapılan yemindir. Bir kimsenin şu işi yapacağım veya yapmayacağım diye yemin etmesi böyledir. Yeminin sahih olması için yemin edenin akıllı, buluğ çağına erişmiş ve müslüman olması gerekir. Ayrıca bu sözüyle yemini kastetmiş olmalıdır. Bunun yanında yeminin Allâh’ın isimlerinden biriyle veya O’nun sıfatlarıyla yapılmış olması gerekir. Allâh ve sıfatları dışında başka şeylere yapılan yemin, bu yemin kapsamına girmez.

Bu yemin ileride yapılacak bir işe Allâh’ın şahit tutulması olduğundan, yerine getirilmelidir. Yerine getirilmemesi halinde yemin bozulmuş olur; keffâret ödenmesi gerekir.

Yemînin keffâreti ise; on fakiri doyurmak veya giydirmek ya da köle azât etmektir. Buna gücü yetmeyen kimse üç gün peşpeşe oruç tutar. Yüce Allâh, “Allâh sizi kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı değil, fakat kalplerinizin kastettiği yeminlerden dolay sorumlu tutar. Yemînin keffâreti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on fakiri yedirmek yahut giydirmek ya da bir köle âzât etmektir. Bulamayan üç gün oruç tutmalıdır; yemininizin keffâreti budur. Yemin ettiğinizde yeminlerinizi tutun. Şükredesiniz diye Allâh size böylece ayetlerini açıklıyor.” buyurmaktadır (Mâide 5/89).

Farz veya vacip olan bir şeyi yapmamaya; haram ve günah olan bir şeyi yapmaya edilen yeminin yerine getirilmeyip keffâret verilmesi gerekir. Mendûb olan bir şeyi yapmamaya veya mekrûh olan bir şeyi yapmaya yemin eden kimsenin yeminini bozup keffâret vermesi daha uygundur. Mubah konularda yapılan yeminlerde ise, yeminin bozulmaması gerekir. Şayet yeminini bozar ise keffâret vermesi gerekir. Yeminin bilerek veya unutarak ya da baskı altında bozulması arasında fark yoktur; keffâret verilmesi gerekir.

C-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَلاَ تَتَّخِذُواْ أَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُواْ الْسُّوءَ بِمَا صَدَدتُّمْ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

“Yeminlerinizi aranızda hile ve fesat sebebi yapmayın. Sonra sağlamca bastıktan sonra ayak(larınız) kayar da Allah yolundan sapmanız sebebiyle kötü azabı tadarsınız. (Ahirette de) sizin için büyük bir azap vardır”.[1332]

لاَ يُؤَاخِذُكُمُ اللّهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ وَلَـكِن يُؤَاخِذُكُم بِمَا عَقَّدتُّمُ الأَيْمَانَ فَكَفَّارَتُهُ إِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاكِينَ مِنْ أَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ أَهْلِيكُمْ أَوْ كِسْوَتُهُمْ أَوْ تَحْرِيرُ رَقَبَةٍ فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلاَثَةِ أَيَّامٍ ذَلِكَ كَفَّارَةُ أَيْمَانِكُمْ إِذَا حَلَفْتُمْ وَاحْفَظُواْ أَيْمَانَكُمْ كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

“Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu doyurmak, yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkanı) bulamazsa onun keffareti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffareti budur. Yeminlerinizi tutun. Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor ki şükredesiniz”. [1333]

Konu ile ilgili  faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır: Bakara, 2/224-225; Âl-i İmran, 3/77; Maide, 5/89; Nahl, 16/92-96; Mücadele, 58/14-17; Münafikun, 63/1-2; Tahrim, 66/1-2; Kalem, 68/1-12.

D-                 V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن ابن عبّاس رَضِيَ اللّهُ عَنهما:قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم لِرَجُلٍ حَلَّفَهُ: احْلِفْ بِاللّهِ الّذِي َلا إلهَ إَّلا هُوَ مَالَهُ عِنْدَكَ شَيْءٌ، يَعْنِي لِلْمُدَّعِي

İbnu Abbas (r. anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (s.a.v.) yemin teklif ettiği bir kimseye şöyle söyledi: "Haydi! Kendinden başka ilah olmayan Allah'a kasem ederek o kimsenin yani iddia sahibinin sende hiçbir şeyi olmadığına yemin et!" [1334]

عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال: سَمِعَ رَسُولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنه يَحْلِفُ بِأبِيهِ، فقَالَ: إنَّ اللّهَ يَنْهَاكُمْ أنْ تَحْلِفُوا بِآبآئِكُمْ، فَمَنْ كَانَ حَالِفاً فَلْيَحْلِفْ بِاللّهِ أوْ لِيَصْمُتْ

İbnu Ömer (r.anhümâ) anlatıyor: Resulullah (s.a.v.), Hz. Ömer (r.a.)'in, babasını zikrederek yemin ettiğini işitmişti: "Allah Teala hazretleri, sizleri babanızı zikrederek yemin etmekten nehyetti. Öyleyse kim yemin edecekse Allah'a yemin etsin veya sussun" buyurdu.[1335]

وعن بريدة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: مَنْ حَلَفَ فَقَالَ: إنِّي بَرِئٌ مِنَ اﻻِسْلامِ فَإنْ كَانَ كَاذِباً فَهُوَ كَمَا قَالَ. وَإنْ كَانَ صَادِقاً فَلَنْ يَرْجِعَ إلى اﻻِﺳﻼﻢِ سَالِماً

Büreyde (r.a.) anlatıyor: "Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Kim yemin eder ve "İslam'dan berî olayım!" derse, eğer sözünde yalancı ise, dediği gibi olur, yalancı değil de gerçeği söylemişse İslam'a salim olarak dönemeyecektir."[1336]

وعَنْ إياسِ بنِ ثَعْلَبَة الحاَرِثي رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: مَنِ اقتَطَعَ حَقَّ امْرِئٍ مُسْلِمٍ بِيَمِينِهِ فَقَدْ أوْجَبَ لَهُ النَّارَ، وَحَرَّمَ اللّهُ تَعالىَ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ. قَالُوا: وَلَوْ شَيْئاً يَسِيراً يَا رَسُولَ اللّهِ؟ قَالَ: وَلَوْ كَانَ قَضِيباً مِنْ أرَاكٍ

İyas İbnu  Sa'lebe el-Hârisî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim Müslüman bir kimsenin hakkını, yemini ile ele geçirirse artık onun için cehennem  vacib olmuştur. Allah Teala ona cenneti de mutlaka haram  kılmıştır." "Ey Allah'ın Resulü! Az bir şey olsa da mı?"  diye sormuşlardı. "Misvak ağacından bir çubuk bile olsa!" cevabını verdi."[1337]

  قَالَ رَسُولُ اللّهُ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: مَنْ حَلَفَ عَلى مَالِ امْرِءٍ مُسْلِمٍ بِغَيْرِ حَقِّهِ لَقِىَ اللّهَ تَعَالَى وَهُوَ عَلَيْهِ غَضْبَانُ

"Resulullah: "Kim Müslüman bir kimsenin malı hakkında yalan yere yemin ederse, (Kıyamet günü) Allah'la karşılaştığında O'nu kendisine karşı gadablanmış  bulur!" buyurdular.[1338]

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ الْكَبَائِرُ الإِشْرَاكُ بِاللَّهِ، وَعُقُوقُ الْوَالِدَيْنِ، وَقَتْلُ النَّفْسِ، وَالْيَمِينُ الْغَمُوسُ ‏"‏‏

Abdullah İbni Amr İbni Âs (r Anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu:"Büyük günahlar şunlardır: Allah'a ortak koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek, haksız yere bir kimseyi öldürmek ve yalan yere yemin etmek."[1339]

قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: مَنْ حَلَفَ عَلى يَمِينٍ مَصْبُورَةٍ كَاذِباً فَلَيَتَبَوَّأْ بِوَجْهِهِ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ.

"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim, (mahkeme gereği, yapması icabeden) bir yeminde yalan yere yemin ederse bu yemini sebebiyle cehennemdeki yerini hazırlamış olur".[1340]

قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: قَالَ  اللّهُ تَعَالَى: ثَلاَثَةٌ أنَا خَصْمُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ: رَجُلٌ أعْطَى بِي ثُمَّ غَدَرَ، وَرَجُلٌ بَاعَ حُرّاً فَأكَلَ ثَمَنَهُ، وَرَجُلٌ اسْتَأجَرَ أجِيراً فَاسْتَوْفَى مِنْهُ وَلَمْ يُعْطِهِ أجْرَهُ

"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teala hazretleri dedi: "Üç kişi vardır, kıyamet günü ben onların hasmıyım: "Benim adıma (yemin) edip sonra gadreden kimse, hür bir kimseyi satıp  parasını yiyen kimse, bir işçiyi ücretle tutup çalıştırdığı halde, ücretini vermeyen kimse".[1341]

إِنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُول"‏ الْحَلِفُ مَنْفَقَةٌ لِلسِّلْعَةِ مَمْحَقَةٌ لِلْبَرَكَةِ ‏"‏‏

Ebû Hüreyre (.ra.) Resûlullah (s.a.v.)'i şöyle buyururken işittim dedi: "Yemin, malın sürümünü artırır; fakat kazancın bereketini giderir. "[1342]

قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: مَنْ حَلَفَ عَلى يَمِينٍ فَرَأى غَيْرَهَا خَيْراً مِنْهَا فَلْيُكَفِّرْ عَنْ يَمِينِهِ وَلْيَفْعَلِ الّذِى هُوَ خَيْرٌ مِنْهُ.

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Kim bir şey hususunda yemin eder, sonra da hilafını daha hayırlı görürse, derhal kefâret vererek yemininden vazgeçsin ve yemin ettiği husustan daha hayırlı olanı yapsın".[1343]  

E-              V- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1.D.İ.B.Yayını, Kur’an Yolu, I-IV, İlgili ayetlerin tefsiri.

2.Canan, Prof Dr. İbrahim, Kütüb-ü Sitte Muh. Terc. Ve Şerhi, VI,  285-366, Akçağ Yayınları, Ankara 1987.

3.TDV, İSAM, İlmihal, II, 25-27.

 

 

CXXVI-                       YETİM VE YOKSULLARA YARDIM

Davut Kaya

A-             I- Konunun Plânı

A- Yetim Kavramı

B- Kur’an-ı Kerimin Yetimi Anlatması

C- Hadis-i Şeriflerde Yetimin Anlatılması

D- Yetime Yardımcı Olmanın Ve Onu Korumanın Gereği

1. Yetimi Yedirmek, Giydirmek Ve İhtiyaçlarını Karşılamak

2. Yetimi Ve Onun Malını Korumak

E- Yetime Zulmetmenin Yasak Oluşu

F- Yetimlerin Dışında Yardım Edilmesi Gerekenler

G- İslam’ın Genel Anlamda Yardımlaşmaya Verdiği Önem

H- Yetimi Ve yoksulu Gözetmenin Sosyal Dayanışmaya  Katkısı

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya yetim kavramının açıklanmasıyla başlanır. Kur’an-ı Kerim’de ve Hadis-i Şeriflerde Yetim’le ilgili yapılan açıklamalar dile getirilir. Yetime yardımcı olmanın ve onu korumanın gereği ve sevabı üzerinde durulur. Ayrıca yetime ve onun malına karşı duyarlı olmamanın dünyevi ve uhrevi sorumluluğu anlatılır. Yetim ve yoksullara iyilikte bulunmanın toplumsal bir görev olduğu ve yardımlaşmanın toplum huzuruna katkısı izah edilir.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Yetim, anneden veya babadan herhangi birisinin ölümü ile  büyük bir acı yaşamakta veya bu yalnızlığa mecbur  olmaktadır. Yetimlik Allah’ın takdiriyle oluşmaktadır. İlahi irade ile gerçekleşen bu olay karşısında yalnızlık ve acı yaşayan, hatta korunmaya muhtaç durumda olan kişilerin hem kendilerinin hem de mallarının korunmaya ihtiyacı vardır. Bu durum asla istismar edilmeyip bilakis daha çok hassasiyet gerektirmektedir ki Yüce Allah insanları bu anlamda sık sık uyarmış, Hz. Peygamber de insanları dikkatli olmaya ve onlara iyilik yapmaya çağırmıştır. Bunun toplum huzuru için de büyük bir önemi vardır. 

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

يَسَْلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَ قُلْ مَا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَبينَ وَالْيَتَامىَ وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّهَ بِه عَلِيمٌ.

Sana, ne sarfedeceklerini sorarlar, de ki: «Sarfedeceğiniz mal, ana baba, yakınlar, yetimler, düşkünler, yolcular içindir. Yaptığınız her iyiliği Allah şüphesiz bilir»[1344]

Konu İle İlgili Faydalanılabilecek Diğer Ayetler İse Şunlardır:

Bakara,2/215;Nisa,4/2,3,6,10,36;En’am, 6/152; Haşr, 59/7; İnsan,76/8

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عَنْ سَهْلِ بنِ سَعْدٍ رَضِى اللّهُ عنه قالَ رَسُولُ اللّهِ: أنَا وَكاَفِلُ الْيَتِيمِ فِي الْجَنَّةِ هَكَذَا، وَأشاَرَ بِالسَّبَابَةِ وَالوُسْطَى، وَفرَّجَ بَيْنَهُمَا.

Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s-selâm) buyurdu ki: "Ben ve yetime bakan kimse cennette şöyleyiz" Orta parmağı ile baş parmağını yan yana getirip aralarını açıp kapayarak işaret eti."[1345]

وعَنْ ابن عباسٍ قالَ: قالَ رَسولُ اللّهِ: مَنْ قَبَضَ يَتِيماً مِنْ بَيْنِ الْمُسْلمِينَ إلَى طَعاَمِهِ وَشَرَابِهِ أدْخَلَهُ اللّهُ تَعالىَ الجَنَّةَ ألْبَتَّةَ إلاَّ أنْ يكُونَ قَدْ عَمِلَ ذَنْباً  يُغْفَرُ لَهُ.

İbnu Abbâs anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Kim Müslümanlar arasından bir yetim alarak yiyecek ve içeceğine dâhil ederse, affedilmez bir günah (şirk) işlememişse, Allah onu mutlaka cennete koyacaktır."[1346]

وعَنْ عُبَيْدِ بنِ عُمَيْرٍ عَنْ أبِيهِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ: أنَّ رَسُولَ اللّهِ  قَالَ وَقَدْ سَألَهُ رَجُلٌ عَنِ الْكَبَائِر ِ فَقَالَ: هُنَّ تِسْعٌ: الشِّرْكُ، وَالسِّحْرُ، وَقَتْلُ النَّفْسِ، وَأكْلُ الرِّبَا، وَأكْلُ مَالِ الْيَتِيمِ، وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ، وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ، وَعُقُوقُ الْوَالِدَيْنِ، وَاسْتِحْلاَلُ الْبَيْتِ الْحَرَامِ قِبْلَتِكُمْ أحْيَاءً وَأمْوَاتاً.

Ubeyd İbnu Umeyr babası radıyallahu anh'tan anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir adam kebâirden sormuştu, şöyle cevap verdiler: "Onlar dokuzdur!" buyurdular ve saydılar: "Şirk, sihir, insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadınlara iftirada bulunmak, anne ve babaya haksızlık, kıbleniz olan Beytu'l-Haram (da masiyet işlemey)i sağlığınız veya ölümünüzde helal addetmek."[1347]

حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ. ثَنَا يَحْيَى بْنُ صَعِيدٍ الْقَطَّانِ عَنِ ابْنِ عَجْلاَنَ عَنْ سَعِيدٍ عَنْ أَبِي  هُرَيْرَةَ؛ قَالَ: قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

اللَّهُمَّ! إنِّى أُحَرِّجُ حَقَّ الضَّعِيفَيْنِ:اَلْيَتِيمِ وَالْمَرْأةِ.

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki "Allahım! Ben şu iki zayıfın hakkının çiğnenmesinden cidden sakındırırım: Yetim ve kadın."[1348]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1.İbrahim Canan, Kütübü Sitte, Akçağ yayınları

2.Riyazu's Salihin, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları

3.Mehmet Emre, Hulasatü'l- Beyan

4.Prof. Yaşar Kandemir, İ. Lütfi Çakan, R. Küçük; Riyazü's Salihin Terceme Ve Şerhi, Erkam Yayınları

5.İmam Gazali, İhyau Ulumi'd Din,

6.Selahattin Ayaz,  Kur'an'da Dini Ve Ahlaki Kavramlar,

 

 

CXXVII-                  ZAMANI DİRİ TUTMAK (DUA VE ZİKİR)

Dr. Ekrem  KELEŞ

A-             I- Konunun Plânı

  1. Dua ve zikrin anlamı ve kapsamı
  2. Kur’an ve Sünnette dua ve zikre verilen  önem
  3. Dua ve Zikir Hayatı bakımından Hz. Peygamber ve Sahabe
  4. Kulun dua ve zikre olan ihtiyacı
  5. Yüce Allah’ın dua ve zikre vereceği karşılık
  6. Dua ve Zikirde kişinin iç dünyası
  7. Dua Âdâbı

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konunun açılımında yer alabilecek bazı temel vurgular şunlar olabilir:

Duâ, Allah ile kul arasında kuvvetli bir bağdır. Duadan ve zikirden uzak kalmak, kişinin yaratıcı ile irtibatının zayıflamasına, bunun sonucunda da dini hayatında gevşekliğe sebep olur. Özellikle günümüz şartlarında yürekleri kirletecek o kadar etken arasında duanın önemi daha bir artmış görünmektedir. Dua ile yaşamak, Allah'ı görüyormuş gibi yaşamaktır. Her ne kadar biz O'nu görmesek de O bizi görmektedir.

Dua ve zikir, kişiye Allah'la birliktelik bilinci kazandıran ve Müminin zamanını manen diri yaşamasını sağlayan bir disiplindir.  Zaman, kişiye verilmiş büyük bir emanet ve nimettir. Dua ve zikirle mümin, zamanı diri tutar. Her ânının dolu dolu geçmesi için çalışır.  Bu sebeple dua ve zikirle yaşayanın her ânı ve her davranışı bilinç yüklüdür.

İnsana en çok huzur veren duygulardan biri, kendisini seven, onu düşünen, onu  gözeten ve ona değer veren birilerinin olduğunu bilmesidir. Bu açıdan bakınca, her şeyi işiten, her şeyi bilen, her şeyi gören, her şeyden haberdar olan, her şeye gücü yeten, dertlere derman olan, sıkıntıları gideren, huzur ve mutluluk veren sevgi ve rahmet kaynağının sevgisini ve ilgisini elde edebilmiş olanın huzur ve mutluluğunun boyutları tahmin kalıplarına sığmaz. Mümin, dua ve zikirle bu sevgi ve ilgiyi elde etmektedir. Bu bakımdan dua ile yaşamak, huzur içinde yaşamaktır.  Hiç şüphesiz, hiç kimsenin sesimizi duymayacağı yerde sesimizi duyan, hiç kimsenin bizi göremeyeceği yerde bizi gören, hiç kimsenin bilemeyeceği niyetlerimizi, düşüncelerimizi ve sırlarımızı bilen, hiç kimsenin yardım edemeyeceği pozisyonlarda bize yardım edebilecek olan, hiç kimsenin bizi umursamadığı zamanlarda bizi dikkate alanın ilgi ve sevgisine mazhar olmaktan daha öte bir mutluluk düşünülemez.

Bir müminin huzurlu ve mutlu olabilmesi için bu sevgi ve ilgiyle yaşaması gerekir. Bu sevgi ve ilgi, ona, her durumda ve her konumda kendisini seven ve değer vereni unutturmaz. Kendisine şah damarından daha yakın olan ve nerede olursa olsun, kendisiyle birlikte bulunanın sevgi ve rahmeti, onu daima bir bahar serinliği gibi sarar. Kısacası böyle bir mümin, daima Rabbiyle beraber olur. Günlük hayatının her aşamasında onu unutmaz. Hayatını O'nunla birlikteliğin duyarlılığı içinde inşa eder. Hangi işle uğraşırsa uğraşsın, kalbi ve gönlü Rabbi ile beraberdir. Dünyevi kazanımları ile meşguliyeti, onu Allah’ı hatırlamaktan alıkoymaz. Ne ticareti, ne alış-verişi onun Allah’ı hatırlamasına  engel  olabilir.[1349] Bir taraftan dünyevi kazanımlarını ve kârını elde ederken diğer taraftan Allah’ı anar.

Alimlerimiz duayı mahiyeti itibariyle sözlü, fiili ve hâlî(hal ile yapılan) olmak üzere üçe ayırırlar. Hangi şekilde olursa olsun duanın en etkin olanı, ihlas ve samimiyet yüklü olandır.  Çünkü ihlas, duanın en önemli unsurudur. Dua, asla riyayı götürmez. Yüce Allah gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da çok iyi bilir. Dünyanın en güzel sözleri ve cümleleri ile de ifade edilse, ihlas ve samimiyet yüklü olmadıkça dua, hiçbir anlam ifade etmez. İhlas ve samimiyet taşımayan sözlerin, Allah yanında hiçbir değeri yoktur. Bundan dolayı Hz. Peygamber “Allah Teala gafil bir kalpten hiç bir duayı kabul etmez”[1350] buyurmuştur. Buna karşın içtenlik, ihlas ve samimiyet olduktan sonra, sözleri güzel dizememenin pek önemi yoktur. Allah, kişinin kalbinin derinliklerini bildiğine göre söz kalıplarının çok fazla bir anlamı kalmamaktadır. Çünkü Allah  kalıplara ve şekillere değil, yüreklere bakar. Yürek bulanıksa, yürek karanlık ise, riyakarlık dolu ise, o yüreğe değer vermez. Ama yürek, ihlas yüklü ise, samimi ise, aşk dolu ise ona büyük değer verir.

Dua, ibadetin ruhu, özü ve iliğidir. Nitekim en kapsamlı ibadet olan namazın her rek’atında Fatiha okunmaktadır. Her gün sünnetleriyle birlikte namazlarını  kılan müminler, günlük ibadetimiz olan ve zikrin bütün nevilerini kapsayan namazda, Fatiha suresini kırk defa okumuş olmaktadırlar. Yüce Allah, âdeta müminlerin dua ile daima iç içe olmalarını sağlamak ve kendisine nasıl dua etmeleri gerektiğini öğretmek üzere, Kur’an-ı Kerim’in anahtarı mesabesindeki Fatiha süresine örnek olarak en güzel dua cümlelerini yerleştirmiştir. Bu durum,  müminin nasıl dua ile iç içe olması gerektiğinin bir kanıtıdır.

Allah’ın varlığını, birliğini ve yüceliğini ikrar ve itiraf ederek ona ibadet, ona hamd u senâ, onun verdiği nimetlere şükür, onu zikir, ona sığınma(İstiâze) ve iltica, hatalardan ve günahlardan dolayı bağışlanma dileme(istiğfar) ve tövbe gibi Müslüman’ın dini hayatının ayrılmaz parçası konumundaki ibadet ve taatların hepsi de dua ile iç içedir.  Bu durum da, duanın müminin hayatındaki yerini göstermektedir.  Bu bakımdan gerçek bir Müminin günlük hayatı, ariflerin “El kârda gönül yarda” deyimiyle formüle ettikleri güzel bir huzur atmosferinde geçer. Bu formüle göre Mümin, günlük işini yaparken ve bir insan olarak dünyevi ihtiyaçlarını karşılarken ve çalışmalarını sürdürürken de gönlü ve yüreği daima Allah’la beraberdir. Onu hiç unutmaz. Daima onunla irtibatlıdır. Bir taraftan dünyevi kazançlarını elde ederken diğer taraftan gönlü kendisini seven, koruyan ve gözetenle beraberdir. Bu beraberliğin bir gereği olarak gerçek mümin kolay kolay kötülük işleyemez. Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyemez. Çünkü şeytanın veya nefsinin dürtüklemesiyle ne zaman bir kötülüğe meyletse, hemen Rabbinin kendisini görmekte olduğunu, kalbinden geçenleri bildiğini hatırlar. Onun kendisine verdiği değeri düşünür ve içinde yaşadığı bu güzelliği kaybetmek istemez. Böyle bir şeyin, kendi huzurunu dinamitlemek anlamına geleceğini bilir.

 Allah’ı anan, ona sığınan, ondan yardım isteyen bir kul, hem onun rızasını kazanır, hem yardımını elde eder, hem de ruhundaki kirlerden arınır. Hakiki mümin Allah’a dua etmekten geri kalmaz, daima samimiyetle ona yönelir. Dua ve zikirlerin, Kur’an’da ve Sünnette yer alan dualardan ve zikirlerden başlamak üzere Selef-i salihînin ve İslam büyüklerinin yaptığı dua ve zikir ifadeleriyle yapılması elbette daha güzel olur. Ancak bu şart değildir. Önemli olan samimiyetle arz-ı haldir.  Samimiyet ve içtenlik, işin özü ve esasıdır.

Cenab-ı Hakk’ın güzel isimlerine şöyle bir göz attığımız zaman, bu isimlerden önemli bir kısmının kulun duası, zikri, istiğfarı ve tövbesi ile ilgili olduğunu görürüz.. Her şeyi işten(es-Semi), dualara karşılık veren(el-Mücib), Çok merhamet eden, rahmeti her şeyi kuşatan (er-Rahman, er-Rahîm), tövbeleri çok kabul eden(et-Tevvab), karşılıksız bolca veren (el-Vehhab), rızık veren(er-Rezzak), engelleri kaldıran, sıkıntıları gideren her kapıyı açan(el-Fettah), şifa veren (eş-Şâfî), affeden (el-Afüvv), kendi kendine yeterli, her bakımdan sınırsız zengin(el-Ganî)…Hasılı Esmâ-i hüsnâ’dan daha pek çoğu, müminin daima dua ile iç içe olması gereğini göstermektedir.

Dua etmemek, kendini Allah’a karşı müstağni görmek anlamına da gelebileceği için dinen hiç hoş karşılanmaz. Kur’an-ı Kerim’de duadan istinkaf edenler için: “Bana kulluk etmekten yüz çevirenler.” [1351]  şeklinde bir ifadenin kullanılması, dua yapmaktan çekinmenin, diğer bir deyişle dua etmemenin, Allah’tan yüz çevirmek ve Allah’a karşı kendisini müstağni hissetmek gibi bir anlama geleceğine işaret etmektedir. Nitekim Hz.Peygamber “Dua ibadettir” buyurduktan sonra bu ayet-i kerimeyi okumuştur[1352] Halbuki insan, kendi kendine yeterli değildir. Dini literatürümüzdeki orijinal deyimiyle ‘fakîr’dir. Buradaki fakirlik, dar manada malı mülkü olmamak anlamındaki  fakirliği değil, esas itibariyle kişinin Allah’a karşı mutlak muhtaçlığını anlatır. Bu sebeple arifler ‘el-Fakru fahrî: (Rabbime) muhtaç olmam, benim için övünçtür’ derler.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Hz. Peygamber bizler için her bakımdan en güzel örnektir. O, şahsi işleri, toplumla ilişkileri, devlet işleri ve o kadar meşguliyeti arasında dua ve zikirden asla geri kalmıyor, daima dua ve zikir ile iç içe yaşıyor,  Allah Teâlâ’yı her halinde zikrediyordu.[1353] du. Günlük evrad ve ezkarını ihmal etmeden yerine getiriyordu. Onun hayatında yaptığı duaları derleyen çalışmalar, onun nasıl dua ve zikir ile iç içe yaşadığını göstermektedir. Sahabe-i kiram da ona uyarak  en zor şartlarda bile evrâd u ezkârı bırakmazlardı. Bu durum, Müslüman’ın nasıl daima dua ve zikirle yaşaması gerektiğini göstermektedir.

İnsan hayatındaki en değerli an, Yüce Allah’a yönelip Onunla baş başa kaldığı zaman dilimidir. Allah ile baş başa kalmanın en güzel vasıtalarından biri de dua ve zikirdir. Hadislerde ifade edildiği gibi "Dua, ibadetin özüdür." [1354]

Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerim’de yer alan dua ve zikir ayetleri de müminin daima dua ile iç içe olması gerektiğini göstermektedir. Kişiyi çoğu zaman manevi atmosferden uzaklaştıran kimi ortamlarda, Müminin dua ve zikre daha da çok ihtiyacı vardır.

Kısacası Müslüman’ın, daima, ruhunun gıdası olan dua ve zikirle beraber yaşaması manevi huzur ve mutluluğunun bir gereğidir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ

"Beni anın ki ben de sizi anayım."[1355]

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ

"Allah, içinde rahat edesiniz diye geceyi ve (her şeyi) gösterici (aydınlık) olarak da gündüzü yaratandır. Şüphesiz Allah, insanlara karşı sonsuz iyilik sahibidir, fakat insanların çoğu şükretmezler. " [1356]

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لِي وَلْيُؤْمِنُواْ بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

“Kullarım beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.”[1357].

Ayrıca şu ayet-i kerimelere de bakılabilir: Bakara 2/152, 186; Kehf, 18/28; İsra 17/24; A’raf, 7/55, 56, 180; Meryem 19/4; Furkan 25/77; Al-i Imran 3/38;

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

عن النُّعْمانِ بْنِ بشيرٍ رضِي اللَّه عنْهُما ، عَنِ النَّبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ :

« الدُّعاءُ هوَ العِبَادةُ»

Nu’mân İbni Beşîr radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Dua ibadettir. ”[1358]

عن أَبي هُريرةَ رضي اللَّه عنهُ أَنَّ رَسولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ :

« أَقْرَبُ ما يَكُونُ العَبْدُ مِن ربِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ » رواه مسلم .

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kulun Rabbine en yakın olduğu hal secde halidir. İşte bu sebeple secdede çok dua etmeye bakın!”[1359]

وَعَنْهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ قَالَ : يُسْتجَابُ لِأَحَدِكُمْ ماِ لَمْ يَعْجَلْ : يَقُولُ قَدْ دَعَوْتُ رَبِّي ، فَلَمْ يَسْتَجِبْ لِي . متفقٌ عليه .

Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Herhangi biriniz, ‘Rabbime kaç defa dua ettim de duamı kabul etmedi’, diyerek acele etmedikçe duası kabul edilir.”[1360]

وفي رِوَايَةٍ لِمُسْلِمٍ : « لاَ يَزَالُ يُسْتَجَابُ لِلعَبْدِ مَا لَمْ يَدْعُ بإِثْمٍ ، أَوْ قَطِيعَةِ رَحِمٍ ، ماَ لَمْ يَسْتَعْجِلْ » قِيلَ : ياَ رَسُولَ اللَّهِ مَا الاسْتِعْجَالُ ؟ قَالَ : « يَقُولُ : قَدْ دَعَوْتُ ، وَقَدْ دَعَوْتُ فَلَمْ أَرَ يَسْتَجِيبُ لِي ، فَيَسْتَحْسِرُ عِنْدَ ذَلِكَ ، ويَدَعُ الدُّعَاءَ » .

Müslim’in diğer rivayeti şöyledir:

–“Bir kul, günah bir şey veya akrabalık bağlarını kesmeye ilişkin bir şey istemediği ve acele de etmediği sürece duası kabul olunur. ”

–Yâ Resûlallah! Acele etmek ne demektir? diye sorulunca da şöyle buyurdu:

–“Nice defalar hep dua ettim de Rabbimin duamı kabul buyurduğunu gördüğüm yok, der. Duasının hemen kabul edilmemesi sebebiyle bıkar ve duayı bırakır. ”[1361]

عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ رضِي اللَّه عنْهُ أَنَّ رسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : « مَا عَلى الأَرْضِ مُسْلِمٌ يَدْعُو اللَّه تَعالى بِدَعْوَةٍ إِلاَّ آتَاهُ اللَّه إِيَّاهَا ، أَوْ صَرَفَ عنْهُ مِنَ السُّوءِ مِثْلَهَا . ماَ لَمْ يَدْعُ بإِثْمٍ ، أَوْ قَطِيعَةِ رحِمٍ » فَقَالَ رَجُلٌ مِنَ القَوْمِ : إِذاً نُكْثِرُ . قَالَ : « اللَّهُ أَكْثَرُ».

Ubâde İbni’s–Sâmit radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Yeryüzünde bir Müslüman Allah’tan bir şey dilerse, isteği, günah bir şey veya akrabalık başlarını kesmeye yönelik olmadıkça, Allah onun dileğini mutlaka ya yerine getirir veya o dua karşılığında vereceği şey kadar bir kötülüğü kendisinden uzaklaştırır. ”

Orada bulunanlardan biri:

–O takdirde biz Allah’tan çok şey isteriz, deyince, Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

–“Allah’ın lütfü sizin isteyeceğiniz şeylerden daha çoktur” buyurdu. [1362]

عنْ أبي مُوسَى الأشعريِّ ، رضي اللَّه عنهُ ، عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، قال : «مَثَلُ الَّذِي يَذكُرُ ربَّهُ وَالَّذِي لاَ يَذْكُرُهُ ، مَثَلُ الْحَيِّ وَالْمَيِّتِ » .

Ebû Mûsâ el–Eş‘arî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Rabbini zikredenle etmeyenin farkı, diriyle ölünün farkı gibidir. ”[1363]

وَرَواهُ مُسْلِمٌ فقالَ :«مَثَلُ البَيْتِ الَّذي يُذْكَرُ اللَّهُ فِيهِ ، وَالبَيْتِ الَّذِي لاَ يُذْكَرُ اللَّهُ فِيهِ ، مَثَلُ الْحَيِّ وَالْمَيِّتِ »

Müslim ise bu hadisi şöyle rivayet etmiştir:

“İçinde Allah’ın anıldığı ev ile Allah’ın anılmadığı evin farkı, diriyle ölünün farkı gibidir. ”[1364]

Ebû Hüreyre ile Ebû Saîd el–Hudrî radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere bir araya gelirse melekler onların etrafını sarar; Allah’ın rahmeti onları kaplar; üzerlerine sekînet iner ve Allah Teâlâ onları yanında bulunanlara över. ”[1365]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

DİA(Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi), Dua Maddesi.

NEVEVÎ, Ebu Zekeriyya Yahya b. Şeref en-Nevevî(v.676/1277),  el-Ezkaru’l-Muntahabe min Kelamı Seyyidi’l-Ebrar, Tercüme: Abdulhalık Duran(Rasulullah (sav )’in Dilinden Dualar-Zikirler ve Edepler), İst.1997

Yazıcı, Seyfettin, Müminin Silahı Dua, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını,

Sofuoğlu, Cemal, Açıklamalı Büyük Dua Kitabı,Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Giriş Kısmı.

Ateş,Süleyman, Büyük Dua Mecmuası,

Erul Bünyamin ve Ekrem Keleş, Kutsal İklimde Dua, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Giriş Kısmı

Şimşek, M. Sait, Dua Mad.,Şamil İslam Ansiklopedisi

 

 

CXXVIII-             ZAMANI DOĞRU KULLANMA BİLİNCİ

Bünyamin OKUMUŞ

A-             I- Konunun Plânı

A-Kur'ân'da zamana yemin ve zamanın değerinin vurgulanması

1-Çalışma saatleri

2-İstirahat Saatleri

3-İbadet vakitleri

B-Belli bir ölçü dahilinde seyreden zaman konusunda bilinçli olmak

1-Değerlendirilen zaman

2-İsraf edilen zaman

B-              II-.Konunun Açılışı ve işlenişi

Konuya Kur’ân’da zaman kavramına yapılan vurguyla girilir. Bu konuda Allah’ın zamana yemin etmesinin önemine işaret edilerek, gece ve gündüzün yaratılmasındaki hikmete ve bu vesileyle insanlar için sağlanan kolaylığa dikkat çekilir. Her şey gibi zamanın da Allah’ın insana bahşettiği en önemli nimetlerden olduğu belirtilir. Bu nimetin kadrini bilmek üzerinde durulur. Kur’ân’ın zamanı istirahat, çalışma ve ibadet vakitleri olarak tanzim etmesi, bir disiplin dahilinde ölçülü, düzenli ve bilinçli yaşamanın bir gereğidir. İnsanın farkında olmadan belki de en fazla zayi ve israf ettiği şey bilinçli kullanılmayan vakitlerdir. Bu bakımdan Asr Sûresinde insanın zarar ve ziyanı zamanla bağlantılı olarak ifade edildiği belirtilir. Asıl kazancın ise imanla irtibatlandırılarak iyi işler yapmak suretiyle zamanın değerlendirilmesinde olduğu vurgulanır. Buna bağlı olarak dünya ve ahiret saadetinin ancak zamanı iyi kullanmak suretiyle kazanılacağı, vakit nakittir ölçüsünden hareketle açıklanır. İnsanın başarıya erişmesinin, dünya ve ahiret saadetini temininin bununla orantılı olduğu açıklanır. 

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Zaman Allah’ın insana bahşettiği en büyük nimetlerden biri olup, önemli olan bu nimetin kadrini bilmek suretiyle değerlendirmektir. Zamanı değerlendirmek onu ölçülü ve bilinçli kullanmakla olur. Bunun yolu da zamanı iş, ibadet ve istirahat saatlerine bölerek bir disiplin dahilinde zamana hükmetmekten geçer. Bunun dışında müslümanın boş vakti ve boşa harcayacak zamanı yoktur. Ömrümüz, sınırlı ve sonlu olduğundan sınırsız ve sonsuz mükafatları kazanabilmenin ve dünya hayatında başarılı olabilmenin yolu zamanı doğru ve verimli kullanmaktan geçer.    

D-             IV-.Konu işlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُم بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ

“Dediler ki: “Dünya hayatımızdan başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” Bu hususta onların bir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanda bulunuyorlar.”[1366]

وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ آيَتَيْنِ فَمَحَوْنَا آيَةَ اللَّيْلِ وَجَعَلْنَا آيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُواْ فَضْلاً مِّن رَّبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُواْ عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْصِيلاً

“Biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) iki alâmet yaptık. Rabbinizden lütuf isteyesiniz, yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye gece alametini giderip gündüz alametini aydınlatıcı kıldık. İşte biz her şeyi açıkça anlattık.”[1367]

Konuyla İlgili Diğer Âyet-i Kerimeler: Yunûs, 10/67; Duhâ , 93/1-2; Leyl, 92/1-7; Şems, 91/1-4; Fecr, 89/1-4; İnsan, 76/1-3, 25-26; A’râf, 7/54; Yûnus, 10/5-6; Asr, 103/1-3; Furkân, 25/47.

E-              V-.Konu işlenirken Başvurulabilecek Bazı hadisler

وعَنْ أنَسٍ رَضِىَ اللّه عنه قال: خَطَّ رَسُولُ اللّهِ صلى الله عليه وسلم خَطاًّ وَقالَ: هَذَا الإنْساَنُ ، وَخَطَّ إلَى جَانِبِهِ خَطاًّ وَقالَ: هَذا أجَلُهُ، وَخَطَّ آخِرَ بَعِيداً مِنْهُ وَقالَ: هذَا الأمَلُ، فَبَيْنَماَ هُوَ كَذلِكَ إذْ جَاءَهُ الخَطُّ الْاَقْرَبُ.

Enes (ra) anlatıyor: Resûlullah (sav) yere bir çizgi çizdi ve: "Bu insanı temsil eder" sonra bunun yanına ikinci bir çizgi daha çizerek: "Bu da ecelini temsil eder" buyurdu. Ondan daha uzağa bir çizgi daha çizdikten sonra: "Bu da emeldir" dedi ve ilâve etti: "İşte insan daha böyle iken (yani emeline kavuşmadan) ona daha yakın olan (eceli) ansızın geliverir."[1368]

وعَنْ ابنِ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُمَا قال: أخَذَ رَسُولُ اللّهِ صلى الله عليه وسلَّمَ بِمَنْكِبِى وَقالَ: كُنْ فِي الدُّنْيَا كَأنَّكَ غَرِيبٌ أوْ عاَبِرُ سَبِيلٍ. وَكانَ ابنُ عُمُرَ يَقُولُ: إذَا أمْسَيْتَ فلاَ َتَنْتَظِرِ الصَّبَاحَ، وإذَا أصْبَحْتَ فلاََ تَنْتَظِرِ الْمَسَاءَ، وَخُذْ مِنْ صِحَّتِكَ لِمَرضِكَ، وَمِنْ حَياَتِكَ لِمَوْتِكَ.

İbnu Ömer (ra) anlatıyor: "Resûlullah (sav) omuzumdan tuttu ve: "Sen dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol" buyurdu. İbnu Ömer şöyle diyordu: "Akşama erdin mi, sabahı bekleme, sabaha erdin mi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap."[1369]

وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال: قال رَسُولُ اللّهِ صلى الله عليه وسلم:

أعْذَرَ اللّهُ تَعالَى إلَى امْرِئٍ أخَّرَ أجَلَهُ حَتَّى بَلَغَ سِتِّينَ سَنَةً.

Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor. Resûlullah (sav) buyurdular ki: "Ecelini altmış yaşına kadar uzattığı kimselerden Cenab-ı Hakk, her çeşit özür ve bahâneyi kaldırmıştır." [1370]

وعن أبى هريرة قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم:

‏"‏ قَالَ اللَّهُ يَسُبُّ بَنُو آدَمَ الدَّهْرَ، وَأَنَا الدَّهْرُ، بِيَدِي اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) Yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu söyler: “Ademoğlu zamana söver. Halbuki zaman benim; yani gece ve gündüz benim tasarrufumdadır.”[1371]

F-               VI-.Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1-Canan, İbrahim, İslam’da Zaman Tanzimi (Vakti En İyi Değerlendirme Esasları), İstanbul, 1991.

2- Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1982,c. 9, s. 6070-6079.

 

 

CXXIX-                       ZEKATIN FIKHÎ YÖNÜ

Mustafa GÜNEY

A-             I- Konunun Plânı

  1. Zekât vermekle yükümlü olan kimsede bulunması gereken şartlar
  2. Malda bulunması gereken şartlar
  3. Nisap Miktarları
  4. Temel İhtiyaçlar
  5. Alacakların Zekâtı
  6. Zekât verilecek kimseler
  7. Zekât Verilmeyecek Kimseler
  8. Zekatın Sahih Olmasının Şartları:
  9. Fıtır Sadakası

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Zekât vermekle yükümlü olan kimsede bulunması gereken şartlardan başlanır. Malda bulunması gereken şartlar da açıklanır. Nisap ne demek olduğu ve miktarları anlatılır.Temel İhtiyaçların neler olduğu izah edilir. Alacakların zekâtı verilirken esas alınacak sınıflandırma vurgulanır.Zekât Kimlere Verilir ? Kimlere Verilmez ?açıklanır.Fıtır Sadakası ve kimlerin mükellef olduğu açıklanır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Bir kimsenin zekât vermekle mükellef olması için müslüman, akıllı, buluğ çağına erişmiş olması ve hür olması; borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla nisap miktarı mala sahip olması gerekir.

Zekâta tabî mallar Kur’an-ı Kerim’de, altın ve gümüş (Tevbe 9/34), tahıllar ve meyveler (En’am 141), ticaret ve benzeri işlerden elde edilen kazançlar (Bakara 2/276), madenler ve benzeri yer altı servetleri (Bakara 2/276) ve diğer mallar (Tevbe 9/103; Zâriyât 51/19) şeklinde belirlenmiştir.

Genel olarak malların zekâtı kırkta bir oranındadır. Ancak tarım ürünlerinde masraflı olup olmamasına göre yirmide bir veya onda bir oranındadır. Hayvanlarda ise özel olarak hayvanın cinsine göre ayrı ayrı belirlenmiştir.

Havâic-i asliyye, temel ihtiyaçlar demektir. Bir fıkıh terimi olarak zekata tabi olmayan temel ihtiyaç maddeleri manasına gelmektedir.

Temel ihtiyaç maddeleri insanın hayat ve hürriyetini korumak için muhtaç olduğu şeylerdir. Bunlar, genel olarak, nafaka, oturulan ev, ev eşyası, ihtiyaç duyulan elbise, borç karşılığı mal, sanat ve mesleğe ait alet ve makineler, binek taşıtları, ilim için edinilen kitaplar gibi eşyadır. Esasen asli ihtiyaçlar, zaman, muhit ve durumun değişmesiyle değişir ve gelişir.

Nisap;dini bir kavram olarak, zekât, sadaka-i fıtır, kurban gibi ibadetler için konulan bir zenginlik ölçüsüdür.

Zenginliğin asgari sınırı olan nisap Hz. Peygamber tarafından gösterilmiştir. Bu asgarî sınırlar, bir açıdan o dönem İslâm toplumunun ortalama hayat standardını ve zenginlik ölçüsünü göstermektedir.

Hadislerde belirlenen nisap miktarları şöyle sıralanabilir; 80,18 gr. altın veya bunun tutarında para, ticaret malı, 40 koyun veya keçi, 30 sığır, 5 deve. Nisap miktarının belirlenmesinde kullanılan bu malların, o dönemin en yaygın zenginlik aracı olduğu açıktır. Nisabın bu mallar üzerinden belirlenmesi, sosyal ve ekonomik şartların fazla değişmediği ileriki dönemlerde de aynen korunmuştur.

Zekât verilecek kimseler:

Zekât Tevbe suresinin 60. ayetinde belirtildiği gibi fakirlere, miskinlere, borçlulara, yolda kalmışlara, Allah yolunda olanlara, kalbi İslâm’a ısındırılanlara, esir ve kölelikten kurtulmak isteyenlere verilir. Zekât bunların tamamına taksim edilebileceği gibi, bunlardan bir veya bir kaçına da verilebilir. Zekât anne, baba, büyükanne ve büyükbabalara, çocuklara ve torunlara verilemez. Aynı şekilde gayrimüslim ile zengine de verilmez.

Zekât Verirken Şu Sırayı Gözetmeli:

Önce kardeşler, kardeş çocukları, amca, hala, dayı ve teyze, sonra diğer akraba ve komşular, bunlardan sonra mahallesinde ve oturduğu memleketteki fakirler. Aldığı zekât parasını günah yolunda harcayacak veya israf edecek olan kimselere değil, gerçek ihtiyaçları için harcayan fakirlere vermek daha iyidir.

Zekât Verilmeyecek Kimseler Şunlardır:

1)Ana, baba, büyük ana ve büyük babalara,

2)Oğluna, oğlunun çocuklarına,kızına, kızının çocuklarına ve bunlardan doğan çocuklara,

3)Zenginlere,

4)Müslüman olmayanlara,

5)Karı-koca birbirlerine.

Zekatın Sahih Olmasının Şartları:

1. Zekatın niyet edilerek verilmesi şarttır. Ancak fakire bunun zekat olduğunu söylemek gerekmez.

2. Temlik; yani zekatın fakire, onun malı olması ve istediği gibi tasarruf etmesi  için verilmesidir.

Fıtır sadakası (Fitre);

Ramazan bayramı sabahında, dinen zengin olan her hür müslümanın kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu çocukları için vermesi vacip olan sadakadır.

Temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka nisap miktarı mala sahip olan bir Müslüman dinen zengin sayılır. Nisap, 80.18 gr. altın veya bunun karşılığıdır.

Zekat alabilecek kimselere, her şahıs için bu miktarlardan biri veya kıymeti verilirse fıtır sadakası ödenmiş olur. Ancak ideal olan, kişinin kendi geçim standardını esas alarak, adam başına bir kişiyi sabah-akşam doyuracak miktarı vermesidir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا

“Servet sahiplerinin mallarından zekat al. Zekat onların mallarını temizler, vicdanlarını arıtır”. [1372]

وَهُوَ الَّذِي أَنشَأَ جَنَّاتٍ مَّعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفًا أُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ  مُتَشَابِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ كُلُواْ مِن ثَمَرِهِ إِذَا أَثْمَرَ وَآتُواْ حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ وَلاَ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ

“O, çardaklı, çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı (herbiri) birbirine benzer ve (herbiri) birbirinden farklı biçimde yaratandır. Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez”.[1373]

Konu ile ilgili  faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır: Tevbe, 9/60 ; Zariyat, 52/19.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

قالَ رَسولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: قَدْ عَفَوْتُ لَكُمْ عَنِ الخَيْلِ وَالرَّقِيقِ فَهَاتُوا صَدَقَةَ الرِّقَةِ مِنْ كُلِّ أرْبَعِينَ دِرْهَماً دِرْهَمٌ، وَلَيْسَ في تِسْعِينَ وَمِائَةٍ شَىْءٌ. فَإذَا بَلَغَتْ مِائَتَيْنِ فَفِيهِمَا خَمْسَةُ دَرَاهِمَ

"Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "Sizi (ticarî olmayan) atın ve kölenin zekâtından affettim. Öyle ise gümüş paralarınızın zekâtını verin. Bunun her kırk dirhemine bir dirhem vereceksiniz. Ancak yüz doksan dirheme zekât düşmez. İkiyüz dirheme ulaştı mı beş dirhem verilecektir" [1374]

قالَ رسُولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: "‏ فِيمَا سَقَتِ الأَنْهَارُ وَالْغَيْمُ الْعُشُورُ وَفِيمَا سُقِيَ بِالسَّانِيَةِ نِصْفُ الْعُشْرِ ‏"‏

"Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Nehir ve yağmur sularının suladığı şeylerden (zekât olarak) öşür (onda bir) alınır. Hayvanla sulananlardan öşrün yarısı (yirmide bir) zekât alınır".[1375]

عَنْ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَعَثَهُ إِلَى الْيَمَنِ فَقَالَ ‏"‏ خُذِ الْحَبَّ مِنَ الْحَبِّ وَالشَّاةَ مِنَ الْغَنَمِ وَالْبَعِيرَ مِنَ الإِبِلِ وَالْبَقَرَةَ مِنَ الْبَقَرِ ‏"‏

"Resûlullah (s.a.v.) Yemen'e gönderirken kendisine  demiştir ki: "Zekât olarak hububâttan hububât al, davardan koyun al, deveden erkek veya dişi bir deve (baîr) al, sığırdan da bir sığır al".[1376] 

كانَ رسولُ اللّهُ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَأْمُرُنَا أَنْ نُخْرِجَ الصَّدَقَةَ مِنَ الَّذِي نُعِدُّ لِلْبَيْعِ ‏.‏

"Resûlullah (s.a.v.) satmak üzere hazırladığımız şeyden zekât vermemizi emrederdi" [1377]

قال رسولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: ‏"‏ لاَ تَحِلُّ الصَّدَقَةُ لِغَنِيٍّ وَلاَ لِذِي مِرَّةٍ سَوِيٍّ‏

"Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Sadaka, ne zengine ne de sakatlığı olmayan güçlüye helâl değildir" [1378]

Fıtır Sadakası

فَرَضَ رسولُ اللّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم زَكَاةَ الْفِطْرِ صَاعاً مِنْ تَمْرٍ أوْ صَاعاً مِنْ شَعِيرٍٍ عَلى كُلِّ عَبْدٍ أوْ حُرٍّ صَغِيرٍ أوْ كَبِيرٍ ذَكَرٍ أوْ أُنْثَى مِنَ المُسْلِمِينَ

"Resûlullah (s.a.v.) sadaka-i fıtrı müslümanlardan büyük- küçük, kadın-erkek, her bir hür ve köle üzerine bir sa' hurma veya bir sa' arpa olarak farz kıldı".[1379]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1.D.İ.B.Yayını, Kur’an Yolu, I-IV, İlgili ayetlerin tefsiri.

2.Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, II/398-408, Erkam Yayınları, İstanbul 1997

3.Canan, Prof Dr. İbrahim, Kütüb-ü Sitte Muh. Terc. Ve Şerhi, VII, 319-434, Akçağ Yayınları, Ankara 1987.

4.TDV, İSAM, İlmihal, I, 419-510.

 

 

CXXX-    ZEKATIN ÖNEMİ VE FAZİLETİ

Mustafa GÜNEY

A-             I- Konunun Plânı

          A. İnfak, Sadaka Ve Zekat Kavramı

          B. Zekatın Dindeki Yeri, Önemi ve Fazileti

          C. Zekat Vermeyenlerin Durumu

          D. Zekatın Fert  Açısından Değerlendirilmesi

            a. Zekatın Veren  Birey Üzerindeki Etkileri

            b. Zekatın Alan Birey Üzerindeki Etkileri

          E. Zekatın Toplum Açısından Değerlendirilmesi

          F. Zekatın Çözümlediği Problemler   

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya infak, zekat ve sadaka kavramlarının sözlük ve terim anlamları ve kapsamları   kısaca açıklanarak başlanılabilir. Daha sonra zekatın İslam Dini’ndeki yeri, önemi, fazileti;  zekat vermeyenlerin ahirette karşılaşacakları durumlar ile sorumlulukları ve kayıpları Kur’an-ı Kerim ve hadislerden örnekler verilerek ele alınır.

Zekatın Allah'ın rızasını kazandıran, kişide malın araç olmaktan çıkarak amaç haline gelmesini önleyen, insanda başkalarını düşünme, merhamet ve iyilik duygularını geliştiren ve toplumsal barışı sağlayan bir ibadet olduğu belirtilir.Bu bağlamda zekatın kişiyi cimrilik hastalığından koruyacağı, kalbi dünya sevgisinden uzaklaştıracağı, zekat veren ve zekat verilen kişiler arasından sevgi bağlarının kuvvetlenmesine vesile olacağı, böylece arzulanan sosyal barış ve toplumsal kaynaşma ortamının oluşacağı üzerinde durulur. Zekatın, bireyin Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmasını sağlayacağı, bireyi alan el değil veren el olma yüceliğine ulaştıracağı anlatılır.

Ayrıca zekatın malın temizlenmesine ve artmasına katkıda bulunacağı, toplumda iktisadi hayatın canlanmasını, milli manevi değerlerin korumasını sağlayacağı, fakirlik, yoksulluk, dilencilik, sosyal çatışma ve umumi afetlerin doğurduğu  problemlerin çözülmesinde en etkin rolü oynayacağı hususları üzerinde de durulur.

İslâm’ın, yoksula yardımı kişinin isteğine bırakmadığı, zengin olan herkesin zekat vermesini zorunlu kıldığı; topluma denge, huzur, dayanışma güven ve mutluluk getirebilmesi için müslümanlara düşen görevin zekatı ödemek ona işlerlik kazandırmak olduğu vurgulanır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

İnfak, dinî bir terim olarak, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma amacıyla kişinin kendi servetinden harcamada bulunması, ihtiyaç sahiplerine aynî ve nakdî yardım etmesi demektir.

Bu  yönüyle infak, hem farz olan zekâtı hem de gönüllü olarak yapılan her çeşit hayrı içerir. İnsanın sahip olduğu servetin gerçek sahibi Allah’tır. O’nun emanet olarak verdiği bu servetten başkalarına vermek gerekir.[1380]

Kur’an’da Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olan müttaki mü’minlerin özellikleri sayılırken bunlar arasında infâk da zikredilmiştir.[1381]

Sadaka ise  Allâh Teâlâ’nın rızasını kazanmak niyetiyle, karşılıksız olarak fakir ve muhtaçlara yardım etme, iyilik ve ihsanda bulunma demektir. Hem bedeni ve hem de mali olabilir. Farz, vacip ve mendub şeklinde taksim edilebilir. Zekât ve zaruret derecesinde ihtiyaç içerisinde bulunan kimseye yardım etmek farz, sadaka-i fıtır vacip ve diğerleri ise menduptur.

Hz. Peygamber sadaka ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Güneşin doğduğu her yeni günde kişiye, her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. İki kişi arasında adâlet yapman bir sadakadır. Kişiye hayvanını yüklerken yardım etmen bir sadakadır. Güzel söz sadakadır, namaza gitmek üzere attığın her adım sadakadır. Yoldan rahatsız edici bir şeyi kaldırıp atman sadakadır.”[1382]

Sözlükte artma, çoğalma, temizlik, bereket, iyi hal ve övgü anlamlarına gelen zekât, dinî bir terim olarak, belirli bir malın bir kısmının Allâh rızası için muayyen kişilere verilmesi demektir.

Zekat, İslâm'ın beş temel esasından biri olup, hicretin ikinci yılında Medine’de farz kılınmıştır. Zekat,İslam’ın beş şartından biridir.Mal ile yapılan bir ibadet,iktisadi ve sosyal yönleri bulunan bir müessesedir.

 Bu kadar önemli olduğu içindir ki Kur’an-ı Kerim’de zekat defalarca ve hemen  namaz kılınız ifadesi arkasından anılıp emredilmiş, hadis kitaplarında müstakil birer bölüm konusu olmuş, fıkıh kitaplarının ibadete ayrılan kısımlarında geniş bir bölüm olarak yerini almıştır. İslam alimleri tarafından yazılan pek çok kitaba konu olmuş hatta müstakil zekat kitapları yazılmıştır.

Zekat en güzel yardımlaşma müessesesidir.Yüce dinimiz İslam birlik ve beraberliğe, sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya çok büyük önem vermektedir. Zenginlere zekat yükümlülüğü getirmekle de bu yardımlaşmayı sistemleştirmiştir. Zengin her yıl malının bir bölümünü yoksullara vererek hem Allah’a karşı kulluk görevini yerine getirecek ve hem de toplumda zengin-fakir kaynaşmasına,sevgi ve saygı ortamının oluşmasına katkıda bulunacaktır.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَأَقِيمُواالصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولََعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

“Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Resüle itaat edin ki size merhamet edilsin”.[1383]

وَلاَ يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَبْخَلُونَ بِمَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ هُوَ خَيْرًا لَّهُمْ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَّهُمْ سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُواْ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلِلّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ

“Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır! O kendileri için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”. [1384]

Konu ile ilgili  faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır: Bakara, 2/1-3, 43, 110, 277; Nisa, 4/162; Mâide, 5/55; Âraf,  7/156; Tevbe, 9/5-11, 18,  71; Hac, 22/41, 78; Mü’minûn, 23/1-4; Neml, 27/1-3; Rum, 30/39; Lokman, 31/1-4;  Ahzab, 33/33; Fussilet, 41/6-7; Mücadele, 58/13; Meâric, 70/19-25; Müzzemmil,73/20; Beyyineh, 98/5.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

بُنِيَ الإِسْلاَمُ عَلَى خَمْسٍ شَهَادَةِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ، وَإِقَامِ الصَّلاَةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، وَالْحَجِّ، وَصَوْمِ رَمَضَانَ ‏"‏‏.‏

"İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve ramazan orucunu tutmak".[1385]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـأَنَّ أَعْرَابِيًّا، أَتَى النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ دُلَّنِي عَلَى عَمَلٍ إِذَا عَمِلْتُهُ دَخَلْتُ الْجَنَّةَ‏.‏ قَالَ ‏"‏ تَعْبُدُ اللَّهَ لاَ تُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا، وَتُقِيمُ الصَّلاَةَ الْمَكْتُوبَةَ، وَتُؤَدِّي الزَّكَاةَ الْمَفْرُوضَةَ، وَتَصُومُ رَمَضَانَ ‏"‏‏.‏ قَالَ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لاَ أَزِيدُ عَلَى هَذَا‏.‏ فَلَمَّا وَلَّى قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ مَنْ سَرَّهُ أَنْ يَنْظُرَ إِلَى رَجُلٍ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَلْيَنْظُرْ إِلَى هَذَا ‏"‏‏

Ebû Hüreyre (r.a.)den rivayet edildiğine göre (Bir gün) Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem'e bir A'râbî geldi. Ve: - Yâ Resûla'llâh, beni bir ibâdete delâlet buyursanız ki, ben onu işleyince Cennet'e girebileyim, demişti. Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem: - Allâh'a ibâdet edersin, ve Allâh'a hiç bir şeyi şerik kılmazsın, farz olan namazı kılar, farz olan zekâtı verir ve Ramazan orucunu tutarsın! buyurdu. A'râbî (kemâl-i safvetle): - Hayâtım yed-i kudretinde olan Allâh'a yemîn ederim ki ben, sizden işittiğim bu ibâdetler üzerine hiç bir ibâdet ziyâde etmem, deyip de müteâkıben dönüp gidince, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem: - Kim ki, ehl-i Cennet'ten bir adam görüp mesrûr olmak isterse, şu temiz sîmâya baksın!, buyurdu”[1386].

بَعَثَ رَسولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم مُعَاذاً إلىَ الْيَمَنِ. فقَالَ: إنَّكَ تَقْدُمُ عَلى قَوْمِ أهْلِ كِتَابٍ فَلْيَكُنْ أوَّلَ مَا تَدْعُوهُمْ إلَيْهِ عِبَادَةُ اللّهِ تَعالى، فَإذَا عَرَفُوا اللّهَ تَعالى فَأخْبِرْهُمْ أنَّ اللّهَ تَعالى فَرَضَ عَلَيْهِمْ زَكَاةً تُؤخَذُ مِنْ أغْنِيَائِهِمْ وَتُرَدُّ عَلى فُقَرَائِهِمْ، فَإنْ هُمْ أطَاعُوا لِذلِكَ فَخُذْ مِنْهُمْ وَتَوَقَّ كَرَائِمَ أمْوَالِهِمْ

Resülullah (s.a.v.) Muâz (r.a.)'ı Yemen'e gönderdi. (Giderken) ona dedi ki:

"Sen EhI-i Kitap bir kavme gidiyorsun. Onları davet edeceğin iIk şey AIIah'a ibâdet olsun. AIIah'ı tanıdılar mı, kendilerine AIIah'ın zekâtı farz kılmış olduğunu, zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılacağını onlara haber ver. Onlar buna da ittaat ederlerse kendilerinden zekatı aI. Zekat alırken halkın (nazarlarında) kıymetli olan mallarından sakın.” [1387]

قالَ رَسولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: مَا مِنْ صَاحِبِ إبِلٍ وَ لاَ بَقَرٍ وَ لاَ غَنَمٍ لاَ يُؤَدِّي حَقَّ اللّهِ تَعالى فِيهَا إِلاَّ جَاءَتْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أكْثَرَ مَن كَانَتْ وَأُقْعِدَلَهَا بِقَاعٍ قَرْقَرٍ تَسْتَنُّ عَلَيْهِ بِقَوَائِمِهَا وَأخْفَافِهَا وَتَنْطِحُهُ بِقُرُونِهَا وَتَطَؤُهُ بِأَظْلاَفِهَا لَيْسَ فِيهَا جَمَّاءُ وَ لاَ مُنْكَسِرٌ قَرْنُهَا كُلَّمَا مَرَّتْ عَلَيْهِ أُخْرَاهَا عَادَتْ عَلَيْهِ أُولاَهَا حَتَّى يُقْضى بَيْنَ الخَلْق. وََ لاَ صَاحِبِ كَنْزٍ لاَ َيَفْعَلُ فِيهِ حَقّهُ إَّلا جَاءَ كَنْزُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ شُجَاعاً أقْرَعَ يَتْبَعُهُ فَاتِحاً فَاهُ فَإذَا أتَاهُ فَرَّ مِنْهُ فَيُنَادِيهِ: خُذْ كَنْزَكَ الَّذِى خَبَّأْتَهُ فَأنَا عَنْهُ غَنِىٌّ. فإذَا رَأى أَنَّهُ َ لاَ بُدَّ لَهُ مِنْهُ سَلَكَ يَدَهُ في فِيهِ فَيقْضَمُهَا قَضْمَ الْفَحْل.

Resülullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Deve, sığır veya davar sâhibi olup da, bunlardaki Allah'ın hakkını eda etmeyen herkese Kıyamet günü, bu mallar, olduğundan daha çok ve mümkün olduğunca iri ve şişman olarak geleceklerdir. Adam, onlar için, düz ve geniş bir yere oturtulacak, hayvanlar bacakları ve tabanlarıyla onun üzerinden geçecekler. Geçiş sırasında boynuzlarıyla tosluyacaklar ve ayaklarıyla ezecekler. İçlerinde boynuzsuz veya boynuzu kırık biri bulunmayacak. Bu şekilde sonuncusu da onun üzerinden geçince, birincisi aynı geçişe tekrar başlayacak. Mahlükatın hesabı tamamlanıp hüküm verilinceye kadar bu hâI devam edecek.

Keza "kenz'‚ (hazine) sâhip olup da ondaki (Allah'ın) hakkını ödemeyen herkese, Kıyamet günü hazinesi, dazlak başlı bir yılan olarak gelecek, ağzını açıp peşine düşecektir. Yılan yaklaştıkça adam ondan kaçacak. Sonunda yılan ona:

"Gizlediğin hazineni al! Ben ondan müstağniyim!" diye bağırır. Adam, neticede yılandan kaçma çaresinin olmadığını anlayınca, elini ağzına sokar. Yılan da onu, aygırın (alafı) kemirmesi gibi kemiriverecek". [1388]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

1. D.İ.B.Yayını, Kur’an Yolu, I-IV, İlgili ayetlerin tefsiri.

2. Prof. Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, II/398-408, Erkam Yayınları, İstanbul 1997

3. Canan, Prof. Dr. İbrahim, Kütüb-i Sitte Muh. Terc. Ve Şerhi, VII, 319-434, Akçağ Yayınları, Ankara 1987.

4. TDV, İSAM, İlmihal, I, 419-510.

 

 

CXXXI-                       ZULÜM VE SONUÇLARI

Medet  COŞKUN

A-             I- Konunun Plânı

  • Zulüm kavramı ve mahiyeti
  • Adaletin zıddı olarak zulüm ne anlama gelir
  • Kur’anın zulme bakışı
  • Hadislerde zulüm yasağı
  • Zulmün zararları
  1. Zulmün birey ve toplum üzerindeki psikolojik zararları
  2. Zulmün toplumsal zararları

F- Zulüm ve zalimden korunma yolları

1- İslamda zulmün haram olduğunu unutmamak

2- Hiç kimsenin başka birine zulmetmeye hakkının olmadığını bilmek

3- Mü’minlerin kardeş olduğunu hatırdan çıkarmamak

4- Allah’ın(cc) emir ve yasaklarına uymak

5- Yapılan zulmün dünya ve ahrette doğuracağı kötü sonuçları unutmamak

B-              II- Konunun Açılımı ve İşlenişi

Konuya zulüm kavramı ve topluma vereceği zararlar açıklanarak başlanır.Zulmün yasak olduğu ilgili ayet ve hadislere müracaat edilerek izah edilir.Zulmün ferdi ve toplumsal zararlarına dikkat çekilerek ayetlerden de örnekler verilerek zalimin sonunun ne denli kötü olacağına vurgu yapılır.Konuyla ilgili olarak Kur’an’da örnek verilen ve zulümleri sebebiyle helaka uğrayan geçmiş milletlerin akıbetlerine dikkat çekilmelidir. Zulmün çirkin bir davranış olduğu vurgulandıktan sonra zalimden korunma yolları anlatılır.

C-             III- Konunun Özet Sunumu

Zulüm, hak yemek, eziyet, işkence ve baskı kullanmak, adaletsizlik yapmak, haddi  aşmak söz ve fiilde aşırı gitmek demektir.Aynı zamanda zulüm;Güçlü bir kimsenin yasaya veya vicdana aykırı olarak başkasını uğrattığı kötü durum, kıyım,  acımasızlık, haksızlık, eziyet ve  cefadır. Kur'ân'ın üzerinde en çok durduğu kavramlardan biri şüphesiz zulümdür. Aynı kökten gelen kelimelerle birlikte zulüm ve türevleri Kur'ân'da üç yüze yakın yerde geçmektedir.Alimler zulmü üç kısım halinde incelemişlerdir:

1-İnsanın Allah'a karşı işlediği zulüm, şirk ve küfürdür.Yüce Allah: "Şüphesiz ki, şirk büyük bir zulümdür" (Lokman, 31/13)buyurmuştur.

"İçlerinden zulmedenler, (söylediğimiz) sözü, kendilerine söylenmeyen bir sözle değiştirdiler. Biz de haksızlık ettiklerinden dolayı üzerlerine gökten bir azap gönderdik" (A'raf,7/162).

2-İnsanlar arasındaki zulüm. Bu da, insanların kendi hemcinslerine karşı işledikleri suçlar, günahlar ve haksızlıklardır. Zaten zulüm denince ilk olarak akla insanların birbirlerine karşı olan hareketlerindeki yanlış, kötü ve zararlı davranışları zulüm olarak tanıtılmış, bunların işlenmemesi istenmiş ve işleyenler tenkit edilmiştir.

3- Zulmün bir çeşidi de, insanın kendi kendine zulmetmesidir.

D-             IV- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler

وَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الأَبْصَارُ   مُهْطِعِينَ مُقْنِعِي رُءُوسِهِمْ لاَ يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ وَأَفْئِدَتُهُمْ هَوَاءٌ وَأَنْذِرِ النَّاسَ يَوْمَ يَأْتِيهِمُ الْعَذَابُ فَيَقُولُ الَّذِينَ ظَلَمُواْ رَبَّنَا أَخِّرْنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ نُّجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَ أَوَلَمْ تَكُونُواْ أَقْسَمْتُم مِّن قَبْلُ مَا لَكُم مِّن زَوَالٍ  وَسَكَنتُمْ فِي مَسَـاكِنِ الَّذِينَ ظَلَمُواْ أَنفُسَهُمْ وَتَبَيَّنَ لَكُمْ كَيْفَ فَعَلْنَا بِهِمْ وَضَرَبْنَالَكُمُ الأَمْثَالَ وَقَدْ مَكَرُواْ مَكْرَهُمْ وَعِندَ اللّهِ مَكْرُهُمْ وَإِن كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ  فَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ

“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah onları ancak, gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor  O gün başlarını dikerek (çağırıldıkları yere doğru) koşarlar. Gözleri kendilerine bile dönmez, kalpleri de bomboştur. (Ey Muhammed!) İnsanları, kendilerine azabın geleceği gün ile uyar. Zira o gün zalimler, “Ey Rabbimiz! Yakın bir süreye kadar bizi ertele de senin çağrına uyalım ve peygamberlerin izinden gidelim” diyecekler. Onlara şöyle denilecek: “Daha önce siz, sonunuzun gelmeyeceğine yemin etmemiş miydiniz?” “Kendilerine zulmedenlerin yerlerinde oturdunuz. Onlara ne yaptığımız ise size belli olmuştu. Size misaller de vermiştik.” Onlar gerçekten tuzaklarını kurmuşlardı. Tuzakları yüzünden dağlar yerinden oynayacak olsa bile, tuzakları Allah katındadır (Allah onu bilir). Sakın Allah’ın, peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir.”[1389]

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَظَلَمُواْ لَمْ يَكُنِ اللّهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلا لِيَهْدِيَهُمْ طَرِيقاً إِلاَّ طَرِيقَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللّه يَسِيراً.

“Şüphesiz inkar edenler ve zulmedenler (var ya) Allah onları asla bağışlayacak ve doğru yola iletecek değildir. (Allah onları) ancak içinde ebedi kalacakları cehennemin yoluna iletir. Bu ise Allah’a çok kolaydır.”[1390]

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِباً أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَيْنَ شُرَكَآؤُكُم الَّذِينَ كُنتُمْ تَزْعُمُونَ.

“Kim Allah’a karşı yalan uydurandan, ya da onun âyetlerini yalanlayandan daha zalimdir? Şüphesiz ki, zalimler kurtuluşa eremez.” [1391]

Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır: Bakara,2/124-258; Nisa,4/168-169; Maide,5/45; En’am, 6/21-129-135;Tevbe,9/109; Hud, 11/18-100-102; Yusuf,12/23; İbrahim, 14/27,45.

E-              V- Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler

وعن أبي إدْرىسِ الْخَوَْنِى عَنْ أبي ذَرٍّ رَضِيَ اللّه عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ( ﺹ) فِيمَا يَرْوِى عَنْ ربِّهِ عَزَّ وَجَلَّ أنَّهُ قَالَ: يَا عِبَادِي إنِّي حَرَّمْتُ الظُّلْمَ عَلى نَفْسِي، وَجَعلْتُهُ بَيْنَكُمْ مُحَرَّماً، فلاََ تَظَالَمُوا.

Ebu İdris el-Havlânî, Ebu Zerr (radıyallahu anh)'den anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), aziz ve celil olan Rabbinden naklen anlattığına göre, Rabb  Teala şöyle buyurmuştur:"Ey kullarım! Ben nefsime zulmü haram ettim, onu sizin aranızda da haram kıldım. Öyleyse birbirinize zulmetmeyin. !”[1392]

وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه: قال رَسولُ اللّه( ﺹ): انْصُرْ أخَاكَ ظَالِماً أوْ مَظْلُوماً. قِيلَ: أنْصُرُهُ إذَا كَانَ مَظْلُوماً، فَكَيْفَ أنْصُرُهُ ظَالِماً؟ قالَ: تَحْجُزُهُ عَنِ الظُّلْمِ، فإنَّ ذلِكَ نَصْرُهُأ 

Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)  buyurdular ki: "Kardeşine zalim de olsa mazlum da olsa yardım et." "Mazlumsa yardım ederim, zâlime nasıl yardım ederim?" diye sorulmuştu."Onu zulümden alıkoyarsın, bu da ona yardımdır" buyurdu."[1393]   

وعَنْ جابرِ بنِ عبداللّه الانْصاَري رَضِيَ اللّهُ عَنهماَ قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ( ﺹ): أتَّقُواالظُّلْمَ، فإنَّ الظُّلْمَ ظُلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَاتَّقُوا الشُّحَّ فإنَّ الشُّحَّ أهْلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ، حَمَلَهُمْ عَلى أنْ سَفَكُوا دِمَاءَهُمْ وَاسْتَحَلُّوا مَحَارِمَهُمْ

Cabir İbnu Abdillah el-Ensarî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Zulümden kaçının. Zira zulüm, kıyamet günü karanlıklar olacaktır. Cimrilikten de kaçının, zira cimrilik,  sizden öncekileri helak etmiş, onları birbirlerinin kanlarını dökmeye, haramlarını helal addetmeye sevketmiştir." [1394]

وعنﺃﺑﯽﻫﺮﻳﺮﺓ رَضِىَ اللّهُ عَنْه قالَ: قالَ رسولُ اللّهِ (ﺺ): ثََلاَثُ دَعَوَاتٍ مُسْتَجَابَاتٌ ﻵشَكَّ فِي إجَابَتِهِنَّ: دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ، وَدَعْوَةُ الْمُسَافِرِ، وَدَعْوَةُ الْوَالِد عَلى وَلَدِهِ.

Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) anlatıyor:"(Allah'ın kabul ettiği) üç müstecab dua vardır, bunların icâbete mazhariyetleri hususunda hiç bir şekk yoktur. Mazlumun duası, müsâfirin duası,  babanın evladına duası."  [1395]   

Mazlumun yâni zulme uğrayanların dualarının makbuliyeti, onların Mü'min ve Müslüman olmaları şartına bağlı değildir. Başka rivayetlerde zulme uğrayan kimsenin fâcir (büyük günahı alenen işleyen) veya kâfir olmaları  hâlinde de dualarının makbul olduğu tasrih edilmiştir.  

اِتَّقُوا دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ وَاِنْ كَانَ كَافِراً فَإنَّهُ لَيْسَ دُونَهَا حِجَابٌ

“Mazlumun (bed)duâsından sakın. Çünkü mazlumun duası ile Allah arasında (kabule mâni olan) hiçbir perde/engel yoktur.”[1396]

F-               VI- Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar

Hadisler: Müslim, İman 7, hadis no: 19, 1/150; Ebû Dâvud, Zekât 5, hadis no:1584; Tirmizî, Zekât 4, 625, Deavât 129, Hadis no:3598, 5/578;Buhâri, İman 4, 5, Rikak 26; Müslim, İman 64, 65; Ebû Dâvud, Cihad 3; Tirmizî, Kıyâme 53, İman 13; Müslim, Birr ve’s-Sıla, 60, hds no: 2582;  Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 1, hds no: 2535;  Buhâri, K. Mezâlim ve’l-Gasb, 8, hadis no: 8;Müslim, K. Birr ve’s-Sıla, 57, hadis no: 2579

Şamil  İslam Ansiklopedisi, “Zulüm” Mad.

Kur'an'da  zulüm kavramı, Ahmet Doğan. 1984;

Kitap ve sünnette zulüm kavramı, Mustafa Meşhur ; çev. M. Ahmet Varol. İstanbul :Vahdet Kitap Kulübü, 1990;

Kur’an’a göre zulüm açısından Allah ve insan, İsmail Karagöz, İstanbul: Çelik Yayınevi, 1996.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, 1/341; Şamil İslam Ansiklopedisi, Md. Adalet

[2] Müslim, Sünen, İmare 5 (1827) c. 2 s.1458

[3] Buhari, Hudud 11,12 c.8 s. 16;  Müslim, Hudud, 8-9 c.2 s. 1315.

[4] Muvatta, Cihad, 26 (II, 460)

[5] Müslim, Sahih, İmare 5, 18 (1828) c.2 s.148

[6] Şamil Ansiklopedisi, Md. “Adalet”

[7] Nahl, 16 /90

[8] Nisa, 4/135

[9] Tirmizî, Ahkâm, 4 (1329) c.3 s.617

[10] Muvatta, Cihad 26 (2, 460)

[11] Müslim, Sahih, İmaret 5 (1827) c.2 s. 1458

[12] Tirmizi, Sünen, Ahkam 4 / 1344 c.3 s.617

[13] Buhari, Sahih, Hudud 11 c.8 s. 16

[14] Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/117-118.

[15] Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/250.

[16] Ahzab, 33/21

[17] Ahzab, 33/6

[18] Ahzab, 33/28-29

[19] Rum, 30/21

[20] İbn-i Mace, Sünen, Nikah, 9/50. (I.636.)

[21] İbn-i Mace, Sünen, Nikah, 9/3-4 (I. 593-594.)

[22] Buhari, Sahih, Cum’a, 11/11.(I. 215.)

[23] Buhari, Sahih, Et’ıme, 70/2,3. (VI. 196); Müslim, Sahih, Eşribe, 36/108. (Π. 1599)

[24] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Ш/259

[25] Tirmizi, Sünen, Birr ve’s-Sıla, 25/69, ( IV/368

[26] Müslim, Sahih, Fazail, 43/51. (Π. 1804)

[27] Dr. M. Bahaüddin VAROL, Hz. Muhammed'in Ailesi ve Yakın Akrabaları İle İlişkileri (Makale), Diyanet İlmî Dergi, Özel Sayı 2000, s. I49-160.

[28] İsrâ, 17/34.

[29] Hucurât, 49/11.

[30] Ebu Dâvud, Büyû 5 (3334)

[31] Buharî, Diyât 1.

[32] Nesâî, Tahrîm 1 (3983, c. 7. s. 81)

[33] Nesâî, Tahrîm 2.(3984, c. 7. s. 82)

[34] Ebû Davdu, Edeb 40, (4876).

[35] Ebu Davud, Vesaya 10, (2875); Nesâî, Tahrim 3.

[36] Buharî, Rikâk, 26.

[37] Tirmizi, Sünen, Menakıb 73 (3955) c. 5, s. 734; Müsned, 2/ 361,524

[38] Acluni, Keşfu’l-Hafa, 2/ 323 (2406)

[39] Beyhaki, Sünen 7/ 479

[40] İbni Mace, Sünen 2142,2143, c. 2 s. 725; Beyhaki, Sünen 7/264

[41] C. Sağir 2/116; F.Kebir, 3/ 59; Keşf el-Hafa 2139

[42] H. Basri Çantay, No: 33

[43] C. Sağir 2/287

[44] Müslim, Sahih, Zikir ve’d-dua 15/50 (2706) c.3 s. 2079

[45] Suyuti,Cem’u’l-Cevami, 832

[46] Buhari, Sahih, Farzu’l-Humus 19 (2980) c.4 s.60

[47] İbn mace, Ahkam 17 (2426) c.2 s.810

[48] M. Hamidullah, İslam Peygamberi (çev.Salih Tuğ), İstanbul 1990, 1, 196,208

[49] M. Hamidullah, el-Vesaik, s.179; Diyanet İlmi Dergi, Özel Sayı, Peygamberimiz Hz. Muhammed

[50] Tecrid, 8, 111 (1156)

[51] Tecrid, 8/ 114-115 (1157)

[52] Tecrid, 12/ 145 (1996)

[53] Buhari, Edeb  57 c. 7 s.88

[54] Tecrid, 8/ 111- 1156

[55] Ebû Dâvûd, Edeb 55 (4915) c.5 s. 216

[56] F.Kebir,3/ 59;Keşf el-Hafa 2139

[57] Bakara, 2/163.

[58] Enbiya, 21/22

[59] Buhari, Cenaiz, 80, (II, 98)

[60] Tirmizi, Daavât, 82, (V, 530-531)

ESMA'ÜL-HÜSNA

Ebu Hureyre (r.a)’nin rivayetine göre Allah’ın Rasulü şöyle buyurmuştur: “Allah’ın Rasulü (Allah O’na salat ve selam etsin) dedi ki: Allah’ın doksandokuz ismi vardır. Kim onları öğrenirse cennete girer. O, kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır ki : ALLAH (Varlığı zorunlu olan ve bütün övgülere layık bulunan zatın özel ve en kapsamlı adı) RAHMÂN (Bağışlayan, esirgeyen), RAHÎM  (Bağışlayan, esirgeyen), MELİK  (Görünen ve görünmeyen alemlerin sahibi), KUDDÛS (Her eksiklikten münezzeh), SELÂM  (Esenlik veren), MÜ'MİN  (Güven veren, vaadine güvenilen), MÜHEYMİN (Kainatın bütün işlerini gözetip yöneten), AZÎZ (Yenilmeyen yegane galip), CEBBÂR (İradesini her durumda yürüten, yaratılmışların halini iyi eleştiren), MÜTEKEBBİR (Azamet ve yüceliğini izhar eden), HÂLİK (Takdirine uygun bir şekilde yaratan), BÂRİ' (Bir model olmaksızın canlıları yaratan), MUSAVVİR (Şekil ve özellik veren), GAFFÂR (Daima affeden, tekrarlanan günahları bağışlayan), KAHHÂR (Yenilmeyen, yegane galip), VEHHÂB (Karşılık beklemeden bol bol veren), REZZÂK (Bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratıp veren), FETTÂH (İyilik kapılarını açan, hakemlik yapan), ALÎM (Hakkıyla bilen), KÂBIZ (Rızkı tutan, canlıların ruhunu alan), BÂSIT (Rızkı genişleten, ruhları bedenlerine yayan), HÂFID (Alçaltan, zillete düşüren), RÂFİ' (Yücelten, izzet ve şeref veren), MUİZ (Yücelten, izzet ve şeref veren), MÜZİL (Alçaltan, zillet veren), SEMİ' (İşiten), BASÎR (Gören), HAKEM (Son hükmü veren), ADL (Mutlak adalet sahibi, aşırılığa meyletmeyen), LATÎF (Yaratılmışların ihtiyacını en ince noktasına kadar bilip sezilmez yollarla karşılayan), HABÎR (Her şeyin iç yüzünden haberdar olan), HALÎM (Acele ile ve kızgınlıkla muamele etmeyen), AZÎM (Zatının ve sıfatlarının mahiyeti anlaşılamayacak kadar ulu), GAFÛR (Bütün günahları bağışlayan), ŞEKÛR (Az iyiliğe çok mükafat veren), ALΠ (İzzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce, aşkın), KEBÎR (Zatının ve sıfatlarının mahiyeti anlaşılamayacak kadar ulu), HAFÎZ (Koruyup gözeten ve dengede tutan), MUKÎT (Bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratıp veren, bilip gücü yeten ve koruyan), HASÎB (Kullarına yeten, onları hesaba çeken) CELÎL (Azamet sahibi) KERÎM (Fazilet türlerinin hepsine sahip), RAKÎB (Gözetleyip kontrol eden), MÜCÎB (Dileklere karşılık veren), VÂSİ' (İlmi ve merhameti herşeyi kuşatan) HAKÎM (Bütün emirleri ve işleri yerli yerinde olan), VEDÛD (Çok seven, çok sevilen), MECÎD (Şanlı, şerefli), BÂİS (Ölümden sonra dirilten), ŞEHÎD (Her şeyi gözlemiş olarak bilen), HAK (Fiilen var olan, mevcudiyeti ve uluhiyyeti gerçek olan), VEKÎL (Güvenilip dayanılan), KAVÎ (Her şeye gücü yeten, kudretli), METÎN (Her şeye gücü yeten, kudretli), VELÎ (Yardımcı ve dost), HAMÎD (Övülmeye layık), MUHSÎ (Her şeyi tek tek ve bütün ayrıntılarıyla bilen), MÜBDİ' (İlkin yaratan), MUÎD  (Tekrar yaratan), MUHYÎ (Can veren) MÜMÎT (Öldüren), HAY (Ebedi hayatta diri), KAYYÛM  (Her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kainatı idare eden), VÂCİD (Dilediğini dilediği zaman bulan bir müstağni), MÂCİD (Şanlı, şerefli), VÂHİD (Tek,bir, Bölünüp parçalara ayrılmaması ve benzerinin bulunmaması anlamında tek), SAMED (Arzu ve ihtiyaçları sebebiyle herkesin yöneldiği ulular ulusu bir müstağni), KÂDİR (Her şeye gücü yeten, kudretli), MUKTEDİR (Her şeye gücü yeten, kudretli), MUKADDİM (Öne alan), MUAHHİR (Geriye bırakan), EVVEL (Varlığının başlangıcı olmayan), ÂHİR (Varlığının sonu olmayan), ZÂHİR (Varlığını ve birliğini belgeleyen birçok delilin bulunması açısından aşikar), BÂTIN (Zatının görülmesi ve mahiyetinin bilinmesi açısından gizli), VÂLÎ (Kainata hakim olup onu yöneten), MÜTEÂLÎ (İzzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce, aşkın), BER (İyilik eden, vaadini yerine getiren), TEVVÂB (Kullarını tövbeye sevkeden ve tövbelerini kabul eden), MÜNTAKIM (Suçluları cezalandıran), AFÜV (Hiçbir sorumluluk kalmayacak şekilde günahları affeden), RAÛF (Şefkatli), MÂLİKÜ'L-MÜLK (Mülkün sahibi), ZÜ'L-CELÂLİ ve'l-İKRAM (Azamet ve kerem sahibi), MUKSİT (Adaletle hükmeden), CÂMİ'  (Toplayıp düzenleyen, kıyamet günü hesaba çekmek için mahlukatı toplayan), GANÎ (Her şeyden müstağni, kendi dışında her şey O'na muhtaç), MUĞNÎ (Zenginlik verip tatmin eden), MÂNİ' (Dilemediği şeyin gerçekleşmesine müsaade etmeyen, kötü şeylere engel olan), DÂR (Zarar veren), NÂFİ' (Fayda veren), NÛR (Nurlandıran, nur kaynağı), HÂDÎ (Yol gösteren, murada erdiren), BEDÎ' (Eşi ve örneği olmayan, sanatkarane yaratan), BÂKÎ (Varlığının sonu olmayan) VÂRİS (Varlığının sonu olmayan), REŞÎD (Bütün işleri isabetli ve hedefine ulaşıcı, irşad edici), SABÛR (Çok sabırlı),

[61] Rum, 30/30

[62] Al-i İmran, 3/19

[63] Buhârî, İman 7, (I, 9)

[64] Buhârî, İmân, 4, 5, (I, 8-9);

[65] Buhârî, Cenâiz 80, (II, 98);

[66] Buhârî, Edeb 27, (VII; 77)

[67] Müslim, İman, 13,  (I, 65)

[68] Ali imran,3/ 13

[69] Maide, 5/ 93

[70] Ali imran , 3/76

[71] Nisa, 4/ 36

[72] Nahl, 16/ 23

[73] Buhâri, Edeb 96, (VII,112)

[74] Buhârî, İman 8; (I, 9)

[75] Buhârî, İman 6, (I, 10)

[76] Tirmizî, Edeb 41, (2799), (V, 110)

[77] Tirmizî, Cennet 25, (2568), (IV, 698)

[78] Tirmizî, Birr, 41, (1962) (IV, 343)

[79] En'âm, 7/52

[80] Nisâ', 4/95

[81] Buhârî, Cihad, 31, (III, 211)

[82] Beyyine, 98/5

[83] Ali İmran, 3/29

[84] Bakara, 2/284

[85] Buhârî, Bed'ü'l-Vahy 1, (I, 2)

[86] Buhârî, İstikrâz 2, (III, 82)

[87] Buhari, İman, 39 (I, 19)

[88] Halit ÜNAL, TDV. İslam Ansiklopedisi, İst.-1992, V/475-476

[89] Zümer Suresi, 39/53

[90] Zümer Suresi, 39/53

[91] Duhan Suresi, 44/3.ayetinde geçen “mübarek gece” ifadesi İslam alimlerinin çoğunluğunun görüşüne göre Kadir gecesi olduğu düşünülmektedir. Ancak İkrime b. Ebû Cehil’in de dahil olduğu bir grup alim ise söz konusu ayetin Berat gecesine işaret ettiği kanaatindedirler. Bkz. Elmalı, Hak Dini Kur’an Dili VI/4293-4297) Eser Kit.İst.1971

[92] Duhan Suresi, 44/1-3

[93] İbn Mace, İkâmetü’s-Salât, 191 ( I, 444) Hadis No:1388.

[94] İbn Mace, İkâmetü’s-Salât, 191 ( I, 445) Hadis No:1390

[95] Elmalı, a.g.e. VI/4293

[96] Beyhaki, Sünen, Şuabül-İman,  3/342 (Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1990)

[97] Tirmizî, Daavât 98, (V, 548) H.No.3540; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, V, 172;

[98] İbn Mace, İkametü’s-Salat, 191, (I, 444), H.No.1389

[99] Ahkaf,  46/9;  Hadid,  57/27

[100] Müslim, Sahih, ‘İlim, 47/15, (III, 2059);  Zekat 12/69, (I, 705);   / Nesai,  Sünen, Zekat, 23/64,  (V, 75) İbn   Mace,  Sünen, Mukaddime  14,  (I, 7);   Ahmed b. Hanbel,  Müsned,  IV, 357, 359, 361, [100] Buhârî, Sahih, Teravih,  31/1  (II,  52);  Malik b. Enes,  Muvatta’,  Ramazan, 6/3, (I, 114)

[101] Buhârî, Sahih, Teravih,  31/1  (II,  52);  Malik b. Enes,  Muvatta’,  Ramazan, 6/3, (I, 114)

[102] En’am, 6/25, Enfal, 8/31, Nahl, 16/24, Mü’minûn, 23/83, Furkan, 25/5, Neml, 27/68, Ahkaf, 46/17, Kalem, 68/15

[103] Maide,  5/90

[104] Tur, 52/33-34

[105] Hâkka,  69/41-45

[106] Nahl, 16/24-25

[107] Ebu Davud, Sünen, Tıbb,  22/22, (IV, 227)

[108] Ebu Dâvud, Sünen,  Tıbb 22/24, (IV, 230-235)

[109] Buharî,  Sahih, Ezan,  10/156, (I, 205);  İstiska,  15/28, (II, 23);  Megazi,  64/35,  (5/61)   Tevhid,  97/35, (VIII, 196);  Müslim,  Sahih,  İman,  1/125,  (I, 84);  Malik  b. Enes,  Muvatta,  İstiska,  13/4,  (I,  192);  Ebu Davud, Sünen,  Tıbb,  22/22,  (IV, 227);   Nesâî,  Sünen,  İstiska, 17/ 16,  (III, 165)

[110] Tîn, 95/4

[111] Âl-i İmrân, 3/103

[112] Âl-i İmran, 3/104

[113] Âl-i İmran, 3/105

[114] Bakara, 2/208

[115] Enfâl, 8/46

[116] Buhârî,  Sahih,  Mezâlim, 46/3, (III, 98);  Müslim, Sahih,  Birr, 45/58,  (III, 1996 )

[117] Buhari, Sahih, Nikah,  67/80,  (VI, 145),  Edeb,  78/31,  (VII, 78)

[118]  Tirmizi,   Sünen,  Hudud,  15/3,  (IV, 34)

[119] Tevbe,9/17-18

[120] Bakara,2/114

[121] Müslim, Mesacid 24, (I, 378

[122] Ebu Davud, Salat 12, (I, 311)

[123] Nesâî, Mesacid 1, (II, 31)

[124] Buhârî, Nikah 116 (VI, 160)

[125] Müslim, Mesacid 80 (I,379)

[126] Tirmizî, Salat 379 (II, 404)

[127] A’raf suresi 7/40-51

[128] Tahrim,66/6;Hicr,15/42-43;Buhari, Bed'ü'l-Halk 59/10 (4/89);Müslim,Cennet  51/33, (III,2175)

[129] Bakara,2/206; Al-i İmran,3/12; Araf,7/41

[130] Hac, 22/19, İbrahim, 14/50

[131] Nisa, 4/56

[132] Bakara, 2/174 ; Saffat, 37/62-63; ; Duhan, 44/43-46; Vakı’a, 56/51-53, Hakka, 60/35-37, Ğaşiye, 88/2-7

[133] Nebe’, 78/24-26; İbrahim, 14/15-17

[134] Tevbe, 9/49

[135] İsra, 17/97

[136] Kaf, 50/30

[137] Mü’min, 40/70-72

[138] Zuhruf, 43/74-77., Fatır, 35/

[139] Tevbe, 9/35

[140] Meâric, 70/15-16

[141] Hac, 22/4; Lokman, 31/21; Sebe’,34/12

[142] Müddessir, 74,28-29

[143] Hümeze, 104/4-7.

[144] Mâide, 5/10

[145] Bakara, 2/24 ; Enfal, 8/14; Tevbe, 9/73; Bakara, 2/257., Al-i İmran, 3/10; Kehf, 18/102

[146] Ankebut, 29/23; İsra, 17/39; Nisa, 4/137

[147] Bakara, 2/39

[148] Maide, 5/33

[149] Bakara 2/275

[150] Taha 20/74 ; İnfitar 82/13,14

[151] Secde 32/20

[152] Nisa, 4/138 ; Nisa, 4/145

[153] Nisa, 4/168-169

[154] A’raf, 7/36

[155] Kehf, 18/106 ; Ra’d, 13/18

[156] Yunus, 10/7-8

[157] Bakara, 2/81

[158] Enfal, 8/16

[159] Enbiya, 21/29

[160] Enbiya, 21/98

[161] Hac, 22/52

[162] Zümer, 38/85

[163] Mü’min, 40/43

[164] Cin, 72/23

[165] Müddessir, 74/21-26

[166] A’raf, 7/44-45

[167] Mücadele, 58/16-17

[168] Tevbe, 9/113

[169] Mü’min, 40/49-50

[170] Buhari, Bed’ül Halk ,10( IV,90)

[171] Buhari, Bed'ü'l-Halk ,10 (4/89)

[172] Müslim, Cennet ,33, (III,2175)

[173] Tirmizi, Cehennem,4 ( IV,705)

[174] Tirmizi, Cehennem , 8 (IV,710)

[175]  Bakara 2/43

[176] Buhârî, Ezân 30, (I,158); Müslim, Mesâcid 249 (I,450). 

[177] Buhârî, Ezân 30 (I,158-159); Müslim, Mesâcid 272, (I,459).

[178] Müslim, Mesâcid 255, (I,452). Nesâî, İmâmet 50, (II,108-109).

[179] Ebû Dâvûd, Salât 46, (I,375). Nesâî, İmâmet 50, (II,108-109).

[180] Buhârî, Ahkâm 52, (VIII,127); Ezân 29, (I,158); Müslim, Mesâcid 251–254, (I,451-452). 

[181] Müslim, Mesâcid 256–257, (I,453);  Nesâî, İmâmet 50, (II,108-109).

[182] Ebû Dâvûd, Salât 46, (I,371); Nesâî, İmâmet 48(II,106-107).

[183] Müslim, Mesâcid 260, (I,454). 

[184] Ebû Dâvûd, Salât 47, (I,376). 

[185] Buhârî, Ezân 9 (I,152).  32, (I,159); Müslim, Salât 129 (I,325).

[186] Buhârî, Mevâkît 20, (I,141); Ezân 34, (I,160); Müslim, Mesâcid 252, (I,451-452).

[187] Buhârî, Ezân 9, (I,152); 32, (I,159); Müslim, Salât 129, (I,325).

[188] Müslim, Salât 11, (I,288-289); Ebû Dâvud, Salât 36, (I,359-360).

[189] Buhârî, Ezân 7, (I,152); Müslim, Salât 10–11, (I,288).

[190] Buhârî, Ezân 8,  (I,152); Ebû Dâvûd, Salât 37, (I,362).

[191] Müslim, Salât 13, (I,290).

 

[192] Bakara, 2/155-156

[193] Müslim, Cenâiz 7, (I,634).

[194] Müslim, Cenâiz 6, (I,633); Ebû Dâvûd, Cenâiz 15, (III,486).

[195] Müslim, Cenâiz 4, (I,632-633)

[196] Buhârî, Cenâiz 33, (II,80); Müslim, Cenâiz, 9, 11, (I,635-636).

[197] Buhârî, Cenâiz 44, (II,85); Müslim, Cenâiz 12, (I,636).

[198] Buhârî, Cenâiz 33, (II,80) Müslim, Cenâiz, 9, 11, (I,635-636). 

[199] Buhârî, Cenâiz 59, (II,90); Müslim, Cenâiz 52, 53, (I,652-653).     

[200] Buhârî, İmân 35, (I,17); Müslim, Cenâiz 56, (I,653-654).   

[201] Buhârî, Cenâiz 29, (II,78); Müslim, Cenâiz 34–35, (I,646).

[202] Müslim, Cenâiz 58, (I,654).

[203] Müslim, Cenâiz 59, (I,655); Ebû Dâvûd, Cenâiz 41, (III,517).

[204] Ebû Dâvûd, Cenâiz 39, (III,515).

[205] Ebû Dâvûd, Cenâiz 56, (III,538).

[206] Buhârî, Cenâiz 52, (II,87-88); Müslim, Cenâiz 50, 51, (I,652).

[207] Buhârî, Cenâiz 51, (II,87); 53, (II,88); 91, (II,103).

[208] Tirmizî, Cenâiz 76, (III,389) . 

[209] Ebû Dâvûd, Cenâiz 34, (III,511).

[210] Buhârî, Cenâiz 83,  (II,89);Tefsîru sûre( 92 )3, 4, 5, 7, (VI,84-85-86); Kader 4, (VII212); Tevhîd 54, (VIII,215); Müslim, Kader 6–8; (III,2039-2040).

[211] Ebû Dâvûd, Cenâiz 69, (III,550).

[212] Müslim, îmân 192, (I,112-113)

[213] Buhârî, Cenâiz 95, (II,106); Vasâyâ 19, (III,193); Müslim, Zekât 51, (I,696).

[214] Müslim, Vasiyyet 14, (II,1255); Ebû Dâvûd, Vasâyâ 14,(III,300).

[215] Buhârî, Cenâiz 86, (II,100); Şehâdât 6, (III,149); Müslim, Cenâiz 60, (I,655).

[216] Buhârî, Cenâiz 86, (II,101); Şehâdât 6, (III;149).

[217] Ra’d, 13/22-24

[218]  Kaf 50/32-35.

[219] İnsan,76/12-24

[220] Buhari, Bed’ül- Halk, 8 ,(IV,86)

[221] Buharî, Rikak, 51,(VII,201)

[222] Buhari, Bed’ül-Halk, 8, (IV, 88

[223] Tirmizi, Birr, 53. ( IV, 354)

[224] Hac, 22/78.

[225] Seyyid Şerif el-Cürcanî, et-Tarifât, s.80.

[226] Abdulkerim Zeydan, el-Mufassal, IV, 272-273.

[227] Ragıb el-İsfehanî, el-Müfredat, s. 101.

[228] Bk, D.İ.A, Cihad Mad. VII, 528.

[229] Buhari, “Cihad”, 112, 156.

[230] Furkân, 25/52.

[231] Ankebût, 29/6.

[232] Bakara, 2/41.

[233] Ahmed, III,153.

[234] Ahmed, VI,20

[235] Tevbe, 9/73¸ Tahrîm, 66/9.

[236] bk. Yazır, Hamdi, Hak Dîni Kur'ân Dili,  IV, 2591, Ensâr Neşriyat, İstanbul, 1971.

[237] Beydâvî, Kâdî Abudullah b. Ömer, Envâru't-Tenzîl ve Esrâru't-Te'vîl, III 158, (Mecmûatü'n Mine't-Tefâssîr içinde); Hâzin, Ali b. Muhammed, Lübâbü't-Te'vîl fî Meânî't-Tenzîl, III 158-159, (Mecmûatü'n Mine't-Tefâsîr içinde)  

[238] Furkan, 25/52

[239] Furkan, 25/52

[240] Ankebut, 29/69      

[241] Bakara, 2/190.

[242] Tevbe, 9/ 36. 

[243] Hac, 22/78.

[244] İbn Hıbbân bi Tertîbi İbn Belbân, Siyer, Fedâilü'l-Cihâd, X, 484, No: 4624;Tirmizî, Fedâilü'l-Cihâd, 2, IV, 165.

[245] Ebû Dâvûd, Cihâd, 17, III, 22, No: 2504; Ahmed, III, 124; Nesâî, Cihâd, 3, VI, 7.

[246] Buhârî, Cihâd, 1, III, 200. Bir başka rivayet şöyledir:  "Hz. Aişe, Hz. Peygamberden cihat etmek için izin istedi. Hz. Peygamberi, ona, "Sizin cihâdınız, hacdır" buyurdu. Buhârî, Cihâd, 63, III, 270.

[247] Müslim, Birr, 5, III, 1975; Tirmizî, Cihâd, 2, IV, 191-192, No: 1671; bk, Nesâî, Cihâd, 5, 6, VI, 10-11.

[248] Müslim, İman, 80; I, 70.

[249] Müslim, Cihâd, 20, II, 1363; bk. Buhârî, Cihâd, 112, 156; Ebû Dâvûd, Cihâd, 89.

[250] Ebû Dâvûd, Cihâd, 104, III, 101

[251] Bu konuda geniş bilgi için bk, Altuntaş, Halil,  İslam'da Din Hürriyetinin Temelleri, s. 58-72, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2001.

[252]Ahmed, III, 456

[253] İbn Hıbbân bi Tertîbi İbn Belbân, Siyer, Fedâilü'l-Cihâd, X, 493, No: 4636; Buhârî, Cihâd, 15, III, 206; Ebû Dâvûd, Cihâd, 26, III, 31, No: 2517; Nesâî, Cihâd, 21, VI, 23..

[254] Ebû Dâvûd, Cihâd, 17, III, 22, No: 2504; Ahmed, III, 124; Nesâî, Cihâd, 3, VI, 7.

[255] Cum’a, 62/9

[256] Cum’a, 62/9

[257] Müslim, Cum`a 17, 18, (I,585).

[258] Müslim, Cum`a 27, (I,587).

[259] Müslim, Tahâret 16., (I,209); Müslim, Tahâret 14, 15, (I,209).

[260] Müslim, Cum`a 40, (I,591).

[261] Buhârî, Cum`a 2, 5, 12, (I,212,213,215);  Müslim, Cum`a 1, 2, 4, (I,579-580).  

[262] Buhârî, Ezan 161, (I,208); Cum`a 2, 3, 12, (I,212,216); Müslim, Cum`a 5, 7, (I,580,581).

[263] Ebû Dâvûd, Tahâret 128, (I,251).

[264] Buhârî, Cum`a 6, 19, (I,213,218).

[265] Buhârî, Cum`a 4, (I,213); Müslim, Cum`a 10, (I,582).

[266] Buhârî, Cum`a 37, (I,224);Talâk 24, (IV,175); Daavât 61, (IV,166); Müslim, Cum`a 13–15, (I,583-584).

[267] Müslim, Cum`a 16, (I,584); Ebû Dâvûd, Salât 202, (I,636).

[268] Ebû Dâvûd, Vitir 26, (I,635).

 

[269] Necmettin Çepel, Doğa Çevre Ekoloji ve İnsanlığın Ekoloji Sorunları, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1992, s. 38.

[270]  Ruşen Keleş, Can Hamamcı, Çevrebilim, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2002, s.28.

[271] Müslim,  Taharet, 1 (I, 203).

[272] Müslim, Mesâcid, 57  (I, 390).

[273] Müslim, Taharet, 68 (I, 226).

[274] Müslim, Zekat, 56 (I, 699).

[275] Ebu Davud, Cenaiz, 1 (III, 469).

[276] Buhârî, Fedâilu’l- Medîne, 1 ( II, 220).

[277] Buhârî, Lukâta, 7 ( II, 94).

[278] Ahmed b. Hambel, III, 191, 184.

[279] Buhârî, Hars ve Muzara’a, 1, (III, 66); Müslim,  Musâkât, 2, (II, 1188).

[280] Tirmizî, İman 12, (V, 17);  Nesâî, İman 8, (VIII, 104-105).

[281] Tahrîm 66 / 6   

[282] Tâ-Hâ 20/132

[283] En'am, 137

[284] Enam 6/151

[285] En'am 6/140

[286] Mümtehine 60/12

[287] Tekvir 81/8-9

[288] İsra 17/31;  En'am 6/151

[289] Buhârî, Cenâiz 80 ,  II, 97-98

[290] Ebû Dâvud, Salât 362,  II 185 No:1532.

[291] Ebû Dâvud, Salât 26, II, 335 ,  No:497

[292] Buhârî, Cenâiz 44;  II, 75, 

[293] Al-i Imran 3/102

[294] Tahrim 66/6

[295] Meryem 19/59

[296] Buhârî, Cum’a 11, İstikrâz 20, İtk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, İmâret 20. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İmâret 1, 13; Tirmizî, Cihâd 27

[297] Rum suresi 30/30

[298] Müslim, Kader 22 (Hadis No:2658); Bakınız: Buhârî, Cenâiz 92;  241); Ebu Dâvud, Sünnet 18 (Hadis No: 4714)

[299] Nesâi, Işretü’n-Nisâ, s.251

[300] Ebu Davud, Zekat 45 (Hadis No: 1692)

[301] Ebu Davud, Salat 25 (Hadis No:494), Tirmizi, Salât 183 (Hadis No:407).

[302] Buhari, Savm, 47 

[303] Bak. Ebü Davud, Salât 26 (Hadis No:497).

[304] Buhârî, Şehâdât 18, Megazî 29, Müslim, İmâret 91 (Hadis No:1868); Ebü Dâvud, Hudud 17 (Hadis No:4406);Tirmizî, Cihâd 32 (Hadis No:1711)حدثنا عبيد الله بن سعيد: حدثنا أبو أسامة قال: حدثني عبيد الله قال: حدثني نافع قال: حدثني ابن عمر رضي الله عنهما: أن رسول الله صلى الله عليه وسلم عرضه يوم أحد، وهو ابن أربع عشرة سنة، فلم يجزه. ثم عرضني يوم الخندق، وأنا ابن خمس عشرة، فأجازني. قال نافع: فقدمت على عمر بن عبد العزيز، وهو خليفة، فحدثته هذا الحديث. فقال: إن هذا لحد بين الصغير والكبير، وكتب إلى عماله: أن يفرضوا لمن بلغ خمس عشرة.

[305] Buhari, Cezau's-Sayd 25; Tirmizi, Hacc 83 (Hadis No: 925)

[306] Müslim, Hacc 409 (Hadis No:1336)

[307] İbn Mace, Edeb 3; Bak:Seçme Hadisler, Diyanet  İşleri Başkanlığı yayını, Ank. 2000, s.164 

[308] Tirmizi, Birr, 33.

[309] Tirmizi, Birr, 33.

[310] Fussilet, 41/33

[311] Ahzab, 33/21

[312] Yusuf, 12/36

[313] Bakara, 2/177

[314] Al-i İmran, 3/92

[315] Maide, 5/2

[316] Bakara, 2/44

[317] Saff, 61/2-3

[318] Araf, 7/175-176

[319] Buhari, Sahih, Bed’u’l-Halk, 59/10.(IV, 90); Fiten, 92/17.Müslim, Sahih, Zühd, 53/51,(2989),(III,2290.); Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/205, 206, 207, 209.

[320] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/120, 231, 239)

[321] 11/Hûd, 11/84, 87-88).

[322]- A. Önkal, Rasulullah'ın İslâm'a Dâvet Metodu,  351-352

[323] Kehf, 18/29.

[324] Zâriyât, 51/56.

[325] Hamidullah, İslâm Peygamberi, İstanbul 1990, I, 620.

[326] Nahl, 16/125.

[327] Bakara, 2/256.

[328] Kehf, 8/29.

[329] Bakara, 2/256.

[330] En’am, 6/108.

[331] Ebu Davud, Cihad, 15/116 (III, 132).

[332] Beyyine, 98/ 5]

[333] Hac, 22/ 37

[334] Âl-i Imran, 3/ 29]

[335] Müslüm, İman 95 (Hadis No:55)

[336] Ahmed b. Hanbel, V/254

[337] Buhârî, Bed’ü’l–vahy 1, Îmân 41, Nikâh 5, Menâkıbu’l–ensâr 45, İtk 6, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâret 155. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Talâk 11; Tirmizî, Fezâilü’l–cihâd 16; Nesâî, Tahâret 60; Talâk 24, Eymân 19; İbni Mâce, Zühd 26

[338] Müslim, İmâre 159

[339] Buhârî, Megâzî 81, Cihâd 35. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihad 19; İbni Mâce, Cihâd 6

[340] Müslim, Birr 33. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 9

[341] Buhârî, İlim 45, Cihad, 15, Farzu’l–humüs 10, Tevhîd 28; Müslim, İmâre 150, 151. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü’l–cihad 16; Nesâî, Cihad 21; İbni Mâce, Cihad 13

[342] Buhârî, Rikâk 31; Müslim, Îmân 207, 259. Ayrıca bk. Buhârî, Tevhîd 35; Tirmizî, Tefsîru sûre (6), 10

 

[343] Necm, 53/39

[344] Bakara,2/186.

[345] Bakara,2/201.

[346] Al-i İmran, 3/193

[347] Tirmizî, Daavât 78, (V, 527)

[348] Tirmizî, Daavât 101, (V, 552)

[349] Müslim,Salâtu'l-Müsâfirin 168 (I, 521)

[350] Müslim, Sahih, Salât 215,  (I, 350)

[351] Tirmizî, Birr 7, (1905) (IV, 314)

[352] İsra 17/32-36

[353] Buhârî, Edeb 31, 85, Rikak 23; Müslim, Îmân 74, Lukata 14. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 123; Tirmizî, Kıyâmet 50

[354] Buhârî, Îmân 4, 5, Rikak 26; Müslim, Îmân 64, 65. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Tirimizî, Kıyâmet 52, Îmân 12; Nesâî, Îmân 8, 9, 11

[355] Tirmizî, Zühd 61; Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 12

[356] Tirmizî, Zühd 61

[357] Müslim, Birr 32. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 18

[358] Buhâri, Edeb 69; Müslim, Birr 103–105. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 80; Tirmizi, Birr 46; İbni Mâce, Mukaddime 7; Dua 5

[359] Buhârî, Îmân 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim, Îmân 106. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 15; Tirmizî, Îmân 14; Nesâî, Îmân 20

[360] Müslim, Mukaddime 5

[361] Buhârî, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti'zân 35, İstitâbe 1; Müslim, Îmân 143. Ayrıca bk. Tirmizî, Şehâdât 3, Birr 4, Tefsîru sûre(4), 5

[362] Müslim, Birr 30

[363] Buharı, Cuma 11 c.1 s.215

[364] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s.252

[365] Nisâ, 4/ 58

[366] Buharî, Rikak, 35, c.7 s. 188.

[367] Tirmizî, Birr, 33 (1952)c. 4 s.338

[368] Beyhâkî, Şuabü'l- Îman, 7/263; Fethu’l-Bari Şerhu Sahihi Buharı, 13/10

[369] Tirmizî, Kıyâme, 1 (2416) c.4 s. 612

[370] Rahman, 55/ 7-8

[371] Ahzab,33/ 72

[372] Buharî, Cuma 11 c. 1 s.215; Müslim, İmâre, 5 (4829) c. 2 s.1459

[373] Buharı, Sahih, İman 24 c. 5 s.14

[374] Buhari,Sahih, Rikak 35 c.7 s.188

[375] Tirmizi, Sünen,Birr 33 (1952) c.4 s. 338

[376] Tirmizi,Sünen, Kıyame 1 (2416) c.4 s.612

[377] Müslim, Sahih, İmare 4(4825) c.2 s. 1457

[378] Bakara, 2/275.

[379] Bakara, 2/276.

[380] Ebu Dâvud, Büyû 5 (3334)

[381] Buhârî, Büyû 54, 74, 76; Ebu Dâvud, Büyû 12 (3348)

[382] Muvatta, Büyû 31; Nesâî, Büyû: 46.

[383] Muvatta, Büyû: 31 (1379).

[384] Buhârî, Büyû: 81, 77; Müslim, Müsâkat: 88.

[385] Bakara, 2/191,217.

[386] Enbiyã, 21 / 35

[387] Buhârî, Şirket 6, III/111.

[388] Tirmizî, Zühd, 26 C.IV,569 H.No: 2336

[389] Buhârî, Cihâd 25, III, 209.

[390] İsrâ, 17/32.

[391] Nur, 24/33.

[392] İbn Mâce, Nikâh, 1. I, 592. No: 1945.

[393] Buhârî, İman, 16, C.1/11.

[394] Buhârî, Edeb, 78. VII, 100.

[395] Buhari, Nikâh, 107, VI/106

[396] Buhari, Eşribe, 1,VI/241

[397] Buhâri, Tefsir, Bakara 3, Furkân 3, V/148

[398] Tekasür, 102/8.

[399] Tirmizî, Zühd, 1, V, 550. H.No:2304

[400] Buhârî, 2-3. VI, 117. Ebû Dâvûd, Nikâh, 1. II, 539:  İbn Mâce, Nikâh, 1. I, 592. No: 1945.

[401] Buhârî, Ezan, 36, (I, 161)

[402] Aclûnî, Keşfu’l Hafa , 286, No:748.

[403] Müsned, IV, 151

[404] Tirmizî, Kıyame, 2 (IV, 613).

[405] Hucurât, 49/12.

[406] Ahzab 33/58. 

[407] Müslim, Birr, 70 (III, 2001); Ebu Davut, Edep, 40 (V, 191-192).

[408] Ebû Dâvud, Edeb, 40 (V, 192-193).

[409] Tirimizî,  Zühd, 60 (IV, 607).

[410] Buhari, Edeb 50 (VIII, 86); Ebu Davud, Edeb 38 (V, 190).

[411] Ebu Davud, Edeb 33 (V, 183).

[412] Buhârî, Vasâyâ, 23 (III, 195); Müslim, Îmân, 144, (I,91).

[413] Tirmizî, İman, 14 (V, 19).

[414] Ahmed b. Hanbel, III, 198.

[415] Kalem, 68/4

[416] Kalem, 68/4

[417] Kasas 28/83

[418] Âl-i İmran 3/159

[419] Tirmizî, Birr 33, (IV, 338)

[420] Tirmizî, Birr 62 (IV, 363)

[421] Tirmizî, Radâ 11 (III, 466)

[422] Tirmizî, Birr 71, (IV, 370)

[423]  Müslim, Birr 14 (III; 1980)

[424] Tirmizî, Birr 40 (III; 342)

[425] Tirmizî, Birr 62 (IV, 363)

[426]  Âl-i İmran,3/ 96-97. 

[427]  Bakara, 2/197.

[428] Buhârî, Sahih, Îmân, 2, (I, 8); Müslim, Îmân, 19–22, (I, 45)

[429] Müslim, Hac, 73, (I, 975)

[430] Buhârî, Hac, 4, (II, 141)

[431] Müslim, Hac, 79, (I, 983)

[432] Buhârî, Hac, 4,(II, 141)

[433] Buharî, Fezâilu'l-Medine, 12, (II, 224); Müslim, Hac, 92, (I,1011)

[434] Mülk, 67/1-2.

[435] Müslim, Zühd 64. ( III, 2295)

[436] Buhârî, Ahkâm 11. (VIII, 108)

[437] Müslim, Salatü’l-Müsafirin, 96. (I, 501)

[438] Müslim, Zekat, 114, (I,724)

[439] Müslim, Zekat, 115, (I, 724)

[440] Müslim, Zekat, 116, (I,725)

[441] Müslim, Zekat, 117,  (I,725)

[442] Müslim, Zekat, 120, (I,726). 

[443] Tîn 95/4

[444] Müminun 23/14

[445] En’am 6/160

[446] Zümer 39/18

[447] Nahl 16/90

[448] Bakara, 2/195

[449] Yunus 10/26

[450] Müslim, Îmân 1, 5. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16;

Nesâi, Mevâkît 6; İbni Mâce, Mukaddime, 9

[451] Müslim, Sayd 57; Ebû Dâvûd, Edâhî 11; Tirmizî, Diyât 14; Nesâî, Dahâyâ 22,26,27; İbn Mâce, Zebâih 3.

[452] Buhârî, Nikâh 80, Edeb 31, 85, Rikâk 23; Müslim, Îmân 74, 75, 77. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 123; Tirmizî, Kıyâmet 50; İbni Mâce, Edeb 4

[453] En’âm, 6/12.

[454] İlgili âyetler için bkz. M.Fuad Abdülbâkî, el-Mu’cemü’l-Müfehres li Elfâzı’l-Kur’ân, “R-h-m” md.

[455] Enbiyâ, 21/107.

[456] En’am, 6/12.

[457] Buharî, Edeb, 78/19(VII, 75).

[458] Tirmizi, Birr 25/16 (IV, 342).

[459] Müslim, Libas, 37/29 (II, 1673).

[460] Nesâi, Dahâyâ, 43/42 (VII, 239).

[461] Haşr, 59/18.

[462] Müslim, Eşribe, 140,  (II,  1610)

[463] Tirmizi, Kıyamet, 1, (IV,  612).

[464] Suyuti, Camiu’s-Sağır, h no. 1760,  (I, 209).

[465] Müslim, İman, 186,  (I, 110)

[466] Acluni, Keşfu’l-Hafa, (I, 412)

[467] Tirmizi, Zühd, 3,  (IV, 552).

[468] Tirmizi, Zühd, 4,  (IV, 553).

[469] Tirmizi Kıyame, 25, (IV, 638).

[470] Tirmizi, Zühd 44, (IV, 588).

[471] Tirmizî, Zühd, 43, (IV, 558).

[472] Rağıb İsfehani, el-Mufredat Fi garibi’l-Kuran, Şam 1997, s  853

[473] Nesai, Sünen, Bey’at, 12 (4172) c.7 s. 144

[474] Sanani, Subulu’s-Selam, 4/ 85

[475] Müslim, İmaret 20 (1865) c.2 s.1487-1488

[476] Müslim, İmaret 20 (1863) c.2 s.1488; Nevevi, Şerhu Müslim, 13/ 8

[477] Buhari, Sahih, İman, 4 c.1 s. 8-9;

[478] İbnu’l-Esir, Usdu’l-Gabe, Daru’l-Fikr, Beyrut 1994, c. 4 s 47

[479] İbnu Mace, Sünen, Fiten, 2 (3934) c.2 s. 1298

[480] Ebu Davud, Sünen, vitir, 12 (1449) c. 2 s. 146; Müsnedi İmam Ahmed, 3/ 412

[481] İbnu’l-Esir, Usdu’l-Gabe, Daru’l-Fıkr, Beyrut 1994, c.4  s 47

[482] Nesai, Sünen, Bey’at, 12 (4162) c.7 s.144

[483] Buhari, Sahih, İman, 4 (10) c.1 s. 8-9

[484] Nesai, Bey’at, 9 (4158) c.7 s.141

[485] Nesai, Sünen, Bey’at, 14 (4164) c.7 s. 145

[486] Nesai, Sünen, Bey’at, 9 ( 4159)

[487] Medine’de ziraatçılar hurma meyvasını daha olgunlaşmadan ağaç üzerinde satarlardı. Kesim zamanı gelince de meyva çeşitli sebeplerle az çıktı denir, karşı taraf buna itiraz edince de anlaşmazlık çıkardı. Peygamberimiz, böyle olup gidecekse meyvayı olgunlaşmadan satmayın tavsiyesinde bulundu. Bu durum istişari reydir, bağlayıcı değildir.

[488] Buhari, Zekat, 4 (II,112) Hz. Peygamber’in, Ebu Zer’e: “ Uhud dağı kadar altınım olsa, üç dinar hariç, hepsini harcasam” hadisi.

[489]  İsrâ,17/95

[490]  Kehf 18/110

[491] Buhari, Salat,31,(I,105)

[492] Buhari, Savm, 49, (II,242)

[493] Ahmed b. Hanbel, Müsned,  I, 162.

[494] Buhari, Mezalim, 16, (III,101); Müslim, Akdiyye, 4, (II,1337)

[495] Ebu Davut, İlim,3,(IV,60)

[496] Müddessir, 74/1-4

[497] Ebu Davud, Edeb, 6,(V, 143)

[498] Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 256-257.

[499] Müslim, Taharet, 100, (I, 236-237)

[500] Buhârî, Edeb 34, (VII, 79)

[501] Müslim, Birr, 144, (III, 2025)

[502] Müslim, İman, 348,   (I, 192).

[503] Ebu Davud, Cihad, 1, (III, 7)

[504] Buhari, İstitabe, 4, (VIII, 51).

[505] Buhari, İlim, 11, (I, 25).

[506] Buhari, Edeb, 80, (VII, 101).

[507] Buhari, Fedailü’l-Kur’an, 6, (VI, 100-101)

[508] Buhari, Zekat, 1, (II, 108)

[509] Zariyat, 51/56

[510] Müminun 23/45; Şuara 42/22

[511] Bakara, 2/195

[512] Zümer, 39/17

[513] Feth, 48/9

[514] En’am, 6/162

[515] Hacc, 22/77; Meryem, 19/48

[516] Buhari, İman, 37; Müslim, İman, 1, 5; Ebu Davud, Sünnet, 16; Tirmizi, İman 5, 6; İbn Mace, Mukaddime 9.

[517] Kandehlevi, Müslüman Şahsiyeti, 303

[518] Kandehlevi, a.g.e., 303

[519] En’am 6/162.

[520] Müslim, İman 1, (8) 1, 37; Nesâî, İman 6, (Hd. 4988); Ebu Dâvud, Sünnet 17, (Hd.4695) 5, 69-70.

[521] Müslim, Cuma 41, (Hd. 863); 1, 590; Ebû Dâvud, Salât 223, (1101); Nesâî, Cuma 35, (3, 110).

[522] Buharî, Ezan 30-31 (1, 158-159); Müslim, Mesacid 249, 1, 450-451; Muvatta, Cemâ'a 1 (1, 129);  Nesâî, İmamet 42, (2, 103).

[523] Buhari, İman, 37; Müslim, İman, 1, 5; Ebu Davud, Sünnet, 16; Tirmizi, İman 5, 6; İbn Mace, Mukaddime 9

Buhari, Mevakit, 6; Müslim, Mesacid, 51

Buhari, Ezan, 18; Edeb, 27; Ahad, 1 Darimi, Salat, 42; Ahmed, Müsned, V, 3

Kandehlevi, Müslüman Şahsiyeti, 303

Kandehlevi, a.g.e., 303

Buhari, Ezan, 30; Müslim, Mesacid, 42.

Buhari, İman, 37; Zekat, 1; Edeb, 10; Müslim, İman, 5, 13-15; Nesai, İman, 6; Salat, 1; İbn Mace, Fiten, 12; Zühd, 35. (Not : Bu bölümdeki hadisler Concordance kaynaklarına göre gösterilmiştir.)

[524] Beyine, 98/5

[525] Ebû Dâvûd, Cenâiz 56, (III,538).

[526] Buhârî, Bed’ü’l–vahy 1, (I,2); İmân 41, (I,20); Nikâh 5, (VI,118); Müslim, İmâret 155, (II,1515,1516).

[527] Buhârî, Büyû` 49, (III,19-29); Hac 49, (II,159); Müslim, Fiten 4–8, (III,2209-2210-2211).

[528] Buhârî, Menâkıbü’l–ensâr 45, (IV,253); Cihâd 1, 27, (III,200,210); Müslim, Hac 445, (I,986); İmâret 85, (II,1487).

[529] Müslim, İmâre 159, (II,1518).

[530] Buhârî, Zekât 15, (II,116).

[531] Buhârî, Cenâiz 37, (II,82-83); Vesâyâ 2, (III,186); Nefekât 1, (VI,189); Merdâ 16, (VII,9); Daavât 43, (VII,160); Ferâiz 6, (VIII,5) ; Müslim, Vasıyyet 5, (II,1250-1251).

[532] Müslim, Birr 33, (III,1987).

[533] Buhârî, İlim 45, (I,40); Cihad, 15, (III,206); Farzu’l–humüs 10, (IV,51);Tevhîd 28, (VIII,189); Müslim, İmâre 150, 151, (II,1513).

[534] Buhârî, Îmân 22, (I,13);Diyât 2, (VIII,37); Fiten 10, (VIII,92); Müslim, Kasâme 33, (II,1308); Fiten 14, 15, (III,2213-2214).

[535] Buhârî, Salât 87, (I,122-123); Ezân 30, (I,158-159); Büyû` 49, (III,20); Müslim, Tahâret 12,  (I,208); Mesâcid 272, (I,459).

[536] Buhârî, Rikâk 31, (VII,187); Müslim, Îmân 207, 259, (I,118).   

[537] Buhârî, Büyû` 98, (III,37-38); İcâre 12, (III,52-52); Hars ve’l–müzârea 13, (III,69-70); Enbiyâ’ 53, (IV,147-148); Edeb 5, (VII,69-70); Müslim, Zikir 100, (III,2099).

[538] Bakara, 2/219

[539] Mâide, 5/90 .

[540] Mâide, 2/ 91

[541] Buhârî, Eşribe 4, (VI, 242); Müslim, Eşribe 73, (2003), II, 158; Ebû Dâvud, Eşribe 5, IV, 8.

[542] Müslim, Musâkât 67 (1578), II, 205.

[543] Müslim, Eşribe 12, (1984), II, 1573; Ebu Dâvud, Tıbb 11, (3873), IV, 205;

[544] Bakara, 2/273, Nur, 24/33

[545] Nisa, 4/6, Nur, 24/33, 60

[546] Bakara, 2/26

[547] Bakara, 2/26

[548] Ahzab, 33/53

[549] Bakara, 168-169

[550] Tirmizî, Sünen, Kıyâmet, 38/ 25, (IV, 637)

[551] Buhârî, Sahih, Edeb, 78/77, (VII, 100),  Menâkıb 61/23, (IV,167)

[552] Malik b. Enes, Muvatta, Hüsnü'l-Hulk, 48/ 9, (II, 905);  İbn Mâce,   Sünen, Zühd, 38/ 17, (II, 1399)

[553]Tirmizî, Sünen,, Birr, 28/47, (IV, 349); İbn Mâce,  Sünen, Zühd 38/17, (II, 1399)

[554] Buhârî, Sahih, Rikak,  81/23, (VII, 184)

[555] Asr, 103/1-4

[556] Taha,  20/75

[557] Bakara,  20/25

[558] Kalem, 68/4

[559] Buhari, İman, 18, ( I,12)

[560] Buharî, İman, 15. ( I,66 )

[561] Müslim, İman,  58 , ( I,  63)

[562] Buhari,  Rikak, 42, ( III, 193)

[563] Muvatta, Husnü'l-Huluk,  8, (II, 904)

[564] Ahmed b. Hanbel,  VI, 68, 155. 

[565] Nesai,  İftitah,  16,(II,129) 

[566] Nesai, İstiaze, 21,  (8,264)

[567] Tirmizi, Birr,71, (IV,370)

[568] Buhari, Edeb,38. (VI1,85),  Müslim, Fedail, 68,  (II,1810);  Tirmizi, Birr, 47  (IV,349)

[569] Tirmizî, Birr, 62,  (IV, 362)

[570] İsrâ, 17/70; Tîn, 95/4 -5.

[571] Hud, 11/18; Şûra, 42/40; Mâide, 5/8.

[572] Bkz. Tevbe, 9/24–25; Kehf, 18/28,32–43; Taha, 20/131; Kasas, 28/76–82; Sebe, 34/35; Abese, 80/1–12; Hucurât, 49/13.

[573] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.V, s. 411; Ebû Dâvûd, Edeb, 111, (H.No:5116), c.5, s.339..

[574] Bakara, 2/256; Yunus, 10/99, Kehf, 18/29.

[575] Necm, 53/39–41.

[576] Mâide, 5/32.

[577] İsra, 17/33.

[578] Bakara, 2/256.

[579] Hud, 11/17–19.

[580] Hucurât, 49/13.

[581] Nahl, 16/90.

[582] Buhârî, İmân, 4,5, c.1, s.8-9; Tirmizî, İman, 12, (2627,2628), c.5, s.17.

[583] Buhârî, İman 7, c.1, s. 9.

[584] Buhârî, Edeb, 43, c.7, s.83–84; Hacc, 132, c.2, s.191–192.

[585] İbn Mâce, Ahkâm, 17, (H.No:2340),  c.2, s.784.

[586] Buhari, Cenaiz, 50, c.2, s.87.

[587] Nisa, 4/29

[588] Nisa, 4/30

[589] Nisa, 4/  93

[590] Buhârî, Tıbb 56, III, 32; Müslim, İman 175,  I, 103-104; Tirmizî, Tıbb 7,  IV, 386.

[591] Buhârî, Eymân 7, VII, 223.

[592] Bakara, 2/208

[593] Buhari, Sulh, 1, c.3, s.165

[594] Buhari, Sulh, 3, c.3, s.166

[595] Tirmizi, Ahkam 17, c. 3, s. 634-635.

[596] Nesai, Sehv, 82 , c. 3, s. 69.

[597] Buhari, Sulh, 2, c.3, s.166

[598] Buhari, Sulh,7, c.3, s.168

[599] Buhari, Sulh,11, c.3, s.171

[600] Müslim, Cihad, 25, c.2, s.1364.

[601] Buhari, Edeb 18, c.7, s. 75.

[602] Tirmizi, Birr 16, c. 4, s. 323-324.

[603] Buhari, Feraiz, 2, c. 8, s.3. 

[604] Tirmizi, Birr, 18, c. 4, s. 325.

[605] Tirmizî, Diyât, 14/11 (IV, 20).

[606] Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’, VII, 111;Mevsılî, el-İhtiyâr, V, 119.

[607] Nisâ, 4/94.

[608] Nisa, 4/93.

[609] Maide, 5/32.

[610] Tirmizî, Birr, 25/18 (IV, 325)

[611] Tirmizî, Diyât, 14/7 (IV, 16).

[612] Tirmizî, Diyât,14/8 (IV, 17).

[613] Tirmizî, Diyât, 14/11, (IV, 20).

[614] Zümer, 39/9.

[615] İsra,17/36.

[616] Zümer, 39/9.

[617] Ebû Davûd, İlim 1(3641); Tirmizî, İlim, 19.

[618] Buhari, Farzu'l Humus 7; İlim, 13; İ'tisam 10; Müslim, İmâre 98; Zekât 98, 100.

[619] Tirmizî, İlim 19 (2688)

[620] Tirmizî, İlim 2 (2649), İbnu Mâce, Mukaddime 17, (227).

[621] Tirmizî, İlim 2 (2650)

[622] Tirmizî, İlim 19 (2688)

[623] Buhârî, İlim 34; Müslim, İlim 13 (2573)

[624] Hûd, 11/112.

[625] Fussîlet, 41/30).

[626] Buhâri, Edeb, 69 (VII, 95); Müslim, Birr, 103–105 (III, 2012-2013).

[627] Müslim, İmân, 62 (I, 65).

[628] Tirmizî, Kıyâmet, 60 (IV, 668).

[629] Buhârî, Bed’u’l–vahy, 6 (I, 5); Müslim, Cihâd, 74 (II, 1395).

[630] Müslim, Münâfikîn 76, 78 (III, 2170-2171).

[631] Müslim, İmâre 157(II, 1517).

[632] Buhârî, Büyû’ 19, 22, 44, 46 (II, 10-11-17-18);  Müslim, Büyû’ 47 (II, 1164).

[633] Buhari, İman, 24 (I, 14); Müslim, İman, 25 (I, 78)

[634] Ebû Davud, Edep, 88 (V, 265).

[635] Buhari, Şehâdet, 10 (III, 152); Müslim, İman, 38 (I, 91).

[636] Müslim, İman, 43 (I, 99).

[637] Rûm, 30/21.

[638] Nisa, 4/19.

[639] Buhari, Nikah, 1.

[640] Buhâri, Nikâh, 2-3 (VI, 117); Müslim, Nikâh, 1 (II, 1018).

[641] Nesai, Nikah, 14, (VI, 68).

[642] Buhâri, Nikah, 15, (VI, 123); Nesai, Nikah, 13 (VI, 68).

[643] Buhârî, Nikâh, 80 (VI, 145); Müslim, Radâ’, 60 (II, 1091).

[644] Buhârî, Nikâh, 79 (VI, 145); Müslim, Radâ`, 60 (II, 1091).

[645] Müslim, Radâ`, 59 (II, 1091).

[646] Buhârî, Tefsîru sûre (91)1 (VI, 83); Müslim, Cennet, 49 (III, 2191).

[647] Müslim, Radâ`, 61 (II, 1091).

[648] Tirmizî, Radâ` 11 (III, 467); İbni Mâce, Nikâh, 3 (I, 594).

[649] Ebû Dâvûd, Nikah, 42 (II, 606); İbni Mâce, Nikâh, 3 (I, 593-594).

[650] Tirmizî, Radâ`, 11 (III, 466); İbni Mâce, Nikâh, 50 (I, 636).

[651] Ebû Dâvûd, Nikâh, 43 (II, 608); İbni Mâce, Nikâh, 51 (I, 638-639).

[652] Müslim, Radâ`, 64 (II, 1090); Nesâî, Nikâh, 15 (VI, 69); İbni Mâce, Nikâh, 5 (I, 596).

[653] Buhârî, Nikâh, 84, 86 (VI, 150); Müslim, Zekât, 84 (I, 711).

[654] Tirmizî, Radâ`, 10 (III, 465).

[655] Tirmizî, Radâ`, 10 (III, 465); İbni Mâce, Nikâh, 4 (I, 595).

[656] Müslim, Zekât, 39 (I, 692).

[657] Buhârî, Nefekât, 14 (VI, 194); Müslim, Zekât, 47 (I, 695).

[658] Buhârî, Îmân, 41 (I, 20), Nefekât, 1 (VI, 189); Müslim, Zekât, 48 (I, 695).

[659] Ebû Dâvûd, Zekât, 45 (II, 321

[660] Nisa, 4/19

[661] Nisa, 4/129

[662] Rum, 30/21

[663] İbn Mace, Edep, 6, II, 1213;  Ahmed b.Hanbel, Müsned, 2/439

[664] Tirmizî,  Tefsir 9, 3087, IV, 274.

[665] Müslim, Radâ 61, II,1091.

[666] Ebu Dâvud, Nikâh, 42, (2142, 2143, 2144), II, 606-607.

[667] Tirmizî, Radâ 11, III, 466; Ebu Dâvud, Sünnet 16, V, 60.

[668] ez-Zariyat, 51/19

[669] Buhârî, Zekât 30, (2, 121) Edeb 33 (7, 78); Müslim, Zekat 55, (Hd.1008) 1, 699.

[670] Tirmizî, Birr 87, (Hd.2034), 4, 379-380; Ebu Dâvud, Edeb 12, (Hd.4813, 4814) 5, 158

[671] Müslim, Birr 15, (Hd.2553), 3, 1980-1983; Tirmizî, Zühd 52, (Hd.2389), 4, 597.

[672] Ebu Dâvud, Büyü 81 (Hd. 3534), 3, 804; Tirmizî, Büyü 38, (Hd.1264), 3, 564.

[673] Ebu Dâvud, Edeb 119-120, (Hd.5140), 5, 349-358 ; Tirmizî Birr 1, (3, 309-376).

[674] Buhârî, Talak 14, (4, 171)  Edeb 24, (7, 76); Tirmizî, Birr 14, (Hd.1919), 4, 310-326; Ebu Dâvud, Edeb 121-122, (Hd.5150), 5, 356-365

[675] Buhârî, Nafakât 1, (6, 189); Edeb 25-26, (7,76-79); Müslim, Züd 41, (Hd.2982), 3, 2286; Tirmizî, Birr 44, (Hd.1969), 4, 346.

[676] Buhârî, Edeb 19, (7, 75); Rikâk 19 (7, 180); Müslim 4, (Hd.2752), 3, 2108; Tirmizî, Daavât 107-108, (Hd.3541, 3544), 5, 549.

[677] Buhari, Edeb 13; Müslim" Birr 17, (2555), 3, 1981.

[678] Müslim, Vasıyye, 14; Ebû Davud, Vesâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36.

[679] Al-i İmran3/92

[680] Bakara, 2/ 148; el- Mâide, 5/ 48; el-Müminûn, 23/61.

[681] Fatır, 35/ 32

[682] Mâide, 5/2

[683] Nisâ 4/36-37

[684]  Nahl 16/90-91

[685]  Bakara 2/ 215

[686]  Bakara 2/197

[687]  Zilzâl 99/7

[688]  Yâsîn 36/12

[689]  Münafikun, 63/10-11

[690] Haşr 59/9

[691] Buhârî, Zekât 30, Edeb 33; Müslim, Zekât 55.

[692] Buhârî, Sulh 11, Cihâd 72, 128; Müslim, Zekât 56. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu’ 12, Edeb 160.

[693] Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58. Ayırca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 38; Tirmizî, Hudûd 3, Birr 19 İbn Mâce, Mukaddime 17

[694] Müslim, Zikr 38. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 17

[695] Al-i İmran, 3/159.

[696] Necm, 53/39.

[697] Tirmizî, Zühd, 33 (IV, 573); İbni Mâce, Zühd, 14 (II, 1394).

[698] Tirmizî, Kıyame, 60 (IV, 668).

[699] Müslim, Selâm, 32 (II, 1741).

[700] Tirmizî, Daavat, 35 (V,490); Ebû Davud, Edep, 112 (V,327)

[701] Buhârî, Libâs, 18 (VII. 40); Müslim, Îmân, 374 (I, 199-200).

[702] Müslim, Zikir, 67 (III, 2086).

[703] Buhârî, Tefsîrû sûre (3), 13 ((2)(Necm, 53/39)., 172).

[704] Buhârî, Daavât, 6 (VII, 146-147); Müslim, Zikr, 56–58 (III, 2081-2082).

[705] Buhârî, Tefsîru sûre (9), 9(IV, 204); Fezâilü’l–ashâb, 2 (IV, 190); Müslim, Fezâilüs–sahâbe, 1 (II, 1854).

[706] Ebû Dâvûd, Edeb, 112 (V, 327); Tirmizî, Daavât, 35 (V, 490).

[707] Ebû Dâvûd, Edeb, 112 (V, 328); Tirmizî, Daavât, 34 (V, 490).

[708] Hamdi DÖNDÜREN; Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, ErkamYay, İstanbul 1993, s,8

[709] Döndüren; a.g.e., s, 8, 9; Bk: Buhârî, Nefakât: 1; Büyû: 15

[710] Tirmizi, Büyû; 4; İbn Mâce; Ticârât, 1

[711] Müslim, İman, 164; Ebû Dâvûd, Büyû, 50

[712] İbn Mâce, Ticârât: 45

[713] Fâtır: 35/5

[714] Âl-i İmrân: 3/77

[715] Müslim, İman: 171

[716] Bk. En’âm: 6/152; İsrâ: 17/35; Mutaffifîn: 33/1; Şuarâ: 26/181-183

[717] Akar, Muhlis; Kur’an-ı Kerim’e Göre Toplumların Helak Oluş Sebepleri ve Şekilleri (Yayınlanmamış Yük.Lisans Tezi), İstanbul 1986, s,73-75

[718] Bk. Hud: 11/84-95; Şuara: 26/176-189; Rahmân: 55/9; İsrâ: 17/35; A’raf: 7/185; Mutaffifin: 83/1-7

[719] Kallek; a.g.e., sh.56

[720] Zebîdî, Sahih-i Buhârî Muht. Tecrid-i Sarih Terc. Diyanet İşleri Bşk. Yay. VI / 449

[721] Celâl YENİÇERİ; İslâm İktisadının Esasları, Şamil Yay. İstanbul 1980, s,285.

[722] Buhârî, Büyû: 16

[723] Cengiz KALLEK; Devlet ve Piyasa, Bilim ve Sanat Vakfı yay, İstanbul 1992, s.30-33, 115

[724] Kallek; a.g.e, s,116

[725] Buhârî, Büyû: 60; Müslim, Büyû: 13

[726] Buhârî, Büyû, 58, 64, 70; Müslim, Büyû: 11.

[727] Bekir Ali Bilgiç; İslâm’da Kazanç Sistemi ve Çalışma Hayatı, s,.84, 120

[728] Kallek; a.g.e., s.67

[729] Buharî, Büyû: 58, 64; Müslim, Büyû: 20; Ebu Davud, Büyû: 40; Tirmizi, Büyû, 17-18

[730] Mannan, M. A.;a.g.e., sh. 273

[731] Bakara: 2/28

[732] Nur, 26/ 61

[733] Bakara, 2/18

[734] Taha 20/124

[735] Abese, 80/1-2

[736] Müslim, Birr, 52, III, 1993

[737] Buhârî, Cihâd 72, 128, III, 223,

[738]  Tirmizî, Zühd 58, IV, 603;  Buharî, Marzâ 7, III, 4

[739] Enfal 8/2,3,4.

[740] Mü’minûn 23/ 1-11.

[741] Tirmizî, Zühd 11. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 12.

[742] Tirmizî, Birr, 55.

[743] Müslim, İmân 62. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 61; İbni Mâce, Fiten 12.

[744] Buhârî, Edeb 83; Müslim Zühd 63. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 29; İbni Mâce, Fiten 13.

[745] Müslim, Zühd  64

[746] Müslim, Kader 34. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 10.

[747] Buhârî, Nikâh 80, Edeb 31, 85, Rikâk 23; Müslim, Îmân 74, 75, 77. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 123; Tirmizî, Kıyâmet 50; İbni Mâce, Edeb 4.

[748] Müslim, Birr 32. Ayrıca bk. Buhârî, Edeb 57; Ebû Dâvûd, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbni Mâce, Duâ 5 (Müslim rivayeti dışındakiler, Enes İbni Mâlik’ten gelmiştir.

[749] Saf suresi 61/2

[750] Bakara 2/44

[751] Ahzab 33/21

[752] Müslim, İmân 62. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 61; İbni Mâce, Fiten 12.

[753] Müslim, Îmân 80

[754] Buhârî, Îmân 24; Müslim, Îmân 107–108. Ayrıca bk. Buhârî, Şehâdât 28, Vesâyâ 8, Mezâlim 17, Cizye 17, Edeb 69; Tirmizî, Îmân 14

[755] Müslim Îmân 109.

[756] Buhârî, Rikak 35, Fiten 13; Müslim, Îmân 230. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 17; İbn Mâce, Fiten 27

[757] Buhârî, Îmân 4-5, Rikâk 26; Müslim, Îmân 64–65. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Tirmizî, Kıyâmet 52, Îmân 12; Nesâî, Îmân 8, 9, 11

[758] Müslim, Birr 56

[759] Müslim, Birr 59. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 2

[760] Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71–72. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, Îmân 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9

[761] Ebu Dâvud, Salât 361, (Hadis No:1529)

[762] Ebu Dâvud, Cenâiz 20, (3116)

[763] Buhari, İman 2

[764] Buhari, İman 3

[765] Buhari, İman 6

[766] Buhari, İman 8

[767] Buhari, İman 23

[768] Müslim, İman 43 (Hadis No: 26)

[769]   Buhari, İman, 18  HNo: 26; Müslim, İman 135; Hacc 204, 437; Tirmizî, Fedailu'l Cihat 22; Hacc

[770] Tirmizî Sıfatu Cehennem: 10, (2601). Tirmizî hadis için "sahihtir" demiştir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/200.

[771] Buharî hadisi tâlik olarak kaydeder (İman: 31), Nesâî, İman: 10, (8, 105); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/201

[772] Âl-i İmran, 3/104, 110, 114, Araf, 7/157, Tevbe,  9/67, 71, 112, Hac, 22/41, Lokman, 31/ 17.

[773] Al-i İmran, 3/104.

[774] Nahl, 16/90.

[775] Tevbe, 9/71.

[776] Ebû Dâvud, Sünen, Melahim, 31/ 17,  (IV, 508- 515)

[777] Ebu Davud, Sünen, Melahim, 31/17, (IV, 510), Tirmizi, Sünen, Fiten, 34/8 (IV,  469)

[778] Ebu Davud, Sünen, Melahim,  31/17  (IV, 514)

[779]  Tirmizi, Sünen, Fiten, 34/9 (IV,  468)

[780]  Tirmizi, Sünen, Fiten, 34/70 (IV, 524)

[781] İsrâ, 17/9.

[782] İsrâ, 17/82.

[783] Kadr, 97/1-5.

[784] Tirmizî, “Deavât”, 84.

[785] Buhari, Leyletü’l-Kadr, 3.

[786] Müslim, Sıyam, 220.

[787] Hadid, 57/22.

[788] Şura, 42/30.

[789] Müslim, İman, 1.

[790] Tirmizî, Kader, l.

[791] Tirmizi, Kader, 6.

[792] Tirmizi, Kader, 10.

[793] Tirmizi, Kader, 15.

[794] Ebu Davud, Menasik, 4.

[795]   Şuabü’l-İman, Allah’a Tevekkül babı, h. No1215

[796] Tirmizi, Kıyamet, Bab 60

[797] Buhârî, Tıb 30

[798] Bakara 2/168; bk, Nahl, 16/116; A’raf,7/32; Bakara, 2/278-279 Maide, 5/90-91; Necm, 53/39; En’am, 6/151-153; İsra, 17/22-3.

[799]  Mâide 5/88

[800]  Hakim, Müstedrek, II, 10. Ahmed, IV; 141.

[801]  Buhârî, Büyû’ 15, Enbiyâ 37

[802]  Buhari, Büyû 15.

[803]  Müslim, Zekât 65. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru’l–Kur’ân 3.

[804]  Tirmizî, Daavât 111.

[805]  Ali BARDAKOĞLU, “Helâl” ilmihal I , Diyanet V. İlmihali (İSAM)178.

[806] Buhari, Büyû 2 Îmân 39 ; Müslim, Müsâkat, 20, 107-108; Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû’ 3; Tirmizî,  Büyû’ 1; Nesâî, Büyû’ 2, Kudât 11; İbni Mâce, Fiten 14; Buhari, İman 39, Büyû' 2; Müslim, Müsâkat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû' 3, (3329, 3330); Tirmizi, Büyü 1, (1205); Nesai, Büyü 2, (7, 241);Müslim, Zekat 65, (1015); Tirmizi, Tefsir, Bakara (2992), Edep,41

[807] Bakara, 2/34

[808] Tirmizî, Siyer 21, (1572, 1573) 4, 138-139

[809] Gâfir, 40/60. [Tirmizî, Tefsir, 40 (hd. 3247) 5, 374-375; Ebû Dâvud, Vitr, 23 (hd. 1479) II, 161

[810] Ebû Dâvud, Libas 28, (hd.4086). 4, 344-350; ayrıca bk. Ebu Davud, Libas, 26 (hd. 4090-91), 5, 350-353)

[811] Tirmizî, Cennet 25, (hd. 2567) 4, 697-698; ayrıca bk. Tirmizi, Birr, 61 (Hd. 1998-2001; 4, 360-363).

[812] Buhari, Enbiya, 54, Libas, 5; Müslim, Libas, 48; Nesai, Zinet, 101, 104; Ahmed, Müsned, 3, 66; ayrıca bk. Allah elbisesini böbürlenerek yürüyene (ahirette rahmetle) bakmayacaktır.” Buhari, Libas, 1,2,5,; Fedailu’s-Sahabe, 5; Müslim, Libas, 42-46; Ebu Davud, libas, 25-27; Tirmizi Libas, 8-9; İbn Mace, libas, 6-9. Müslim, İman, 172. Tirmizi, Kıyamet, 47; Ahmed, Müsned, 11, 179

Ahmed, Müsned, 11, 118. Müslim, İman, 147, 148; Ebu Davud, Libas, 26; Tirmizi, Birr, 61; İbn Mace, Mukaddime, 9, Zühd, 16; Ahmed, Müsned, I, 299. Müslim, Cennet, 34; Tirmizi, Cennet, 22; Ahmed, Müsned, II, 276Yakın anlamdaki metinler için bk. Buhari, Tefsir (Sure 68), 1; Edeb, 61; Eyman, 9; Müslim, Cennet, 46, 47; Tirmizi, Cehennem, 13; İbn Mace, Zühd, 4; Ahmed, Müsned, 11, 169. Müslim, Münafikun, 24; Ebu Davud, Sünnet, 19; İbn Mace, Mukaddime, 14; Zühd, 33.

Müslim, Birr, 69; Tirmizi, Birr, 82; Darimi, Zekat, 34; Malik, Muvatta, Sadaka, 12

Müslim, Cennet, 64; Ebu Davud, Edeb, 40; İbn Mace, Zühd, 16, 23

Darimi, Mukaddime, 13. (Not : Buradaki hadisler Concordance kaynaklarına göre verilmiştir.)

[813] Nisâ4/32

[814] Nisâ4/54

[815] Felâk 113/1-5

[816] Mutaffifîn 83/26.

[817] Ebû Dâvûd, Edeb 44. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 22.

[818] Müslim, Birr 30 Müslim, Birr 32; Müslim, bu rivâyetlerin tamamını (Birr 28–34).

[819] Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, İ'tisâm 13, Tevhîd 45; Müslim, Müsâfirîn 268. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 24; İbni Mâce, Zühd 2.

[820] Yunus APAYDIN “Komşuluk İlişkileri”  İLMİHAL II / 470-471 (Diyanet Vakfı Yay.)

[821]  en-Nisâ 4/36

[822]  Buhârî, Edeb 28; Müslim, Birr 140–141. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 28; İbni Mâce, Edeb

[823]  Buhârî, Edeb 29; Müslim, Îmân 73. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 60

[824] Buhârî, Nikâh 80, Edeb 31, 85, Rikak 23; Müslim, Îmân 74, 75. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 123; Tirmizî, Kıyâmet 50; İbni Mâce, Edeb 4

[825] İbn Mâce, Zühd, 24; II,1410.

[826] Buhari Edeb, 29

[827] Buhari, Edeb, 29; VII, 78

[828] Mecma’u’z-zevâid, VIII, 168-170

[829]  Secde, 32/16.

[830]  Yusuf, 12/87.

[831] Tirmizi, Sünen, Daavat, 49, V, 548.

[832] Müslim, Sahih, Tevbe, 49, III, 2109.

[833] Tirmizi, Sünen, Cenaiz, 8, III, 311; İbn Mace, Sünen, Zühd, 37, II, 1429.

[834] İbn Mace, Sünen, Fiten, 36, II, 1332.

[835] Bakara 2/188.

[836] Ahzab,33/72

[837] Nisâ,4/58

[838] Zilzal, 99/7-8.

[839] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48, Tirmizî, Kıyamet 2, (2421).

[840] Müslim, Birr, 59; Tirmizi, Kıyame, 2.

[841] Müslim, Îmân 182. Ayrıca bk. Dârimî, Siyer 48.

[842] Bakara, 2/219

[843] Maide, 5/90-91.

[844] Buhârî, Edeb, 74. C.VII/98

[845] Buhari, Büyu,15, III/IX

[846] Müslim, Zekat 19, I/603, H.No: 65

[847] Buhari, Büyu, 2, III/IV

[848] Âl-i İmrân, 3/31,32

[849] Mâide, 5/67

[850] Tirmizî, İlim ,16. (V,44 ); Ebu Dâvud, Sünne, 6, (V,14-15)

[851] Muvatta, Kader, 3. (II, 899).

[852]  Ebu Dâvud, Sünne, 6. (V,10-11); Tirmizî, İlim, 60. (V,38).

[853]  Ebu Davut, sünne, 1.(V,12)

[854]  Hatib Bağdadî, el-Kifaye, s.12

[855]  Şatıbî, el-Muvafakât, c.lV, s. 25

[856]  İbn Abdi’l-Berr, Camiu Beyâni’l-İlm, c. II, s. 191

 

[857] Hucurât 49/1-5.

[858] Hucurât 49/11.

[859] Hucurât 49/12.

[860] Ahzâb 33/53

[861] Âl-i imran 3/159

[862] Lokman 31/18-19

[863] Nûr 24/58

[864] İsrâ 17/23-24

[865] Âl-i İmran3/134

[866] Nisâ 4/86

[867] Nûr 24/61

[868] Nisâ 4/36.

[869] Nisâ 4/59.

[870] Buhârî, Îmân 3; Müslim, Îmân 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 14; Tirmizî, Birr 80; Nesâî, Îmân 16; İbni Mâce, Mukaddime 9

[871] Buhârî, Edeb 34, Cihâd 128, Müslim, Zekât 56

[872] Buhârî, Nikâh 80, Edeb 31, 85, Rikâk 23; Müslim, Îmân 74, 75, 77. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 123; Tirmizî, Kıyâmet 50; İbni Mâce, Edeb 4

[873] Müslim, Nikâh 106. Ayrıca bk. Müslim, Sıyâm 159; Ebû Dâvûd, Et`ime 1, Savm 75

[874] Tirmizî, Eşribe 13

[875] Ebû Dâvûd, Edeb 139; Tirmizî, İsti’zân 15

[876] Buhârî, İsti’zân 13; Müslim, Edeb 33–37. Ayrıca bk. Ebû Dâvud, Edeb 127, 130; Tirmizî, İsti’zân 3; İbni Mâce, Edeb 17

[877] Bakara, 2/258.

[878] Hud, 11/120

[879] Tirmizi, Sünen, Kıyamet, 38, IV, 656.

[880] Buhari, Enbiya, 50, IV, 147.

[881] İsra, 17/9.

[882] İsra, 17/82.

[883] Muvatta, Kader, 46, II, 899.

[884] Tirmizi, Sünen, Menakıb, 50, V, 663.

[885] Tirmizi, Sünen, Fezailul’Kur’an, 46, V, 171.

[886] Tirmizi, Sünen, Fezailul’Kur’an, 46, V, 160.

[887] Bakara 2/185.

[888] Nahl,  16/89.

[889] Hicr,  15/9.

[890] İsrâ, 17/88.

[891] Zümer,  39/9.

[892] İsra, 17/8-9.

[893] Kadr, 97/1.

[894] Bakara, 2/185.

[895] Yunus, 10/37.

[896] Bakara, 2/23. Ayrıca bkz. Yunus, 10/38; Hud, 11/13; İsra, 17/88.

[897] Buharî, Fedailu'l-Kur'ân 23, c.6, s.110.

[898] Buhari, Tevhid 52, c.8, s.214.   

[899] Tirmizî, Sevâbu’l-Kur'ân 13, (H.No:2905), c.5, s.171.

[900] Muvatta, Kader, 3,  c.2, s.899.

[901] Tirmizî, Sevâbu'l-Kur'ân 16, (H.No:2910), c.5, s.175.

[902] Tirmizî, Sevâbu'l-Kur'ân 18, (H.No:2914), c.5, s.177.

[903] Kurban kelimesinin Türkçe karşılıkları için bakınız. http://www.tdk.gov.tr/TDKSOZLUK/SOZBUL.ASP?kelime=kurban 12/04/2005

[904] Sargon ERDEM, TDV İslam Ansiklopedisi, “Bayram” Maddesi,  İst.-1992, V/257-265

[905] İbrahim BAYRAKTAR, TDV İslam Ansiklopedisi, V/259

[906] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Çağrı Yay. İst.-1992, c. III / s. 235; Nesai, Salatü’l-îdeyn, 1 (III, 179-180)

[907] Maide Suresi 6/27-31

[908] Saffat 37/100-111

[909] Kevser Suresi 108/1-3.

[910] Müslim, Salatu'l-îdeyn, 16 (I, 607)

[911] Buhârî, îdeyn, 2 (II, 2-3)

[912] Buhari, Tecrîdi Sarîh Tercümesi, III/157 (DİB Yay. Ankara- 1978)

[913] Buhârî, Savm, 67 (II, 249)

[914] Buhârî, Îdeyn 24 (c. II, s.11)

[915] Müslim, Kitabu’l-Edahî 1, ( II , 1551 ) Hadis No 1960

[916] İbn Mace, Edâhî, 2  Bu konuda mezhep imamlarının görüşleri için bkz.

    es-Serahsî, Kitabu’l-Mebsût, XII/ 8; Şevkani, Neylü’l-Evtar, V/126.

[917] Müslim, Kitabu’s-Sıyam Babu tahrimi savmi eyyami’t-teşrik 23 (I, 800)

[918] Buhari, Edeb, 12 (VII, 72)

[919] Hac, 22/37.

[920] Tirmizi, Edahi, 1

[921] En’am, 6/79.

[922] En’am, 6/162

[923] İbn Mâce, Edahi, 2, II, 1043

[924] İbn Mâce, Edahi, 2, II, 1044

[925] İbn Mâce, Edahî, 2, II, 1045

[926] İbn Mace, Edahi,1, II, 1043

[927] Ebu Davud, Edahi , 2,  III, 228.

[928] Tirmizi, Edahi, 8, IV, 89.

[929] Tirmizi, Adahi, 13. IV, 94.

[930] Tirmizi, Edahi, 14, IV, 94-95.

[931] İbn Mace, Edahi, 16, II,  1055.

[932] İbn Mace, Edahi, 16, II,  1055

[933] Nesai, Dahaya, 4. VII, 214.

[934] Tevbe, 9/108

[935] Maide5/6 

[936] Müddessir,74/4

[937] Tevbe, 9/108

[938] Muslim, Taharet 1, (I; 204)

[939] Müslim, Tahâret 49 (I, 222)

[940] Ebû Dâvud, Libâs 14 (IV, 332)

[941] Ebu Dâvud, Et'ime, 12 (IV, 136)

[942] Buharî, Savm, 27 (II, 234)

[943] Bakara 2/185

[944] Müslim, Sıyam 1 (Hadis No: 1079); Bakınız, Buhari, Savm 5; Nesâi,, Sıyam 3

[945] Bak: Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslüm Terceme ve Şerhi, Sönmez neşriyat, VI/8

[946] Müslim, Sıyam 2

[947] Tevbe 9/20; Yusuf 12/ 90. Ayrıca bakınız: A’raf 7/170; Yusuf 12/ 56; Kehf 18/30

[948] Nesai, Sıyam :5

[949] Müslim, Tahâre: 16

[950] Buhari, Savm: 8, Edeb:51; Bak. Ebu davud, Savm: 25; Tirmizi, Savm: 16; İbn mace, Sıyam: 21

[951]   Bak. Buhari, savm:9; Müslim, Sıyam: 163

[952] Buhari, İman:28; Savm:6; Müslim, Sıyam: 203

[953] Bak. Yararlanılabilecek hadisler başlığı

[954] el-Bakara 2/183-185

[955] Ebu Davud, Savm, 25;Tecrid, 902; التخريج (مفصلا): أحمد في مسنده وصحيح البخاري وأبو داود والترمذي وابن ماجة عن أبي هريرة تصحيح السيوطي: صحيح

[956] Buhârî, Savm 9; Müslim, Sıyâm 163

[957] Buhârî, Cihâd 36; Müslim, Sıyâm 167–168. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü'l–cihâd 3.

[958]  Buhârî, Îmân 28, Savm 6; Müslim, Sıyâm 203, Müsâfirîn 175. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Ramazan 1, Savm 57; Tirmizî, Savm 1, Cennet 4; Nesâî, Sıyâm 39; İbni Mâce, İkâmet 173, Sıyâm 2, 33

[959]  Müslim, Sıyam 1 (Hadis No: 1079); Bakınız, Buhari, Savm 5; Nesâi,, Sıyam 3)

[960]  Buhârî, Bedü'l–vahy 5, 6, Savm 7, Menâkıb 23, Bed'ul–halk 6, Fezâilü'l–Kur'ân 7, Edeb 39; Müslim, Fezâil 48, 50. Ayrıca bk. Tirmizî, Cihâd 15; Nesâî, Sıyâm 2; İbni Mâce, Cihâd 9

[961]  Buhârî, Leyletül–kadr 5; Müslim, İ'tikaf 7. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Ramazan 1; Nesâî, Kıyâmu'l–leyl 17; İbni Mâce, Sıyâm 57

[962] Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi de de yer alan bu hadis için bak: Nesai, Sıyam 5

[963] Bakara 2/98.

[964] Bakara 2/285.

[965] Tarık, 86/4

[966] Müslim, "İman, 1.

[967] Buhari, bed’ü’l-Vahy, 3.

[968] Buhari, Cenaiz, 68.

[969] Müslim, Zühd 17.

[970] Müslim, İman, 205. (I, 118)

[971]   Buhari, Tevhid, 35. (VIII, 198)

[972] İbn Mace, Mesacid, 18.

[973] İbn Mace, Edeb 53

[974] Muvatta, Salat 2.

[975] Muvatta, Kasrı salat, 18

[976] Tirmizi, Kıyamet, 20.

[977] Âl-i İmran, 3/31.

[978] Ahzab, 33/6.

[979] Buhâri, İman 8; Müslim, İmân, 70.

[980] Âl-i İmran 3/31

[981] Buhârî, Edeb, 96.

[982] Buhâri, İman, 8.

[983] Buhâri, İman, 14.

[984] Buhârî, İman, 9, 14, İkrâh, 1; Müslim, İman, 67, (43);

[985] Buhârî, Rikâk: 26, Enbiya: 40; Müslim, Fezâil: 17, (2284); Tirmizî, Emsâl: 7, (2877); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/338.

[986] İsra 17/1

[987] Buhari, Bed’ül- Halk, 6 (IV/77); Müslim, İman, 264 (I/140-150)

[988] En'âm 6/160

[989] Buharî, Tefsir, İsra, 3 (V/224);   Müslim, İman 276, (I/156(

[990] Ebû Dâvud, Edeb 40. (H.No:4878. V/194)

[991] Zariyat, 51/24-27)

[992] Ebû Dâvud, Et'ime, 5, ( IV, 129).

[993] Ebû Dâvud, Et'ime: 5, ( IV, 130).

[994] Tirmizî, Birr: 63,( IV,364)

[995] Ebû Dâvud, Et'ime: 5, (IV,128)

[996] Ebû Dâvud, Et'ime, 5. (IV,127)

[997] Buharî,  İman, 24 (I, 14).

[998] Nisa; 4/142-143.

[999] Tevbe; 9/56.

[1000] Münafikun,63/1

[1001] Buharî,  İman, 24 (I, 14).

[1002] Buhari,Edeb, 52 (VII, 87).

[1003] Ali İmran, 3/19

[1004] Zariyat, 51/56

[1005] Buhari, İman, 7 (I, 9)

[1006] Buhari, İman 4, 5 (I, 8-9); Tirmizi, İman 12, (V, 17) (2629)

[1007] Buhari, Edeb, 27, (VII, 77)

[1008] Müslim, İman, 22, (I, 74)

[1009] Müslim. Birr, 12, (III,1988)

[1010] Bakara, 2/83; Yunus, 10/87; İbrahim,14/37; Meryem, 19/30-31, 54-55; Taha, 20/14; Enbiya, 21/72-73; Lokman, 31/17.

[1011] A’raf, 7/205

[1012] Müslim, Sahih, Mesacid ve Mevadiu’s- Salat, 5/178. (І. 429)

[1013] Buhari, Sahih, Ezan, 10/18. ( I, 155.)

[1014] Müslim, Sahih, Mescid ve Mevâdiu's-Salat, 6/138. 

[1015] Nur, 24/37-38.

[1016] Nisa, 4/103.

[1017] İsra, 17/78.

[1018] Maide, 5/6.

[1019] Bakara, 2/239.

[1020] Nisa, 4/101

[1021] Buhari, Sahih, Salat, 8/1.(І. 93);  Müslim, Sahih,  Salâtü’l-müsâfirîn, 6/1,4. (I, 478.) Ebû Davud, Sünen,  Salat, 27. (II, 7.)

[1022] Müslim, Sahih, Salâtü’l-müsâfirîn, 6/52, (I.490);  Buhârî, Sahih,Taksîrü’s-salâti,18/13,( ІI.39.)

[1023] Al-i İmran, 3/191

[1024] Meryem, 19/59

[1025] Nesefî, Ebû’l-Berakât, Abdullah b. Ahmed, Medâriku’t-Tenzîl ve Hakâiku’t-Te’vîl, IV, 168. (Mecmûatün Mine’t-Tefâsîr) Çağrı yay. İst. 1971. Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed, el-Câmi’ Li Ahkâmi’l-Kur’ân, XI, 125. Kahire, 1935.

[1026] Buhârî, Sahih,  Ezân, 10/30. (I. 158.)

[1027] Buhari, Sahih, Ezan, 10/9. (I. 152.); Müslim, Sahih, Salat, 4/129.( I. 454.)

[1028]  Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, I, 190-191

[1029] Bakara, 2/83. Mâide, 5/12. Yûnûs, 10/87. Hûd, 11/87. İbrâhîm, 14/37,40. Meryem, 19/31,35. Tâhâ, 20/14,132. Enbiyâ, 21/73; Lokman, 31/17

[1030] Bakara, 2/153

[1031] Bakara, 2/45

[1032] Me’aric, 70/22-23

[1033] Nisa, 4/142

[1034] Tevbe, 9/54

[1035] Müddessir, 74/43

[1036] Tevbe, 9/71

[1037] Enfal, 8/3-4

[1038] Ra’d, 13/22-24; Mü’minun, 23/1-2,9-11

[1039] Ankebut, 29/45

[1040] Buhârî, Sahih, Mevâkîtu’s-Salâti, 9/ 6. ( I, 134.)

[1041] Buhârî, Mevâkît, 9/16. (I, 139.)

[1042] Müslim, Sahih,Tahâre, 3/16. (I, 209.);  Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 229.

[1043] Ebû Dâvûd, Sünen, Salat, 2/9. (I, 295-296.)

[1044] Yusuf,  53.

[1045] Kehf, 28.

[1046] Necm, 32.

[1047] Mâide, 105.

[1048] Müslim, Îmân, 17 (I, 67, 68).

[1049] Buhari, Daavât, 4 (VII, 145, 146).

[1050] Müslim, Îman, 1 (I, 36).

[1051] İbn Mâce, Zühd, 31 (II, 1423, 1424).

[1052] Bakara, 2/183-184

[1053] Buhari, Sahih, İman, 2/,41. (І. 20.); Müslim, Sahih, İman, 2/21.(І. 45.)

[1054] Buhari, Sahih, Savm, 30/2,9.(П.226.228.); Müslim, Sahih, Sıyam, 13/163.164.165.(І.807.)

[1055] Bakara, 2/187

[1056] Buhari, Sahih, Savm, 30/20. (П.232.); Müslim, Sahih, Sıyam, 13/45. (І. 770.)

[1057] Tirmizi, Sünen, Savm,4/82. (Ш.171.); İbn-i Mace, Sünen, Sıyam, 8/45.(І.555.) 

[1058] Buhari, Sahih, Savm, 30/8.(П. 228.)

8 Buhari, Sahih, Savm, 30/4.(П. 236.); Müslim, Sahih, Sıyam 13/81.(I.781-782); Eb-u Davud, Sünen.savm 37.(П. 783-784.)

[1059] Bakara, 2/183

[1060] Müslim, Sıyâm, 30/163 (I, 807).

[1061] Bakara, 2/183-185.

[1062] Müslim, Sıyâm 30/163, (I, 807)

[1063] Bakara, 2/143

[1064] İsra, 17/29

[1065] Furkan, 25/67

[1066] Müslim, Sahih, İlim, 47/4 (3;2055)

[1067] Ahmed b.Hambel, I, 215

[1068] Buhari, Sahih, İman, 2/29 (I;15)

[1069] Buhari, Sahih, Rikak, 81/18 (VII;182)

[1070] Buhari, Sahih, Nikah, 67/1 (VI;116)

[1071] Buhari, Sahih, İman, 2/32 (I; 16)

[1072] Buhari, Sahih, Teheccüt, 18, (II; 48)

[1073] Müslim, Sahih, Cum’a, 13/41-42 (I; 591)

[1074] Al-i İmran, 3/185

[1075] Mülk, 67/2

[1076] Tirmizî, Sünen, Zühd  34/4 (IV;553) 

[1077] İbn Mace, Sünen, Zühd, 34/31 (II;1423)

[1078] Tirmizî, Sünen, Zühd, 34/3 (IV;552)  

[1079] İbn Mace, Sünen, Salat, 2/78 (I;343)

[1080] Tirmizi, Sünen, Zühd, 34/46 (IV;589)

[1081] Tirmizi, Sünen, Kıyame, 35/25 (IV;638)

[1082] Tirmizi, Sünen, Zühd, 34/59 (IV;603)

[1083] Tirmizi, Sünen, Ahkam, 13/36 (III;660)

[1084] Tirmizî, Sünen, Cenaiz,  8/60 (III;370)

[1085] Kuran Yolu Meal ve Tefsiri, II; 509; (Komisyon, Hayrettin Karaman ve ark. Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı, 2004) .

[1086] Hac, 22/78

[1087] A’raf, 7/199

[1088] Bakara, 2/233

[1089] Ahmed b. Hanbel,Müsned, I; 379

[1090] Buhari, Sahih, Edeb, 78/33, (VII;79)

[1091] Buhari, Sahih, Büyu, 34/95 (III;36)

[1092] Buhari, Sahih, Büyu, 34/95 (III;36)

[1093] Tevbe, 9/24

[1094] Al-i İmran, 3/31

[1095] Buhari, Sahih, İman, 2/8 (I;9)

[1096] Aynî, Umdetü'l-Kârî,1/144.

[1097]  Buhari, Sahih, İman, 2/9 (I;9)

[1098]  Müslim, Sahih, Birr ve Sıla, 45/50 (III;2032)

[1099]  Tirmizi, Sünen, İlim, 39/16  (V;46)

[1100]  Ahmed b.Hanbel, Müsned, I, 201

[1101] Hicr, 15/99.

[1102] Haşr 59/18.

[1103] Buhârî, Tefsîru sûre (48), 2; Müslim, Münâfikîn 81. Ayrıca bk. Buhârî, Teheccüd 6, Rikak 20; Müslim, Münâfikîn 79–80; Tirmizî, Salât 187; Nesâî, Kıyâmü’l–leyl 17; İbni Mâce, İkâme 200

[1104] Buhârî, Îmân 32, Teheccüd 18; Müslim, Müsâfirîn 221. Ayrıca bk. Nesâî, Kıyâmü’l–leyl 17; Îmân, 29.

[1105] Müslim, Cennet, 83.

[1106] Buhârî, Teheccüd 19; Müslim, Sıyâm, 185.

[1107] Nebi Bozkurt, TDV, İslam Ansiklopedisi  XXIV/300  “Kandil” maddesi.

[1108] “Yerğabu” haliyle Bakara, 2/ 130; “Terğabûne” haliyle Nisa, 4/ 127; “Yerğabû” haliyle Tevbe, 9/120; “Rağıbûne” haliyle Tevbe, 9/59 ve Kalem, 68/32; “Râğıbün” haliyle Meryem, 19/46; “Rağaben” haliyle Enbiyâ, 21/90; “Fe’rğab” haliyle İnşirah, 94/8 ayetinde geçmektedir.

[1109] Hüseyin Algül, TDV, İslam Ansiklopedisi, XVI/105-106 "Haram Aylar" maddesine bakılabilir.

[1110] Maide, 5/2 ve 97.ayetlerindeki “haram ay” ifadesi ile Muharrem, Zilkade, Zilhicce ve Recep aylarından her biri kastedilmektedir.

[1111] Tevbe, 9/36

[1112] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/259 (Çağrı Yay. İst.-1992)

[1113] Ebu Davud, Sünen, K. Savm 56, (II, 811) Hadis No: 2430

[1114] Beyhaki, Sünen, Şuabül-İman,  3/342 (Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1990) 

[1115] Bozkurt, a.g.e., XXIV/301

[1116] Tirmizî, Sünen, Daavât 98, (V, 458) Hadis No: 3540 ; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 172.

[1117] Buhari, Rikâk 18, (VII, 181)

[1118] Bakara, 2/264.

[1119] Nisa, 4/142.

[1120] Müslim, İmâre 43 (II, 1513, 1514).

[1121] Buhârî, Rikak 36 (VII, 185, 186);  Ahkâm 9 (VIII, 107).

[1122] Buhârî, Ahkâm, 27 (VIII, 114).

[1123] Ebû Dâvûd, İlim, 12 (IV, 71); İbn Mâce, Mukaddime 23 (I, 92, 93).

[1124] Müslim, Zühd, 46 (III, 2289).

[1125] Hud,11/6

[1126] Hicr,15/19-21

[1127]   Bakara,2/245

[1128]   Enbiya21/35

[1129]   En’am,6/ 92

[1130]   A’raf, 7/96

[1131]   Ebû Davud, Et’ıme, 11(IV,136)

[1132]   Buhari, Savm, 20 (II,232)

[1133]   İbrahim,14/ 7

[1134] Tirmizi, Zühd,33 (IV,573)

[1135] Tâ Hâ, 20/132

[1136] Muvatta, Selâm, 2 (II,959)

[1137] Nur, 24/61

[1138] Buhari, Büyu’, 19 (III,2)

[1139] Buhari, Büyu’ 26 (III,12)

[1140] Müslim, Eşribe, 133-135 (II,1606)

[1141] Ahmed b. Hanbel,Müsned,l I/293

[1142] İbn Mace, Et’ıme, 35 (II,1103)

[1143] Hud 11/6

[1144] Şûra 42/12

[1145]  Nahl 16/114

[1146]  Hud,11/6

[1147]  Bakara,2/57

[1148]  Zariyat,51/58

[1149]  Tirmizî, Zühd, 33, (IV,573)

[1150]  Buhârî, Büyû,15 (III,9)

[1151]  Müslim, Zekat, 65, (I,703)

[1152]  Ahmed b. Hanbel,Müsned, III,18

[1153]  Şeyh Sadî, Gülistan, s.248-249

[1154] Bakara, 2/188.

[1155] En’am, 6/59.

[1156] Nisa,4/29

[1157] Tirmizî, Ahkâm 9, (1336) (III,622)

[1158] Buhari, Sahih, Büyû 15 , (III,  9)

[1159] Müslim, İmare, 27, (1832), (II, 1463)

[1160]  Bakara, 2/249

[1161]  Meryem, 19/65

[1162]  Müslim, Zühd,53/64. (III,2295)

[1163]  Müslim, Taharet, 2/I. (I,203)

[1164]  Buhari, Ahkam, 93/11. (VIII,108)

[1165]  Buhari, Rikak, 81/6. (VII,172)

[1166]  Buhari,  Rikak, 81/20. (VII,183) 

[1167]  Tirmizi, Cenâiz, 8/36. (III,341)

[1168] Müslim, Taharet l (Hadis No: 223); tirmizi, Deavat 86 (Hadis No.3517); Nesai, Zekat, 1;İbn Mace, Taharet, 5 (Hadis No:280); Ahmed b. Hanbel, V/342, 343

[1169] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşriyat, İstanbul 1979, 9/6082

[1170] Buhari, Rikak 28; Ahmed b. Hanbel, 2/333, 373; Müslim, Cennet 1 (Hadis No:2822)

[1171] Ahmed b. Hanbel, 1/307

[1172] Nahl Sûresi 16/ 96

[1173] Buhari, Rikak 20, Zekat 50; Müslim, Zekat 124 (Hadis No: 1053); Ebu Davud, Zekat 28 (Hadis No: 1644); Nesai, Zekat 85; Tirmizi, Birr ve’s-Sıla 77 (Hadis No: 2024); Darimi, Zekat 17

[1174] Zümer Sûresi 39/10

[1175] Bakara Sûresi 2/153, 249; Enfal Sûresi 8/46, 66.

[1176] Bakara 2/155-157

[1177] Müslim, Tahâret 1. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 86

[1178] Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 28; Tirmizî, Birr 77; Nesâî, Zekât 85

[1179] Müslim, Zühd 64

[1180] Buhârî, Merdâ, 1, 3; Müslim, Birr 49

[1181] Buhârî, Merdâ 19; Daavât 30; Müslim, Zikir 10, 13. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 9; Nesâî, Cenâiz 1; İbni Mâce Zühd 31

[1182] Tirmizî, Zühd, 57. Ayrıca bk. İbn Mâce, Fiten 23

[1183] Buhârî, Edeb, 102; Müslim, Birr 106–108

[1184] Maide, 5/2

[1185] Al-i İmran, 3/92

[1186] Bakara, 2/148

[1187] Maide, 5/48

[1188] Fatır, 35/32

[1189] Bakara, 2/177

[1190] Hadid, 57/18

[1191] Müslim, Sahih, Zekat, 12/68.(I.704.)

[1192] Müslim, Sahih,Vasıyye, 14.; Ebû Davud, Sünen,Vesâyâ, 18/14.; Tirmizî, Sünen, Ahkâm, 13/36.

[1193] Müslim, Sahih, Müsakat, 22/7,9,12.

[1194] Müslim, Sahih, ilim, 47/15., Zekat, 12/69.(I.704); Nesai, Sünen, Zekat, 23/64.(V.76-77); Darimi, Sünen, Mukaddime, 1/44.(I.107); İbn-i Mace, Sünen, Mukaddime, 1/14.(I.74); Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV/357. 359-361. 362.

[1195] Buhari, Sahih, Cenaiz, 23/95.(П.106); Vesaya, 55/19.(III.193.); Müslim, Sahih, Zekat, 12/51.(I696.); Vasıyye, 25/12,13.(П.1254); Ebu Davud, Sünen, Vesaya, 18/15.(III.301.); Nesai, Sünen, Vesaya, 30/7.(VI.250.)

[1196] Buhârî, Sahih, Sulh, 53/11;  Müslim, Sahih, Zekât, 12/56.(I.699); Salatu’l-Müsâfirîn, 6/84.(I.498.); Ebû Dâvud, Tatavvu', 5/12.(П.61.); Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/316, 350, V/178

[1197] Bakara, 2/272-273

[1198] Al-i İmran, 3/110

[1199] Bkz. Tevbe, 9/60

[1200] Tevbe, 9/60

[1201] Bakara, 2/177

[1202] Bakara, 2/263

[1203] Buhari, Sahih, Zekat, 24/77.(П.139.); Müslim, Sahih, Zekat, 12/12.(I.677.)

[1204] Buhari, Sahih, Zekat,24/75.(П.139.)

[1205] Buhari, Sahih, Zekat, 24/76. (П.139.)

[1206] Ebu Davud, Sünen, Zekat,9/17.(П.262)

[1207] Bakara, 2/195

[1208] Buhârî, Tıbb 30, ( VII;21)

[1209] Buhari, Rikak ,1, ( VII,170)

[1210] İbn. Mace, Tıbb 1, ( II,1137)

[1211] Ebu Dâvud, Tıbb 11,( IV,207)

[1212] Mülk,67/2

[1213] Bakara, 2/25

[1214] Kasas, 28/67

[1215] Bakara, 2/3-5

[1216] Bakara, 2/81

[1217] A’raf, 7/42

[1218] En’am, 6/48

[1219] En’am, 6/54

[1220] Münafikun, 63/10

[1221] Tevbe, 9/75

[1222] Ra’d, 13/29

[1223] Zümer, 39/20

[1224] Buhari, Sahih, İman, 2/13.(I.10.)

[1225] Buhari, Sahih, İman, 2/41.(I.20.); Müslim, Sahih, İmare, 33/45, (155) (П.1515)

[1226] Beyine, 98/5

[1227] Zümer, 39/14

[1228] Nahl, 16/97

[1229] Meryem, 19/96

[1230] Tirmizi, Sünen, Tefsiru’l-Kur’an, 44/19, (3161)

[1231] Furkan, 25/70-73

[1232] Nisa, 4/36.

[1233] Nisa, 4/36. 

[1234] Buhari, Edeb 78/12 (VII, 72).

[1235] Tirmizi, Zekât, 5/ 26 ( III, 47) 

[1236] Buhârî, Edeb, 78/11(VII, 72).

[1237] Müslim, İman, 12/4 (I, 43).

[1238] Buharî, Edeb, 78/15 (VII, 73).

[1239] Buhari, Edeb, 78/13 (VII, 72).

[1240] Nisa,4/135

[1241] Maide,5/8

[1242] Meariç,70/33

[1243] Furkan,25/72

[1244] Tirmizî, Şehâdât 1, (2295), (IV, 544)

[1245] Buhari, Şehâdet, 10, (III,152)

[1246] Tirmizî, Şehâdât 3, (2299-2300, 2301); (IV, 547)

[1247] Duhâ, 93/11

[1248] Bakara, 2/152.

[1249] İbrahim, 14/7.

[1250] Lokman, 31/12.

[1251] Müslim, Zühd, 13/ 64 (III, 2295)

[1252] Buhârî, Tevhîd, 97/45 (VII, 209).

[1253] Tîn, 95/4.

[1254] Bakara, 2/30.

[1255] İsra, 17/70.

[1256] Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul, ty., VIII, 5936.

[1257] Bakara, 2/30.

[1258] İbn Mace, Zühd, 37/30 (II, 1420). 

[1259] Gazzâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Beyrut, ty., IV, 2.

[1260]   Tahrîm, 66/8.

[1261]   Zümer, 39/53.

[1262] Nisa, 4/48.

[1263] Hûd, 11/3.

[1264] Buharî, Daavat, 80/3(VII, 145).

[1265] Buhâri, Daavât, 80/4 (VII, 146).

[1266] Müslim, Tevbe, 5/31(III, 2113).

[1267] İbn Mace, Tevbe, 30.

[1268]  Bkz, Nahl, 16/18.

[1269]  Bkz:,Hûd, 12/6.

[1270]  Yeniçeri, Celal; İslam Açısından Tüketim,  M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yay. İstanbul, 1996,  s. 74.

[1271]  Araf,7/32

[1272]  Mâide,5/87

[1273]  Mâide,5/88

[1274]  Araf,7/31; Afzalurrahman, a.g.e, II, 420.

[1275]  Bkz,Nisâ,4/36; İsrâ,17/26-27; Müslim, Birr,142; İbni Mâce,Et’ime 58; Tirmizi, Et’ime 30.

[1276]   Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, VIII/167; Nakvi, N. Haydar; Ekonomi ve Ahlâk, (Çev: İlhan Kutluer) İnsan Yay. İst-1985, s.82-84.

[1277] Bkz, Bakara, 2/265-268.

[1278] Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Terceme ve Şerhi, Akçağ Yay. Ankara 1990, s.459-469.

[1279] A’raf, 7/31; Nısa,4/38.

[1280] Furkan, 25/67.

[1281] Afzalur Rahman; Siret Ansiklopedisi, İnkılab Yay. İstanbul, 1996  II, 421.

[1282] İsra, 17/29.

[1283] Ateş, Süleyman; Kur’an-I Kerim Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat (Milliyet Bsk.) İst-1995. III, 1526.

[1284]  Afzalur rahman; a.g.e., C 2,  s.421.

[1285]  Ekrem Han, a.g.e., s.44.

[1286]  Araf,7/32

[1287]  Mâide,5/87

[1288]  Mâide,5/88

[1289]  Araf,7/31; Afzalurrahman, a.g.e, II, 420.

[1290]  Furkan, 25/67.

[1291]  İsra, 17/29.

[1292]  İsra, 17/26-27

[1293]  Buhâri, Libâs,1;Nesâî, Zekât, 66;İbn Mâce, Libâs, 223.

[1294]  İbn Mâce, Taharet, 48; İbn Hanbel, Müsned, II, 221.

[1295] Tirmizî, Birr, 41, (1963).

[1296] Tirmizî, Zühd, 47(2381;); İbnu Mâce, Et'ime 50 (3349); İbn Hanbel, Müsned, IV, 132.

[1297] Tirmizî, Edeb, 54. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Libâs, 14.

[1298] Ebû Dâvûd, Libâs, 17; Tirmizî, Edeb, 54.

[1299] İsra, 17/26; Rum, 30/38.

[1300] Bakara, 2/163.

[1301] Mümtehine, 60/12.

[1302] Mü’minun 23/8.

[1303] Hucurat 49/13.

[1304] Buhari, Hac, 132, c.2, s.191.

[1305] Müslim, Hac 19 (H.No:1218), c. I, s. 889.

[1306]   Müslim, Hac 19, c.1, s.889.

[1307]   Müslim, Hac 19, c.1, s.889.

[1308] Muvatta, Kader, 46, (H.No:3), c.2, s.899; Müslim, Hac 19, c.1, s.890.

[1309] Müsned, Ahmed b. Hanbel, V, 411.

[1310]  Ahzab, 33/70-71

[1311]  Furkan, 25/72

[1312] Muvatta, Kelam, 19, (2, 990)

[1313] Muvatta, Kelam, 18, (2, 990)

[1314] Ebu Davud, Edeb, 40/ 88, (V, 265)

[1315] Müslim, Birr, 45/101, (III, 2011)

[1316] Buharî, Edeb,78/ 69, (VII, 95); Müslim, Birr,45/ 102, 103, (III, 2012); Muvatta, Kelam: 16, (2, 989); Ebu Dâvud, Edeb,40/ 88, (V,264)

[1317] Tirmizî, Kıyâmet, 35/ 61, (IV,668)

[1318] Buharî, İman, 2/ 24, (I,14)

[1319] Buhari, İman, 2/24, (I,14

[1320] Ebu Davud, Edeb, 45/80, (V,265)

[1321] İsrâ,17/23,24

[1322] Yâsin,36/68

[1323] Rûm,30/ 54

[1324] Müslim, Birr,45/ 9, (III, 1978)

[1325] Buharî, Rikak, 81/5, (VII,172)

[1326] Tirmizi, Birr,25/15, (IV,322)

[1327] Tirmizi, Birr, 25/75, (IV, 372

[1328]    Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II, (185)

[1329]    Tirmizi, Cihad, 21/24, (IV,206)

[1330]  Tirmizi, Birr, 25/16, (IV,323-324)

[1331]  İbn Hişam, es-Sîretü’n-Nebeviyye, Kahire 1955, II, 405-406; A.H.Berki, O. Keskioğlu, Hz. Muhammed ve Hayatı, D.İ.B. Yayını, Ankara 1972, Sh. 330

[1332] Nahl, 16/94.

[1333] Maide, 5/89.

[1334] Ebu Davud, Akdiye, 24, (IV, 41)

[1335] Buhari, Eyman, 4, (VII,221); Müslim, Eyman, 1,(II,1266)

[1336] Ebu Davud, Eyman, 9, (III, 574); Nesâî, Eyman, 8, (VII, 6)

[1337]   Müslim, İman, 61, (I,122)

[1338]   Buharî, Eyman ve’n-nüzür, 17, (VII, 1228); Müslim, İman, 36, (I,90)

[1339]   Buhârî, Eymân, 16, (VII, 228)

[1340]   Ebu Davud, Eyman , 1, (III, 564)

[1341] Buharî, Büyû, 106, (III, 41)

[1342]  Buhârî, Büyû‘, 26, (III,12); Müslim, Müsâkât, 27,(II,1228).

[1343]  Müslim, Eymân, 3 (II, 1272); Tirmizî, Eymân, 6, (IV, 107)

[1344]  Bakara, 2/ 215.

[1345]  Tirmizî, Birr, 14, (IV, 321)

[1346]  Tirmizi, Birr,14, (IV, 320)

[1347]  Ebu Dâvud, Vesâya ,10, ( III, 295).

[1348]  İbn Mace, Edeb, 6, ( II, 1313)

[1349]  en-Nur, 24/ 37.

[1350]  Tirmizi, Deavâat, 64.

[1351]  el-Mümin 40/60.

[1352] Mevdudî, Tefhimü’l-Kur’an V/153.

[1353] Müslim, Hayz 117. Ayrıca bk.Ebû Dâvûd, Tahâret 9;Tirmizî,Daavât 9;İbni Mâce,Tahâret 11.

[1354] Tirmizî, Deavât, 1.

[1355] Bakara 2/152.

[1356] Gâfir40/ 60.

[1357]   Bakara, 2/186.

[1358] Ebû Dâvûd, Vitir 23; Tirmizî, Tefsîru’l–Kur’ân 3, 41, Daavât 1. Ayrıca bk. İbni Mâce, Duâ 1

[1359] Müslim, Salât 215. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 148; Nesâî, Tatbîk 78

[1360] Buhârî, Daavât 22; Müslim, Zikir 90, 91. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 23; Tirmizî, Daavât 12; İbni Mâce, Dua 7.

[1361] Müslim, Zikir, 92.

[1362] Tirmizî, Daavât 115. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 18.

[1363] Buhârî, Daavât, 66.

[1364] Müslim, Müsâfirîn, 211.

[1365] Müslim, Zikr 39, 38. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 14; Tirmizî, Daavât 7; İbni Mâce, Mukaddime, 1.

[1366] Câsiye, 45/24.

[1367] İsrâ, 17/12.

[1368] Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Zühd, 25. (2335)

[1369] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25 (2334)

[1370] Buhârî, Rikak 4.

[1371] Buhârî, Edeb 101; Müslîm, Elfâz 2, (2246).

[1372] Tevbe, 9/103.

[1373] En’âm, 6/141.

[1374] Tirmizî, Zekât, 3, (III, 16); Ebû Dâvud, Zekât, 5, (II, 232).

[1375] Müslim, Zekât, 2, (I, 675); Ebû Dâvud, Zekât 12, (II, 253)

[1376] Ebû Dâvud, Zekât 12, (II/254); İbnu Mâce, Zekât 15, (I, 580)

[1377] Ebû Dâvud, Zekât 3, (II, 212)

[1378] Tirmizi, Zekât 23, (III, 42); Ebü Dâvud, Zekât 24, (II, 286)

[1379]  Buhârî, Zekât, 70- 78. (II, 138); Müslim, Zekât, 4. (I,677)    

[1380]  Nûr, 24/33.

[1381]  Bakara, 2/2-3.

[1382]  Buhârî, Sahih, Cihâd, 72, (III, 224); Müslim, Müsâfirûn, 84, (I, 499)

[1383]  Nur, 24/56

[1384]  Âl-i İmran, 3/180  

[1385]  Buhârî, Sahih, Îmân, 2. (I, 8); Müslim, Îmân, 19–22. (I, 45)

[1386]  Buhârî, Sahih, Zekât, 1. (II, 109); Müslim, Îmân, 4. (I, 43)

[1387]  Buhâri, Sahih, Zekât, 1, 42. (II, 108,125); Müslim, İmân, 7. (I, 51)

[1388]  Buhâri, Sahih, Zekât, 3. (II/110); Müslim, Zekât, 6. (I, 680-685)

[1389]  İbrahim, 14/42-47 

[1390]  Nisa, 4/168,169

[1391]  Enam 6/21-22.

[1392]  Müslim, Birr, 15, hds. no: (2577), (IV/1994) 

[1393]  Buhârî, Mezâlim 4. (III, 98)

[1394]  Müslim, Birr, 56. (2578), (III, 1996)

[1395]  Tirmizî, Birr, 7. (1905); (IV, 314)

[1396]  Buhâri, Mezâlim, 9. (III, 204)